24 Eylül 2026
21.2 C
İstanbul

Akademisyenlerden Ayasofya için açık mektup: Siyasete âlet edilemeyecek kadar önemli bir tarihi belge

Dünyanın dört bir yanında Bizans ve Osmanlı üzerine çalışan onlarca akademisyen, Ayosofya’nın müze statüsünün kaldırılarak camiye dönüştürülmesi girişimine karşı bir açık mektup yazdı. “Ayasofya yerel ve bölgesel siyasete âlet edilemeyecek kadar güzel bir anıt ve önemli bir tarihi belge” denilen açık mektupta, 1500 yıllık yapının tarihi ve arkeolojik bulgularının zarar görmesi, sanat eserlerinin gizlenmesi gibi müdahalelerden duyulan endişe vurgulandı.

Aralarında dünyaca ünlü Bizans ve Osmanlı tarihçisinin bulunduğu onlarca akademisyen bir açık mektup kaleme alarak, 1500 yıllık Ayasofya’nın statüsünün müze olarak korunması çağrısı yaptı. Akademisyenler, “Kanaatimizce temel mesele, ‘Ayasofya müze mi yoksa camii mi olsun?’ değil, bilakis ‘Ayasofya’yı en iyi şekilde nasıl koruyabiliriz?’ olmalı” dedi; “Endişemiz, süregelen ve hâlihazırda sadece ‘söylem münakaşası’ şeklinde seyreden tartışmaların Ayasofya’nın tarihi ve arkeolojik bulgularının zarar görmesi ve sanat eserlerinin gizlenmesi ile sonuçlanacak benzer şekilde özensiz ve yanlış müdahalelere maruz kalması” ifadelerini kullandı.

‘SİYASETE ÂLET EDİLEMEYECEK KADAR GÜZEL VE ÖNEMLİ BİR BELGE’

“Ayasofya yerel ve bölgesel siyasete âlet edilemeyecek kadar güzel bir anıt ve önemli bir tarihi belge” denilen açık mektupta şu çağrıda bulunuldu: “Birbiri ardına gelen Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti yönetimleri bu anıtı zamanın yıkıcı etkilerinden korumuş ve değerini sadece kendileri için değil, bizler de dâhil olmak üzere bütün gelecek nesiller için muhafaza etmeyi başarmıştır. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu korumacı ve sorumluk sahibi idare geleneğini sürdürmesi bizim, Bizans ve Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatları üzerine çalışan bilim insanları için hayati öneme sahip.”

MEKTUBUN TAM METNİ

Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle ilgili 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali talebiyle Danıştay’da açılan davanın ilk duruşmasından önce yayımlanan mektubun tam metni şöyle:

“Değerli meslektaşlarımız,

2 Temmuz 2020 tarihinde T.C. Danıştay Başkanlığı Ayasofya’nın resmi statüsü ile ilgili kararını kamuoyuna duyuracak. Çeşitli bilim dernekleri ve kuruluşlar bu gelişmeyle ilgili kaygı ve endişelerini dile getirmeye devam ediyorlar. Bizans ve Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatları üzerine araştırma yapan bilim insanları olarak bizim bu metni kaleme almaktaki amacımız henüz alınmamış bir karara itiraz etmek değil, ortak kaygılarımızı hâlihazırda sahip olduğumuz bilgilere dayanarak açıklığa kavuşturmak.

Kanaatimizce temel mesele “Ayasofya müze mi yoksa camii mi olsun?” değil, bilakis “Ayasofya’yı en iyi şekilde nasıl koruyabiliriz?” olmalı. Başka bir deyişle biz, yapının işlevi meselesi ile idaresini (ve koruma sorumluluğunu) birbirinden ayrı tutuyoruz. Endişemiz, yapının işlevine dair süregelen tartışmaların önümüzde duran elzem sorunlara cevap verebilecek ölçekte bir idari strateji geliştirmeye engel olması. Özellikle yapının tarihi dokusunun korunması, Bizans ve Osmanlı eserlerinin görünürlüğünün devamı, kitle turizminin sağlıklı bir şekilde idamesi ve deprem tehlikesine karşı gerekli tedbirlerin alınması gibi meseleler bizim için öncelik taşıyor.

Bilindiği üzere 1453’ten 1934’e dek cami olarak hizmet veren Ayasofya’nın idaresi Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu vakıf tarafından sağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te ilanından sonra bu ve benzer vakıfların temsil ve idaresi Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçmiştir. 1920’lerin sonuna kadar camii olarak kullanılmaya devam eden Ayasofya’da bu durum ihtiyaç sonucu başlayan restorasyonu yürüten ekibin 1931’den itibaren mozaik bezemeleri gün yüzüne çıkarmasıyla değişmiştir. Bu tarihi kazanımın yadsınamaz önemi dönemin Bakanlar Kurulu’nu binanın idare ve denetimini Maarif Bakanlığı’na devretmeye teşvik ve ikna etmiştir.

‘GÜNÜMÜZDE DE CAMİ OLARAK FAALİYET GÖSTERİLİYOR’

Yapının idaresinin el değiştirmesi ile eş zamanlı meydana gelen işlev değişikliği sonucunda Ayasofya ibadete kapanmıştır. Bununla beraber bu dönüşüm mutlak olmamış, tarihi yapının hem işlevi hem de idaresi o tarihten beri muhtelif değişikliklere uğrayarak bugüne kadar gelmiştir. Ayasofya günümüzde, Maarif Bakanlığı’ndan ayrılan T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yönetiliyor. Bir yandan da yapının işlevinin hudutları gittikçe daha görünür olan Müslüman cemaatin isteklerini karşılayabilmek maksadıyla genişletilmiştir. 1991’de Hünkar Mahfili Müslüman cemaatin ibadetine açılmış, 2016’dan bu yana ise tam zamanlı bir imam Ayasofya’da hizmet vermeye başlamıştır. Günümüzde minarelerinden ezan sesi yükselen yapıda Kadir Gecesi Kur’an tilaveti ve dualarla kutlanıyor.

Patrik Bartholomeos’tan Ayasofya çağrısı

Bu açıdan Ayasofya hâlihazırda hem bir müze hem de camii olarak faaliyet gösteriyor. Bildiğimiz kadarıyla yapının ibadethane rolünün genişletilmesi şu ana dek Ayasofya’ya herhangi bir zarar vermemiş, içinde yer alan sanat eserlerinin yeniden gizlenmesine sebep olmamıştır. Bu bağlamda T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ehil ve sorumluluk sahibi bir idare sergilemeye devam etmekte.

Bununla beraber uzun yıllardır muhtelif sesler yapının sorumluluğunun T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bırakılmasının gayri meşru olduğunu iddia ediyor. Bu kişiler vakıf taşınmazlarını yöneten vakfiyelerin ebedi ve değişmez olduğunu, bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1934’te Ayasofya’yı ‘sekülerleştirme’ yetkisine sahip olmadığını savunuyorlar. Bu iddiaya göre, binanın meşru idare mercii Vakıflar Genel Müdürlüğü.

‘TRABZON’DAKİ AYASOFYA’DA FRESKLER KAPATILDI’

Son yıllarda Vakıflar Genel Müdürlüğü devraldığı diğer Bizans dönemi anıtsal eserlerini Müslüman ibadetine açtı. Elimizde olumsuz bir örnek olarak 2013’ten beri idaresi ve uğradığı değişiklikler itiraz ve eleştirilere neden olan Trabzon’daki diğer Ayasofya bulunuyor. Bu tarihi yapıyı ibadete uygun hale getirmek için iç mekânına müdahale eden paravanlar yerleştirilerek Bizans freskleri kapatılmış ve taban mozaiklerinin üzeri ahşap ile örtülmüştür. Güncel tartışmalarda kendine daha az yer bulabilmiş ama uğradığı zararlar çok daha derin ve kalıcı olan Trakya Vize’deki Küçük Ayasofya ise 2006’da geçirdiği restorasyondan tarihi dokusu ciddi şekilde hasar alarak çıkmıştır.

Endişemiz, süregelen ve hâlihazırda sadece ‘söylem münakaşası’ şeklinde seyreden tartışmaların Ayasofya’nın tarihi ve arkeolojik bulgularının zarar görmesi ve sanat eserlerinin gizlenmesi ile sonuçlanacak benzer şekilde özensiz ve yanlış müdahalelere maruz kalması.

‘TÜRKİYE’NİN SORUMLULUK SAHİBİ İDARE GELENEĞİNİ SÜRDÜRMESİ LAZIM’

Ayasofya yerel ve bölgesel siyasete âlet edilemeyecek kadar güzel bir anıt ve önemli bir tarihi belge. Birbiri ardına gelen Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti yönetimleri bu anıtı zamanın yıkıcı etkilerinden korumuş ve değerini sadece kendileri için değil, bizler de dâhil olmak üzere bütün gelecek nesiller için muhafaza etmeyi başarmıştır. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu korumacı ve sorumluk sahibi idare geleneğini sürdürmesi bizim, Bizans ve Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatları üzerine çalışan bilim insanları için hayati öneme sahip.

Saygılarımızla”

Mektubun imzacıları şöyle:

Elizabeth Agaiby, University of Divinity, Melbourne
Panagiotis A. Agapitos, Max-Planck Institute, Frankfurt
Suzanne Conklin Akbari, Institute for Advanced Study, Princeton, NJ
Ladan Akbarnia, The San Diego Museum of Art
Engin Akyürek, Koç Üniversitesi
Nabil Al-Tikriti, University of Mary Washington
Joseph Alchermes, Connecticut College
Juan Antonio Álvarez-Pedrosa, Universidad Complutense Madrid
Benjamin Anderson, Cornell University
Achim Arbeiter, Georg-August-Universität, Göttingen
Tülay Artan, Sabancı University
Kameliya Atanasova, Washington and Lee University
Marie-France Auzépy, Université Paris 8
Michele Bacci, Universität Freiburg
Heather A. Badamo, University of California, Santa Barbara
Jennifer Ball, City University of New York
Thomas M. Banchich, Canisius College, Buffalo
Charles Barber, Princeton University
Karen Barkey, University of California, Berkeley
Sarah Bassett, Indiana University
Floris Bernard, Ghent University
Patricia Blessing, Princeton University
Elizabeth S. Bolman, Case Western Reserve University
Antje Bosselmann-Ruickbie, Justus-Liebig-Universität, Gießen
Emmanuel C. Bourbouhakis, Princeton University
Ra’anan Boustan, Princeton University
Grigor Boykov, Austrian Academy of Sciences
Sarah T. Brooks, James Madison University
Suna Çağaptay, University of Cambridge and Bahçeşehir University
Averil Cameron, University of Oxford
Merih Danali Cantarella, Wake Forest University
Giancarlo Casale, European University Institute
Sinem Casale, University of Minnesota
Marica Cassis, University of Calgary
Manuel Antonio Castiñeiras González, Universitat Autònoma de Barcelona
Annemarie Weyl Carr, Southern Methodist University
Anne-Laurence Caudano, University of Winnipeg
Michail Chatzidakis, Humboldt University, Berlin
Mehreen Chida-Razvi, SOAS, University of London
Christina Christoforatou, Baruch College, City University of New York
Juan Signes Codoñer, University of Valladolid
Barbara Crostini, Uppsala University
James Crow, University of Edinburgh
Jon C. Cubas Díaz, Georg-August-Universität, Göttingen
Anthony Cutler, Pennsylvania State University
Vladimir Cvetkovic, University of Belgrade
Manuela De Giorgi, Università del Salento
Aitor Fernández Delgado, Universidad de Alcalá
Nathan S. Dennis, University of San Francisco
Stefanos Dimitriadis, Westfälische Wilhelms-Universität, Münster
Heidemarie Doganalp-Votzi, University of Vienna
Anastasia Drandaki, National and Kapodistrian University of Athens
Ivan Drpić, University of Pennsylvania
John M. Duffy, Harvard University
A. Asa Eger, University of North Carolina at Greensboro
Susanna Elm, University of California, Berkeley
Olga Etinhof, Russian State University for the Humanities
Vera von Falkenhausen, Università degli Studi di Roma “Tor Vergata”
Mary Farag, Princeton Theological Seminary
Elizabeth Fisher, George Washington University
Vicky Foskolou, University of Crete
Georgia Frank, Colgate University
Peter Frankopan, University of Oxford
Stig Frøyshov, University of Oslo
Ivan Foletti, Masaryk University
Miguel Gallés, Universitat Autònoma de Barcelona
Fani Gargova, University of Vienna
Niels Gaul, University of Edinburgh
Rachel Goshgarian, Lafayette College
Sharon Gerstel, University of California, Los Angeles
Elina Gertsman, Case Western Reserve University
Ludovico V. Geymonat, Louisiana State University
Rossitsa Gradeva, American University in Bulgaria
Susan L. Graham, Saint Peter’s University
Geoffrey Greatrex, University of Ottawa
Heather Grossman, University of Illinois Urbana-Champaign
Christiane Gruber, University of Michigan
John F. Haldon, Princeton University
Susan Ashbrook Harvey, Brown University
Ayşe Henry, Bilkent University
Judith Herrin, King’s College London
Ernest Marcos Hierro, Universitat de Barcelona
Cecily Hilsdale, McGill University
Martin Hinterberger, University of Cyprus
Renata Holod, University of Pennsylvania
Brad Hostetler, Kenyon College
Sergey Ivanov, Russian National Research University — Higher School of Economics
Hugh Jeffery, University of Edinburgh
Elizabeth M. Jeffreys, University of Oxford
Kaelin Jewell, The Barnes Foundation
Mark J. Johnson, Brigham Young University
Catherine Jolivet-Lévy, École Pratique des Hautes Études, Paris
Jacqueline Jung, Yale University
Veronica Kalas, independent scholar, USA
Ioli Kalavrezou, Harvard University
Gül Kale, Carleton University, Canada
Kevin Kalish, Bridgewater State University
Sophia Kalopissi-Verti, National and Kapodistrian University of Athens
Ceyda Karamursel, SOAS, University of London
Anna Kartsonis, University of Washington
Armen Kazaryan, Research Institute of the Theory and History of Architecture and Urban Planning, Moscow
Bente Kiilerich, University of Bergen
Young Richard Kim, University of Illinois, Chicago
Dale Kinney, Bryn Mawr College
Holger A. Klein, Columbia University
Tia Kolbaba, Rutgers University
Elias Kolovos, University of Crete
Fotini Kondyli, University of Virginia
Kader Konuk, Universität Duisburg-Essen
Yavuz Köse, University of Vienna
Dickran Kouymjian, California State University, Fresno
Dimitrios Krallis, Simon Fraser University
Klaus Kreiser, Otto-Friedrich-Universität, Bamberg
Carol H. Krinsky, New York University
Derek Krueger, University of North Carolina at Greensboro
B. Harun Küçük, University of Pennsylvania
Maximilian Lau, Hitotsubashi University, Tokyo
Marc Lauxtermann, University of Oxford
Sean Leatherbury, University College Dublin
Jacqueline Leclercq-Marx, Université Libre de Bruxelles
Florin Leonte, Palacký University of Olomouc
Alexei Lidov, Lomonosov Moscow State University and Russian Academy of Arts
Alexander Lingas, City, University of London
Santo Lucà, Università degli Studi di Roma “Tor Vergata”
Byron MacDougall, Brown University
Christopher MacEvitt, Dartmouth College
George P. Majeska, University of Maryland
George Manginis, Benaki Museum
Maria Rosaria Marchionibus, Università degli Studi di Napoli L’Orientale
Moysés Marcos, California State University, Northridge
Sergei Mariev, LMU Munich and JGU Mainz
Vasileios Marinis, Yale University
Dragoljub Marjanović, University of Belgrade
Athanasios Markopoulos, University of Athens
Miodrag Marković, University of Belgrade
Elizabeth Marlowe, Colgate University
Maria Mavroudi, University of California, Berkeley
Julie Meisami, University of Oxford
Andrew Mellas, St Andrew’s Theological College, Sydney
Mati Meyer, Open University of Israel
Leslee Michelsen, Doris Duke Foundation for Islamic Art
Bojan Miljković, Serbian Academy of Arts and Sciences
John Mitchell, University of East Anglia
Mihail Mitrea, Newcastle University
Elissaveta Moussakova, Bulgarian Academy of Sciences
Emmanuel Moutafov, Bulgarian Academy of Sciences
Mikael Muehlbauer, Columbia University
Stelyios Muksuris, Byzantine Catholic Seminary, Pittsburgh
Stephennie Mulder, The University of Texas at Austin
Margaret Mullett, Queen’s University Belfast
Robert S. Nelson, Yale University
Christoph K. Neumann, Ludwig-Maximilians-Universität, Munich
Emily Neumeier, Temple University
Leonora Neville, University of Wisconsin Madison
Galit Noga-Banai, Hebrew University of Jerusalem
William North, Carleton College
Paweł Nowakowski, University of Warsaw
Javier Ortolá Salas, Universidad de Cádiz
Victor Ostapchuk, University of Toronto
Robert G. Ousterhout, University of Pennsylvania
Valentino Pace, Università di Udine
Georgios Pallis, National and Kapodistrian University of Athens
Stratis Papaioannou, University of Crete
Amy Papalexandrou, University of Texas, Austin
Nassos Papalexandrou, University of Texas, Austin
Maria Parani, University of Cyprus
Glenn Peers, Syracuse University
Bissera V. Pentcheva, Stanford University
Inmaculada Pérez Martín, Instituto de Lenguas y Culturas, Madrid
Arseniy Petrov, Russian State University for the Humanities
Jordan Pickett, University of Georgia
Aleksandr Preobrazhensky, Lomonosov Moscow State University
Chryssa Ranoutsaki, Ludwig-Maximilians-Universität, Munich
Andreas Rhoby, Austrian Academy of Sciences
Meredith Riedel, Duke University
Alexandre Roberts, University of Southern California
Serena Romano, University of Lausanne
Maria Alessia Rossi, Index of Medieval Art, Princeton University
James Ryan, New York University
Adam Sabra, University of California, Santa Barbara
Georgios Salakidis, Democritus University of Thrace
Jaime Vizcaíno Sánchez, Universidad de Murcia
Paula Caballero Sánchez, Universidad de Málaga
Joseph E. Sanzo, Università Ca’ Foscari, Venice
Peter Sarris, University of Cambridge
Oliver Jens Schmitt, University of Vienna
Ellen C. Schwartz, Eastern Michigan University
Mira Xenia Schwerda, Harvard University
Athanasios Semoglou, Aristotle University of Thessaloniki
A. Tunç Şen, Columbia University
Nancy P. Ševčenko, independent scholar, USA
Wendy Shaw, Freie Univeristät Berlin
Jonathan Shea, Dumbarton Oaks Research Library and Collection
Petr Shuvalov, St. Petersburg State University
Nino Simonishvili, independent scholar, Georgia
James Skedros, Holy Cross Greek Orthodox School of Theology
Dimitrios Skrekas, University of Oxford
Engelina Smirnova, Lomonosov Moscow State University
Svetlana Smolčić Makuljević, Metropolitan University Belgrade
Foteini Spingou, University of Edinburgh
Dimitris Stamatopoulos, University of Macedonia
Tatjana Starodubcev, University of Novi Sad
Alice Isabella Sullivan, University of Michigan
Yasser Tabbaa, retired professor
Alice-Mary Talbot, Dumbarton Oaks Research Library and Collection
Michael Talbot, University of Greenwich
Tuğba Tanyeri-Erdemir, University of Pittsburgh
Rabun Taylor, University of Texas, Austin
Allie Terry-Fritsch, Bowling Green State University
Natalia Teteriatnikov, independent scholar, USA
Baki Tezcan, University of California, Davis
Galina Tirnanić, Oakland University
Hjalmar Torp, University of Oslo
Ida Toth, University of Oxford
Giovanni Travagliato, Università degli Studi di Palermo
Warren Treadgold, Saint Louis University
Ionut-Alexandru Tudorie, St Vladimir’s Orthodox Theological Seminary
Vessela Valiavitcharska, University of Maryland
Nükhet Varlık, Rutgers University
Maria Vassilaki, University of Thessaly
Myrto Veikou, Uppsala University
Tim Vivian, California State University, Bakersfield
Dragan Vojvodić, University of Belgrade
Oleg Voskoboynikov, National Research University, Moscow
Alicia Walker, Bryn Mawr College
Annabel Wharton, Duke University
Elizabeth Williams, Dumbarton Oaks Research Library and Collection
Ethel Sara Wolper, University of New Hampshire
Warren T. Woodfin, Queens College, City University of New York
Diana Gilliland Wright, independent scholar, Washington, DC
Ann Marie Yasin, University of Southern California
Ayşin Yoltar, Brooklyn Museum
Nikos Zagklas, University of Vienna
Anna Zakharova, Lomonosov Moscow State University

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”