24 Eylül 2026
17.6 C
İstanbul

90’larda öldürülen Kürt iş adamları kimler?

“Elimizde PKK’ya yardım eden Kürt iş adamlarının listesi var. Listede 60 kadar isim bulunuyor. Devlet PKK’yla olduğu gibi, PKK’ya mali destek sağlayanlarla da her biçimde mücadele edecektir.”

Dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanı Tansu Çiller, Başbakanlık koltuğuna oturduktan yaklaşık 4 ay sonra, 4 Kasım 1993’te bu açıklamayı yaptı.

Sonrasında yaklaşık 2 yılda 19 Kürt iş adamı, o dönem faili meçhul olarak anılan cinayetlere kurban gitti. Tansu Çiller’in ifadelerinden yola çıkarak bu olaylar daha sonra “Kürt iş adamı cinayetleri” olarak anıldı.

3 Kasım 1996’daki Susurluk kazası sonrası birçok detayın su yüzüne çıktığı olaylarla ilgili Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın 1998 tarihli raporunda, “Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Çiller’in bir cümlesinde gizlidir. ‘PKK’ya yardım eden iş adamlarının listesi elimizde’ diyordu. Sonra da infazlar başladı. İnfazların kararını kim veriyordu? Bozulmanın başlaması ve vatan – millet hesaplarının yerini kişisel hesapların alması kaçınılmazdı ve öyle oldu” yazıyordu.

Son dönemde sosyal medya üzerinden yayımladığı videolarla gündem olan ve organize suç örgütü kurmak suçlamasıyla aranan ve yurtdışında bulunan Sedat Peker, bu olaylarla ilgili Mehmet Ağar’ı suçlayan iddialarda bulununca, konu yeniden gündeme geldi.

Peker, Ağar için “Hepsinden para aldı. Adamın Cumhurbaşkanı olmak hayali vardı. Geçmişini temizlemek için Milli Güvenlik Kurulu’ndan ‘Devlet bu tip adamları temizler’ diye sözlü bir karar çıkarttırdı” dedi.

Kimler öldürüldü?

Çiller “Kürt iş adamları listesi” açıklamasını yaptığında Mehmet Ağar, Emniyet Genel Müdürü olalı yaklaşık 3 ay olmuştu. Ağar, göreve geldikten sonra Özel Harekat Dairesi’ni oluşturarak eğitim için Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan (MİT) emekli Yarbay Korkut Eken’i görevlendirdi.

Hem TBMM Susurluk Komisyonu’nun hem Kutlu Savaş’ın raporlarındaki bilgilere göre; Çiller’in açıklamasından 2 ay sonra, 14 Ocak 1994’te bir dönem uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanan Kürt iş adamı Behçet Cantürk ve şoförü Recep Kuzucu kaçırıldı. Cesetleri Sapanca’da bulundu.

Ardından Cantürk’ün avukatlığını yaptığı belirtilen ve kendisini “Kürt milliyetçisi” olarak tanımlayan Yusuf Ziya Ekinci, 24 Şubat 1994’te Ankara’da ölü bulundu.

Diyarbakırlı oto galeri sahibi Fevzi Aslan ve yeğeni Salih Aslan, Mart 1994’te İstanbul’da polis olduğunu söyleyen silahlı kişilerce bulundukları yerden götürüldü. Olaydan birkaç gün sonra, 28 Mart’ta aileleri aranarak Hendek-Sakarya otoyolu kenarında iki ceset bulunduğu söylendi. Aileler cesetleri teşhis ederek Fevzi ve Salih Aslan’a ait olduğunu doğruladı.

O dönem Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu’nda görevli; oyuncu ve yönetmen Yılmaz Erdoğan’ın amcası olan Namık Erdoğan, Mayıs 1994’te Ankara’da kaçırıldı. Cesedi birkaç gün sonra Kırıkkale yakınlarında bulundu.

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ın eşi Savaş Buldan, Hakkarili Hacı Karay ve Diyarbakırlı iş insanı Adnan Yıldırım’la birlikte 2 Haziran 1994’te İstanbul’da kaçırıldı. Cesetleri iki gün sonra Bolu’da bulundu. Otopsi raporlarına göre, üçüne de işkence yapılmıştı.

JİTEM

İstanbul barosuna kayıtlı, bazı PKK davalarında da avukatlık yapan, Behçet Cantürk’ün de avukatı Medet Serhat ve şoförü İsmail Karaalioğlu, 12 Kasım 1994’te İstanbul’da silahlı saldırıda öldürüldü. Olayda Serhat’ın eşi de ağır yaralandı.

Halkın Emek Partisi’nin (HEP) bir dönem Ankara İl Başkanlığı’nı yapan ve sonrasında avukatlığını da üstlenen Kürt avukat Faik Candan, Ankara’da kaçırıldıktan 12 gün sonra, 14 Aralık 1994’te çobanlar tarafından bir kanalda ölü olarak bulundu.

Eski Anavatan Partisi (ANAP) Keskin İlçe Başkanı Metin Vural’ın cesedi, kendisini polis olarak tanıtan kişiler tarafından arabasından indirilip götürüldükten bir gün sonra, 9 Ocak 1995’te, Kırıkkale’de bulundu.

İranlı Asgar Smitko ve İçişleri Bakanlığı’ndan daimi ikamet izni almış olan yine İranlı iş adamı Lazım Esmaelli, 15 Ocak 1995’te Yeşilköy’de bir casino’dan çıkışta kaçırıldı. 28 Ocak’ta cesetleri işkence görmüş halde Silivri’de bulundu.

Daha sonra MİT ajanı olduğu açıklanan ve organize suç örgütü liderlerinden, Alaattin Çakıcı’nın öldürülen eşinin babası Dündar Kılıç’la yakın ilişki içindeki Tarık Ümit de, Mart 1995’te özel harekat polisleri olduğunu söyleyen iki kişi tarafından İstanbul Erenköy’de kaçırıldı. Arabası birkaç gün sonra terk edilmiş halde Silivri’de bulundu. Bir daha kendisinden haber alınamadı.

Regal Otel’in sahibi Hikmet Babataş, 28 Nisan 1996’da yanına “bayramlaşmak için” geldiklerini söyleyen iki kişi tarafından Bodrum’da öldürüldü.

28 Temmuz 1996’da Babataş’ın ortaklarından, “kumarhaneler kralı” olarak bilinen ve daha önce ABD ve Belçika’da uyuşturucu kaçakçılığı suçlarından cezaevinde yatmış olan Ömer Lütfü Topal vurularak öldürüldü.

Yıllar sonra bu 18 kişiyle ilgili soruşturma dosyasına, 30 Eylül 1993’te kaçırılan ve günler sonra cesedi bulunan Yüksekovalı Ankara-Altındağ Nüfus Müdürü Mecit Baskın’ın cinayeti de eklendi.

Bu sırada Ağar, DYP’den Aralık 1995 seçimlerine girmiş; Mart 1996’da kurulan hükümette Adalet Bakanı olmuştu. 28 Haziran-8 Kasım 1996 tarihleri arasında da İçişleri Bakanlığı yaptı.

Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar
Fotoğraf altı yazısı,Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar

Susurluk Komisyonu’nda ortaya çıkanlar

3 Kasım 1996’da, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde meydana gelen kaza, o güne kadar konuşulan ancak kanıtlanamayan ya da kamuoyuyla paylaşılmayan olaylarla ilgili bazı bilgilerin ortaya çıkmasının önünü açtı.

Araçta bulunan eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay kimliğini taşıyan ve 1970’lerden bu yana bir dizi suçtan aranan Abdullah Çatlı ile sevgilisi Gonca Us kazada hayatını kaybetti. Dönemin DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu.

Kaza sonrası, 1990’larda Emniyet ve MİT içinde “PKK ile mücadele” gerekçesiyle oluşturulan birimlerin birçok suça karıştığına ve faili meçhul cinayetlerden de sorumlu olabileceklerine dair bulgular ortaya çıktı. Bulguların ve suçlamaların merkezindeki İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, kazadan 5 gün sonra istifa etti.

Yerine Meral Akşener bakanlık koltuğuna oturdu.

12 Kasım 1996’da ise TBMM’de “Yasadışı Örgütlerin Devletle Olan Bağlantıları ile Susurluk’ta Meydana Gelen Kaza Olayının ve Arkasındaki İlişkilerin Aydınlığa Kavuşturulması Amacıyla Meclis Araştırması” yapılmasına karar verilerek Susurluk Araştırma Komisyonu kuruldu.

Bu, TBMM’de kurulan en önemli komisyonlardan biri oldu. Aralarında devletin güvenlik birimlerinin üst düzey isimleri, çete kurmakla suçlanan Özel Harekat polisleri ve cezaevlerindeki 13 tutuklu dahil 54 kişiyle görüşen komisyon, dört ayın sonunda bir rapor yayımladı.

Topal ve Ümit cinayetleri başta olmak üzere bazı karanlık noktalara dair çarpıcı bilgiler ortaya çıktı.

‘MİT’e zaman zaman özel görevler verilir, kanuni görev sınırlarını aşan görevler…’

Mehmet Eymür
Fotoğraf altı yazısı,Mehmet Eymür

Örneğin eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür “Tarık Ümit’in yasal çerçevedeki konulara giren hususlarda kullandıkları bir kişi olduğunu ve uyuşturucu kaçakçılığı konusunda Emniyet birimlerine yardım ettiğini bildiğini” söyledi ve ekledi:

“MİT’e zaman zaman özel görevler verilir, ben de birçok bu tür görevlerde yer aldım. Kanuni görev sınırlarını aşan görevler, örneğin babaların, mafyaların toplanmasından sonra sorgulanmaları gibi görevler…”

Tarık Ümit’in kaybolmasıyla ilgili ise, kendisini kaçıran polis memurları tarafından Abdullah Çatlı’ya teslim edildiğinden emin olduğunu ve bu süreçte kaybolunca “öldürüldüğü kanaatini pekiştirdiğini” ifade etti.

Dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ise Ümit’in “sadece dışarıdan haber getiren birisi olduğunu” söyledi ancak faili meçhullerden haberdar olmadığını savundu:

“Bir takım ortadan kaldırılan insanlar PKK’ya yardım ettikleri amacıyla kaldırıldıysa bunu komisyon üyeleri de ben de basından öğrendim, bunun dışında söyleyecek bir şeyim yok.”

1996’da Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı olan Hanefi Avcı, komisyonda doğrudan suçlamalarda bulundu.

Avcı, “Emniyet içerisinde Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’a bağlı; Özel Harekat Dairesi Başkanvekili İbrahim Şahin’in başkanlığında özel harekatçılardan ve Korkut Eken’e bağlı sivillerden, MİT içinde Mehmet Eymür’e bağlı özel harpten geçmiş subaylar ile aşırı ülkücü ve mafya denen insanlardan, JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele) içinde kendilerine bağlı kişilerden teşekkül eden bir grup olduğunu; Behçet Cantürk, Savaş Buldan ve beraberinde gelişen 5-10 eylemin ve bazı bombalama eylemlerinin bunlar tarafından yapıldığını, bunlara normal polis ve jandarmanın müdahale edemediğini, bunların zengin işadamlarına müdahale ettiklerini ve haraca bağladıklarını” söyledi.

Hanefi Avcı
Fotoğraf altı yazısı,Hanefi Avcı

‘Behçet Cantürk öldüğü zaman sevindik’

Susurluk Komisyonu’nda ifade veren kritik isimlerden biri de Özel Harekat Daire Başkanı İbrahim Şahin oldu.

Şahin, Özgür Gündem gazetesinin hissedarı olduğunu söylediği ve “PKK’ya en büyük mali desteği sağladığını” iddia ettiği Behçet Cantürk öldürüldüğünde “sevindiklerini” anlattı.

Savaş Buldan’ın da “PKK’ya destek verdiği kanaatinde olduğunu” söyleyen Şahin, “bu operasyonları kimin yaptığını bilmediğini” ifade etti.

Topal cinayeti sonrası özel harekatçıların kullandığı silahın olay yerinde bulunmasını ise “karalama çalışması” olarak değerlendirdi.

Topal cinayeti, Özel Harekat Dairesi’nin bazı elemanlarının, devlet görevlilerini de kullanarak uyuşturucu kaçakçılığı, kumarhanelerden çıkar elde etme, haraç ve insan öldürme gibi suçlara karıştığının ortaya çıktığı olay olması bakımından raporda önemli bir yer tuttu.

Komisyon raporunda Topal’ın öldürülmesi için kullanılan silahta Çatlı’nın parmak izinin bulunduğu; Tarık Ümit’in de en son İbrahim Şahin’in yakın çalışma arkadaşı iki polis memuruyla birlikte görüldüğü bilgileri yer aldı:

“Faili meçhul cinayetler binleri bulmuştur. Nitekim faili meçhul cinayetlerle ilgili olarak Astsubay Hüseyin Oğuz ‘Akşam istihbarat örgütleri bize bir liste verirdi, sabahleyin de tetikçiler bu listeleri gider vururlardı’ demiştir.”

O dönem Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel de, Başbakan Necmettin Erbakan’a yazdığı mektupta İbrahim Şahin ve Mehmet Ağar’ın doğrudan olaylarla bağlantılı olabileceği ve “Suça karışan asgari 100-120 kişi vardı. Bunlar, devlet emrinde çalışan katillerdir” ifadelerine yer verdi.

Raporda Tansu Çiller’in koruma polislerinin, bir başka organize suç örgütü lideri Tevfik Nurullah Ağansoy öldürüldüğü sırada olay yerinde bulunduğu bilgisine de yer verildi ve bu durum “çok vahim” olarak nitelendirildi.

Tansu Çiller, son yıllarda seçim kampanyalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanında görülüyor
Fotoğraf altı yazısı,Tansu Çiller, son yıllarda seçim kampanyalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanında görülüyor

‘Siz MİT’in her zaman saygın kişilerle mi çalıştığını sanıyorsunuz?’

Ardından Başbakan olan Mesut Yılmaz, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’tan yeni bir rapor talep etti.

Ocak 1998’de hazırlanan raporda “Ömer Lütfü Topal organizasyonunun uluslararası ölçekte ve değerde uyuşturucu ticareti yaparak mafyalaşma sürecini gösterdiğinden” bahsedildi:

“Eğer öldürülmeseydi ülkenin en etkili ilişkileri içinde, istediği yere ve makama nüfuz edebilme imkânını bulacak ve birkaç yıl sonra da gerçek manâda dokunulmazlığa kavuşacaktı.”

Raporun, örgütün tetikçilerinden “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’la ilgili bölümünde ise Sönmez Köksal’la ilgili şu ifadeler yer aldı:

“30 Kasım 1997 tarihinde Sayın Başbakan’ın başkanlığında ve MİT’te yapılan toplantıda, bu noktadaki tenkidimiz ve MİT’in saygın bir kurum olduğu, bu tip işlerinden üzüntü duyulduğu belirtilince Müsteşar Sayın Sönmez Köksal; ‘Siz MİT’in her zaman saygın kişilerle mi çalıştığını sanıyorsunuz?’ şeklinde bir soru sormuştu.”

İranlı Asgar Smitko ve Lazem Esmaeili için uyuşturucu kaçakçılığı ve evrakta sahtecilik yaptıkları bilgisine yer verilen rapor, bu isimlerin ailelerinin öldürülmeden önce Yeşil’e “haraç verdiğinin” tespit edildiğini de açıkladı.

Raporda Behçet Cantürk için “Ermeni asıllı, halkı ayaklandırmaya çalışan Kürtçü şahıslardan, Asala mensupları ile sıkı ilişkiler içinde olduğu ve PKK’ya aktarılmak üzere uyuşturucu kaçakçılarının para toplanmasına aracılık yaptığı” ifadeleri yer aldı. “Yasal yollar yetmemiş, neticede Türk Emniyet Teşkilatı tarafından öldürülmesi kararlaştırılmış ve karar infaz edilmiştir” denildi.

Mehmet Eymür’ün Ağar’ı, Akşener’i, Özer Çiller’i ve DYP Genel Merkezi’ni aradığı da belirtildi.

ABDULLAH CATLI
Fotoğraf altı yazısı,Interpol tarafından aranan Abdullah Çatlı

Şu ifadelerse, suç örgütleriyle devletin bazı birimlerinin Susurluk kazasıyla su yüzüne çıkan işbirliğini ortaya koyuyordu:

“Susurluk olayının pek çok görüntüsünde Abdullah Çatlı vardır. Ama Çatlı’nın net resminin zemini, Ankara’nın silueti ile tamamlanmaktadır.”

‘Çetelerin devlete diklenecekleri zaman çok uzakta değil’

Aynı raporda, Sedat Peker’in de o dönem Jandarma İstihbaratı’na kayıtlı numaraları aradığı, aynı şekilde bu numaralardan da kendisinin arandığı belirtiliyor.

Rapora göre JİTEM’in kurucularından olduğu iddia edilen ve JİTEM davasından yargılanan Veli Küçük’ü de aradığı telefon kayıtlarından ortaya çıktı.

Rapor, öldürülen kişilerin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığına vurgu yapıyor, “organizasyonların çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi kökenlidir” diyordu. Sedat Peker’in videosunda “Ağar’la iş yaptığını” iddia ettiği Baybaşin’in de adını vererek “PKK ile ilişki içinde oldukları tespit edilmiştir” ifadeleri yer alıyordu.

Raporun şu cümlesi ise, bugüne dikkat çeker nitelikte:

“Bütün bu çete faaliyetlerini Susurluk olayı adıyla vasıflandırmaz ve topyekûn ıslah projeleri ele alınmazsa, mahalli çetelerin ve kabadayıların devlete diklenecekleri zamanın çok uzakta olmadığını söylemek kehanet sayılmayacaktır.”

Sedat Peker

Perinçek’in ‘Çiller Özel Örgütü‘ iddiası

2010’da darbecilerin yargılanmasının önünü açan anayasa değişikliği referandumunun ardından 2012’nin Mayıs ayında TBMM’de Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu kuruldu.

Bu komisyonda, Çiller’in 19 yıl önceki sözleri bir kez daha gündeme geldi.

Komisyon’un sorularını, üyelerini Yeniköy’deki yalısına davet ederek yanıtlayan Çiller, listenin MGK’da İçişleri Bakanlığı’ndan geldiğini söyledi:

“Evet, böyle bir liste geldi önüme. Tahmin ediyorum ki İçişleri Bakanlığı’ndan geldi. MGK’da da bu tarz birtakım iş adamlarının finansman için tehdit edildiği ve zorla para toplandığı ifade edildi. Bu çerçevede, o gün, hatta o anda önüme gelen bir listeydi. ‘Kimse buna boyun eğmesin, biz bunları koruruz. Kim bunu yapıyorsa bunları da önleriz… Bu iş adamları tehdit ediliyorsa korkmasınlar…’ Verdiğim mesaj buydu.”

1997 ve 1998 tarihli TBMM ve Kutlu Savaş raporlarında, suça karışan grupların Çiller’le bağlantılarına da yer verildi.

Ama Çiller’le ilgili asıl iddialar, hem TBMM Komisyonu’na ifade veren hem de Susurluk kazası öncesinde iddiaları gündeme getiren, o dönem İşçi Partisi Genel Başkanı olan Doğu Perinçek’ten geldi. Perinçek, MİT’in faili meçhullerle ilgili bir rapor hazırladığından ve Tansu ile Özer Çiller’in başında olduğu bir “Çiller Özel Örgütü”nden söz ediyordu.

Sönmez Köksal’ın 17 Kasım 1996’da hazırladığı bir başka MİT raporunda da devlet içinde “Çiller suç örgütü” adında bir oluşumun varlığından söz ediliyordu. Bu raporun detayları, 2013’te, bugün Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan Nusret Senem’in yazdığı bir kitapla ortaya çıktı.

Perinçek, Aralık 1996’da TBMM Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadesinde de “Çiller Özel Örgütü’nün PKK ile aynı çanaktan beslendiğini, PKK’nın Suriye’den getirdiği uyuşturucuyu bunların alarak Ege güzergahı denen yol üzerinden Avrupa’ya sevk ettiklerini, Abdullah Çatlı’nın Hollanda, Hüseyin Kocadağ’ın da Fransa bağlantısı olduklarını, Hollanda ve Fransa’da ayakları olduğunu, sol maskeli örgütleri de eroin işinin içine çekerek kontrol altına aldıklarını” öne sürdü.

Özer Çiller’in bu işleri CIA ile ortaklaşa yürüttüğünü ve Mesut Yılmaz’ın da evini dinlettiğini; Baybaşin’in “eroin kaçakçılığını Mehmet Ağar ve Özer Çiller ile birlikte yaptığını” iddia etti.

2019’da verilen beraat kararını istinaf mahkemesi bozdu

1990’larda Özel Harekat Polisi olarak Şahin’le birlikte çalışan ve Topal cinayetinde adı geçen Ayhan Çarkın, 2011’de Kazlıçeşme’deki Nevruz kutlamalarında görüntülendi. Birçok kişi için sürpriz olan bu görüntüler sonrası Çarkın, 1990’lı yıllarda PKK ile mücadele kapsamında işkenceler yapıldığını ve devlet eliyle cinayetler işlediklerini söyledi.

Olaylarla ilgili 1990’ların sonundaki raporlarda sıklıkla adı geçen İbrahim Şahin, aynı yıl Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği’nin başlattığı faili meçhul cinayetler soruşturması kapsamında ifade verdi.

Radikal gazetesinin o dönem ele geçirdiği ifadelere göre Şahin, “Kesinlikle Kürt iş adamları bürokratlarına yönelik benim bildiğim bir ölüm listesi yoktur. Sadece şahsımda kimin getirdiğini bilmediğim, Kürt Ulusal Meclisi üyelerine ilişkin bir liste bulunmaktaydı. Bu kapsamda yurt dışına giden PKK ile toplantı yapan kişileri belirtir bir liste vardı.” dedi.

Soruşturma, 2013’te biri Mecit Baskın, diğeri diğer 18 cinayetle ilgili iki iddianameye dönüştü. İki dosya birleştirilerek dava açıldı.

İddianamede, sanıklar Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven ve Muhsin Korman’ın “cürüm işlemek için oluşturulan silahlı teşekkülün faaliyeti kapsamında insan öldürmek” suçundan cezalandırılmaları talep edildi.

Sanıkların tamamının tutuksuz yargılanmasına karar verildi.

Alaattin Çakıcı, Nisan 2020'de cezaevinden çıktığından bu yana iki kez Korkut Eken'le birlikte görüldü
Fotoğraf altı yazısı,Alaattin Çakıcı, Nisan 2020’de cezaevinden çıktığından bu yana iki kez Korkut Eken’le birlikte görüldü

Şubat 2014’teki duruşmada dinlenen Ağar, “Aleyhime hiçbir somut delil yok. O dönemde faili meçhul olayların aydınlatılmasında da yüzde 90 oranında başarı sağlanmıştır. Bilerek suç örgütü kurmam, suçluyu kayırmam, suça yönlendirmem mümkün değildir. Böyle bir şey olmamıştır. Suç işlemesi için kimseye emir vermedim. Öldürüldüğü iddia edilen kimselerle ilgili benim herhangi bir ilgim, bilgim yok” dedi.

Davanın 10 Nisan 2015 tarihli duruşmasında, tanık olarak dinlenen Mehmet Eymür, “1994’te Tarık Ümit’in kendisine öldürülecek 29 Kürt iş adamının ismini verdiğini, listenin sonradan 54 kişiye çıktığını ve Ümit’in bu kişilerden bazılarını öldürdüğünü” söyledi.

Listenin Ağar ve Şahin’le birlikte hazırlandığını savundu ve ilk aşamadaki 29 kişiyi mahkemede okudu. Basına yansıyan ifadeye göre listede Mehmet Emin Soydaş, Cihat Tokat, Mustafa Bayram, Cahit Kocakaya, Hakkı Aksoy, Hurşit Savaş, Abdullah Cantürk, Hüseyin Baybaşin, Lazem Esmaili, Lokman İranlı, Nizam Bayramoğlu, Varujan Kumdagezer, Cumhur Demir, Fırat Tuncelili, Hurşit Han, Hamdi Yağan, Şükrü Koray, Adil Durmaz, Askar Smitko İranlı, Hasan Kuş, Mehmet Kaygısız, Doktor Cabbar, Nafiz Bostancı, Rado Rash, Kadri Parmaksız, Sıddık Kaya, Raguend İranlı, Dursun Karataş ve Nezir Karakuş vardı.

Tansu Çiller ve Özer Çiller’in tanık olarak dinlenmesi talebi ise reddedildi.

Ankara JİTEM davası olarak bilinen dava, Aralık 2019’da tüm sanıkların beraatiyle sonuçlandı.

1,5 yıl sonra, 5 Nisan 2021’de ise İstinaf mahkemesi olarak görev yapan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin sanıklar hakkındaki beraat kararını bozdu.

Ancak beraat kararının bozulmasının kamuoyuna yansıması, Sedat Peker’in 23 Mayıs’ta yayımladığı ve faili meçhullerle ilgili Ağar’ı suçladığı videonun ardından geldi.

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”