Yukarı çıkıyorum, 5 nolu odaya. Günün büyük bölümünü geçirdiğim odama. Yani odamıza. Çünkü benimle birlikte dört kişi daha kalıyor.
Ama şu an ruhuma, yalnızlığıma ve varlığıma ait. Kimsecikler yok. Saat gece yarısına yakın. Pencereden gökyüzünü izliyorum. Gökyüzünde dolunay var. Burada nadir görülen bu manzaranın tadını çıkarmak için bir hışımla aşağıya, mutfağa inip çay alıyorum. Odaya geri dönüyorum. Pencerenin karşısında duran beyaz plastik sandalyeye geçip oturuyorum. Az önce dolunay daha belirgindi ve ışıkları parlaktı. Ama şimdi parlaklığını yitirmiş gibi duruyor. Yine de dolunayın küçük pencerenin manzarasında olması sevindirdi. Bir süre gözlerimi alamıyorum gökyüzünden. Radyodan yükselen Schumann’ın Piyano Beşlisi sonatına hafif bir esintiyle pencereden içeriye doğru yayılan akasya kokusu eşlik ediyor. Yakınlarda akasya ağaçları veya bir orman olmalı. Hatta çam ağacı ağırlıklı bir orman olmalı. Çünkü saf akasya kokusu değil, çam aromalı bir koku. İnce ince işliyor nemli tenime. Dolunay ise yavaş yavaş uzaklaşıyor küçük pencerenin manzarasından.
Önümdeki yarı dolu çay bardağından bir yudum alıyorum ve ardından gecenin keyifli yalnızlığına bir sigara yakıyorum. Evet ıssız, dingin ve keyifli bir yalnızlık. Fakat ruhum tedirgin. Çünkü her an birileri kapıdan içeri girip bu ıssız yalnızlığımı bozabilir. Birazdan gelecekler…birazdan. Gözlerim, oturduğum sandalye ile ranza arasındaki kartondan yapılmış sehpanın üzerindeki kitaplara takılıyor. Başucu kitapları; Nietzsche’nin, Dostoyevski’nin ve Heidegger’in kitabı. Bir de gazetelerin haftalık kitap ekleri. Doğrusu şu an ruhumun şen yalnızlığını, Nietzsche’nin ve Dostoyevski’nin “hiçliği” ile yıkamak istemiyorum. Hiçliğinizi alın zamana gömün. Hatta “zaman”la birlikte toprağa gömün; derin derin. Topraktan sızıntı yapmasın şen ruhuma.

Perşembe gecesi, yarın cuma, görüş günü. Hemen hazırlanmalıyım. Ne giysem acaba (?) Mavi tişört mü…yok yok. Her taraf mavi zaten; duvar, çarşaf, battaniye, pencere korkulukları ve pervazları, kapı… Her şey mavi. Maviye zıt bir renk tercih etmeliyim. Doğru söylemek gerekirse çok da alternatifim yok. Bordo tişört iyi bir tercih. Hayır, kontrast yapıyor maviye. Hayda, tercih konusunda bu kadar kararsız kaldığım zamanlar hayatımda hiç olmamıştı. Dolapta da pek fazla bir şey yok zaten. O zaman ne diye az olandan çokluk yaratıyorsun ?! Peki bendeki bu telaş neyin nesi… Yarın kim veya kimler gelecek görüşe… Ablam kesin gelir. Ah ablam! Abla diyerek haksızlık etmiş olurum sana sanki; dost, arkadaş, yar, sırdaş… Mutluluğumu ve yalnızlığımı paylaştığım biricik Ablam. Ya babam, aman Allah’ım gelmesin. Ben onun sulu gözyaşlarına dayanamıyorum. Sahici ve içten dökülen gözyaşları, yaşlı yüzünün kıvrımlarında parlayınca o an onunla yer değiştiriyoruz. Ruhu yaşlı bir insan oluveriyorum, gözlerinin neminde. Arkadaşlar gelebilirler ama işlerinden dolayı gelemeyebilirler de. Dışarıda olsaydım gider miydim..!? Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Şu an için muğlak geliyor bu sorunun cevabı. Kim gelirse gelsin, iyi giyinmeliyim. Buradakiler, “iyi giyindiğinde, iyi görünüyorsun karşı tarafa” diyorlar. Tecrübeli insanlar, sonuçta bir bildikleri var…
Gece yarısı. Saat on ikiyi biraz geçiyor. Zihnimdeki asılı zaman mefhumu yeni bir gün olduğunu söylüyor. Peki ya duvardaki asılı zaman? Hiç geri kalır mı tiki-takasıyla… Adeta yarışıyorlar, ruhumu küçük parçalara ayırmak için. “Saatleri bulan adama tanrı akıl fikir versin, lanet olsun o adama…” der Plautus. Az söylemiş, ben olsaydım daha fazlasını söylerdim. Evet, dolabın kapısını kapatıyorum. Gece gece oluşan bu gereksiz telaştan uzaklaşmak ve son kez dolunaya bakmak için pencereye doğru ilerliyorum. Dolunay kaybolmuş. Çatıdaki dikenli tel örgüsünde donakalan ve havalandırmanın ışıklandırmasından parlayan, tıpkı zaman gibi asılı duran bakışlarımı toplayıp, yatılı okul yıllarımı hatırlatan yatağıma uzanıyorum.
Geceyi huzurlu bir uykuyla tamamlamıştım. Sabaha büyük bir coşkuyla uyanıyorum. Güneş ışınları henüz çatıya yeni düşmüştü. Genelde bu saatlerde avlu (havalandırma) kapısı açık olmaz ama bugün şansıma erken açılmıştı. Herkes uyuyor. İlginç olan koğuşun dört muhabbet kuşundan da ses seda yok. Hemen avluya iniyorum. Yenilenmiş çam aromalı akasya kokusu doluşmuş avluya. Gökyüzünün maviliğine iki martı kanat çırpıyor. Çatıda sabah güneşinin tadını çıkaran ve avlumuzun daimi konukları iki serçe. Dün geceden süregelen bu keyifli yalnızlığın burada, yani 36 kişilik koğuşta fazla geldiğini düşündüğüm sırada, benimle birlikte herkesin avluda olduğunu görüyorum.
@iznews agency | Ercan Ekinci Gazeteci- Maltepe 2 No’lu L-Tipi Kapalı Cezaevi, B-1 Koğuşu

