23 Eylül 2026
17.9 C
İstanbul

Gazeteci Mutlu Çiviroğlu, Al Hol Kampına ziyaretini ve gözlemlerini iznews’e anlattı

2014 yılında IŞİD Kürt topraklarına saldırdığında herkesin sorduğu soru aynıydı: Kürtler IŞİD’i durdurabilir mi?

Kürtlerin ve bölgede yaşayan halkların ve inançların zor bir süreçle karşı karşıya kalacakları öngörülüyordu. IŞİD kendini ilan ederken çok kuralsız bir savaşa girişeceğini belli etmişti.

IŞİD’in ortaya çıkışının temelinde Şam yönetimine karşı savaşmak olsa da 5 yıl boyunca savaşının büyük çoğunluğunu Kürtlere ve Kürtlerin yaşadığı topraklarda yürüttü.

Musul’dan başlayan ve Akdeniz’e kadar uzanacak bir alanda Irak, Şam İslam Devleti hilafetini amaçlayan örgüt, önündeki en büyük engellerden biri olarak gördüğü Kürt milis güçlerine karşı büyük bir savaş başlattı. Savaş sadece askeri olarak başlatılmadı, Ezidi, Hristiyan ve toprak savunması yapan müslüman Kürtler de IŞİD’in katliamlarında büyük bedel ödediler.

Kobani’de IŞİD’in yenilgisinden sonra,Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile Türkiye arasında sınırlı olan iletişim tamamen koptu ve Türkiye, Kürt unsurlarını tehdit etmeye başlayarak Kürt güçlerini “terör” örgütü ilan etti. Uluslararası platformlarda buna yönelik diplomatik faaliyet yürüttü.

Türkiye ile Kuzey Suriye/Rojava sınır hattında da gerginlik gittikçe büyüdü ve bu gerginlik tırmanmaya devam ediyor.

IŞİD’in Kürt güçlerine karşı büyük hayallerle başlattığı Kobani savaşı, Irak Şam “İslam Devleti” temelleri için hem başlangıç hem de son oldu. Kobani savaşı sonrasında,IŞİD’in toprak hakimiyeti, üst üste aldığı yenilgilerin ardından hilafetin başkenti ilan ettiği Irak’ın Rakka vilayetini kaybetmesiyle son buldu.

En son sığındıkları Deirezzor’da binlerce militanını kaybetti. Geriye kalan binlerce militan ve yerleşik yaşama geçen aileleri ve çocukları uluslararası koalisyon destekli SDG’ye teslim oldu. Bu, Irak Şam İslam Devleti’nin toprak hakimiyetinin tamamen bittiğinin ve çöküşünün fotoğrafıydı…

IŞİD sonrasında Kuzey Suriye Özerk Yönetimi, dünyanın her yerinden çağırdığı gazeteci, akademisyen, hukukçu ve önemli şahsiyetlerle “IŞİD’lilerin uluslararası bir mahkemede yargılanma” koşulları üzerine geniş katılımlı bir çalıştay düzenledi.

Kuzey Suriye Rojava’da, Rojava Stratejik Ararştırmalar Merkezi (NRLS) tarafından “IŞİD” konulu foruma katılan deneyimli gazeteci Mutlu Çiviroğlu ile forumun amacı, uluslararası platformda olası karşılığı, esir IŞİD’li ailelerin durumu ve şu an bulundukları koşullar, Türkiye’nin Kürt bölgesine yönelik tehditleri, tarafların ne düşündükleri, ABD tarafında SDG ile Ankara arasında yapıldığı iddia edilen ara buluculuğu konuştuk.

Röportaj | İhsan Kaçar

Kuzey Suriye Rojava’da bulunan yaklaşık 70 bin IŞİD’li ailelerinin bulunduğu Al Hol Kampı |
Mutlu Çiviroğlu

IŞİD’in yenilgisinden sonra, sizin de katıldığınız uluslararası düzeyde bir konferans düzenlendi. Konferansın temel amacı ve tartışılan konular neydi?

“Kampta bulunan IŞİD’e yakın kişiler birçok vakaya karışıyor”

Mutlu Çiviroğlu | Konferans, IŞİD`in coğrafi olarak yenilmesinden sonra, yapılması gerekenleri tartışmak üzere yapıldı. Suriye Demokratik Güçleri`nin (SDG) elinde bulunan IŞİD`li militanların, kadınların ve çocuklarının, başlıca Al-Hol Kampı’nda bulunan insanların durumunun tartışılmasına yönelik bir konferanstı. Bu insanların dünya ve özellikle bölge için yarattığı riskler ve sorunlar var. Çünkü bu insanların sayısı Rojava’da, Kuzey ve Doğu Suriye’de çok fazla ve bu bir güvenlik sorunu oluşturuyor. Bundan bir süre önce militanların cezaevinden kaçma girişimleri oldu. Al-Hol Kampı’nda 14 yaşında bir kız çocuğunu öldürmeleri, bir asayiş görevlisini bıçaklamaları ve bundan birkaç gün önce Endonezyalı hamile bir kadını anlaşılmayan bir nedenden öldürmeleri gibi birçok olay yaşandı. Bu tür durumlara dikkat çekmek, ülkelerin kendi vatandaşlarını almaları ve en önemlisi eğer bu ülkeler vatandaşlarını kabul etmiyorlarsa, uluslararası bir mahkeme kurulması ve bunların nasıl yargılanabileceğine dair hukuki alışveriş tartışıldı konferansta.

Katılımcılar arasında devletleri temsilen resmi yetkililer var mıydı?

Mutlu Çiviroğlu | Bu konferans, devletler arası bir düzeyde olmadığı için, yönetimleri  temsil eden kimse yoktu. Daha çok kendi ülkelerinden gazeteci, doktor, akedemisyen, toplumlarında ağırlıkları olan insanlarla tartıştık. IŞİD sonrası sahada var olan sorunun yerel yetkililer tarafından dile getirilmesi; askeri, ekonomik, toplumsal olarak tartışıldı. Konforansta bulunan katılımcılar da bunu kendi ülkelerine aktarıyorlar. Bilgi alışverişi yapıldı. Amerika, Fransa, Güney Afrika, Mısır, Almanya, Arap Birlikleri`nden ve daha birçok ülkeden gelen katılımcılar vardı. Katılımcılar sahayı bizzat gözleme imkanı da buldular.

Konferansın sonuçları ne tür bir yansıma yaratabilir. AB ve ABD nezdinde karşılığını bulabilir mi?

Mutlu Çiviroğlu | 3 gün süren uluslararası bir konferansın, Rojava gibi bir yerde, savaşın yerle bir ettiği Suriye gibi bir ülkede  hiç aksamadan güvenli bir şekilde sürmesi  dikkat çeken bir nokta. Hem uluslararası hem de toplumsal sorunun tartışılması mutlaka etkili olacaktır ki bu kısmen başarılı oldu diyebiliriz. Birçok uluslararası medya kuruluşu bu sorunları dile getirdi.

Al Hol Kampı | Mutlu Çiviroğlu

Yabancı ülkelerin vatandaşı olan esir IŞİD üyeleri ve aileleriyle ilgili uluslararası mahkeme düşünülüyor, bununla ilgili girişimler var mı? Orada bulunan koalisyon güçlerinin bu konudaki düşünceleri nelerdir? Mahkeme kurulacaksa belirli bir tarih üzerinde duruluyor mu? Eğer planlanıyorsa uluslararası mahkemeyi nerede kurmayı düşünüyorlar?

“Uluslararası güçler bu konuda biraz isteksiz davranıyor”

Gözlemlerine göre uluslararası güçlerin biraz isteksiz davrandığını ve Kürtler’de ’kendi sorunlarına çözüm bulmaya çalışıldığını dile getiren Mutlu Çiviroğlu, “Çok fazla IŞİD’li ve aileleri var ortada ve bu durum Rojava Kürtleri’ni hem ekonomik hem de toplumsal olarak çok büyük bir baskı altına almış durumda. Daha önce de belirttiğim gibi, kamplar ve cezaevleri çok büyük sorunlara sebep oluyor. Bu insanların cezaevlerinden, kamplardan kaçma ihtimalleri yüksek. Al-Hol Kampı’nı ziyaret ettiğim zaman 4 kişilik bir güvenlik ekibi bana eşlik etti. Çünkü güvenliğimizden endişe ediyorlardı.  Hâlâ radikal olan büyük bir kesim var kampta. Elbette herkes için aynı yargıya varmak doğru olmaz, pişman olanlar da var. Ama geneli itibari ile o kampın yarattığı tehlikeler mevcut. Uluslararası mahkeme fikri yeni ortaya çıktı. Rojava yönetimi; Fransa, Güney Afrika, Hollanda gibi ülkelerden hukuk uzmanları ile düzenlenen özel bir oturumda, uluslararası hukuktan herhangi bir onay gelmeden mahkumları kendilerinin de yargılayabileceğini dile getirildi. Bu benim için çok dikkat çekici bir noktaydı. Hem hukuksal hem de askeri olarak böyle bir şeyin uygulanabileceği bizzat dışarıdan gelen uzmanlar tarafından dile getirildi. Önümüzdeki süreçte bu konu biraz daha dile getirilecek. Tabi ki coğrafi olarak dışarıdan gelebilecek engelleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor.”

Uluslararası mahkeme kurulursa, Özerk Yönetim’in Anayası’na göre mi IŞİD’lileri yargılayacak, yoksa IŞİD’lilerin yargılaması için yeniden özel bir anayasa çalışması mı devreye girecek?

“Savaş ve soykırım suçu ile yargılanacaklar”

Uluslararası mahkemenin kurulması kolay bir durum olmadığı ifade eden Çiviroğlu, “Bunu uluslararası koalisyonun desteklemesi gerekiyor.  Çünkü daha öncesinde yapılan mahkemeler bu minvalde yapıldı. Uluslararası hukuka  göre, birçok ülkeden yargılanması gereken insanlar var, o yüzden bu iş çok boyutlu; savaş ve soykırım suçları ile yargılanacaklar. “

IŞİDlilerin bulunduğu en büyül kamp olan Al Hol kampına gittiniz. Kamp ne durumda? IŞİD’lilerin örgütleme faaliyetleri var mı?

Al Hol Kampında IŞİDli aileler

Kampta yaklaşık 70 binden fazla insanın kaldığını söyleyen Çiviroğlu, “Çoğunluğu Iraklı ve Suriyeli mülteciler. Baghuz operasyonundan sonra birçok IŞİD’li aile getirildi. Bu da kampın demografik yapısını kısmen değiştirdi denebilir. IŞİD`li kadınların kendi içlerinde örgütlü bir yapıya gitmesi, iç hiyerarşi denilebilecek yapıya sahip olmaları, kendi aralarında oluşturdukları polis düzeninin röportaj esnasında yanımıza gelip konuşan kişiyi dinlemesi  kampı kontrol altında tutmaya çalıştıklarının bir belirtisi. Bizim büyük bir güvenlikle önlemiyle kampa gitmemiz, kampın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor. Buna rağmen çevreden gelen küfürlere ve olumsuz bakışlara maruz kaldık. Yine bundan birkaç gün önce kampta IŞİD bayrağı dalgalandırarak örgüte halen bağlı olduklarının mesajı verdiler. IŞİD düşüncesinin hâlâ devam ettiğini görebiliyoruz. Bu düşüncenin kamp içinde kendilerine uymayanları öldürmeye kadar gittiğini biliyoruz. Kampta ve Baghuz’da dikkatimi çeken diğer bir önemli nokta ise kadınların, erkeklere oranla hilafet düşüncesine çok daha bağlı ve çok daha radikal olabildiği bir durum mevcut…”

Mevcut kampı izin alarak gezdiğini belirtten Çiviroğlu, kampta yaşananlara ilişkin bazı iddiaları, kampı dolaştığı esnada sorduğunu ve iddialarla ilgili yetkililerin kendisine şu açıklamalarda bulunduğunu aktardı:

”Söz konusu iddialar kesinlikle doğru değil. Fakat gelen kişiler, YPG’nin olsun Asayiş’in olsun, askeri kıyafetler giyiyor. Fakat bildiğiniz gibi Hol Kampında durumlar karışık ve bir noktaya kadar tehlike de var. Rahat bir şekilde askeri kıyafetleri giyip YPG adına, Asayiş adına kadınları çıkarıyorlar.  Kaçış olmuş fakat çok fazla değil. Birkaç aile çıkmıştır belki. Kontrolümüzde olduğu için kolay kolay kaçamıyorlar. Kaçmak isteyenleri hemen engelliyoruz. Adımızı karalamak için böyle şeyler yapmak istediler.

“IŞİDli kadınların taciz ettiği iddiaları doğru değil

Gazeteciler Hol Kampı’na gittikleri zaman, bu kampın nasıl olduğunu biliyorsunuz, bazı kadınlar bizi karalamak istiyor ve bu tür şeyler söylüyorlar. Fakat biz kültür ve ahlakımızla tanınıyoruz. Asayiş’in herhangi bir tacizi gerçekleşmemiştir. YPG’yi ve Asayiş’i karalamak isteyenler, Özerk Yönetimi karalamak isteyenler bu tür şeyler yapıyorlar. Bizim düşman sayımız çok. Hol Kampı’ndan sonra bütün ülkelerden insanlar burada toplanmışlar. Bu tür şeyleri çok söylüyorlar, fakat doğru değil bunlar çünkü söz konusu iddialar gerçeği yansıtmıyor. Bu kadınlar bizi karalamak istiyor. Kendilerini kurtarmak için bu tür şeyler yapıyorlar. Bizi kötü bir şekilde göstermek isteyen gazeteciler aracığıyla yabancı ülkelerin dikkatini çekmek istiyorlar. IŞİD’e yardım etmek isteyen kimseler böyle şeyler yapıyorlar. Bizde taciz gibi bir durum söz konusu olamaz. Böyle bir şey yapan ya da düşünen kimse cezalandırılır. Kültür ve ahlakımızla tanınıyoruz, bizde olmaz böyle şeyler. Örnegin erkek Asayiş üyeleri çadıra girmiyorlar. Erkek Asayiş üyeleri dışarda nöbet tutuyorlar, kadın Asayiş üyeleri içerde nöbet tutuyor. Ayrı bir şekilde duruyor erkek ve kadın asayiş üyeleri. Erkek asayiş üyelerinin çadırlara girmesi yasak.

IŞİD’lileirn kaldığı Al Hol Kampında IŞİD’li sempatizanların bıçakla yaraladığı asayış görevlisi | Mutlu Çiviroğlu

Biçaklama meselesi peki? Evet bıçaklama meselesi doğrudur. Büyük bıçaklar emniyetten dolayı yasaklanmış durumda. Kampta öldürme durumları oluyor. Bu tür tehlikeler var. Asayişten arkadaşlarımız kampta dolandıkları zaman bıçakla arkalarından saldırıyorlar. İntikam almak istiyorlar. Kadının çadırda öldürümesi meselesi doğrudur. Küçük kız çocuğunun meselesi de doğrudur. Oz nenesi o küçük kızı öldüren gruba yardımcı olmuş. Sebebi de küçük kız çocuğunun yüzünü açmak istemesi ve siyah giysilerden kurtulup renkli şeyler giymek istemesi. Onu kafir olarak gösterip öldürmüşler. IŞİD ideolojisinden çıkmak isteyen kadınları öldürmeyi, yakmayı, helal görüyorlar. Birkaç gun once öldürülen Endonezyali kadın da işkence ile öldürülmüş. Bir bıçak darbesiyle değil, soyuyorlar, ölene kadar dövüyorlar. Yüzünüü açmak isteyen küçük çocuğun da elini kırmışlar, kemiklerini kırmışlar ve o şekilde öldürmüşler. Kadınlar bayrak kaldırdı, siyah elbiseler giydiler ve toplandılar.

“Buradaki IŞİD’liler, Al Hol Kampı’nda İslam Devleti’ni kurmak istiyor”

Al Hol Kampı | Mutlu Çiviroğlu

IŞİD’e bağlılıklarını gösterdiler. Zaten her tarafta duyuldu bu. Birkaç gün önce gerçekleşti bu. Biz onların önünü kapatıyoruz, Rojava için tehlike oluşmasını engelliyoruz. Onların önü kapandığı için bize karşı bir şeyler yapmak istiyorlar. Hol Kamp’ında yaşanalar bir gazeteye, bir dergiye bir filme sığacak şeyler değil ama. Günlük olarak gördüğümüz ve uğraşmak zorunda kaldığımız şeyler. Kadınlar, Hol Kampında İslam Devleti kurmak istiyor ve biz de doğal olarak onları engelliyoruz. İmkanlarımız kısıtlı ve üzerimizde Türkiye gibi bir tehdit var. Türkiye, Afrin’e saldırdığı gibi, bize de Cizre’ye de saldırırsa, kamplardaki IŞİD’lilerin hepsi bize karşı baş kaldırır. Kadınlar kendileri bunu söylüyor, Türkiye ile birlikte hareket ediyoruz, diyorlar. Biz bunun için devletlere çağrıda bulunuyoruz, gelip vatandaşlarını alsınlar. Üzerimizdeki baskıyı azaltsınlar. Bir destekte bulunsunlar, bir şey yapsınlar ve bizi bu yükten kurtarsınlar. Devletler kendi vatandaşlarını bir yük olarak bizi bırakmış ve onları korumamızı istiyorlar. ‘Onları koruyup kollayacaksın, onları besleyeceksin, onları tedavi edeceksin, bize saldırsınlar ve biz de cevap vermeyelim?’ Özerk Yönetim neye tahammül etsin, neye etmesin? Bu kadınlar kaldıkları sürece ideolojileri kuvvetlenecek ve DAIŞ bir daha dönecek. Zaten kadınlar IŞİD’in bir kez daha döneceğini söylüyor. Çocuklarını eğitip bize saldırtacaklarını söylüyorlar. Çocuklar IŞİD ideolojisiyle büyütülüyor. Bu şekilde anneleri ve babaları gibi olacaklar. Bunun için devletlere çağrımız bir an önce gelip vatandaşlarını almaları ve orada yargılamalarıdır. Kadınlar her an arkadaşlarımıza saldırıyor, küfür ediyor, bıçak saplıyorlar. Bunlar her gün yaşanıyor.  IŞİD cephelerde bitti, bu doğru fakat felsefe olarak, ideoloji olarak hala Rojava’da çok. Kamplarda ve hapislerde bu ideolojiden çok kişi var. Sadece cephede değil, kamplarda, hapislerde de IŞİD’e karşı mücadele yürütüyoruz ve bu ideolojiyi bitirmek istiyoruz.  IŞİD’e desteğin Türkiye üzerinden geldiğini biliyoruz. Avrupa’dan gelenler Türkiye üzerinden DAIŞ’e katıldılar. Bundan daha büyük tehlike olabilir mi? Kadınlar da bizi Türkiye ile tehdit ediyor, Türkiye’ye yardım edeceklerini söylüyorlar. Eğer Afrin’e saldırdıkları gibi saldırırlarsa Rojava DAIŞ olur ve diğer dış ülkeler için de tehdit oluşur.”

Oluşacak uluslararası bir mahkemede IŞİD’lilerin aileleri de yargılama kapsamında olacaklar mı? Kamp içerisinde IŞİD’li veya ailelerinden konuştuklarınız oldu mu? “İslam Devleti” hakkında ne düşünüyorlar, beklentileri nedir, yaşamlarına dair kodları nelerdir. Vatandaşı oldukları ülkelerde mi yoksa orada kurulacak uluslararası bir mahkemede mi yargılanmak istiyorlar?

Kamp içerisinde kurulan pazar tezgahları | Mutlu Çiviroğlu

Mutlu Çiviroğlu | Şöyle bir durumun görülmesi lazım, bu kadınlar Baghuz’dan geldi. Baghuz, IŞİD’e inanan savaşçıların ve ailelerinin son âna kadar kaldığı bir yer. Bu insanlar IŞİD’in çekirdek yapısını oluşturuyor. Bu kadınların sergiledikleri tavır, çok net bir şekilde seçim yaptıklarının göstergesi. Pişman olmadıklarını, bilinçli olarak katıldıklarını, IŞİD’e ve Bağdadi`ye bağlı olduklarını, bu kampta bulunmayıp da IŞİD bölgesinde yaşamak istediklerini pek çok kez dile getirdiler. Bu sebeple uluslararası bir mahkemede yargılanmaları gerekiyor, suçlarının cezasını çekmeleri gerekiyor. Yetkililerin söyledikleri de bu. Kadınlar ve çocuklar kendi ülkeleri tarafından alınıp yargılanmalı  ve rehabilitasyon desteği almalı… Ama uluslararası mahkeme konusu daha çok erkek savaşçılar üzerinden tartışılıyor. Kamptaki çocukların anneleri tarafından örgütlenmesi, IŞİD zihniyetiyle büyütülmesi çok büyük bir tehlike. Birleşmiş Milletler’in (BM) rapora göre 70,097 kişi yani 19,824 hane bu kampta kalıyor. Kürtler hem ekonomi hem de güvenlik açısından kampı kontrol etmekte zorlanıyor. Kampta, Kürtlere yönelik bir takım propagandalar yapılıyor; cinsel taciz, para karşılığı kadınların kamptan kaçmalarına göz yumulması gibi birçok şey olduğuna dair iddialar ortaya atılmıştı. Ben Türkiyeli, Hollandalı, Belçikalı, Azeri ve Tacik birçok kadın ile konuştum ama hiçbiri bu durumu dile getirmedi. Kürtlerin bu konudaki hassasiyeti ve ciddiyeti de bilinmekte. Kampta bir süre önce çarşı iznine çıkan bazı kadınların geri dönmemesi üzerine kamptan çıkışlar yasaklanmış durumda. Bu olayın ardından kampın içinde pazar kurulduğu ve kampta kalanların alışverişini buradan yaptıkları kamp yetkilileri tarafından dile getirildi.

Koridor meselesini üç başlık altında tek soru gibi sorayım.

a) Özerk yönetim ne düşünüyor, koalisyon güçleri ile yapılan ortaklaşmada neler konuşulmuş, hem fikir oldukları bir konu var mı?

b) Uluslararası koalisyondan yetkililer ile koridor meselesini konuşabildiniz mi? Askeri açıdan ne düşünüyorlar?

c) Ayrıca Türkiye’nin 30 km içerde olacak şekilde bir talebi var. Bu talebe ilişkin orada bulunan Uluslararası koalisyon ne düşünüyor?

ABD Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey ile SDG yetkisi Mazlum Kobani

“Koridor meselesinde, ABD Türkiye’ye değil de, Kürtlerle daha hemfikir”

Mutlu Çiviroğlu: Güvenlik ve tampon bölge konusunda Türkiye ve ABD’nin birbirine uzak durduğu, Kürtler ile Amerika’nın hemfikir olduğu söylenebilir. Bu da YPG`nin sınırın 5 kilometre ötesinde bulunmasını kapsamakta.  Tampon bölge de  Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ezidilerin ve orada bulunan halkın kendisini dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı koruması anlamına geliyor. Son dönemde Türkiye’den gelen açıklamalar da bu kaygıları arttırmış durumda. Tarafların tampon bölgeye bakış açısı çok farklı, bu yüzden nasıl bir çözüm bulunacağı daha belirsiz. Özellikle Afrin’de meydana gelen cinayet, işkence, tecavüz, rehin alma, talan etme gibi birçok olayın raporlara yansıması, diğer bölgelerde yaşayan insanları da tedirgin etmiş durumda. Bu sebeple Kürtler  tampon bölgenin kurulması ve güvenliğin sağlanması konusunda ısrarcı.

Koridor meselesi ve Türkiyenin tehditleri ile ilgili Jeffrey’in SDG ile Türkiye arasında arabuluculuk yaptığı iddiaları doğru mu? Arabuluculuk yapıldıysa “Türkiye neler söylemiş, hangi şartları öne sürmüş, SDG’nin buna yönelik cevabı neler olmuş?.” Arabuluculuk varsa ne durumda seyrediyor. Türkiye bir dönemde Özerk Yönetimi tehdit etmiyordu ve S-400’lerin alımından sonra Türkiye tekradan Menbiç ve Kuzey Suriye’ye yönelik tehdit dozunu arttırdı. Arabuluculuğun iyi gitmediğine bağlayabilir miyiz?

Reuters -Arşiv

“Arabuluculuk değil de, ABD hem SDG, hem de Türkiye ile görüşüyor”

Mutlu Çiviroğlu | ABD’nin arabulucu olduğunu sanmıyorum. ABD Türkiye ile müttefik, SDG ile işbirliği içinde. Hem Türkiye ile hem de Kürtler ile görüşebiliyor. Arabulucu olarak iki tarafın da bir noktada mutabık olması gerekiyor ama benim gözlemlediğim ABD daha çok Türkiye’nin agresif tutumunu yatıştırmayı amaçlıyor. ABD, Rojava’dan gelebilecek bir tehlike olmadığını görüyor; kendi askerleri, cihazları, radarları orada, ve askerleri sınır devriyelerinde yer almakta. Bütün bunların bir diğer var oluş sebebi de olası bir Türkiye saldırısının önüne geçmek. Ayrıca sizin de belirttiğiniz gibi, bölgedeki gerginlik  S-400’leri kısmen unutturmak için bilinçli olarak tekrar tırmandırılmış durumda. ABD’li demokratların ve cumhuriyetçilerin Türkiye’ye karşı çok büyük tepkileri var. Trump`ın isteksiz olduğu basına da yansıdı. Suriye’deki durumun tırmandırılması S-400’ler için Türkiye’de biraz daha yer açmış durumda, bu da zaten bilinçli olarak yapıldı.

Türkiye ile ABD arasında Rojava konusundaki en büyük tartışma, ABD’nin SDG/YPG’yi bölgede işbirliği için güvenilir bir aktör olarak görmesi.  Türkiye ise Kürt güçlerini bir tehlike görüyor. Bu durumda iki tarafın  mutabık olmasını zorlaştırıyor.  Öte yandan Türkiye, Rojava konusunu tırmandırarak ABD’nin taviz vermesini sağlamak niyetinde… | iznews agency

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”