24 Eylül 2026
13.4 C
İstanbul

Türkiye-Rusya ilişkilerinde sorunlu alanlar!

Suriye’de son dönemde yaşanan çatışmalara rağmen Ankara’dan, Moskova’yla ilgili temkinli açıklamalar geliyor. Ancak Soğuk Savaş döneminde Moskova liderliğindeki Sovyet ülkelerine karşı güvenlik işbirliği oluşturmak için kurulan NATO üyesi Türkiye ile Rusya arasında, Suriye dışında birçok alanda çıkar uyuşmazlığı var. Bu uyuşmazlıklar, ekonomi ve enerji alanında yapılan işbirlikleri neticesinde son yıllarda yüksek sesle dile getirilmese de, “diplomatik çatışma alanları” olarak varlığını sürdürüyor.

Bunların başında Suriye, Libya, Erdoğan’ın ziyaretiyle yeniden gündeme gelen Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan-Ermenistan ve Sırbistan-Kosova meselesi geliyor.

SURİYE

Eylül 2015’te Türkiye’nin silah, para ve eğitim desteği verdiği muhaliflere karşı Şam’ın yanında savaşa katılan Rusya’ya ait bir savaş uçağı, Türk savaş uçakları tarafından düşürüldü.

Kasım 2015’te yaşanan olay sonrası iki ülke arasındaki ticari ilişki de büyük oranda geriledi, vize serbestisi uygulaması askıya alındı.

Ancak Suriye meselesinde Ankara’nın “terör örgütü” olarak gördüğü Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile yapılan işbirliğinden dolayı ABD başta olmak üzere Batı ve NATO ülkeleriyle güven sorunu yaşayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’den özür diledi. Ağustos 2016’dan bu yana da Suriye’de Rusya’yla işbirliği yapıyor.

Son dönemde ise 2018 yazından beri Rusya ve Şam’ın ertelediği İdlib operasyonu başladı. Yedi Türk askeri, bir de sivil hayatını kaybetti.

İdlib’de Rusya destekli Suriye ordusu ile Türk ordusu arasındaki çatışmayla gün yüzüne çıkan çıkar çatışması, aslında üç yıldır Suriye’de farklı alanlarda sürüyor.

Türk ordusu, Rusya ile koordineli şekilde yürüttüğü Fırat Kalkanı operasyonuyla, Menbiç ve Afrin’deki YPG bölgelerinin arasındaki bağı kesmeyi hedefliyordu.

Operasyonun bittiği Mart 2017’de Rus askerleri, Suriye ordusuyla birlikte Menbiç sınırına giderek YPG’yi hedef alacak herhangi bir operasyonu engellemiş oldu.

2017’nin başında yeniden gündeme gelen, Türkiye’nin operasyonu yürüttüğü bölgede güvenli bölge kurma talebi Moskova’da olumlu karşılansa da ciddi bir fikir ayrılığı ortaya çıktı.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, güvenli bölgelerin Beşar Esad yönetimiyle işbirliği içinde oluşturulabileceğini söyledi. Ardından da güvenli bölgenin, YPG’nin kontrol ettiği Fırat’ın doğusunu da kapsaması gerektiği fikri gündeme getirildi.

Uçuşa yasak bölge oluşturulacağından bu teklif, Ankara için YPG’nin korunması anlamına geliyordu. Bu sebeple güvenli bölge konusunda uzlaşılamadı.

Rusya ve Türkiye orduları, Suriye'nin kuzeyinde ortak devriye görevi yürütüyor

Ocak 2018’de Afrin operasyonu sonlanırken de, Afrin’in doğusunda YPG’nin yer aldığı Tel Rıfat bölgesine Rus askerleri konuşlandı ve Türk ordusunun bölgeye ilerlemesi engellendi.

Son olarak Ekim 2019’da Fırat’ın doğusunda, Rasul’ayn ve Tel Abyad arasında Türkiye’nin YPG’yi hedef alarak başlattığı Barış Pınarı Harekâtı da, Erdoğan ve Putin’in 6 buçuk saatlik görüşmesiyle sonlandı.

Görüşme sonunda açıklanan uzlaşma metnine göre Türkiye operasyonu yürüttüğü bölgede 20 kilometre güneye kadar Türk ordusu ve muhalifler kalacak, sınırın diğer bölgelerinden de YPG en az 30 kilometre güneye çekilecekti. Rus ordusunun gözetiminde gerçekleşmesi planlanan çekilme henüz tam olarak gerçekleşmedi.

Tüm bu süre boyunca Rusya, YPG’nin siyasi kanadı olan Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Şubat 2016’da Moskova’da kültür derneği çatısı altında kurduğu ofisin faaliyetlerine izin verdi. Ofis hâlâ açık.

Esad’ın Suriye Devlet Başkanı olarak kalmasını ve yönetimin de aynı şekilde devam etmesini planlayan Moskova, Ocak 2017’de Suriye için bir anayasa taslağı da hazırladı.

Taslakta “Özerk Kürt kültürel organları” ifadesi yer alıyordu. Birçok yetkinin cumhurbaşkanından parlamentoya devredilmesinin öngörüldüğü taslakta “Kürtçe de resmi dil olarak kabul edilmeli” deniyordu.

Rus uçağı düşürüldükten 5 ay sonra, ilişkilerde gerilimin yüksek olduğu bir dönemde, 13 Mayıs 2016’da PKK’nın, Türk ordusuna ait bir helikopteri Rus yapımı SA-18 Igla füzesiyle vurarak düşürdüğü ortaya çıkmıştı.

Son olarak Libya’daki durumu görüşmek üzere 13 Ocak’ta Moskova’ya giden MİT Başkanı Hakan Fidan’ın, Suriyeli mevkidaşı Ali Memlük’le görüştüğü haberi, Suriye’nin resmi haber kanalı SANA tarafından duyuruldu.

Ankara’daki yetkililer, görüşmenin gizli kalmasının planlandığını, SANA’daki haberin Rusya’nın yönlendirmesiyle yayımlandığı görüşünde. Zira Putin, Ocak 2019’dan bu yana Ankara ile Şam arasında doğrudan üst düzey temasın olması gerektiğini dile getiriyor.

Suriye’de bu farklılıklar nadiren yüksek sesle dile getirildi. Bunun yerine ortak devriyeler, operasyonlarda yapılan işbirliği gündemde tutuldu.

LİBYA

Libya’daki iç savaşta Ankara, başkent Trablus’ta Birleşmiş Milletler’in meşru kabul ettiği Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) destekliyor.

Rusya ise, ülkenin doğusunda başlattığı operasyonlarla toprakların neredeyse 4’te 3’ünü kontrolü altına alan General Halife Hafter’e destek veriyor.

Libya’daki savaş da hem Rusya hem Türkiye’nin silah, mali yardım ve askeri güçle doğrudan müdahil olduğu bir iç savaş.

UMH ile askeri ve güvenlik işbirliği anlaşması imzalayan Türk hükümeti, eğitim ve danışmanlık amaçlı bir grup Türk askerini Libya’ya gönderdi.

Rusya ise Wagner adlı güvenlik şirketi üzerinden Hafter’in ordusuna destek veriyor. Hafter, Trablus hükümetine destek verdiği için Türkiye’yi “teröristleri desteklemekle” suçladığı dönemlerde Rusya’ya birçok kez ziyarette bulundu. Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Savunma Bakanı Sergey Şoygu’yla buluştu.

Rusya’nın petrol zengini Libya’daki öncelikleri arasında Kaddafi döneminde yapılmış enerji anlaşmalarını devam ettirecek istikrarlı bir yönetim kurulması var.

Türkiye’nin de Libya’da Kaddafi döneminde yaptığı birçok ikili ticaret anlaşması var. Bu anlaşmaların sürmesi, UMH ve lideri Fayez el Sarraj’ın kalıcı olmasına bağlı.

Ankara aynı zamanda Sarraj hükümetiyle Doğu Akdeniz’deki doğal kaynakların paylaşımında İsrail, Kıbrıs, Yunanistan ve Mısır’a karşı da deniz yetki alanları anlaşması da imzaladı.

Erdoğan ve Sarraj, Türkiye'de sık sık bir araya geliyor.

Putin ve Erdoğan’ın, tıpkı Suriye’deki gibi Libya’da da bir ateşkes anlaşmasına varılması için görüşmeler yapsa da henüz kalıcı ateşkes uzlaşmasına varılmadı.

Yabancı ülkelerin Libya’ya asker ve silah göndermemesi çağrısı yapılan 19 Ocak’taki Berlin zirvesinin ardından ise Türk askeri de Rus Wagner şirketine bağlı paralı askerler de Libya’da varlık göstermeye devam etti.

Ankara, uluslararası meşruiyeti olan hükümetin daveti ve ikili anlaşmalar kapsamında asker sevkiyatının yapıldığını, bu askerlerin muharip olmadığını savunuyor.

Hafter’in Rusya, Mısır, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin desteğiyle Trablus’u kuşatmak için başlattığı operasyon ise sürüyor.

Kanıtlanmış 48,363 milyon varil petrol rezervi bulunan Libya, en fazla petrol rezervi olan OPEC ülkeleri arasında 7. sırada yer alıyor.

UKRAYNA

1700’lerden itibaren Rus çarlığının kontrolünde olan ve ardından Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan Ukrayna’da, Sovyetlerin dağılmasının ardından da Rusya’nın etkisi sürdü.

Bir yandan Avrupa Birliği (AB) üyesi olmaya çalışan Ukrayna’da Kasım 2013’te hükümetin AB ile anlaşmaya imza atmak yerine Rusya ile ilişkileri güçlendiren bir anlaşma imzalaması, ülkede geniş çaplı protesto gösterilerine neden oldu.

Şubat 2014’te Rus yanlısı hükümet devrildi. Rusya, bunun üzerine Rus nüfusun ağırlıklı olduğu doğu ve güneydeki Rus yanlısı gruplara silah desteği vermeye başladı ve çatışmalar çıktı.

Türkiye bu süreçte Ukrayna hükümetini destekledi.

Ancak Rusya ile Türkiye arasında Ukrayna üzerinden asıl gerilim, Kırım’daki olaylar sebebiyle arttı. Şubat 2014’te nüfusunun yüzde 60’ı Rus olan Kırım’da parlamentoya Rus bayrağı asıldı. Gelişmelere itiraz eden Tatarlar gözaltına alındı.

16 Mart 2014’te yaklaşık 250 bin Kırım Tatarı’nın boykot ettiği bir referandumun sonucuna dayanan Rusya, Kırım’ı ilhak etti. ABD, NATO ve AB’nin tepkisini çeken ilhâk, Türkiye’den de sert tepki aldı.

Kırım Tatarlarının Kırım'daki bir etkinliği

Türkiye bu süreçte Kırım Tatar Milli Meclisi’yle çok yakın çalıştı. Tatar Milli Meclisi eski başkanı ve Ukrayna milletvekili Mustafa Cemil Kırımoğlu, sık sık Türkiye’yi ziyaret ederek Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü. Erdoğan, referandum sonrası ilk görüşmede “Türkiye batı dünyası ile birlikte Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün korunmasını istiyor. Bu konuda Türkiye’nin de içinde bulunduğu NATO bir karar alırsa biz de elbette buna uyarız” dedi.

Kırım Türkleri ve toprak bütünlüğü savunmasının yanında, Ukrayna ile Türkiye’nin ikili ticaret hacmi de önemli faktörlerden.

2018’de 4,1 milyar dolar olan ikili ticaret hacminin 2020’de 10 milyar dolara ulaşması hedefleniyor. İki ülke arasında vizesiz geçiş uygulaması var.

Rusya ise Ukrayna üzerindeki etkisini sürdürmek için Rus yanlısı gruplarla çalışmaya devam ediyor. Moskova, Ukrayna’daki Rus yanlısı cumhurbaşkanının devrilmesine “Batı’nın desteklediği darbelerden biri” olarak bakıyor.

Rus doğalgazı büyük oranda Avrupa’ya, Türkiye’den giden boru hatları dışında bir de Ukrayna üzerinden geçen Batı Hattı üzerinden taşınıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya’yla İdlib üzerinden yaşanan son gerilim sonrası, daha önceden planlanan Ukrayna ziyareti kapsamında Kırımoğlu ile de görüştü. Kırım’ın Rusya’ya bağlı olduğunu kabul etmedikleri mesajını verdi.

Ziyaret sonrası Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Sibiga, Ukrayna basınına yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Ukrayna ordusunun ihtiyaçları için 200 milyon liralık yardımda bulunacağını açıkladı.

Ziyaret, Rus medyasında da gündem oldu. Erdoğan’ın Kiev’deki karşılama töreninde Ukraynalı askerlere “Şan olsun Ukrayna’ya” sözleriyle selam vermesi, Rus gazetelerinde eleştirilerek yer aldı. Buna göre bu selam, Rusya karşıtı eylemlerde Ukraynalı milliyetçilerin kullandığı bir selamlaşma yöntemi.

GÜNEY KAFKASYA

16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine giren bölge, Rus Çarlığı’nın bölgeye ilerlemek istediği dönemlerden bu yana iki devlet arasında anlaşmazlık alanı olmaya devam ediyor.

Gürcistan’da bu anlaşmazlığın boyutları, 2008’deki Güney Osetya savaşında daha da belirginlik kazandı.

Sovyetler Birliği’nin dağılması sırasında Gürcistan’a bağlı özerk bir bölge olarak kalan Güney Osetya’da, Rus askeri varlığı ve Moskova’nın etkisi sürmüştü. 2008’de Güney Osetya bağımsızlığını ilan edeceğini açıkladığında, Gürcistan bölgeye askerlerini gönderdi. 8 Ağustos’ta başlayan ve Rus ordusunun özerk bölge askerlerine yoğun destek verdiği savaşı Gürcistan kaybetti. Rus yanlısı Güney Osetya yönetimi, bağımsızlığını ilan etti.

Savaş sırasında NATO, ABD ve Avrupa Birliği, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü savundu. NATO savaş gemileri Karadeniz’e konuşlandı. Türkiye, Gürcistan’da elektriği kesilen bölgelere elektrik iletti.

Rus uçakları savaş sırasında, modernizasyonu Türkiye tarafından yapılan Marneuli askeri havalimanını da bombaladı.

Batı’ya yakınlaşan ve AB üyesi olmaya çalışan Gürcistan’la Türkiye’nin ilişkileri de çok iyi. Azerbaycan doğalgazı, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye taşınıyor. Bakü’den başlayan trenyolu hattı da Gürcistan üzerinden kesintisiz olarak Türkiye’ye ulaşıyor. İki ülke arasında vizesiz geçiş anlaşması var.

Birkaç hafta süren Güney Osetya savaşı sırasında Rusya, Türkiye’yi, Gürcistan’a 40 milyon dolarlık askeri yardım yapmakla suçladı. O dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanlığı da, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü savunan açıklamalar yaptı.

Gürcistan askerleri, Güney Osetya savaşında hayatını kaybeden askerlerin toplu mezarında

Gürcistan’ın kuzeyindeki Güney Osetya ve Abhazya’da 2008’deki durum mevcudiyetini koruyor.

Güney Kafkasya’daki tek anlaşmazlık noktası bu değil.

Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ sorununda da Rusya ve Türkiye farklı yaklaşıma sahip.

Yine Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, Azerbaycan’a bağlı özerk bir bölge olan Dağlık Karabağ, bağımsızlık referandumu yapacağını duyurdu. Azerbaycan yönetimi, gelecekte Ermenistan’a bağlanmak için bu kararın alındığını savundu.

İki ülke arasında Dağlık Karabağ bölgesinde çatışmalar çıktı.

Rusya, bu çatışmalar sırasında iki ülkeyi de silahlandırdı, Ermenistan’a ise fazladan maddi yardımda bulundu. Türkiye ise, Azerbaycan’a açık destek verdi. Ermenistan’ın Dağlık Karabağ bölgesinde bir bölgeyi işgal etmesi sonucunda 1993’te Ermenistan’la diplomatik ilişkileri kesti ve doğrudan ticareti durdurdu.

Bir yandan da Rusya, 1994’te ateşkesin uygulanmasında da büyük çaba harcadı.

Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı çalışan düşünce kuruluşlarının düzenlediği sempozyumlara bakıldığında ise, Bakü’de, Rusya’nın mevcut ateşkes düzenini devam ettirmek istediği görüşü hakim. Sebebi ise hem Ermenistan’a hem Azerbaycan’a silah satışı yapmak, bu iki ülkeyi Dağlık Karabağ sorunu üzerinden kendine bağımlı hale getirmek ve çözümün tekelini eline almak.

Rusya ve Ermenistan orduları, bölgede ortak devriyeler de yürütüyor.

Ülkede binlerce Rus askerinin konuşlandırılmışdurumda. Rus hava ve kara savunma sistemleri, füze ve tankları da ülkede. Türkiye de Azerbaycan’a askeri destek sağlayarak bölgedeki durumu dengelemeye çalışıyor.

TÜRKİYE’DE ÖLDÜRÜLEN ÇEÇENLER

1990’larda Rusya’nın federal bölgelerinden olan Çeçenistan’da bazı ayrılıkçı silahlı grupların eylemlerinin ardından çok sayıda Rusya Federasyonu vatandaşı, Türkiye’ye kaçtı.

Türkiye’de basına, bazı Çeçenlerin suikast sonucu öldürüldüğü haberleri yansıdı.

2016’da Guardian gazetesi, Çeçen suikastleriyle ilgili yaptığı bir haberde, Türk savcıların İstanbul’daki bu cinayetlerin Rusya merkezli olduğundan kuşkulandığı bilgisi yer alıyordu.

Aynı haberde 2009’daki bir suikastte Rus özel güçleri için geliştirilen Groza tipi bir silah kullanıldığı ve bu silahın piyasada nadiren bulunduğu söyleniyor.

Türk makamlarının 2011’de üç Çeçen’in öldürülmesi olayına karışan dokuz kişinin ikisinin Rus ajanı olduğundan şüphelendiği belirtiliyor.

2016’da MİT ve Emniyet İstihbarat birimlerinin Çeçen suikastlerinin önlenmesi için yaptığı bir operasyonda, Rus uyruklu iki kişi gözaltına alındı.

Habertürk gazetesi, bu iki Rus vatandaşının, Rusya’da tutuklu olan Kırım Tatar Milli Meclisi başkan yardımcılarının Türkiye’ye gönderilmeleri karşılığında serbest bırakıldığını, 2019 yılında ise istinaf mahkemesinin iki şüpheli hakkındaki beraat kararını bozduğunu yazdı. Ancak ikisi de şu an Türkiye dışında.

SIRBİSTAN – KOSOVA

1992-1995 Bosna ve ardından 1998-1999 Kosova savaşı sırasında Sırbistan’ı destekleyen Rusya, Kosova’nın bağımsızlık talebini kabul etmiyor.

Son savaşta Türkiye, NATO kapsamında Kosova’ya asker göndermişti. Türk askeri hâlâ NATO’nun Barış Gücü Görevi kapsamında ülkede görev yapıyor.

2008’de tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova, Sırp silahlı grupların eylemlerine sahne oldu. Avrupa Birliği üyesi olmak hedefiyle Sırbistan önce savaş suçlularını uluslararası mahkemelere teslim etti, ardından 2013’te Kosova’yla normalleşme görüşmelerine başladı.

Ancak gerilim sürüyor.

Bağımsızlık ilanını Rusya hukuk dışı ilan ederken, Türkiye ilk tanıyan ülkelerden biri olmuştu. AB ülkeleri de Kosova’nın bağımsızlığını tanıyor.

Başkent Priştine’deki havalimanı, karayolları, hastane gibi temel yapıların çoğu Türk şirketlerce yapıldı. Kosova’daki Türk yatırımları toplamı yaklaşık 400 milyon dolar değerinde. Ülkede birçok Türk bankası da faaliyet gösteriyor.

Son dönemde Kosova’da polisin düzenlediği operasyonlarda Sırp kökenlilerin hedef alındığını savunan Belgrad, Kosova’ya yönelik askeri güç kullanabileceği mesajını verdi. Mayıs 2019’da gerilim tırmandığında Rus Savunma Bakanı Sergey Lavrov, Sırbistan yönetimiyle görüşmeler yaptı. Görüşmelerle ilgili yapılan açıklamada “İki ülkenin Kosova’daki duruma verilecek yanıt üzerine yakın işbirliği içinde çalıştığı” belirtildi.

Kosova'da, savaş döneminde ABD'den gelen yardımlardan sonra dönemin ABD Başkanı Bill Clinton'ın heykeli dikildi

Tüm bu gelişmeler, Sırbistan’la AB arasında Temmuz’da yapılacak normalleşme görüşmelerinin hemen öncesine denk geldi.

Amerikan düşünce kuruluşu Institute of War, Rusya’nın, NATO ve ABD’nin Doğu Avrupa’daki etkisini kırmak için bu çatışma alanlarını kullandığını ve Sırbistan, Moldova, Bulgaristan gibi ülkelerle ticaret ve güvenlik anlaşmaları imzalayarak kendine bağımlı hale getirmeye çalıştığını yazdı.

Aynı düşünce kuruluşu, Bosna Hersek’teki Sırp milisleri de Rusya’dan giden paralı askerlerin eğittiğin, para ve silah desteği de vererek güçlendirdiğini yazdı.

Türkiye’nin desteklediği Kuzey Makedonya’nın NATO üyeliğine de Rusya karşı çıkıyor. NATO’yla Şubat 2019’da katılım protokolü imzalandığında Kremlin, Balkan ülkelerinin NATO’ya üye olmasının bölgedeki güvenliği tehlikeye atacağını açıkladı ve protokolü kınadığını duyurdu.

Makedonya yönetimi, ülke içindeki NATO karşıtı grupların Rusya’dan destek aldığını savunuyor.

KIBRIS – DOĞU AKDENİZ

Ankara Kıbrıs sorununda, doğalgaz kaynaklarının tüm Ada halkı arasında bölüştürülmesinden ve daimi siyasi çözümden yanayken, Ada’nın güneyi üzerinde özellikle ekonomik alanda büyük bir etkisi olan Rusya ise mevcut durumun devamından yana.

Temmuz 2019’da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e yolladığı ikinci sondaj gemisi Yavuz’un Kuzey Kıbrıs’ın doğusuna ulaşmasının ardından Rusya, “Kıbrıs’ın egemenliğinin ihlâl edilmemesi” çağrısı yapmış ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki adımlarını desteklemediğini duyurmuştu.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili açıklamasında “Doğu Akdeniz’deki krizin kapasitesini artıracak adımlardan kaçınılması; sorunlu konuların çözümü için diyalog ve karşılıklı çıkarlar dikkate alınarak çaba gösterilmesi çağrısı yapıyoruz” denildi.


NATO üyesi Türkiye ile Batı bloğunun ezeli rakibi Rusya arasındaki anlaşmazlık noktaları, iki ülkenin de asker bulundurduğu Afganistan’a da kısıtlı da olsa yansıyor. Türk askeri, Taliban’a karşı savaşan NATO’nun destek misyonu kapsamında ülkede görev yapıyor. Rusya’nın ise Taliban’a destek verdiği iddiaları Batı basınında zaman zaman yer alıyor.

Son dönemde Ankara’dan gelen açıklamalar ise, tüm bu anlaşmazlık noktalarına rağmen Rusya ile ekonomik ve enerji işbirliğinin süreceğini gösteriyor. NATO ülkelerinden ve ABD’den gelen yaptırım tehditleri ve uyarılara rağmen Rusya’dan alınan S-400 savunma sistemi, Rus doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak Türkakım projesi ve Rusya’nın yürüttüğü Akkuyu Nükleer santrali, bu işbirliklerinden en büyükleri.

Erdoğan, İdlib’deki olayların ardından Rusya’nın da taraf olduğu mutabakatın Şam yönetimi tarafından ihlâl edildiğini söyledi:

“Bu İdlib mutabakatının açık bir ihlalidir. Rejim için tabii ki bunun sonuçları da olacaktır… Bizim Rusya ile şu aşamada bir çatışma ya da ciddi bir çelişki içine girmemize gerek yok.”

Rusya’nın Suriye’de konuşlu iki adet S-400 savunma sistemi var. Bu sistemlerin kapsama alanına Adana, Şanlıurfa, Konya, Malatya ve Kayseri de giriyor.

Erdoğan, S-400 savunma sisteminden vazgeçilmeyeceğini söylerken de şu ifadeleri kullandı:

“Nükleer enerji meselemiz var, rakamlar orada çok ciddi. Türk Akım projesi var. Doğalgazımızı çok ciddi bir oranda Rusya’dan alıyoruz. S-400 konusu var. 20 ile 25 milyar dolar arasında bir ticaret hacmi var. Turizm noktasındaki ilişkilerimiz de iyi bir noktada, birinci sırada Rusya geliyor.

“Bunları görmezlikten gelemeyiz. Onun için de tabii her şeyi oturacağız konuşacağız. Çünkü öfke ile kalkan zararla oturur.”

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”