23 Eylül 2026
17.9 C
İstanbul

İyi Kadın! Geçmişten Günümüze Kadına Biçilen Misyon

‘İyi kadın,kendinden övgüyle bile olsa hiç söz edilmeyen kadındır’                                                                                                                                                                                              Perikles

‘Ne büyük talihsizlik kadın olmak! Hele hele kadınlığının farkında olmamak!’                                                                                                                                                                        Kierkegaard

22 Haziran 2002’de Pakistan’ın Pencap eyaletinin ıssız bir yöresinde Mukhtaran Bibi adlı genç bir kadın, yaşadığı köyün heyeti tarafından,birden çok erkeğin kendisine tecavüz etmeleri cezasıyla cezalandırılıyor.Cezanın nedeni,kadının erkek kardeşinin,kendisinden daha yüksek kasttan bir kadınla ilişki kurmuş olması.Dört erkek kadına 1 saat boyıunca tecavüz ediyor.Ceza yerine getirilirken olay yerindeki tanıkların hiçbiri kadına yardıma gitmiyor.

Nijerya-2002 Amina Lawal eşinden ayrıldıktan sonra evlilik dışı bir çocuk beklediğinden ,boyuna kadar topraga gömülüp toplanan halk arafından taşlanarak  öldürülecekti.Uluslararası insan hakları örgütlerinin sayısız kampanyası ile recm cezasından vazgeçildi.

Afrika ülkelerinin birçoğunda genç kızların büyük çoğunluğu kilitoris sünnetiyle sakatlanıyor.Kadın sünneti ataerkil toplumlarda kadın bedeninin denetlenmesinin zulüm derecesine vardığının bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor..El Azhar Üniversitesi Büyük  Şeyhi Gad El Hak Ali’nin ‘Küçükken sünnet edilmeyen kızlar dik başlı olur ve kötü alışkanlıklar edinir.Sünnet edilmezlerse onları ahlaksızlığa ve yozlaşmaya götürecek durumlarda kalırlar’ fetvası, kadın denetiminin amacını ortaya koymaktadır.

Suriye’de ve Irak’ta  IŞİD’in, işgal ettiği bölgelerde ‘kafir’ olarak nitelediği grupların kadınlarına yönelik tecavüzlerden dolayı  Ezidiler’in, Kürtler’in yurtlarını bırakıp Türkiye’ye kaçtıklarını televizyonlarda izledik. 14 yaşından büyük, dul, boşanmış veya kocasının bu iş için rızasını almış olan kadınların cihatçı erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını gidermelerinin kutsal bir görev olduğu, bu görevi ifa edenlerin doğrudan cennete gideceğini yazan fetvalar gördük.

1899-1901 arasında Çin’de tüm yabancıları hedef alan Boxer Ayaklanması’nı bastırmak üzere oluşturulan  birlikler, isyanı bastırırken  toplu tecavüzü de ihmal etmemişlerdi.

Japonlar, 1930’lu ve 1940’lu yıllarda  Japon askerleri Çin, Kore ve Güneydoğu Asya’yı işgal edince zorla seks kölesi yaptıkları çeşitli milliyet ve etnisiteden binlerce genç kadın ve kıza ‘askerleri rahatlatıyorlar’ gözüyle bakıp ‘kenef’ diyordu. Nanking’de ırzına geçilen kadın sayısının 80.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. İşin daha vahim olan tarafı ise 1937 yılında kurulan Uzakdoğu Uluslararası  Askeri  Mahkemesinde, tecavüz  sebebiyle  ceza  alan  sadece  bir  kişi  olmuştur. On  bir  değişik  ülkenin  hâkim  ve  savcısının  nezaretindeki  bir  mahkeme  bile  tecavüzü  henüz  daha  bir  insanlık  suçu  olarak  görmüyor  ya  da  Japonların  1998  yılında  dediği  gibi ”Savaş  zamanında  bütün  kadınlar  acı  çekti’ ‘diye  geçiştiriyordu. Kadınlara  yapılan tecavüz ise  tecavüz  cezası  değil  ailenin  şeref  ve  haysiyetini  korumama  cezası  olarak  veriliyordu  ki  bu  bile  çok  az  verilen  bir  cezaydı.

Nazi orduları Eylül 1939’da Polonya’yı işgal ettiklerinde Polonyalı kadınları öldürmeden önce tecavüz ediyorlardı. Aynı Almanlar  SSCB’yi işgal ettiklerinde pek çok yerde Rus kadınlarını bu amaçla oluşturulan kamplara hapsettiler.  Daha  sonra  Rus  Kızıl Ordusu, Almanlardan kurtardığı  kadınlara  kendileri  tecavüz  etmeye  başladılar  ta ki  1949  yılına  kadar . Bir Sovyet tank subayı daha sonra övünerek Almanya’da 2 milyon çocuğumuz doğdu.’ demiştir.

90’lı yıllarda kanlı bir iç savaşın sürdüğü Demokratik Kongo Cumhuriyetinde kadınların yüzde 30’u, erkeklerin yüzde 22’si tecavüze uğramıştı.

1992-1995 arasındaki Bosna Savaşı sırasında binlerce Müslüman kadın sistematik tecavüzlere maruz bırakılarak  ömür boyu sürecek utanca, azaba mahkum edildiler. Tecavüze uğrayan ve hayatta kalan Müslüman kadınlar çoğu kez aileleri ve eşleri tarafından reddediliyordu.Tecavüzler sonrası meydana gelen travmalara bir de reddedilme eklenince binlerce kadın intihar etti.

insan toplulukları doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanımıştır

“Dünya öteden beri erkeklerin olmuştur “ diyor Simone de Beauvoir(1908-1986). Bu durumun nasıl ortaya çıktığını anlamak için tarihe bakmamız gerekiyor. Birçok antropolog gezici- avcı-toplayıcı topluluklarda kadının statüsünün cinsler arası eşitliğe dayanan bir toplumsal örgütlenme olduğu yönündedir. Herkes kendi kararını alabiliyor, bir konu hakında topluluk ikiye bölündüğünde topluluğun bir bölümü kendi yoluna gidebiliyordu. Bu eşitliğin nedenleri arasında özel mülkiyetin olmaması, gezici grubun yiyecek depolamasının olanaksızlığından dolayı kimsenin başkasından fazla bir mala ihtiyaç duymaması ve dolayısıyla bağımlılık,ezilme ya da minnet duyma konumunda olmaması gösterilebilir. İlkel toplum insanları hakkında bilgiler çelişik olsa da kadınların gebelik, doğum ,aybaşı gibi durumları onların çalışma yetilerini azaltmakta , uzun süren sakatlık dönemlerine mahkum etmekteydi. Erkek ise hayvanları avlayarak, balık tutarak, bununla yetinmeyip kayıklar yaparak denizlere açılıp kanallar açarak toprağı sürerek  ve dilediği verimi alarak yaptığı ilkel araçlarla dünya üzerindeki etkisini arttırmaya çalışmaktaydı.Yaşamını sürdürmek için yaratmaya, kendisini çevreleyen sınırları aşmaya çalışarak dünyayı yeni baştan yaratmaya çalışmıştır. Savaşan erkek aynı zamanda yaşadığı boyun onurunu artırmak için canını da ortaya koyduğundan  insan toplulukları doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanımıştır. Çalışmanın cinsler arasında paylaştırılması kardeşçe bir birliğe yol açabilirdi. Egemenliğini somut olarak tamamlamaya çalışan insan, bilincinin buyurganlığının sonucudur.

Frazer ‘Tanrıları erkekler yaratır; kadınlar tapar’ der.Yarattıkları tanrıların dişi mi erkek mi olduğuna karar veren de erkeklerdir; toplum içerisinde kadına ayrılan yeri onlar çizer; kadın hiçbir zaman kendi özel yasalarını uygulatamamıştır.Friedrich Engels ilk başlarda topluluğun ortak mülkiyetini kadınların denetlediğini ancak tarıma geçişle birlikte tarım araçlarını kullandıkları ve ona sahip oldukları için özel mülkiyet sahibi cinsin erkeler olduğunu öne sürmektedir. Erkek güçlendikçe kadın gözden düşer. Sabana ve çiftlik hayvanına sahip olan erkek, kadına da sahip olmak ister. Özel mülkiyetle birlikte mal canlardan daha değerli hale gelecek, mal kendini tanıyan ve devam ettirenin elinde kaldıkça kendisinin olamaya devam edecektir. Mirasçı için baba toprağını işlemek, babadan kalma tanrılara tapmak aynı zorunluluktur. Dolayısıyla erkek ne mallarını ne de çocuklarını kadınla paylaşacaktır.Kadının elinden her türlü mülkiyet ve miras hakkını alacaktır.

Mezopotamya yaratılış öykülerine, mitoslarına  baktığımızda yaşamın yaratılmasında ve dünyaya kötülüğün getirilmesinde egemen figür ‘Ana Tanrıça’ çıkar karşımıza. Ana Tanrıça doğumun, verimliliğin, bereketin  sembolü  Kyble. Demeter, İsis, Venüs olarak karşımıza çıkar. Ancak güçlü krallık dönemlerinin başlangıcında yerini güçlü erkek tanrıya bırakır. Tanrılar panteonundaki bu hiyerarşi değişikliğini rahiplerin eski efsanelerini kendi siyasal amaçlarına hizmet edecek biçimde değiştirmelerine bağlar, Sümerolog Samuel Noah Kramer.

Bu tek başına kadının tarihsel ezilişini anlatmaya yetmemektedir. Batı kültüründe dünyanın kurucu ataları Yunanlılardır. Felsefenin temellerini oluşturdular, ilk demokrasiyi kurdular ancak günümüze kadar gelen olumsuz kadın imajının oluşmasında önemli bir rol oynadılar. Hesiodos’un  Pandora efsanesinde erkekler Tanrıların yoldaşı olarak kendi kendilerine yeterli bir şekilde her türlü kötülükten, acıdan ve sefaletten uzak yaşamaktaydılar.Prometheus’un ateşi gökyüzünden çalarak yeryüzüne indirmesi Zeus’u çok öfkelendirmiş, erkeklere ‘armağan’ verme bahanesiyle bir kötülük tasarlayarak hem erkeklerin eğlenmesini sağlayacak hem de onların felaketleriyle sarmaş dolaş yaşamalarına yol açacaktır. Zeus’un armağanı Pandora (Güzel  felaket). Zeus, Pandora’ya hayvanca bir güdü ve düzenbaz bir davranış vermelerini emrederek  Pandora’yı  Pometheus’un kardeşi  Epimetheus’a yollar. Epimetheus, Pandora’yı kendine eş olarak alır. Pandora; kapağı mühürle kapatılmış, hiç açılmaması emredilmiş bir küpü çeyiz olarak yanında getirir. Pandora küpün içine bakmak için duyduğu güçlü isteğe dayanamayıp küpü açar. O an itibariyle insanlar üzüntüye, zamanından önce yaşlanmaya, hastalığa ve acılar içinde ölüme mahkum edilmişlerdir. Mitolojiyi tarihsel bir kanıt olarak kullanmak doğru değildir; ancak mitoloji varolan doğa ve toplum düzenini pekiştirerek  ve bu düzene bağlı olarak kurallar, gelenekler oluşturarak; toplumdaki rolleri, inanışları belirlemektedir.

Atina toplumunda kadınlar erkeklerden ayrı yaşam sürerdi. Kadınların görev ve sorumlulukları evde ev işleriyle uğraşmak, çocuklarına bakmak, yumuşak başlılık ve sessiz olmaktı. -Yıllar sonra İmam Gazali de Müslüman bir erkeğin kaçınması gereken kadın tipinin ‘çok konuşan kadın’ olduğunu söyleyecektir.- Çünkü kadınların toplumda daha az görünür olmasını talep ediyorlardı. Aristoya göre kadınların, kölelerin ve çocukların muhakeme gücü yoktu. Kadınların mahkemede şahitlik hakkı yoktu. Tecavüze uğrayan genç bir Atinalı kız takı takması yasaklanır, köle olarak satılabilir ya da evde evlendirilmeksizin tutulabilirdi. Eski Yunan, Yahudi ve sonra Hristiyan inanışlarında ölümlü bir erkeğin tanrılar ya da tek bir tanrı tarafından özel bir yaratma süreci sonucunda yaratılmış olduğuna inanılırdı. Yunanlılar, Pandora’ ya insana ölümlü oluşunun suçunu yüklemekle kalmayıp, ayrıca onun erkeğin antitezi olduğunu, kendi sınırları içerisinde kalmaya zorlanması gerektiğini savladılar. Aynı zamanda Zeus’un başından çıkan Athene ve baldırından  doğan Dionysos ile erkeğin, kadınlar olmadan  dünyaya geldiğini savlamaktadırlar.Tanrıların anası olabilen ‘Baba Tanrı Zeus’ kulağa saçma gelse de Aristoteles, annenin hamilelikteki rolünü sadece beslenme konusu olarak tanımlamış; o, hamileliği, canlı erkek tohumunun edilgen yuvası olarak görmüştür. Doğanın duyarlı gözlemcisi olmakla birlikte kadının, aslında başarısız, sakat doğmuş erkek olduğunu  belirtmiş, başka bir savında kadınların erkelerden daha az sayıda dişleri olduğunu ileri sürmüştür. Aristoteles’in bu son savına Bertrand Russell ‘Eğer Aristoteles ara sıra karısının ağzını açmasına izin verseydi, herhalde bu hatayı yapmazdı.’ notunu düşmüştür.

Bir Yahudi erkeği sabah duasını kendisini kadın yaratmayan tanrıya şükürler olsun diye bitirirdi.

Yunan ve Roma kültüründe kız çocuğunun “sakat bir erkek çocuğu” olarak aşağılanması, yeni doğan bir kız çocuğunun sokağa bırakılması ve gecenin sessizliğini bozan bebek ağlamalarına kulakların tıkanması ve sessiz kalınması görenekleri oluşmuştur. Sokağa atılan bu kız çocukları genelev sahiplerince  oradan toplanılıp geleceğin fahişeleri olarak yetiştiriliyorlardı. Yunanlılar bu dünyadaki acının ve ıstırabın sorumlusunu Pandora görürlerken Musevi, ardından Hristiyan inanç sisteminde günahın kaynağı Havva ‘dır. Musevi metinlerinde Yehova, ilk insan olarak erkek Adem’i cennette mutlu mesut, bağımsız yarattı. Yehova, Adem’in bir yardımcıya ihtiyacı olacağını düşünerek Adem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yarattı. Havva da tıpkı Pandora gibi söz dinlemez biri olduğundan yasak ağacın meyvesini kopartması sonucu ceza olarak Adem ile birlikte cennetten kovuldular. Kadın, işlediği bu suçtan ötürü doğum sancısı çekecek ve kocası tarafından yönetilmekle cezalandırılacaktır. Günahın nedeni ve kaynağı saptanınca kimin cezalandırılıp denetim altına alınması gerektiği de ortaya çıkmış oluyor. Musevi toplumunda kız alabilmek için babaya para ödeniyor, erkek daha önceden belirttiği parayı vermek şartı ile karısını istediği zaman boşayabiliyordu. Kız çocuk tecavüze uğradığında babasına tazminat ödenir,  tecavüze uğrayan evli bir kadın ise erkek ile aynı şekilde suçlu sayılır ve taşlanarak öldürülürdü. -Pakistan ve Afganistan’da zaman zaman uygulanıyor- Bir Yahudi erkeği sabah duasını kendisini kadın yaratmayan tanrıya şükürler olsun diye bitirirdi. İlk günah sonrası ‘insanın doğuştan günahkar’ oluşu Hıristiyanlığın kadın düşmanlığı anlayışını etkileyecektir. Ancak Hıristiyanlık özellikle kadınlar ve köleler arasında yayıldı. Kadınlarının kirli ve murdar sayıldığı Yahudilerin egemen olduğu toplumda, kadınların reformcu ve uzlaşmacı yeni dine dört elle sarılması normal görünüyor. Nasıl Mezopotamya Yahudiliği etkilemişse; Hıristiyanlık, Yahudiliğin kadının erkekten olan aşağı statüsü, Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratılmasını,ve Havva’nın ilk günahtan sorumlu tutulmasını miras olarak devraldı. Kuzey Afrikalı teolog Tertullianus, kadına cehennemin kapısısın derken ‘Tanrı’nın kopyası erkeği sen kolayca yere yıktın senin kabahatin yüzünden Tanrı’nın Oğlu ölmek zorunda kaldı’ diye yazıyordu. İzleyen dönemlerde Hıristiyanlık egemenliğinin kadınlara çektireceği acılar Hypatia’ nın bedeninde kendini buldu. Matematikçi, felsefeci İskenderiyeli Hypatia’yı; akıllı, bilgili kadın Roma valisi Ktrill’in kışkırtmalarıyla bulunduğu akademiden kiliseye kadar sürükleyerek, çırılçıplak soyup bedenini parçalayarak ateşe attılar. Hypatia ile birlikte Engizisyon ve cadı avcılığı yollarının taşları da döşenmiş oluyordu.14.yüzyılda Avrupa’da meydana gelen savaşlar, salgın hastalıklar, huzursuzluklar toplumu derinden etkilemiş bilimsel gelişmeler kilisenin tahtını sallamaya başlamıştı. Kilise bu durumun sorumlusu olarak önce Yahudileri ardından cadıları seçmiştir.

Papa VIII. Innocentius  yayınladığı “papalık duyurusu” ile cadı avlarının yolunu açıyor; kadınları şeytanla işbirliği yapmakla suçlayıp onların baştan çıkarılmalarını kolaylaştıran özellikleri, kendini beğenmişlik, kararsızlık , gevezelik, kolay kanma ve doymak bilmeyen cinsel arzularından bahsediyordu.

Reformasyon ile birlikte kilisedeki çatlaklar belirginleşmeye başlamıştı. Kilisenin görüşünü temelinden sarsan Nicolaus Copernicus’un yayımladığı ‘Gök Cisimlerinin Dönüşleri’ kitabıydı. Ancak Copernicus bu buluşunun ölümünden sonra yayımlanmasını istemişti. Çünkü Engizisyonun kollarına düşmek istemiyordu. Kopernik’in başlattığı astronomi devrimi  kadına fırsatlar yolunu açıyordu. Kadınların eğitim  talepleri dillendiriliyordu. Aslında Christine De Pisan ‘Hanımlar Şehri’ adlı kitabında bu talepleri dillendirmişti. Christine ve akıl arasında geçen karşılıklı konuşmalarda Christine, Tanrı’nın kadının aklını bilime yatkın olarak yaratıp yaratmadığını sorarken, akıl; onların iddialarının tersi doğrudur, eğer kızları okula gönderecek âdet olsaydı kızlar da erkek çocukları gibi anlar ve öğrenirlerdi der. Akıl soruyor: Kadınların bilgisi neden azdır?  Christine: ‘Anlatırsanız bilgileneceğim.’ der. Akıl: “Hiç şüphen olmasın ki bunun nedeni evde kalıp ev işleriyle uğraşmalarıdır. Başka işlerle uğraşmaya vakit bulamazlar. Akıl sahibi bile olsalar farklı bir şeyler öğrenmedikçe bu durum değişmez.” der. İlginçtir, Fransa sarayının astroloğunun kızı olan Christine de Pisan annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen babasının teşviki ile planlı bir eğitimden geçer.

Sanayi devrimiyle birlikte kadınların yaşamında yoğun etkiler oluştu. İş gücüne ihtiyacın artması, kadınları ev dışında çalışmaya zorluyor ancak eşit işe eşit ücret alamıyorlardı. Pahalı hayat koşulları, fakirlik, hastalık, işini kaybetmekle ya da ailesini geçindiremeyen, aşağılamalarla karşılaşan erkek hırsını yine kadından çıkarıyor. Kadın kocasının şiddetinden ölmemişse şikayet konusu bile olmuyordu. Çünkü bağımlının bağımlısı kadınlar, parasal yönden kocalarına bağlı oldukları için kocaları hapse girerse  kocalarının kazancı olmadan yaşama şansına sahip değildiler. On binlerce kadın, hayatını devam ettirebilmek için fahişelik yapmak zorunda kalıyordu.

20 yüzyılın başlarında nefret dolu söylemleriyle Hitler açığa çıkıyordu .Fahişeliğin ve liberal düşüncelerin yayılmasında Yahudileri suçluyor, kadınların parti yönetiminde yer almasını önlüyordu. Nasyonal sosyalistlerin kadın imajı öncelerinde olduğu gibi kadını evde tutmaktır. 3K; Çocuk (Kind), mutfak (Küche), Kilise (Kirche) . Alman ordusu önce Avusturya’da,ardından Polonya’da  özellikle kadın ve çocuklara akla hayale gelmeyen işkencelerde bulundular. İşkenceciler bu işkence fotoğraflarını tatil fotoğrafıymış gibi  ailelerine gönderdiler. 2. dünya savaşı sonrası Sovyet güçleri, 1949 dan sonra Çin, Kuzey Kore, Vietnam  kadını bağımlılık altına alan, sınırlayan, görünmez olmasını isteyen yönetimlerin mühendislik deneyinin denekleri oldular. Çin’de Mao’nun ölümünden sonra dizginler biraz gevşeyince kadınlar güzellik salonlarına koştular. Çin’de kültür devrimi ‘cinsel devrimin’ anasıdır sloganı ağızdan ağza dolaştı.

 Coğrafya kaderdir!       

   İbni Haldun

İslamiyet’te İslam öncesi döneme göre kadın haklarında bir ilerleme olduğuna dair bir kanı vardır. Özellikle batıda büyüyüp gelişen, olgunlaşan özgürlükleri küçümseyip Müslüman toplumlarda kadınların kendi statülerini değiştirme taleplerine büyük direnç gösterilir. Musevilik ve Hıristiyanlık’la yakın ilişkilerde bulunmuş İslamiyet’in diğer dinlerden tamamen ayrıştığını söyleyemeyiz. İslamiyet’te Hristiyanlıktan farklı olarak kadına miras yoluyla mülk edinme hakkı tanınmış olsa da erkekle eşit değildir. Evlilikte kız çocuklarının küçük yaşta evlendirilmesi, kız çocuğunun güvenliği için zifaf olamadan nişanlanması, evlenmede veli izninin alınması, erkeklerin birden çok kadınla evlenebilmesi, boşanmanın esas olarak kocaya özgü bir hak olması, kadını denetlemek için kadının örtünmeye zorlanması-taciz eden değil de taciz edilen sınırlanıyor- kadının  başka erkelerle ilişkilerinin kısıtlanması, kadının erkekten bir derece düşük olması, dinsel önderlik işlevinden menedilmesi, çocukların nafaka hakkını babaya vererek doğumdan evleninceye kadar kadına maddi bir sorumluluk vermeyerek iş hayatının zorluklarından uzak tutmak olarak haklılaştırılıyor. Küçük yaşta evlendirme; kız çocuklarının güven altına alınması, evlenirken kadının kendi iradesine göre evlenemeyeceğini; kadının erkeğe göre daha durgusal ,romantik olduğu için mağdur edilebileceği bu nedenle kadının korunması gerekliliği olarak belirtilip kadının baba, koca ailesinin dışında toplumda tek başına var olma hakkı en az seviyeye indiriliyor. Müslüman bir erkeğin Hıristiyan veya Yahudi yani ehli kitap bir kadınla evlenebileceğine cevaz verilmiş fakat Müslüman bir kadının müşrik veya ehli kitap bir erkekle evlenmesine cevaz verilmemiştir. Kadın fitne yaratma potansiyelini içinde barındırdığı için erkek, itaatsizlik eden kadını cezalandırma hakkına sahiptir. Kadın kocasının izni olamadan evden çıkamaz durumdadır.

Afganistan’da kadınların mesleklerinde çalışmalarına izin verilmiyor. Burka giymeden sokağa çıkmaları yasaklanıyor. Muhafazakar aileler, kadın öğretmenlerin bulunmadığı bölgelerde kız çocuklarını okula göndermiyor. Taliban’ın  kadınlara toplu halde tecavüz haberleri basına yansıyor. Kadınların bakımlı olması, gülmesi, eğlenmesi, okula gitmesi, çalışması, erkek doktora muayene olması, erkeklerle konuşması, kadının eşinden izin almadan evden çıkması, eşi veya erkek akrabası yanında olmadan sokakta bulunması yasak. Evlerin camlarının tamamen kapatılması veya boyanması gerekiyor. Suudi Arabistan’da, kadınların, hayatın günlük akışındaki birçok faaliyet için erkeklerden izin alması gerekiyor. Bunlar arasında pasaport almak, yurt dışına seyahat etmek sayılabilir. Ülkede bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine denk tutuluyor. Boşanma durumunda kadınların, yedi yaşından büyük oğullarının ve dokuz yaşından büyük kızlarının velayetini almaları da çok zor. Suudi kadınlar abaya denilen çarşafı giymeden evlerinden çıkamıyor . Ancak  alışveriş merkezlerinin kadınlara ayrılan katlarda yalnızca kadınların bulunduğu alanlarda çarşaflarını çıkarma hakkına sahip. Suudi kadının babası, eşi ya da erkek kardeşi kendisi için işleri halleden vasi oluyor. Muhafazakârlara göre, kadının yeri evi. Eğer kadınlar erkek kontrolü olmadan etrafta dolaşırsa ahlaksızlığın önünün açılacağını savunuluyor. Suudi erkekler, dört eş sahibi olabiliyor ve bu eşlerin Müslüman, Yahudi ya da Hıristiyan olması konusunda bir sınırlama yok. Fakat Müslüman kadınlar, yalnızca Müslüman erkeklerle evlenebiliyor. Bunlara rağmen Suudi Arabistan’da özellikle kadın haklarının iyileştirilmesi yönünde gelişmeler çok yavaş işlese de olmuyor değil. Suudi yöneticiler toplumun yarısını oluşturan kadınları iş hayatından uzak tutmanın ülke ekonomisine bir katkısı olmayacağını anlamış görünüyorlar. 2001 yılında kadınlara kocasının izni ile  kimlik vermeye başladılar gerçi kimlik kadının kendisine değil kocasına teslim edilse bile mülk anlaşmazlığında kadının kendisini ispat etmesinin tek yolu bu. 2009 yılında ilk kez bir kadın, kızların eğitiminden sorumlu bakan yardımcısı oldu. 2012’de Londra Olimpiyatlarına kadın atlet gönderdiler. 2015 yılında yerel seçimlerde kadınlar hem aday hem de seçmen olarak ilk kez bir seçime katıldı. 2018 yılında kadınların araba kullanması yasağı kaldırıldı, ilk kez kadın taraftarların stadyumda futbol maçı izlemesine izin verildi. 35 yıldır süren sinema yasağı 2018’de kalktı. Tüm bu gelişmelere rağmen Suudi Arabistan kadın hakları konusunda Mısır ve Irak’tan sonra  en kötü ülke sıralamasında sondan üçüncü sırada bulunuyor. İran’da otobüsün arkasında kadınlar, ön tarafında erkekler oturmakta. Metroda ise erkekler ve kadınların vagonu farklı. Camilerde kadın-erkek farklı giriş kapıları var.

Erkekler kaba sloganlar atıyorsa, bu yüzden kadınlar cezalandırılamaz

İran devriminde kadınlar kendilerine peçe takma hakkının verilmesini talep etmişler ve Tahran’daki gösteriye peçe takarak gelmişlerdi. Şahın devrilmesinden kısa bir süre sonra bu sefer de peçe takma zorunluluğunu protesto etmek için toplandılar. Aralık 2017’de başlayan “Beyaz Çarşamba’ adını alan başörtüsü protestosu ile kadınlar, başörtülerini çıkararak İran’daki başörtüsü zorunluluğunu protesto ettiler ve hâlen bu konudaki kararın kendilerine ait olduğunu savunuyorlar. Kadınların boşanma davası açma hakkı , evliyse okula devam hakkı, hukuk , tıp ve mühendislik gibi konularda eğitim görme hakları yok  fakat diğer alanlarda rahatça eğitim alabiliyorlar. Suudi Arabistan’da olduğu gibi yaklaşık 40 yıldır yürürlükte olan kadınların stadyuma girmesi yasağını  İran-İspanya maçını restoran, cafe ve kamuya açık yerlerde erkeklerle birlikte izlemesine izin vererek kırdı. İran’da kadınların stadyuma girmesi yasağına, “kadınların erkek taraftarların attığı şiddetli sloganlar arasında yerlerinin olmadığı” gerekçe olarak gösterilmişti.  Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani bunu , “Erkekler kaba sloganlar atıyorsa, bu yüzden kadınlar cezalandırılamaz.” şeklinde eleştirmişti.

Arap dünyasında cinsel şiddette, kadın sünnetinde, özgürlük haklarının kısıtlanmasında Mısır en önde gidiyor. Mısır’da kız çocuklarının sünnet edilmesinde de artış olduğu belirtiliyor. Ülkedeki din adamlarının İslamiyet’e uygun olmadığı yönünde açıklamalar yapmasına ve yasaklanmasına karşın- bazı siyasetçiler kadın sünnetinin tekrar yasal hale getirilmesini savunuyor- engellenemiyor. Kadınların yüzde 91’i kadın sünnetinin kurbanı. Kadınların yüzde 99,3’ü cinsel taciz ve şiddete maruz kalıyor. Mısır’da kadınların sadece yüzde 63’ü okuma yazma biliyor.

Mısır’ın bir üstünde ise Irak bulunuyor. Irak’ta kadınların durumunun 2003 yılından bu yana çarpıcı bir biçimde kötüleştiği belirtiliyor. Sürgünlerin, kadınları insan ticaretinin ve cinsel şiddetin nesnesi konumuna düşürüyor. Kadınların kocaları tarafından öldürülmesi ise Irak Ceza Yasası’na göre sadece 3 yıl hapis cezasıyla cezalandırılıyor.

En kötü dördüncü ülke ise Suriye. Sığınmacılar arasında kadınlar insan ticaretine ve cinsel şiddete maruz kalıyor. Suriye’de ekonominin ve sağlık sisteminin çökmesi de en çok kadınları vuruyor. Mülteci kamplarında çok sayıda tecavüz, yaralama ve çocuk yaşta evlilik olayı tespit ediliyor. Suriye rejmi, kadınların direncini kırmak için kadına karşı işkence ve cinsel istismarı bir savaş stratejisi olarak kullanıyor. Yemen, Sudan, Bangladeş ve Pakistan’da da aşağı yukarı kadın hakları konusunda aynı problemler yaşanıyor. Pakistan için bir parantez açmak gerekiyor. Nüfusunun yüzde 95’indan fazlasının Müslüman olduğu ülkede trans bireyler üçüncü cinsiyet olarak resmen tanınıyor. Dünyada üçüncü cinsiyeti tanıyan az sayıdaki devletten biri de Pakistan.

Türkiye’ye baktığımızda kötü bir karne bizi bekliyor. Kadınlar  tıbbi müdahale edilecek boyutta fiziksel şiddete maruz kalmakta ya da öldürülmektedir. Eşleri tarafından fiziksel şiddete maruz kalma nedenleri arasında, “yemeği yakması, kocasına karşılık vermesi, parayı gereksiz yere harcaması ve çocukların bakımını ihmal etmesi” gibi nedenler bile sayılabilir. Ayrıca kadınlar hakarete, bedeninin, becerilerinin, ilgi alanlarının aşağılanmasına maruz kalıyor. Şiddete uğrayan kadın şikayette bulunduğunda, kadına yönelik şiddete dair duyarsızlıkları nedeniyle zorluklar çekebiliyor. KADEM(Kadın ve Demokrasi Derneği)’in 2017 karnesine göre milletvekillerinin sadece yüzde 13,91’i, büyükşehir belediye başkanlarının yüzde 6.66’sı, rektörlerin yüzde 9,09’u kadın. Kadın vali oranı yüzde 2,4 iken, kadın kaymakam oranı yalnızca yüzde 1,67. İllerin yüzde 40’ı kadın milletvekiline, yüzde 9,66’sı kadın muhtara sahip değil. Şirketlerin yüzde 41,5’inin yönetim kurullarında kadınlar yok. 543 milletvekilinin 75’i, 27 bakanın 2’si kadın. Türkiye, Dünya Ekonomi Forumu (WEF) Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Sıralamasında, 145 ülke arasında 131. sırada; Küresel Cinsiyet Eşitliği sıralamasında ise 2016’da 105. sıradayken 2017’de 131. sıraya gerilemiş durumda. Bu durum bize gösteriyor ki her geçen gün irtifa kaybediyoruz.

Birlemiş Milletlere üye 193 ülkeden yaklaşık 2 bin, sivil toplum kuruluşlarından yaklaşık 6 bin temsilcinin katıldığı Kadın Konferansında  kabul edilen sözleşme, devletlere kadın ve kız çocuklarına erkeklerle eşit haklar sağlaması yükümlülüğü getiriyor. Sözleşmeye göre, devletlerin ayrımcı yasa ve uygulamaları kaldırması ve aile içi şiddete karşı mücadeleyi artırması gerekiyor. Metinde ayrıca herkese kendi cinsel davranışlarını belirleme hakkı tanınması öngörülüyor.

İran, Sudan, Libya gibi çok sayıda İslam ülkesinin yanı sıra Rusya ve Vatikan, metinde kadınlara karşı şiddet konusunda daha yumuşak ifadelerin yer almasını istiyordu. Özellikle de, “Kadınlara karşı şiddet; gelenekler, görenekler ve dinî görüş nedeniyle haklı çıkartılamaz.” şeklindeki ifadeye itiraz geldi. Bunun yanı sıra bazı ülkeler, kadınların kürtaj hakkına karşı çıktı. Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütü, metni “İslam’a aykırı” olarak nitelendirdi. Ancak iki hafta süren görüşmelerin ardından, bu ülkeler geri adım attı. Buna karşılık, İskandinav ülkeleri de eşcinsellik ve jinekolojik muayene hakkı ifadelerinin metinde yer alması konusundaki ısrarından vazgeçti. Böylelikle, sözleşme üzerinde  uzlaşma sağlandı.

Günümüzde batı toplumlarında dahi kadına yönelik şiddet hız kesmiyor. Geçmişten beri iki cins dünyayı eşit paylaşmamıştır. Günümüzde durum değişmiş olsa  bile kadın dünyanın bir çok bölgesinde erkeğin gerisinde görünmez olarak hayatına devam etmektedir. Kocasının sadakatsizliğinde bile hala kadınlar sorumlu tutuluyor. Topluma uyum sağlamayan ya anarşist ya da vatan haini ilan ediliyor. Kadın hakları kabul edilse bile somut alanda sonuçları gözlenememektedir. Siddete, savaşa maruz kalıp göçmen durumuna düşen kadınların durumları daha da kötüleşiyor. Göçmen kadınlar Almanya’da da aynı işi yapmalarına rağmen erkeklerden ortalama yüzde 23 oranında daha az gelir elde ediyor. Düşük ücretli işlerin yüzde 70’inde kadınlar istihdam ediliyor. Erkekler daha iyi işleri, daha yüksek ücretleri, daha büyük başarıları elinde bulundurmaya devam etmektedir. Sanat, siyaset, politika, ticaret erkeklerin eğemenliği devam etmektedir.Tarihin tümünü erkekler yazmış ve yazmaya devam ediyor.Son dönemlerde kadınların erkek hegomanyasına karşı çıkışları azımsanmasa da yeterli gözükmemektedir.

Erkeklerin kadınlar üzerine yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır; çünkü onlar hem yargıç hem de davacıdırlar.

Poulain de la Barre “…dolayısı ile geçmişe bakarak onları yargılayamazız. Erkekten daha aşağı olduklarını gösteren hiçbir kanıt yok. Beden yapılarında birtakım ayrılıklar vardır elbet, ama bunların hiçbiri erkeğe ayrıcalık sağlamaz …. Erkeklerin kadınlar üzerine yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır; çünkü onlar hem yargıç hem de davacıdırlar.” der.

Kadın hakları uzmanlarının yaptığı sıralama uluslararası organizasyonların verilerine ve Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Freedom House gibi kuruluşların yayınladığı insan hakları raporlarına göre  Ortadoğu’da Arap Baharı öncesindeki durumdan daha geriye doğru bir adım haline gelmemesi için yapılması gereken çok şey olduğunu belirtiyorlar. Ortadoğu’da insan olmak zor, kadın olmak daha da zor.

İZNEWS | Rüştü Nar

 

 

 

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”