23 Eylül 2026
15.9 C
İstanbul

74. Sessizlik – Ezidiler | Bozan Aksoy

İnsan Auschwitz kampını gördükten sonra yaşayabilir mi?
Theodor W. Adorno

Soykırım (genocide); ırka, dine, siyasi görüşe veya etnik kökene bağlı özelliklere dayanan bir grubun bilerek ve isteyerek, düzenli bir biçimde ortadan kaldırılmasıdır.

Başka bir tanıma göre soykırım, bir ulusun kültürel bağlarından koparılması ve yaşam alanlarının yok edilmesi amaçlanarak anavatanından koparılmasıdır. Soykırım suçu, uluslararası ceza mahkemelerinin yargılama alanına giren en ağır ve en vahşi suçtur. Soykırım, 9 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen, 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe giren Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde, Roma Statüsü’nün 6. maddesinde, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 4. maddesinde ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 2. maddesinde aynı şekilde tanımlanmıştır. Tanımlardaki tek fark, birinde Sözleşme derken, diğerlerinde Statü teriminin kullanılmasıdır.

Fotoğraf: Aydın Çetinbostanoğlu

Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesine göre; Soykırım, milli, etnik, ırkı veya dini bir grubu, sırf bu niteliği nedeniyle, kısmen veya tamamen yok etmek kastıyla, aşağıda sayılan fiillerin işlenmesidir:

(a) Grup üyelerini öldürmek;

(b) Grup üyelerine ciddi bedensel veya zihinsel zarar vermek;

(c) Bir grubun üyelerini, kasten, bunların fiziki olarak kısmen veya tamamen yok edilmesi sonucunu doğuracağı önceden hesaplanan yasam koşulları altına sokmak;

(d) Grup içinde doğumları bilinçli olarak önlemeye yönelik tedbirler dayatmak;

(e) Gruba ait çocukları bir başka gruba zorla nakletmek

IŞİD, Haziran 2014’te Irak’ın Musul kentini ele geçirdi. 3 Ağustos gecesi sabaha karşı Şengal bölgesinde yaşayan Ezidi Kürtlere saldırdı. Kendilerini “Irak Şam İslam Devleti” adına Allah’ın askerleri, Ezidi dinine mensup Kürtleri ise “kâfir-tanrı tanımaz” olarak niteleyip saldırıyı “cihadın kutsal seferi” olarak tanımladı.

Kanlı saldırı sonucunda yüzbinlerce Ezidi Şengal dağına sığınmak için yollara düştü. Geride kalan erkeklerin neredeyse tamamı öldürülürken yaşı küçük erkek çocukları savaşta kullanılmak üzere İŞİD kamplarına götürüldü. Yaklaşık 6 bin kadın ve çocuk IŞİD tarafından kaçırıldı. Ezidi kadınlardan dokuz yüz elli civarında, Irak ve Suriye’de IŞİD’e yönelik operasyonlar sırasında kurtarıldı. Tahmini iki bin civarında kadın da Türkiye, Suriye, Irak, Urdun gibi ülkelerde kurulan köle pazarlarından kimi zaman kocaları, babaları, kardeş ve akrabaları, Ezidi cemaatinin görevlendirdiği şahsiyetler, kimi zamanda cemaatin dostları ya da örgütlerin kullandığı internet üzerinden satın alınarak özgürlüklerine kavuşturuldu.

Bugün hala üç bin civarında kadın ve çocuğun esir olduğu tahmin ediliyor. Ezidi dinine inanan insanların dört yıl önce yaşadıkları hafızalarda tazeliğini korurken dört yıl boyunca binlerce kadının kurtuluşuna tanık olduk. Kurtulan kadınlardan H’nin hikâyesi ve Yade (anne)’nin yaşamından kısa bir kesit, İslam tarihi boyunca “EZİDİ” dinine inananların yaşadığı kimine göre “73” kimine göre “74” katliamın Ezidilerin deyimi ile fermanlar hakkında sanırım bir fikir verecektir.

Fotoğraf: Aydın Çetinbostanoğlu

Vakit gece yarısına geldiğinde birçok insan kaçmak için yollara dökülmüştü H.nin babası birkaç telefon görüşmesi yaptı. Bütün aile tedirgindi, arabaları olmadığı için yola çıkmaya cesaret edemediler. Sabaha doğru IŞİD canileri köyü bastı. Köyde kalanları evlerinden dışarı çıkardılar. Erkekler ve kadınları birbirinden ayırdılar. Çevredeki köylerden yanlarında getirdikleri bazı Müslüman Kürt ve Araplardan ailelerin ekonomik durumu hakkında bilgiler aldılar. Sonra para, altın kısacası para edecek ne varsa istediler, insanlar ellerinde avuçlarında ne varsa verip kurtulmak istiyordu. Para ve kıymetli eşyalar verildikten sonra yaşlı kadınlar hariç diğer kadın ve çocukları araçlara bindirip Telafer’e doğru yola çıkardılar. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) “savaş ganimeti” olarak esir aldığı kadınları önce Telafer’de okullara hapsetti orada yaş, görünüm, sağlık durumlarına göre ayırdıktan sonra Musul’a gönderdiler, burada da Dicle nehrinin kenarında bulunan Saddam döneminin sarayında hücrelere koyup defalarca tecavüze maruz bırakıldılar. Kadınlar ve çocuklara zorla din değiştirmeleri için işkence yapıldı. H. kardeşlerini, babasını merak ediyordu başlarına ne geldiğini bilmiyordu. Kadınlar tutuldukları hücrelerde günlerce tecavüze uğradı. Bir süre sonra H’yi IŞİD emirlerinden Ebu Ziyab olarak tanınan Şehab Ahmet Ali Hatuni’ye verdiler. IŞİD emiri H’yi savaş ganimeti olarak kendisine almıştı, H. götürüldüğü evde adamın cariyesi olmuştu. Dahası adamın eşi ve dört çocuğu vardı. Kaçmak için fırsat kollarken adam tarafından defalarca tecavüze uğradı, bu yetmiyormuş gibi adamın karısı ve çocuklarının şiddetine ve işkencesine maruz kaldı. Günler aylar böyle devam etti, birgün IŞİD emiri yaptığı işler hakkında konuşunca 14 Ağustos 2007’de Gır Üzeyr ve Siba Şeyh nahiyelerinde bomba yüklü araçlarla düzenlenen saldırıları yaptığını söyledi. O saldırılarda yaklaşık 300 Ezidi Kürt yaşamını yitirmişti. H. o saldırılarda akraba ve tanıdıklarını kaybetmişti, yaşadığı onca şeyden sonra defalarca ölmek istedi. İntihar etmeye kalkıştı. Her seferinde ölmesine mani oldular, birgün adam evden çıkınca, cep telefonunu unuttu. H. aceleyle cep telefonu alıp kurcalamaya başladı, cep telefonunda çekilmiş fotoğraflar ve videolar içinde, kardeşleri ve ablasının kurşuna dizilme görüntülerini görünce aklını kaçıracak gibi oldu. H. yaklaşık 15 ay sonra IŞİD emirinin hava saldırısında öldürülmesi ile kurtarıldı.

Şengal dağına sığınanlar arasında, aç susuz geçen yedi gün yedi gecenin ardında, yaşlı bir kadın oğlunun yardımı ile oturduğu kayanın dibinden, Rojava’ya gitmek üzere harekete geçen Melek-i Tavus halkına baktı. Bir tarafta kurtulmak isteyen insan kalabalığı, diğer tarafta Ezidi cemaatine ait toprakların boşalıyor olması karşısında çaresizce gözyaşlarına hâkim olamadı.

Fotoğraf: Aydın Çetinbostanoğlu

Yade sırtını dayadığı sıcak kayanın dibinde uzaklardan gelen gençlerin toz toprak içinde kalmış Ezidi Kürtleri kucaklayıp canavarların ağzından kurtarmasını izliyordu. Yade’nin gözlerinde insanların kurtuluyor olmasından dolayı sevinç gözyaşları vardı. Alnında bocuk boncuk ter, son bir haftada katledilen yüzlerce erkeğin, esir pazarlarına götürülen kadınların ardından koşup yetişememenin çaresizliği, Şimdi binlerce insan toz toprak içinde bilmedikleri ama duydukları savaşının ortasına gitmeye çalışıyordu. Yüzü gözü toza bulanmış çocukların ışıldayan gözlerinde umudu aradı.

Torunlarına bakıp gülümsedi, yüzünü Şengal dağını yakan güneşe çevirdi. Ellerini açtı Melek-i Tavus’a seslendi “bir daha dünyaya gelirsem bu çocuklardan biri olmak istiyorum.” Yade, bir daha başlamak, bir çocuk gibi, yeniden ta en başından her şeyi yaşayacak ve bir daha bu vahşet tekrar etmeyecekti. Belki de bir daha acılar yaşamayacak. Çocuklar, kadınlar, genç kızlar istedi Yade. Gözlerinin önünde kayıp giden sadece hayatları kurtulacak insan seli yoktu. İnsanlarla birlikte Yade’nin inandığı dinin cemaati gidiyordu. Yade’nin gözleri kapanmak istiyordu, ruhundaki çocuksu bakış ile bir daha dünyaya dönmek istiyordu Şengal dağında. Oğlunun “dayan Yade” sözlerine gülümseyerek baktı.

“Melek-î Tavusun gölgesinde, ölmek istiyorum.” dedi mutlu bir yüz ifadesiyle.

“Yade kurtuluyoruz, her şey daha güzel olacak.”

“Gel oğlum gel. Sen iyi bir evlatsın, sen benim gururum oldun. Hani sana masal anlatır gibi anlatırdım ya, başımıza gelen felaketleri. Hani dağların kucağına kaçışımızı! Evlat, babam ve annem de bana anlatmıştı aynısını, onların da anne, babası aynısını anlatmıştı. Hatta onların dedesinin dedesi de aynısını anlatmıştı. Bu kaçıncı ferman? Her fermanda sağ kalanlar dağlara sığınmıştı. Melek-î Tavus’un gölgesine, bir daha bizi öldürmeye kıyamazlar diye düşünür dururdum. Oysa atalarımın anlattıklarını ben de yaşamak zorunda kaldım. Evlat senin hikâyen bugünden sonra çok daha farklı olacak. Nereye gidersen git yüzün güneşin doğuşunda olsun. Ve unutma Melek-î Tavus’un halkı topraklarını unutmaz. Bugün bizim havar sesimizi duyan kardeşlerimiz var, ne atalarım bunu hayal etmişti ne de ben öngörmüştüm. Gitmek bana yakışmaz ben Ezidxan’ı terk etmeyeceğim. Xuda’nın yardımıyla toprağıma karışmak bir çocuğun bedeninde canlanmak için ölmek istiyorum, istediğim varlık olarak, yaşamak için. Gözlerim iyi görmüyor evlat. Ama hissediyorum, Rojava’dan gelen gençlerin kardeşlerini kanlı topraklardan kurtarmasını. Evlat, su gibi akıyorlar, sanki Kaniya Spi’den akıp geliyorlar. Artık hiçbir şey umurumda değil, beni burada bırak. Beni, bu kızgın kayanın dibinde bırak, bırak cesedim Şengal Dağı’nın kuşlarına yem olsun, bırak kemiklerim kartalların sofrasına meze olsun, bırak son damla kanım meşe ağaçlarına can olsun, beni burada bırak evlat. Ben buradan izleyeceğim Rojava’ya göç edenleri, buradan izleyeceğim, halkımın çöllere gidişini, buradan izleyeceğim kanlı topraklardaki son savaşı.”

Cehennem sıcağında umut bir damla su, evet Şengal dağında yedi gün yedi gece, bir damla suya hasret yaşadılar.
“Kalk Yade! Gidelim bu diyardan.”

“Nereye gideceğiz gideceğimiz yerde bir dost var mıdır? Dertleşecek bir sırdaş olacak mı?”
“Gidelim bizi anlatacak, stranlar duyacağımız ellere gidelim.”

Yade kayanın dibinde usulca kapattı gözlerini, oğlu son nefesinde yanındaydı, elleri avuçlarında kaldı. Kamyonlara binenleri izlerken, annesinin son sözlerini düşündü. İnsanlar toz toprak içinde kanlı topraklardan akıp gidiyordu. Kızgın güneşin altında, sanki yer kabuğu kaynıyordu. Durmak yok, güneş batmadan götürebildikleri kadar insanı götürmeliydiler.

Yukarıda hikâyesini anlattığım Ezidi anne gibi, şanslı olmayan binlerce kadın ve çocuk vardı. Ve bu daha bir başlangıçtı, bundan sonra ne olacaktı nereye gideceklerdi.

Birilerinin sizin ve yaşadığınız topluluğun kaderini belirlemek gibi iddialı sözler söylemesi ve hatta bunu demekle kalmayıp da yapması ne kadar acı olurdu değil mi? “Soykırım” kelimesi ile karşılaştığımız zaman ilk etapta bunun sadece Naziler gibi ‘kötü’ insanların yapabileceği türden bir şey olduğunu düşünebiliriz. Peki, işin aslı öyle midir? Din adına daha doğrusu İslam adına hareket ettiğini iddia eden terörist bir gurubun Şengal’de yaptıklarına ne diyeceğiz.
Katliamdan sonra şöyle diyenler oldu. “İslam’da böyle bir şey olamaz!”

Fotoğraf: Aydın Çetinbostanoğlu

Bu vahşet güya İslam dini adına gerçekleştirilmektedir. Bazı Türk, Kürt, Arap ve diğer Sünni dindarlar ve imamlar bu cinayet şebekesinin insanlık dışı uygulamalarına bugüne kadar hep seyirci kaldılar. Sessizlikleriyle yapılan canavarlıkları onaylıyorlarsa bunu açık açık söylesinler. Biz de onların IŞİD’ci olduklarını kabul ederek kimlerle iç içe yaşadığımızı bilelim. Değilse bu tecavüzcü katil sürüsünün dinle hiçbir bağlarının olmadığını açıklamalıdırlar. Bugün katliamın dördüncü yılı, dört yılda verilen tepkilere baktığımızda maalesef “EZİDİ” inancına karşı insani bir gelişme söz konusu olmadı.

Katliamdan sonra Ezidiler Kuzey Suriye (Rojava), Türkiye ve Kürt kentlerine sığındılar. Dört yıl boyunca neredeyse her gün kurtarılan Ezidi kadınların dramını izledik. Kurtulan kadınlar dünyaya IŞİD vahşetini, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) dâhil birçok platformda anlattılar. AKPM (Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi) geçen ekim ayında Avrupa Konseyi’ne üye ülkelere, IŞİD’in Irak ve Suriye’deki eylemlerini resmen soykırım olarak tanıma çağrısı yaptı. Çağrı oy birliğiyle kabul edildi.

7 Temmuz’da geçtiği haberde Irak hükümeti ile Bölgesel Kürt yönetimi, IŞİD’in gerçekleştirdiği katliamlar konusunda uluslararası kamuoyu ile işbirliği yapmayı kabul etti. Hollanda’nın Lahey kentinde yapılan toplantıya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden yetkililer, uluslararası politikacılar, hukukçular, IŞİD kurbanları ve Iraklı yetkililer katıldı. Toplantıda IŞİD militanlarının yargılanması için uluslararası özel bir mahkeme kurulması yönünde ilk adım atılmış oldu.

Şengal’de yaşanan bir soykırımdır. Umut ediyorum Şengal’de yaşanan bu soykırımı medeni dünya tanır ve gereğini yapar. 74 katliamın hepsinin hangi tarihlerde olduğunu bilmiyoruz. Ama faillerini biliyoruz. Müslüman Kürtler, Araplar ve Türkmenler! Ezidiler’e karşı uygulanan bu katliamda birleşmelerinin yegâne sebebi Ezidi dinini tanımamalarıdır. Yanlış bilmeleri ve onlar hakkında söylenilen her şeye inanmaları. Daha doğrusu “EZİDİ” dinini din olarak tanımak istememeleridir. Ortadoğu’da yaygınlaşmış geleneksel tek Tanrı inancı var.

Müslümanlar bu küçük inanış biçimlerini tanımak istemiyor, bütün dünyayı üç büyük inançtan ibaret görüp, onun dışındakileri kabul etmemenin sonucudur aslında. Neden? Kitabı yok deniliyor, diğer dinlere karşı laf etmiyorlar. Müslümanlar “EZİDİ” inancının kitaba ihtiyacı olmayacağını, bunun büyük bir güç olabileceğini görmüyor. Kitabın varsa kutsalsın, yoksa kutsal değilsin. Genel algı bu şekilde. Sırf bu yüzden 74 katliamın tamamında Ezidi kadınlarını esir pazarlarında satmayı kendilerine cariye yapmayı dinlerini değiştirmeyi kendi inançlarına göre hak görüyorlar.

Ezidiler de tek Tanrı’ya inanıyor. Tıpkı Müslümanlıkta, Hristiyanlıkta ve Musevilikte olduğu gibi. Oruç tutuyorlar, belli sevapları ve günahları var. Ezidi dini sır dinidir. Katı bir kast sitemi vardır.

Ezidi Kürtlerin 2014 ağustosta yaşadıkları vahşete (soykırım) tüm dünyadan tepkiler geldi. Lakin insanlık adına Ezidiler’e gereken yardımlar yapılmadı. Şengal bölgesi 2015 yılı sonunda IŞİD örgütünden geri alınmasına karşın bölge halkı geri dönebilmiş değil. Hala derme çatma kamp çadırlarında yaşamını sürdürmeye çalışan on binlerce insan var. Şengal’e dönebilen az sayıdaki insan korku içinde yaşamaktadır. Avustralya, Kanada, Avrupa ülkelerine resmi yollarla yada insan kaçakçıları aracılığı ile göç etmektedirler. Ezidilerin “EZİDXAN” dedikleri bölgede sayıları her geçen gün daha da azalıyor, kuşkusuz ülkelerin kucak açması önemlidir. Ama “EZİDXANI” terk eden bu insanlar aynı zamanda inançlarından, kültürlerinden de kopmuş oluyor! Bu hızla devam ederse, gelecekte “EZİDİ” inancı kaybolup gidecek. Ezidi Dininin önde gelenlerini Şengal soykırımından sonra en çok korkutan Ezidxan’ın boşalmasıdır.

En başa dönersek insan “Şengal vahşetini” yaşadıktan sonra, orada yaşayabilir mi? | İZNEWS – Bozan Aksoy

 

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”