24 Eylül 2026
13.8 C
İstanbul

HDP’den Barışa Çağrı Deklarasyonu: Somut öneriler sunulsun

HDP, Türkiye’deki demokratik toplumsal kesimleri bir araya getirmek amacıyla 1 Haziran’da başlattığı ‘Demokratik Mücadele Programı’ sonucunda Barışa Çağrı Deklarasyonu’nu 1 Eylül Dünya Barış Günü öncesi açıkladı. Deklarasyonda hiçbir iktidarın halka rağmen ayakta kalamayacağı ifade edildi ve “Demokratik çözüm konusunda rol üstlenmek isteyen herkes öncelikle meselenin ciddiyetine uygun bir tavır takınmalı, somut öneriler sunmalıdır” çağrısı yapıldı.

HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar, Meclis’te ‘Barışa Çağrı Deklarasyonu’ açıkladı. Türkiye’deki demokratik toplumsal kesimleri bir araya getirmek amacıyla 1 Haziran’da başlatılan‘Demokratik Mücadele Programı’ kapsamında 1 Eylül Dünya Barış Günü öncesinde açıklanan deklarasyonda, Kürt sorununa çözüm için çağrı yapıldı.

Açıklamada ilk sözü alan Pervin Buldan, 1 Haziran günü İstanbul’da Demokratik Tutum Belgesi açıkladıklarını hatırlatarak, şunları söyledi: “3 aşamadan oluşan ve 3 ay devam eden Demokratik Mücadele Programı’nı başlatmıştık. Hakkâri ve Edirne’den Ankara’ya yürüyüş kollarıyla, halk toplantılarıyla, farklı inanç grupları söyleşileriyle, sivil toplum kuruluşları ziyaretleriyle Türkiye’nin dört bir yanında emekçi halklarımızla buluştuk; kadınlarla ve gençlerle bir araya geldik, çevreye ve doğaya yönelik tahribatlara karşı omuz omuza yürüdük. Ekmeğimizi, aşımızı, işimizi ve geleceğimizi yok edenlere, kimliklerimizi ve kültürlerimizi yok sayanlara karşı çözüm arayışlarımızı ortaklaştırdık. Halklarımız bir kez daha barış, eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesinin gerçek sahibi olduklarını göstererek umudumuzu ve kararlılığımızı tazelediler, büyüttüler, bize rehberlik ettiler.”

‘İTAAT EDEN BİR TOPLUM HALİ DAYATILMAKTA’

Eş Genel Başkanların açıkladığı deklarasyon şöyle:

“Türkiye bugün derin bir toplumsal, siyasal ve ekonomik kriz yaşamaktadır. Türkiye’yi yönetenler aksini iddia etseler de mevcut kriz halinin sürdürülebilir olmadığı gün gibi ortadadır. Toplumun iş, aş ve gelecek kaygısı hiç olmadığı kadar yüksektir. Ne yazık ki, işsizlik ve yoksulluk artmakta, ekonomik dengeler bozulmakta, demokratik tüm değerler aşınmakta ve yok olmaktadır. Kadınlara yönelik şiddet ve saldırılar çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Kadınların bedeni, emeği ve yaşamı üzerinde geliştirilen politikalarla iktidar kadınlara sürekli saldırmakta; kadınların temel haklarını yok saymakta ve bu gidişata karşı mücadele eden kadınları hedef göstermektedir. Özgürce konuşan, tartışan, eleştiren ve yönetim süreçlerine katılan bir toplum yerine, zor ve baskı aygıtlarıyla susturulan, itaat eden bir toplum hali dayatılmaktadır.

‘HİÇBİR İKTİDAR HALKA RAĞMEN AYAKTA KALAMAZ’

Ancak halkımız bu duruma rıza göstermemekte, bu dayatmalara boyun eğmemektedir. Mevcut gidişattan rahatsızdır ve nefes almak istemektedir. Her geçen gün biriken sorunlar karşısında değişim talepleri yükselmektedir. Demokratik değişim taleplerini gelinen aşamada yok saymak mümkün olmadığı gibi, buna karşı durmak da nafiledir. Halkın sesine kulak tıkayarak, bu sesi bastırmaya çalışarak iktidarın sürdürülemeyeceğini tarihsel ve güncel deneyimler göstermektedir. Hiçbir iktidarın halka rağmen ayakta kalması mümkün değildir. Türkiye’nin bugün ekonomiden siyasete, yönetim biçiminden toplumsal ilişkilere kadar yaşadığı sorunların temelinde, iktidarın içerde ve dışarıda derinleştirdiği kutuplaştırma, gerginlik, çatışma ve savaş politikaları yatmaktadır.

‘SAVAŞIN SEBEBİ İKTİDAR POLİTİKALARI’

Bugün Libya’da, Suriye’de, Irak’ta, Doğu Akdeniz’de, Ege’de yürütülen savaş ve gerginlik politikaları, gerilim ve çatışma stratejisi ülkemizi belirsiz bir geleceğe sürüklemektedir. Bu politikaların, topluma ve ülkeye, hatta iktidar sahiplerine kazandıracağı bir şey yoktur. Bu politikalarda ısrar, ‘gerçeklikten kopmak’ dışında bir anlam ifade etmemektedir. Yitirilen canlarımızın, yaşanan yıkımların, soframızdan eksilen ekmeğimizin, cebimizde değersizleşen paramızın, çoraklaştırılan inanç ve insani değerler dünyamızın, yozlaşan toplumsal ilişkilerimizin ve daha nice sıkıntılarımızın sebebi bu iktidar politikalarıdır.

‘KURTULMAK ELBETTE MÜMKÜNDÜR’

Her açıdan maliyeti yüksek savaş ve çatışma politikalarında ısrar etmek yerine, şimdiye kadar gerçek anlamda uygulanmayan barış politikalarının denenmemesi büyük bir hatadır. Hatırlatmak isteriz ki Türkiye dünya genelinde silahlanmaya en çok kaynak ayıran ülkeler arasında hızla yükselmektedir. Oysa savaşa, saraylara ve şatafata ayrılan bütçe; işçiye, emekçiye, sağlığa, eğitime, sosyal güvenliğe ayrılsa toplumun bu ağır kriz yükü büyük oranda hafifler. Türkiye halklarına bu vesileyle bir kez daha soruyoruz: Yaklaşık yüz yıl önce temelleri atılan Cumhuriyet, böylesine uygun iklim ve zengin topraklar üzerinde kurulurken, fakirliğin, işsizliğin, dışa bağımlı ekonominin girdabından kurtulmak mümkün değil midir? Bizim cevabımız açıktır: Elbette mümkündür. Ancak bunun için kutuplaşmaya değil kucaklaşmaya, kavgaya değil barışmaya, gerginliğe değil uzlaşmaya ve diplomasiye, savaşa ve çatışmaya değil barışa, diyalog ve müzakere yoluyla sorunları sulh içinde çözmeye ihtiyacımız var. Suya hasret topraklar misali ülkemiz barış politikalarına hasrettir. Halk, siyasal aktörlerden barışı, demokrasiyi, özgürlükleri, toplumsal adaleti inşa etmelerini beklemektedir.”

MUHALEFET PARTİLERİNE ÇAĞRI

Halklarımızın oylarıyla oluşmuş Meclis iradesinin enerjisini toplumsal barışa yöneltmesi en büyük arzumuzdur. Oysa bugün iktidar eliyle Meclis, adeta devre dışı bırakılmış durumdadır. Ama biz biliyoruz ki, toplum da iradesini teslim ettiği Meclis’ten büyük barış müjdesini duymak istiyor. Ferasetiyle, kadim kültürleri ve derin sağduyusuyla her türden ayrıştırma, kışkırtma oyunlarına yıllardır gelmeyen 83 milyon yurttaşımız, Kürt sorununda ülke tarihinin en büyük barışını sağlayabilir. Derdi ülkenin geleceği ve demokrasisi, adalet, özgürlük, hukuk, iş ve aş olan tüm siyasi partilere bugün buradan çağrı yapıyoruz: Mevcut hal, hal değildir, dar parti ve siyasi çıkar hesapları belki gündelik kazançlar sağlayabilir; ancak belirtmek isteriz ki bu yolla ülkenin ve toplumun uçuruma sürüklenme sürecini durdurmak mümkün olmaz. Tarihsel tecrübeler göstermiştir ki krizler aynı zamanda yeni başlangıç imkanları demektir. Gelin birlikte siyasal hırs, kibir, parti öncelikleri ve kısır çekişmelerin çok üstünde bir evrensel değer olan barışı birlikte kuralım, birlikte inşa edelim.

‘ÇÖZÜM YERİ MECLİS’TİR’

Kürt meselesinin bugün ulaştığı düzey, bütün varlığıyla çözümü dayatıyor. Bu ülkenin demokratik ve ortak geleceğini düşünen hiç kimse bu gerçeğe gözlerini yumamaz, yummamalıdır. Gelişmelerin de gösterdiği gibi sorun artık ülke sınırlarını aşmış, bölgesel ve küresel bir boyut kazanmıştır. Çözümsüzlük sürdükçe, çatışma dinamiği diri kaldıkça Türkiye siyasal ve ekonomik açıdan küresel güçlere bağımlı ve muhtaç olmaya devam edecektir.
Halbuki bu sorun esas olarak bizim sorunumuzdur ve bu ülkede, bu topraklarda çözülmek durumundadır. O nedenle diyoruz ki; sorun diğer ülkelerin başkentlerinde değil, Ankara’da çözülmelidir. O yüzden bugün buradan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bir kez daha çözüm isteyen bütün güçlere sesleniyoruz: Hepimizin bu konuda sorumlulukları var. Kimse çözümden kaçamaz. Bıçağın kemiğe dayandığı bir dönemden geçiyoruz. Demokratik çözüm ve barış kendini tüm yakıcılığıyla dayatmaktadır.

DEMOKRATİK CUMHURİYET VURGUSU

Öncelikle bu ülkeyi yöneten AKP-MHP iktidarını ve devlet aklını bölgedeki ‘savaş ısrarından’ ve ‘çözümsüzlük politikalarından’ vazgeçmeye çağırıyoruz. Toplumsal barış ve demokratik uzlaşı temelinde kapsamlı bir siyasal çözümü ön görmeyen hiçbir politika bugüne kadar sorunun çözümüne katkı sunmamış, aksine çatışmayı derinleştirmiştir. Bu yöntemlerle hiç kimsenin kazanamayacağını bir kez daha hatırlatıyoruz. Kürt sorununu çözen, savaş ve çatışmayı nihayete erdiren bir Türkiye, bölgenin yükselen demokratik değeri ve güçlü modeli haline gelecektir. Ülkemizde ortaya çıkacak barışçı bir çözüm, Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde de demokrasi ve barış açısından önemli adımlar atılmasını sağlayacaktır. Yüzüncü yıla yaklaşırken kamplaşma, rövanş ve çatışma politikalarıyla değil uzlaşma, diyalog, müzakere ve barış değerleriyle buluşmuş Demokratik Cumhuriyetin inşasını hep birlikte gerçekleştirelim.

‘DOLMABAHÇE MUTABAKATI DEĞERİNİ KORUMAKTADIR’

Sorunlarımızı şiddet aracılığıyla çözmeye çabalamak değil; konuşarak, müzakere ederek, diyalog yoluyla çözmek temel düsturumuz olmalıdır. Her ne kadar bugün yok sayılsa da karşılıklı bin bir emekle olgunlaştırılan Dolmabahçe Mutabakatı süreci, Kürt meselesinin çözüm ruhu ve felsefesi bağlamında değerini hala korumaktadır.

‘ÖCALAN ÜZERİNDEKİ TECRİT BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL’

İmralı’da yapılan son avukat görüşmelerinden birinde; ‘İmkân verilirse bir haftada silahları sustururum’ diyen ve halkların ortak-eşit geleceğini gerçekleştirmek için katkısının olacağına inandığımız Sayın Öcalan’ın hala tecrit altında tutulması barışın önünde ciddi bir engel olarak durmaya devam ediyor. Tecrit politikalarının sona erdirilmesi, toplumun nefes alması, barış umudunun büyütülmesi ve çözüm şansının somutluk kazanması için elzemdir. Sayın Öcalan, olanak bulması, zemin yaratılması halinde barış ve demokratik çözüm için önemli rol oynayabilecekken kendisinden bu imkânın esirgenmesi her geçen gün telafisi zor sonuçlar doğurmaktadır. Barış için insanların yol almasını engellemeyin, yol açabilecekleri tecrit altında tutmayın, tecritte ısrar çözümsüzlükte ısrardır diyoruz. Tüm bu nedenlerle bir kez daha çözümsüzlüğe hizmet eden savaş ve çatışma politikalarından ivedilikle vazgeçilmesi çağrımızı yineliyoruz.

‘KÜRT MESELESİ SADECE DEVLETİN İNSAFINA BIRAKILAMAZ’

Siyasal ve toplumsal muhalefete sorunun çözümü konusunda yaşamsal sorumluluklar düşmektedir. Çünkü Kürt meselesi sadece iktidarın ve devletin insafına bırakılmayacak kadar hayati bir meseledir. Meclis içindeki ve dışındaki muhalefet partilerinin son dönemde çözüme dönük yaptıkları açıklamaları önemsiyoruz ve değerli buluyoruz. Şüphesiz ki, Kürt sorununun çözümü için söz kurmak, irade beyan etmek önemlidir. Meselenin dar siyaset malzemesi yapılamayacak kadar hayati önemde olduğunu yeniden hatırlatıyor ve ilgililerine bu konuda bir çağrı yapıyoruz: Kürt halkının demokratik özlemleriyle oynanmamalı, toplumun çözüm ve barış talepleri küçük hesaplara ve çıkarlara kurban edilmemelidir. Demokratik çözüm konusunda rol üstlenmek isteyen herkes öncelikle meselenin ciddiyetine uygun bir tavır takınmalı, somut öneriler sunmalıdır. Muhalefet partileri, Kürt halkının hak ve özgürlük taleplerini, bir ayrışma özlemi olarak değil, Türkiye’nin demokratikleşmesinin, ortak ve eşit bir yaşam amacının bir parçası olarak görmelidir.

STK’LERE ÇAĞRI

Bu yönüyle muhalefet partileri iktidardan daha ileri ve daha cesur adımlar atmalıdır. Muhalefet partilerinden, somut olarak çözümün nasıl sağlanacağına ilişkin önerilerini, hangi yöntemlerle barışın inşa edileceği konusundaki fikirlerini açıkça ortaya koymalarını ve toplumla paylaşılmalarını bekliyoruz. Aynı şekilde farklı toplumsal güçlere de yükümlülükler ve sorumluluklar düşmektedir. Bu çerçevede emek ve meslek örgütlerine, sivil toplum örgütlerine, her alanda faaliyet yürüten demokratik kuruluşlara ve toplumun vicdanı olan aydınlara ve kanaat önderlerine çağrı yapıyoruz: Savaş ve çatışma politikalarına karşı çaresiz olunduğu duygusunu geride bırakın. Barış için çalışmaları ilerletin. Bir araya gelin. Gücünüz var, imkanlarınız var. Barışın yolunu açmak için karar, inanç ve cesaret lazım. Bunlar da sizde var.

‘BÜYÜK BARIŞ HAREKETİ’NE İHTİYAÇ VAR’

Bu vesileyle belirtmek isteriz ki; Türkiye’nin acil bir ‘Büyük Barış Hareketi’ne ihtiyacı var. Bu amaç uğruna fedakârlık yapacak olan tüm aydınlar, akademisyenler ve sanatçıların her zamankinden daha fazla çaba göstermeye, taraflarla temas kurmaya ve özgürce tartışmaya davet ediyoruz. Bizler ‘barış için hep birlikte mücadele edelim’ derken bu yolu açabilecek olan bireylerin, partilerin, sivil toplum kurumlarının katkı sunmasını istiyoruz, bu konuda katkı sunacak olanların özgürce çalışmasının koşullarının yaratılmasını istiyoruz. Barışı hep birlikte inşa edebiliriz. Önyargıları bir kenara koyalım. Hepimiz tarihi sorumluluklar altındayız.

‘KÜRT SORUNU SADECE KÜRTLERİN VE HDP’NİN DEĞİL’

Bu sorun sadece Kürtlerin ve HDP’nin sorunu olarak görülemez. HDP Kürt sorununun çözümü konusunda hak ve özgürlüklerden yana taraftır. Barış ve çözüm için Kürt halkının hak ve özgürlüklerinin sağlanması için mücadele ederken, aynı zamanda Türkiye’deki bütün toplumsal kesimlerin sorunlarını ve kaygılarını dikkate alan yapıcı bir rol üstlenmeye hazırdır. HDP olarak bizim rolümüz diyalog ve müzakeredir. Demokratik çözüm ve barış isteyen herkesle çalışmaya hazırız. Çözüm konusunda atılacak mütevazı adımlar bile, ülkeyi bu darboğazdan çıkararak demokratik Türkiye zeminini güçlendiren yolu açmaya katkı sunacaktır.

‘DEMOKRASİYE GİDEN YOLU AÇTIĞIMIZDA ÇÖZÜM İMKANLARI YARATIRIZ’

Barış sadece Kürtlerin, sadece HDP’nin talebi olarak da algılanmamalıdır. Despot yönetimler hep savaştan ve çatışmadan beslenmişlerdir. Hiçbir muktedir, savaşın kendisine fayda sağladığına inandığı sürece barışın yolunu açmaz. O nedenle de barış kimse tarafından lütfedilmez, halkların ortak mücadelesi ile sağlanır. Geldiğimiz aşama itibarıyla artık herkes elini taşın altına koymak zorundadır. Biliyoruz ki eğer barışı sağlayamazsak demokrasiye ulaşamayız. Demokrasiye giden yolu açtığımızda Kürt sorununun çözümü için imkanlar yaratırız. Demokrasi ve barış mücadelesi iç içedir. Kürt sorununun çözümü demokrasi sorununun çözümünden ayrı değildir.

‘DİYALOG VE MÜZAKERE ZEMİNİ KURULMALI’

Kürt meselesinde silah ve çatışma yöntemleri dışında, diyalog ve müzakere seçeneklerinin kendisini tarihsel olarak dayattığı ve güncel olduğu aşikârdır. Bunun için Türkiye halklarının tümünün yararını ve geleceğini düşünerek ilgili taraflara özveride ve fedakârlıkta bulunma, adım atma sorumluluğunu hatırlatıyoruz. Benzeri tüm dünya deneyimleri de göstermiştir ki, her çatışmanın ve savaşın bir barışı vardır ve hiçbir taraf bu gerçekten kaçamaz. Bu ülke toprakları kana, göz yaşına ve acıya fazlasıyla doydu. Daha fazla insan, zaman, enerji ve kaynak kaybetmeden ‘diyalog ve müzakere zemini’ kurulmalı, çatışma ve savaş artık sona ermelidir. 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle tarafların bu çağrımıza kulak kabartmasını ve ses vermesini temenni ediyoruz.

‘HDP ÜZERİNE DÜŞENİ YAPMAYA HAZIR’

Partimiz, kendi barış ve demokratik çözüm politikasına, ortak ve eşit yaşam perspektifine ve halkımızın barış ısrarına, mücadele gücüne, kararlılığına güveniyor. Son beş yılda geçmiş dönem Eş Başkanlarımız Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da içinde olduğu binlerce yöneticimizin ve seçilmişimizin tutuklanması, demokratik siyasal kazanımlarımızın gasp edilmesi gibi yönelimler bile bize bu konuda geri adım attıramamış, bizleri barış ve özgürlük mücadelesinden caydıramamıştır. HDP barış ve demokratik çözüm konusunda üzerine düşeni yapmaya hazırdır. Barış sadece çatışmaları durdurmaktan ibaret değildir. Barış dediğimizde, silahların susmasını sağlayacak ortak bir plana, aynı zamanda 100 yıllık Kürt sorunun çözümünde birlikte adım atmaya ihtiyaç var. Barış için hep birlikte mücadele etmezsek, demokrasiye de özgürlüğe de ulaşamayız. Birlikte yürüme konusunda kararlılığımızdan asla vazgeçmiyoruz. Hep birlikte başaracağımıza yürekten inanıyoruz.

‘BEDEL ÖDEMEKTEN KAÇINMIYORUZ’

Bizler tüm taraflara sorumluluklarını hatırlatıp bu konuda gerekli çağrıları yaparken elbette yerimizde durup beklemiyoruz. Bir an bile tereddüte düşmeden, asla yalpalamadan ve bedel ödemekten kaçınmadan yolumuza devam ediyoruz. Halkımızın da yarın 1 Eylül etkinlikleri çerçevesinde bu talepleri ve beklentileri en güçlü şekilde bir kez daha dile getireceğine inanıyoruz.”

Açıklamanın ardından gazetecilerin Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkan Yardımcısı Barış Atay’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından hedef gösterilmesinin ardından saldırıya uğraması soruldu.
Soruya yanıt veren Mithat Sancar, Soylu’nun tutumunun sorumsuzluk olduğunu ve Atay’a yapılan saldırının halk iradesine yapılan saldırı olduğunu ifade etti. Sancar, “Devletin bu konuda en sorumlu olması gereken kişisinin zemin hazırladığı bir saldırıdır, vahimdir. Bu konuda gerekeni kurullarımız yapacaktır” dedi.

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”