24 Eylül 2026
14.2 C
İstanbul

Sebahat Tuncel: Dönüşmek ve döneme uygun mücadele yöntemleri geliştirmek gerek!

Birartibir Forum Kürt siyasetinin önemli aktörlerinden biri olan ve 3 yıldır hapiste tutulan Sebahat Tuncel ile hapishane koşulları, baskıların Kürt hareketi üzerindeki etkisi, çeşitli dönemlerde eş başkanlığını yürüttüğü HDK, HDP ve DBP’nin mevcut politikaları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

İçeriden bakınca dışarısı nasıl görünüyor?

Sebahat Tuncel: İçinde bulunduğumuz koşullar dışarıyı sağlıklı analiz etmeyi engelliyor. Gökyüzünü bile havalandırma duvarımızın izin verdiği sınırlar çerçevesinde görebiliyoruz. Doğadan, toplumdan izole edilmiş bir mekânda ideolojik, politik, zihinsel olarak kendinizi güçlendiriyor, ancak o zaman mekânın sınırlarını aşıyorsunuz. Siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel olarak yaşananları tarihsel gelişmeler ışığında analiz etmek, geleceğe dair öngörülerde bulunarak bunun üzerinden tartışmalar yürütmek en sık yaptığımız şey. Burada sistematik olarak yapılan okumalar, günceli değerlendirmek, yaşanan dönemleri karşılaştırmak için bir hafıza da oluşturuyor tabii. Ama bunu dışarıya aktarmak her zaman olanaklı değil. Biz mevcut veriler ışığında dışarıyı, dışarıdaki gelişmeleri anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Peki sizce dışarıdakiler içeridekileri görüyor mu?

Dışarıda yoğun bir koşuşturma var tabii. İnsanlar hep bir yere yetişmeye çalışıyor. Ama günün sonunda ulaştıkları yerin hedefledikleri yer olduğundan şüpheliyim.Esas olarak alışkanlık haline gelmiş, her gün birbirini tekrar eden faaliyetler yapılıyor. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel sorunları dert edenler, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet ve barış mücadelesi yürütenler açısından da sınırları aşmayan bir rutin yansıyor.Dönemin koşullarına göre kendini dönüştüren, sonuç almak için mücadele yöntemlerini çeşitlendiren bir tarz yansımıyor.

Dışarıdakiler sanırım en çok içeri girmekten çekiniyorlar :)) Ne kadar insan farkında bilmiyorum ama, zaten Türkiye kocaman bir hapishaneye çevrilmiş durumda. Bu gerçekliği fark eden her birey, toplum, esaret koşullarına itiraz edecek ve özgürlük mücadelesini yükseltecektir. Mevcuda mahkûm olmak, insanlığın bunca emek, çaba ve bedelle elde ettiği kazanımların da elden kayıp gitmesine neden olabilir. O nedenle, hem içeriden hem dışarıdan dayanışmayı büyütmek, eşitlik ve özgürlük için, demokrasi ve barış için mücadeleyi yükseltmek gerekiyor.

25 Temmuz 2007’de, dokuz aylık mahpusluğun ardından İstanbul milletvekili olarak hapisten çıkmıştınız. Mahpusluk koşulları bakımından kıyasladığınızda, o günkü koşullarla bugün arasında ne gibi farklar var?

Her dönemin hem siyasal hem de toplumsal koşulları birbirinden farklı. Bir öncekinde, Demokratik Toplum Partisi’nin Kadın Meclisleri Genel Sözcülüğü görevini yürüttüğüm sırada, İstanbul-Bağcılar’da DTP Genel Merkezi olarak düzenlediğimiz bir toplantı sırasında gözaltına alınıp tutuklanmıştım. Önce Maltepe’deki Paşakapısı Cezaevi’ne, oradan da Gebze’ye getirilmiştim. Maltepe’deki bir haftalık süreç benim açımdan ilginç bir dönem olmuştu. Orada birçok adli tutukluyla birlikte kalmıştım.

Yıllarca kadın özgürlük mücadelesi yürüten biri olarak kısa süreli de olsa orada karşılaştığım insanlar, kadın özgürlük mücadelesinin ve örgütlü kadın mücadelesinin ne kadar önemli ve zorunlu olduğunu bir kez daha göstermişti. Gebze, örgütlü kadınların olduğu bir yerdi. Üç odada toplam 23 arkadaş kalıyorduk ve üç odanın havalandırması ortaktı. Gün boyu diğer arkadaşlarla birlikteydik. İlginç bir tesadüf, ben orada tutukluyken, Figen başkan da (Yüksekdağ) oradaymış. 22 Temmuz 2007’de milletvekili seçildiğimde, diğer odalardaki arkadaşlarla vedalaşma olanağım olmuştu. Meğer, gittiğim odalardan birinde Figen başkan da varmış. Daha sonra, HDP Genel Merkezi’nde sohbet ederken Figen başkan Gebze’de odalarını ziyaret ettiğimi hatırlatmıştı. Ben de şakayla kendisine “Gebze’den çıkan eş başkan oluyor galiba” 🙂 demiştim. Yıllar sonra, şimdi yine birlikteyiz, iki yıl aynı odayı paylaştık.

Sebahat Tuncel cezaevinde Figen Yüksekdağ ve Çağlar Demirel ile birlikte

Tabii 2006’dan 2016’ya kadar Türkiye’deki toplumsal, siyasal, ekonomik koşullar çok değişti. Yine dünyada halkların, kadınların eşitlik ve özgürlük mücadeleleri, özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da çok ciddi toplumsal, siyasal dönüşümlere, iktidar değişimlerine yol açtı. Türkiye Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki gelişimi engellemek için hem iç hem de dış politikasını Kürt karşıtlığı üzerinden şekillendirdi. Bunun yansıması olarak DEP’ten HADEP’e ve DTP’ye kadar yürütülen parti kapatma, Kürt halkının siyaset yapma hakkının gasp edilerek demokratik siyaset olanaklarının ortadan kaldırılması politikası, 2016’da belediye eş başkanlarının, meclis üyelerinin tutuklanıp yerlerine kayyım atanmasıyla, parti eş genel başkanları ve milletvekillerinin tutuklanmasıyla, halk iradesinin gasp edilmesiyle devam ettiriliyor. Bu politika cezaevindeki uygulamalara da yansıyor.

F Tipi hapishaneler, biliyorsunuz, tecrit alanları. Üçer kişilik odalarda kalıyoruz. Diğer arkadaşlarla ancak “sohbet hakkı” çerçevesinde bir araya gelebiliyoruz. Buradaki her bireyin toplumsallıktan kopartılması amaçlanıyor. Sadece cezaevi boyutuyla da değil, hepimiz aynı iddialarla yargılandığımız halde dosyalar ayrı ayrı görülüyor, siyasetimizin kolektif yansıması engellenmek isteniyor. Bütün bu politikaların başarılı olması mümkün değil. Sonuçta içeride de, dışarıda da olsak halklarımızla, kadınlarla, işçilerle, işsizlerle, bu bozuk düzenle derdi olan herkesle dayanışma içinde olmaya, eşitlik ve özgürlük mücadelesini yürütmeye devam edeceğiz.

Temmuz 2019’da Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak’a “silahlı terör örgütüne üye olmak” ve “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 14 yıl 3 ay, size de aynı suçlardan 15 yıl hapis cezası veren yerel mahkemenin kararını hakkınızda başka soruşturmalar da olduğu gerekçesiyle bozarak yeniden yargılama yapılmasına hükmetti. Mahkemenin hakkınızda verilen kararı bozması ne anlama geliyor? Bundan sonra sizi nasıl bir yargı süreci bekliyor?

Kürt siyasetçiler olarak yaptığımız her konuşma fezlekeye dönüştürülmüş ve dava konusu yapılmış durumda. Yargılandığım ana dosyanın esasını da, çeşitli dönemlerde yaptığım açıklamalar, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Kürt siyasi hareketi olarak darbelere karşı yaptığımız mitingler, belediyelere kayyım atamalarını protesto etmek için yaptığım konuşmalar oluşturuyor. Bölge istinaf mahkemesi, savcının bize verilen cezanın artırılması yönündeki itirazını dikkate alarak, hakkımızda açılan diğer dava dosyalarının birleştirilip kararın yeniden verilmesine hükmetmişti. Bu kararın ardından ilk duruşma 16 Ekim 2019’da görüldü, ikincisi ise 15 Ocak’ta. İktidarın demokratik siyaset alanına yönelik politikası ve yargı üzerindeki baskısı devam ettiği sürece, mahkemelerin hukuki karar vermesi zor. Ne yazık ki, hukuk mekanizması iktidarın muhalefeti baskılama aracına dönüşmüş durumda. En son Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş arkadaşlarımız hakkında verilen tutuklama kararı ve cumhurbaşkanının bu konudaki açıklamaları hukukun nasıl siyasetin bir koluna dönüştürüldüğünü çok net gösteriyor.

Bizlere karşı uygulanan “istisna hali” tarihte otoriter-faşizan yönetimlerin başvurduğu, yasama, yürütme ve yargı erklerinin siyasi iktidarın denetimine girdiği, yasa, anayasa ve demokrasilerin askıya alındığı dönemleri ifade ediyor. Bu konuda Giorgio Agamben, “modern totalitarizm, istisna hali aracılığıyla, yalnızca siyasi hasımların değil, şu ya da bu nedenden ötürü siyasi sistemle bütünleştirilemeyecekleri belli olan yurttaş kesimlerinin bedenen ortadan kaldırılmasına izin veren yasal bir iç savaş olarak tanımlanabilir” belirlemesiyle “istisna halinin” birey ve toplum üzerinde nasıl bir zor ve baskı politikasına yol açtığını çok net ifade ediyor.

İktidarın “tek dil, tek millet, tek devlet, tek din” diye sıraladığı tekçi, otoriter, faşizan rejim, önünde engel olarak gördüğü Kürt siyasi hareketine yönelik uygulanan bu “istisna hali”, yerel yönetimlerden tutalım kadın ve gençlik örgütlenmesine, sivil toplum örgütlenmesinden siyasi partiye kadar çok geniş bir şekilde toplum üzerinde sistematik şiddete dönüşmüş durumda. Bizlere düşense, gizlenmek istenen hakikati tüm çıplaklığıyla kamuoyunun bilgisine açmak ve toplumun bilgilenmesini sağlamaktır. Stefan Zweig’ın dediği gibi, “yalanın bacakları kısadır ve zamanı aşamaz.”

Yasal olarak engellenmiş olsanız da Demokratik Bölgeler Partisi sizi eş başkan olarak kabul ediyor. Bununla birlikte, partinizin bölgedeki etkinliğinin bir hayli azaldığı görülüyor. Partinizin faaliyetlerindeki azalmanın tek nedeni siyasi baskılar mı?

Demokratik Bölgeler Partisi’nin esas misyonu, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü, yerel demokrasinin geliştirilmesi, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir perspektifle kadınların, gençlerin, halklarımızın örgütlenmesi, kendi öz örgütlülüğünü geliştirmesidir. Bu mücadele deneyimlerini Türkiye halklarıyla paylaşma ve dayanışma zemini ise HDP’dir. DBP, HDP’nin en büyük bileşenlerindendir. DBP mahalle ve köy meclisleri, kent meclisleri, kadın ve gençlik örgütlenmeleri üzerinden yerel demokrasinin geliştirilmesini, katılımcı, şeffaf, hesap verebilir, demokratik bir yönetimin bilinçli ve örgütlü yurttaşlar tarafından geliştirilebileceğini, bunun için halkın, kadınların ve kadroların eğitimini önceliyor. Ancak Türkiye’de, özelde Kürt siyasi hareketine, genelde de demokratik siyaset alanına yönelik baskı, engelleme ve zor politikaları ister istemez bizim çalışmalarımızı da etkiliyor.

Üstte Ayla Akat Ata, Pervin Buldan, altta Selma Irmak ve Sebahat Tuncel, mecliste güvenlik yasasını protesto ediyor

Kürt siyasi hareketinin tarihine baktığımızda HEP, DEP, ÖZDEP, HADEP, Özgür Parti kapatıldı, DEHAP ve DTP kendini feshetti. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası çıkarılan KHK’larla, birçok sivil toplum örgütü, kurum ve dernek kapatılarak halkın öz örgütlülüğünün geliştirilmesi engellendi. Halk iradesi gasp ediliyor. Halkın seçtiği belediye eş başkanları, milletvekilleri uydurma gerekçelerle tutuklandı, tutuklanıyor. Başta kadınlar olmak üzere, sokak tüm muhalefete kapatıldı. En küçük bir hak talebine bile gözaltı ve tutuklamayla cevap veriliyor.

Böylesi bir ortamda siyaset yapmak, örgütlenmek zor olsa da, büyük önem taşıyor. Bu dönemde DBP’nin en büyük bileşeni olduğu HDP’ye alan açması ve kendi asli misyonunu pilot bölgelerle sınırlandırma kararı anlaşılırdır. Enerjinin doğru kullanılması ve halka öncülük edecek siyasi araçların açığa çıkarılması görev ve sorumluluğumuzun gereğidir. Yani DBP açısından mevcut konumlanışını, faşizm ortamında, devlet şiddetinin sistematik bir hale geldiği koşullarda, amaca ulaşmak için eldeki araçları en iyi şekilde değerlendirmek, halkın örgütlü mücadelesini ve direniş noktalarını geliştirmekle alâkalı görmek gerekir.

Hapishane koşullarında parti çalışmalarını takip edip yönetebiliyor musunuz?

Hapishane koşullarında bunu yapmak, takdir edersiniz ki, çok kolay değil. Zaman ve mekânın kısıtlayıcı yönleri var. Her ne kadar parti çalışmaları için yapılan planlamalar konusunda bilgilendirme olsa da, güncel gelişmelere yetişmem pek mümkün olmuyor. Dışarıda yaşananları medya aracılığıyla takip etmek zorunda kalmak da ciddi bir sorun oluşturuyor. Örneğin bize Yeni Yaşam gazetesi verilmiyor. Diğer basının ağırlıklı kesimi iktidarın basın bültenine dönüştürüldüğü için Kürt siyasetinin sesi, sözü yansıtılmıyor. Bu koşullarda pratik olarak eş başkanlık görevini yürütmek pek mümkün olmuyor. Neyse ki eş başkanlık sistemimiz var da, dışarıdaki eş başkanımız dönemin görev ve sorumluluklarını üstleniyor 🙂 30 Kasım’da DBP Genel Merkez kongresinde bu görevi başka bir arkadaşıma devretmiş olacağım. Tabii yeni yönetim ve eş başkanlarımızla koşullarım oranında dayanışmayı sürdüreceğim.

Kurucularından ve ilk eş sözcülerinden olduğunuz HDK, hareketinizin en önemli çatısı olarak görülüyordu. 27 Ekim 2013 tarihinde HDP’nin eş genel başkanı seçildikten sonra sizinle Express için yaptığımız söyleşide, Halkların Demokratik Kongresi’ne vurgu yaparak şöyle demiştiniz: “Halkla, sokakla bağı kuran HDK’dir. HDP ise bunun siyasi ifadesinin aracıdır.  HDK’nin tespit ettiği sorunları ve çözüm yollarını siyasete taşıyacak olan HDP’dir. Tabii Türkiye’de partiler çok öne çıkıyor. Hatta AKP veya CHP kendi sivil toplum örgütü alanını yaratıyor, bunu dayatıyor. Bizse tam tersine, oluşturulan sivil alanın siyasetini HDP’de yapacağız… Bizim açımızdan aslolan kongre zeminidir.” Gelinen noktada DBP gibi HDK’nin de HDP’nin “gölgesinde” kaldığını düşünüyor musunuz?

Demokratik toplumun gelişmesinde sivil toplum örgütlenmesinin çok büyük bir önemi var. Sivil alan aynı zamanda yurttaşların devlet mekanizmasını denetlemesinde, toplumsal taleplerin görünür kılınmasında önemli bir rol üstleniyor. HDK’nin bu sivil alanda örgütlenmesi, çok geniş ve çeşitli alanlarda mücadele eden sosyal-siyasal hareketlerle bir arada olması, mücadele araçlarının çeşitliliğini ve herkesin birbirinin sorununa duyarlı olmasını sağladı. HDK, devlet dışı demokratik bir toplumun örgütlenmesidir.

HDK, halkın kendi özgücüne dayanarak ekolojik, kadın özgürlükçü bir yaşam inşası için mücadele ediyor. Bu açıdan HDK, doğrudan demokrasinin kanallarını yaratarak yerelden, yerinden, tüm toplumsal kesimlerin kendisini ifade edebileceği, örgütleyebileceği toplumsal bir zemin yaratmayı amaçlıyor. HDP’nin, HDK’nin ortaya çıkardığı bu toplumsal zemin üzerinden siyasetini geliştirmesi hedeflendi. Esas olan parti değil, kongredir. Bu fikir hem HDK’nin hem de HDP’nin örgülenme sürecinde önemli bir rol oynadı.

HDK ve HDP’nin kuruluş aşamasında karşımıza çıkan negatif tartışmalardan biri, daha önceki çatı partisi girişimleri ve ÖDP deneyiminin istenilen sonucu açığa çıkaramaması üzerineydi. Bugüne kadar dönemsel işbirlikleri ve ittifaklar için bir araya gelen siyasi grup, parti ve hareketlerin sürekli bir arada olacakları bir mekanizma kuruluyordu. Fakat kongre ve parti kuruluşu öncesi tartışmalar ile pratik uygulamalar arasında doğal olarak farklılıklar yaşandı. Örneğin HDP’nin bir çatı partisi olarak seçimden seçime aktif hale gelmesi, onun dışındaki zamanlarda bileşenlerin kendi kurum veya partilerinde faaliyet yürütmesi üzerine ortaklaşılmıştı. Ancak HDP’nin örgütlenme süreci, 2014 yerel ve 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde ortaya çıkan sonuç, organik bir parti örgütlenmesini gerekli kıldı.

Yine HDK’nin kendi meclis ve komünlerini örgütlü olduğu her yerde kuramaması, HDP’nin örgütlenmesi sırasında var olan örgütlü yapıları partiye aktarması, HDK örgütlenmesinin zayıflamasına neden oldu. Türkiye’de hâkim olan “siyasetin partiler aracılığıyla yapılması” algısı, HDK’nin hedeflerine ulaşmasını engellemiş oldu. (Tabii üç yıldır zindandayım ve tutukluluğum dördüncü yılına girdi. Bu süreç içindeki pratikler üzerinden bir değerlendirme yapmak söz konusu değil. Ancak ben HDK ve HDP’nin kuruluş süreci ve sonrasında birinci dereceden sorumluluk üstlenen biri olarak, yaşanan sürecin nasıl geliştiğine dair deneyimlerimi paylaşıyorum.)

Türkiye’de sandığı esas alan demokrasi anlayışı, ne yazık ki bizim çalışmalarımızı da etkiledi. O nedenle HDP daha merkezi bir konum kazandı. Ancak bu durum HDK’nin rolünü hafifletmez. Bana göre günümüz koşullarında toplumun ihtiyaç duyduğu alternatif siyaseti geliştirme, kadınların, halkların, inanç gruplarının, gençlerin, ekolojistlerin, kısacası toplumun tüm dinamiklerinin içinde yer alacağı alternatif bir sistem geliştirme konusunda HDK oldukça önemli bir rol oynayabilir.

Bir dönem eş genel başkanlığını yürüttüğünüz HDP, 15 Ekim 2019 tarihinde yedinci yaşını doldurdu. Sizce HDP, başlangıç hedeflerinin neresinde?

HDP çok genç bir parti. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, yedinci yılında daha. Kuruluş dönemindeki siyasal, toplumsal, ekonomik koşullarla bugün arasında farklılıklar var. HDK/HDP’nin kuruluş aşamasında da devletin Kürt karşıtı, güvenlikçi politikaları nedeniyle çatışmaların çok yoğun yaşandığı bir dönem vardı. HDK’nin ilk etkinlikleri devletin bu politikalarına karşı yaptığımız “savaşa karşı ses çıkar” eylemleriydi. O dönem Sayın Öcalan üzerindeki ağır tecrit koşullarını protesto etmek amacıyla cezaevlerinde başlayan süresiz-dönüşümsüz açlık grevleri, dışarıda destek ve dayanışma eylemliliklerinin yükselmesiyle İmralı’da Sayın Öcalan’la devlet arasında yeni bir diyalog süreci başladı. Bu süreç HDP’nin kendisini örgütleme ve geniş kitlelerle buluşma sürecine denk geldi.

HDP’nin Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü, demokrasinin geliştirilmesi, kadın özgürlüğü, emek ve ekoloji mücadelesinin yükseltilmesi, halklar ve inançların eşitliği, özgürlüğü, insan hak ve özgürlüklerinin sağlanması, hayvan haklarının güvenceye alınmasını esas alan yeni yaşam çağrısı çok geniş çevrelerde karşılık buldu. 7 Haziran 2015 seçim sonuçları bu karşılığın somut ifadesi oldu. Aslında o dönem anketlerinde HDP’nin parlamentoda olması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 20-25’lerle ifade ediliyordu. Bu oran bizim hedef kitlemiz olarak görülebilir. Hâlâ bu potansiyelin varlığına inanıyorum. Önemli olan bu potansiyeli harekete geçirecek yol ve yöntemler geliştirmektir.

HDP, tüm baskı ve zulüm politikalarına rağmen, eş genel başkanlarından milletvekillerine binlerce yönetici, çalışan ve üyesinin tutuklanmasına rağmen girdiği seçimlerden başarıyla çıktı, 31 Mart yerel seçimlerinde olduğu gibi hâlâ Türkiye siyasetini belirleyen alternatif bir parti olmayı sürdürüyor. Bu kadar saldırıya maruz kalmasının temel nedeni de budur. HDP, Kürdistan ve Türkiye halklarının ortak mücadele partisi olarak halkların eşitliğini, özgürlüğünü esas alan demokratik cumhuriyetin inşasını geliştirebilir. HDP’nin esas aldığı üçüncü yol çizgisi, Türkiye’de kutuplaşmış toplumsal çelişki ve çatışmaları derinleştiren, hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran, 19. ve 20. yüzyıl tarzıyla yapılan siyaset anlayışının aşılması, “yeni yaşamın” geliştirilmesi açısından çok önemli. HDP’nin kuruluş aşamasında büyük umut yaratan kuruluş ilkelerini güncel siyasal, toplumsal koşulları da dikkate alarak yeniden güncellemesi gerekiyor. Devletin yoğun saldırıları, gözaltı ve tutuklamalar nedeniyle daha çok kendini savunma noktasına itilmek istenen yaklaşıma karşı, Türkiye halklarının hak ve özgürlük mücadelesine, kadınların, ekoloji hareketlerin, toplumsal sorunların siyasallaşmasına ve bunun mücadelesine öncülük edecek bir yöntem, Türkiye’nin içine girdiği yapısal, siyasal krizlerin aşılması açısından da önemli rol oynayacaktır.

Kürt hareketinin maruz kaldığı baskılar ortada, ama bu baskılara karşı yürütülen mücadelede eksik, yanlış bulduğunuz politikalar var mı? Sizce mevcut çıkmaz nasıl aşılabilir?

Kürt halkına yönelik 7 Haziran 2015’ten bugüne sistematik bir devlet şiddeti uygulanıyor. Az önce de söylediğim gibi, anayasa, yasa ve demokrasinin askıya alındığı, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarının güncellendiği, Kürt halkının yurttaşlıktan çıkarıldığı “özel bir hukuk” söz konusu. Sürekli sandığın öneminden bahsedenler, Kürt halkının sandıktan çıkan iradesini gasp etmekte bir beis görmüyor. Kayyım atamalarının Kürtler üzerinde sürekli uygulanan bir politikaya dönüşmesi, aslında Kürt halkının yurttaşlıktan çıkarılmış olduğunun en net göstergesidir. AKP-MHP faşist iktidarı, hem iç hem de dış siyasetini Kürt karşıtlığı üzerine kurmuş durumda. Kürt halkına yönelik devlet şiddetini geliştirmekle kalmayıp bu politikaları kendi tabanlarındaki etkisi nedeniyle sokağa, kamusal alana taşımış durumdalar. Kürtçe konuştuğu için linç edilen, Kürt olduğunu söylediği için öldürülen veya komşusu tarafından işkence edilerek Atatürk büstü öptürülen Kürdü, mevsimlik işçilerin, üniversite öğrencilerinin sıkça karşılaştıkları ırkçı saldırıları tekil olaylar olarak değerlendirmek gerçeği gizlemek anlamına gelir. Gerçek olan, bu ülkeyi yönetenlerin halklar arasında çelişki ve çatışmayı körüklüyor olduğudur. “Terörizm” kavramı iktidarın muhalifleri baskılamak için uyguladığı insanlık dışı yöntemleri gizlemenin aracına dönüşmüş durumda. Böylesi bir ortamda Kürt siyasi hareketinin kendini örgütlemesi ve halka öncülük etmesi konusunda ciddi zorluklar yaşanıyor.

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”