24 Eylül 2026
13.8 C
İstanbul

Esad: Hizbullah, Suriye’deki savaşın vazgeçilmez bir parçasıdır

Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad, Hizbullah’ı “savaşın vazgeçilmez unsuru” olarak niteledi ve Suriye’nin Hizbullah güçlerine olan ihtiyacının devam ettiğini dile getirdi.
Esad’ın el-Alem televizyonuna verdiği özel röportajın ikinci bölümü:

Kamuoyunda, Suriye’deki İran’daki ve Lübnan’daki analistler arasında ve tüm gözlemcilerde şöyle bir kanı var. Biz İran’ın Suriye’deki varlığından bahsettiğimizde bundan kastedilen askeri varlığıdır. Ancak son dönemlerde bu varlığın mahiyetinin ne olduğunu bilemiyoruz. Kimilerine göre bu varlık, Suriye’deki İranlıların kimliğine bağlı. Bazıları ise onları danışman olarak niteliyor. Hatta Suriye Dışişleri Bakanı dahi onları askeri danışman olarak adlandırdı. Ama Suriye’de çok sayıda İranlının öldüğünü gördük. Sayın Başkan bize açık bir şekilde söyleyebilir misiniz Suriye’deki İranlıların kimliği nedir?

Danışman kelimesi bazen çok geniş anlamda ve kapsamda kullanılıyor. Yani bu danışmanlar, iki ülke arasındaki tarihi ilişkiler çerçevesinde savaş öncesinden beri Suriye’de bulunuyordu. Çünkü iki ülke arasındaki askeri ilişkiler oldukça güçlüdür. Bu askeri teşkilat, savaşa doğrudan girdiği zaman “danışman”dan “savaş gücü”ne dönüşüyor. Bu kelimenin birçok yönü ve boyutu vardır.

Suriye’de kesinlikle İranlı askeri danışmanlar var. Ayrıca İranlı gönüllü gruplar da Suriye’ye geldiler. Onlara İranlı komutanlar komuta ve liderlik ediyor. Dolayısıyla İran, Suriye halkını savunmak için savaştı ve bu yolda kan verdi. Bu açıdan “danışman” biraz genel ve kapsamlı bir kelimedir.

Biz, İranlıların Suriye’deki varlığını resmi olarak söylemekten çekiniyor falan değiliz. Danışman terimini kullanıyor olmamızın sebebi İran’ın Suriye’de resmi savaş birliklerinin olmamasıdır.

Yani tam bir askeri teşkilatı mı kastediyorsunuz?

Evet, İran’ın tugay, tümen, kolordu gibi tam bir askeri teşkilatı yok. Ayrıca böylesi bir şey zaten saklanamaz. Kaldı ki böyle bir şey olsa onu açıklamaktan neden çekinelim?

Rusları, yasal olarak Suriye’ye gelmeleri için çağırdığımıza göre bundan da çekinmeyiz. Eğer İran’ın ülkemizde askeri teşkilatı olursa bunu açıklarız. Böylesi bir iş iki ülke arasında anlaşma yapılmasını ve bu anlaşmanın meclisten geçirilmesini gerektirir, dolayısıyla böyle bir ilişkiyi gizlemek mümkün değildir.

İranlı danışmanları Suriye’ye gelmeleri için siz mi davet ettiniz?

Evet, biz başından beri İranlılardan ve Ruslardan Suriye’de bulunmalarını istedik. Çünkü onların yardımlarına ihtiyacımız vardı. İran da bizim isteğimize olumlu cevap verdi.

Birçok defa İran’ın Suriye’de askeri üssü olmadığını açıkladınız. İlk sorum şu Rusların Suriye’de askeri üssü olduğu halde İran’ın neden askeri üssü yok?

İran da Rusya gibi Suriye’nin müttefiki olan bir ülkedir ve böylesi bir üssün kurulmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır.

İran eğer bu konuda talepte bulunursa, siz onu onaylar mısınız?

Biz istersek, o ülkenin de onay vermesi gerekir veya tam tersi; yani biz, bize yardım etmeleri için ülkemizde üs kurmasını isteriz. İran böylesi bir talep söz konusu etmedi. O ülkenin tek çıkarı da terörizmle mücadele etmektir. Ama savaşın çapının genişlemesi, İran’ın varlığının da artmasına neden oldu. Aynı şey Ruslar için de geçerli.

Başlangıçta, Rusların desteği, tıpkı İran’ınki gibi bugünkü durumdan farklıydı. Ama Suriye ordusunun teröristlere karşı koyması ile terörizme verilen uluslararası desteğin çapı genişledi. Bunun sonucunda da Rusya ve İran’ın askeri varlığı arttı.

Belirli bir aşamada biz Ruslarla birlikte Suriye ordusunun havadan desteklenmesi için hava üslerine ihtiyaç olduğunu gördük.

Bugün eğer İranlılarla işbirliğimiz ve koordinasyonumuz içinde İran’ın askeri üslerine ihtiyaç olduğunu hissedersek bu konuda hiç tereddüt etmeyiz. Ama halihazırda İran’ın yardımlarının mevcut şekli iyi ve etkilidir.

Rusya’yı ziyaret ettiğiniz halde İran’ı neden ziyaret etmediniz?

Aslında birkaç ay önce programımda İran’a ziyaret vardı; iptal edilmedi ama ertelendi. Ertelemenin sebebi de Suriye’deki savaşla ilgili yaşanan olağanüstü şartlardı. Ziyaret ertelendi ama bu konuda hiçbir engel yok.

İlk fırsatta İran’ı ziyarete edeceğim. Bu son derece doğal ve yalnızca lojistikle ilgilidir.

Bir başka konuya geçelim. Geçen hafta Dünya Kudüs Günü idi. “Yüzyılın Anlaşması”nın gündeme gelmesi ve ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınmasıyla Filistin meselesi çok daha zorlu bir aşamaya girdi. Suriye, hala Filistin davasına yardım edebilir mi?

Zaten Suriye’ye dayatılan savaşın en önemli hedeflerinden biri de Suriye’yi Direniş Ekseni’nden çıkarmak ve Lübnan ve Filistin direnişlerine yardım edemez hale getirmek değil miydi?

Filistin meselesi 1948’den beri hep karmaşıktı. Bunun sebebi de bölgenin karmaşık olması ve İsrail’in destekçisi olan Batı emperyalizminin belirli hedefler için çeşitli unsurları ortaya çıkarması, yani  Arapları umutsuzluğa düşürmeye çalışmasıydı. Bunlar, tarihsel açıdan hep Filistin meselesiyle irtibatlıydı. Çünkü Araplar bunu bir milli mesele olarak görüyor; hatta ulusal açıdan bunu hissediyordu.

Öte yandan Arap halklarının zihinlerini saptırmaya, devletleri, genel olarak da toplumları, tali meselelerle meşgul etmeye ve Filistin meselesini, İsrail işgalini düşünemez hale getirmeye çalıştılar. Bu konuda bir ölçüde başarılı da oldular.

Bu meselelerden biri de “Arap Baharı” denen devrimlerdi. Bunlarla Arap ülkelerinin siyasi, askeri ve toplumsal altyapılarının yok edilmesi hedeflendi.

Bütün bunlara rağmen, son dönemde yaşanan olaylar, ispat etti ki Arap halkları hala vicdani açıdan Filistin meselesiyle ilgilidir.

Suriye olaylarıyla da bu planların bir parçası olarak Arapların geneline darbe vurmak, öncelikle de Suriye’nin Filistin davasına yardım etmekten vazgeçmesini sağlamak hedeflendi.

Daha önce de işaret ettiğim gibi siyonist ordunun saldırıları, Suriye’de huzur ve sükunun yeniden sağlanması, terörizmin yok edilmesi, işgalci siyonistlerin ülkemizdeki projelerinin başarısız olması, kesinlikle Suriye’nin Filistin davasına yardım etmesiyle ilgilidir.

Bu durumun doğrudan veya dolaylı olarak etki yapması mümkündür. Ama onun doğrudan etkileri, Filistin içindeki durumla irtibatlıdır.

Şunu unutmamak gerekir ki Filistin içerisinde de İsrail işgaline karşı mücadele eden direniş grupları ile direnişe muhalif olan uzlaşmadan teslimiyetten yana olan gruplar ve direnişi din örtüsü altındaki siyasi hedefleri için bir araç olarak kullananlar, bölünüp ayrıştılar. Bu politika da İhvanu’l Muslimin grubunun yöntemidir.

Siz, Hizbullah’tan Suriye’den çıkmasını istediniz mi? Bir süre önce Seyyid Hasan Nasrullah, bir konuşmasında dedi ki “Bizden resmi talepte bulunan Suriyeli resmi yetkililer istemedikçe bizi Suriye’den hiç kimse çıkaramaz.

Suriye savaşı uzun ve devam etmekte olan bir savaş. Bu üçlü ittifakın varlığına ihtiyaç hissediliyor. Hizbullah’ın girmesiyle bu ittifakı dörtlü ittifak olarak görebiliriz. Biz konuşurken ülkelerden, devletlerden bahsettiğimiz için bu ittifakı üçlü ittifak diye adlandırıyoruz.

Hizbullah, bu savaşın vazgeçilmez unsurudur. Bu savaş uzun ve sürmekte olan bir savaş olduğu için bu askeri güçlere daha uzun süre ihtiyaç duyulacaktır.

Ancak ne zaman gerek duyarsa yani Hizbullah, İran veya diğerleri terörün yok edildiğine inanırsa o zaman biz kendi ülkemize dönmek istiyoruz diyeceklerdir.

Nitekim Seyyid Hasan Nasrullah’ın dediği gibi bu askeri güçlerin de ilgilenmeleri gereken aileleri ve işleri var ve bu da doğaldır. Ama şu an için bundan söz etmek için erken.

Hala ‘terörist’lerin işgali altında bulunan yerler var. Bununla birlikte başta Suudi Arabistan olmak üzere bazı Arap ülkeleri, Suriye’ye asker göndermeye hazır olduğunu açıkladı. Buna karşın işgalcilere karşı aşiretlerin ve halkın oluşturduğu direniş grupları ortaya çıktı. Acaba bu gruplar gerçekten halk grupları mıdır? Bunlar, Suriye devletinden destek görüyorlar mı? Yani bu, ordu işgalden kurtaramadığı yerlerde aşiretlerden destek aldığı anlamına mı geliyor? Bu durumun mahiyeti nedir?

Son yıllarda bu direnişin farklı şekilleri ortaya çıktı. Başlangıçta, işgalcilere karşı olmadan önce IŞİD’e karşı koymak için doğu bölgesinde ve orta bölgelerde kuruldular. Şu an çeşitli bölgelerde bu grupların çeşitli şekilleri bulunuyor.

Şu an belki de onları tamamen bilmek mümkün değil. Bazen onlarla ilgili haberleri o bölgelerde birtakım olaylar ve gelişmeler yaşandıkça duyuyoruz. Şu an bu durum daha da arttı. Dolayısıyla bu halk güçleri çabasının tek bir şekle sahip olduğunu söyleyemeyiz.

Bazen bireysel bazen düzenli gruplarla irtibatsız küçük gruplar, ortaya çıkıyor. Ama hangi şart ve şekilde olursa olsun bizim devlet olarak başından beri bu gruplar karşısındaki tavrımız açıktır.

Suriye devleti, etnik kökenine veya milliyetine bakmaksızın teröristlere veya işgalcilere karşı her türlü direnişi desteklemiştir. Bu işgalci ister Amerikalı olsun, ister Fransız olsun, ister Türk olsun ister İsrailli olsun fark etmez.

Yani biz işgalcilere karşı olan bu direniş gruplarını ulusal sorumluluğumuz çerçevesinde devlet olarak destekliyoruz.

Suudi Arabistan gibi ülkelerin Suriye’ye asker gönderme iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir ülkeden bahsettiğimizde kararlarını bağımız olarak kendisinin aldığını söylemiş oluruz. Dolayısıyla biz Suudi Arabistan’ın Suriye’ye asker gönderme rolünden söz edemeyiz. Bu işin Amerika’nın kararına bağlı olduğu söylenebilir.

Suriye’ye karşı savaşta yıkıcı rol oynamış olan bazı Arap ülkeleri, şimdilerde yapım ve onarım için Suriye’ye girmeye çalışıyor. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?

Suriye’nin onarımı ve inşası, bizim için kaygı verici bir şey değil. Onarım için iki şeye ihtiyaç var: Birincisi insan, ikincisi ise mali kaynak. Suriye gibi bir ülkenin insan faktörü açsından herhangi bir sorunu yok. Bundan dolayı mali bedel de daha azalıyor; bu son derece açık.

Savaş boyunca Suriye’den çok göç olmasına rağmen biz hala onarım gücüne sahibiz.  Bundan dolayı da hükümet harekete geçti ve onarım fiilen başlamış bulunuyor. Mali ihtiyaçlara gelince… Suriye halkının sahip olduğu mali imkanların ve sermayenin önemli bir kısmı, Suriye’de değil, yurt dışındadır. Bu sermaye, yatırım için onarımın başlamasını bekliyor.

Öte yandan dost ülkeler, bu konuda bize yardım etmek maddi yardımda bulunmak istiyorlar. Biz de onarıma onların katılmasını istiyoruz.

Son soru, Zorluklarla dolu bu yıllarda, doğal olarak Suriye halkının ve silahlı kuvvetlerin efsanevi direnişinden söz ediyoruz. Birkaç cümleyle bu yıllarda sizin için en sıkıntılı ve en zorlu durumlarla en iyi ve güzel durumların neler olduğunu anlatır mısınız?

En kötü durumlar, teröristlerin bir yeri ele geçirdiği durumlardı. Tabi savaşın ortasında en iyi ve en kötü durumlar savaştaki gelişmelerle ilgilidir. En kötü durumların teröristlerin bir yeri ele geçirmesi olduğunu söylerken yanlış yapmadım. Bununla bağlantılı olarak savaşta stratejik bir nokta veya nüfusu çok olan büyük bir yer, psikolojik açıdan ve moral açıdan daha büyük etki yapıyor. Fakat burada üzerinde düşünülmesi ve onunla yaşanması gereken şey sürmekte olan durumlardı.

İnsanlar şehit olduklarında bu bizler için her hafta düren bir şey oluyor. Ancak şunu düşünmek gerekiyor ki bir aile sevdiği birini kaybettiğinde onun artık telafisi olmuyor. Belki bir zaferle bir ölçüde… ama aile açısından ve psikolojik düzeyde sevdiğini kaybetmiş o ailenin acının telafi edilmesi mümkün değil.

Bu çok acı veren bir şey ve biz bununla yaşıyoruz. Sürekli olarak onunla karşı karşıyayız; asla durmuyor, hatta savaş dursa bile. Burada savaşın başında ortaya çıkan çok üzüntü veren yönler var. Bu kadar ulusal sorumluluktan yoksunluk duygusu olduğunu görüyorsun. Bunlar belki azınlıktaydı; ama sayıca hiç da az olmayan kişiler, vatanı satmaya hazırdı. Eğer mevcutsa değerlerini pazara sundular, para veya belirli çıkarlar karşılığında…

Buna karşın 2013 yılında her zafer, bir sonraki zafer için motivasyon oldu. Kuseyr’deki tüm zaferler, diğer zaferlerin başlangıcıydı. O zaferlerin zirvesi de 2016’daki Halep zaferiydi, ardından da diğer büyük zaferler geldi. Sonra Deyr ez-Zor zaferi ve bugün ise Şam zaferinin sevincini yaşıyoruz.

Yaşadığımız tüm bu anlarda siz de bizimle birlikteydiniz ve eminim aynı sevinci yaşıyorsunuz.

Yorulduğunuz veya yorgunluk hissettiğiniz anlar oldu mu? Bir an olsun verdiğiniz kararlarda tereddüt yaşadığınız oldu mu? Ya da her şeyi bırakıp “Her şey bitti artık elimden bir şey gelmiyor, bırakıp gideyim ailemi koruyayım” dediğini oldu mu?

Bu soru, şahsi tarzda sorulabilir, kişisel bir durum olduğunda, bana bir şahıs olarak bunu sorabilirsiniz. Belki birkaç ay sonra umutsuzluğa kapılabilir. Yorgunluk veya ne çaresizlik hissedebilirim. Yahut bir başka duruma geçip teslim olmak isteyebilirim. Bunlar, bir şahıs olarak tabi mümkün olan şeyler.

Ancak sözünü ettiğiniz şeyler kişisel bir durum değil; ulusal bir durum. Kendinizi başka şartlarda düşünün belki bir inşa ve onarım hali içerisinde yalnızsanız yorgunluk hissedersiniz. Ama bu inşa işinde birçok insanın size yardım ettiğini ve buna karar verdiklerini görüyorsanız yorgunluğu unutuyorsunuz.

Biz şu an ulusal bir durum içindeyiz. Milyonlarca Suriyeliden söz ediyorum.  Suriye’nin her hangi bir yerinde bir havan topu düştüğünü ve kurbanların olduğunu gördüğünüzde çaresizlik hissediyorsunuz. Ama bir saat sonra aynı noktaya hayatın geri geldiğini görüyorsunuz ve psikolojik durumunuz değişiyor.

Elektrik ve petrol işçilerinin, öğretmenlerin, memurların, mutsuzluk ve yorgunluk duymaksızın savaşçılarla birlikte hareket ettiğini gördüğünüzde nasıl yorulabilirsiniz?

Bu, kolektif bir harekettir ve bir şahıs olarak benimle ilgili değildir. Bizim insanlık durumumuzla ilgilidir. Biz birbirimizle birlikte bir toplum olarak nasıl yaşıyoruz? İster yorulun ister yorulmayın, eğer Suriye toplumu bir noktada umutsuzluğa ve teslimiyete varırsa kesinlikle ben de onlarla olur ve teslim olurum. Ancak kesinlikle direniş araçlarına sahibim ve bu da son derece açık.

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”