30 Eylül 2026
16.5 C
İstanbul

Eski İsrail Başbakanı Bennett: İsrail ordusu çöküş riskiyle karşı karşıya

Tom Barrack’ın Ortadoğu denkleminde Kürtler: Entegrasyon mu, merkeziyetçilik mi?
Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan gelişmelere yalnızca günlük açıklamalar üzerinden bakıldığında, birbirinden bağımsız görünen birçok gelişmenin aslında aynı stratejik çerçevenin parçaları olduğu gözden kaçabilir.
Suriye’de Şam ile Kürtler arasındaki müzakereler, Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD/SDG) geleceği, Rojava’daki kurumların merkezi yönetime entegrasyonu, Irak’ta Peşmerge’nin Irak ordusuyla ilişkisi ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığını yeniden düzenlemesi aynı dönemin farklı başlıkları olarak karşımıza çıkıyor.
Bu gelişmelerin merkezinde ise son dönemde giderek daha fazla öne çıkan bir isim var: ABD’nin Suriye ve Irak özel temsilcisi Tom Barrack.
Barrack’ın açıklamalarına kronolojik olarak bakıldığında, Washington’ın bölgeye ilişkin yaklaşımında önemli bir çizgi belirginleşiyor: Silahlı yapıların ve özerk güvenlik mekanizmalarının devlet çatısı altında toplanması, merkezi hükümetlerin güçlendirilmesi ve bölgesel aktörlerin mevcut devlet sınırları içerisinde yeniden konumlandırılması.
Bu yaklaşımın Kürtler açısından ne anlama geleceği ise yalnızca “entegrasyon” kelimesi üzerinden tartışılabilecek kadar basit değil.
İlk aşama: “Kürtler için fırsat” söylemi
2026’nın başında Suriye’deki dengeler hızla değişirken Barrack, Kürtlerin önündeki en büyük fırsatın Beşar Esad sonrası oluşan yeni Suriye düzenine dahil olmak olduğunu savundu.
20 Ocak’ta yaptığı açıklamada, geçmişte ABD’nin SDG ile ortaklığının temel gerekçesinin IŞİD’e karşı mücadele olduğunu, ancak Şam’da artık güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hazır bir yönetim bulunduğunu belirtti. Barrack aynı dönemde SDG’nin sahadaki temel IŞİD karşıtı güç olma rolünün büyük ölçüde sona erdiğini söyledi.
Bu açıklama aslında yeni dönemin temel parametresini ortaya koyuyordu.
Washington açısından denklem artık “SDG ile nasıl ortaklık sürdürülür?” sorusundan çok, “SDG yeni Suriye devletinin içine nasıl dahil edilir?” sorusuna dönüşüyordu.
Barrack’ın “ayrılıkçı bir sonucu desteklemiyoruz” şeklindeki daha önceki yaklaşımı da bu çizginin devamıydı. Aynı zamanda federasyonun altında, azınlıklara belirli ölçülerde özerklik sağlayabilecek yeni bir mimariden söz etmişti.
Buradaki kritik ayrım tam da budur:
Washington, Kürtlerin haklarının tanınmasını destekleyebilir; fakat bunu bağımsız ya da federal bir siyasal yapılanmadan ziyade Suriye devleti içerisinde gerçekleştirmek istiyor.
Ocak anlaşması: Entegrasyonun çerçevesi
18 Ocak’ta Şam ile SDG arasında ateşkes ve entegrasyon konusunda yeni bir anlaşma açıklandı. Barrack, bu anlaşmayı Washington açısından Suriye’nin yeniden birleşmesine yönelik önemli bir dönüm noktası olarak nitelendirdi.
30 Ocak’ta ise yeni bir anlaşmanın ardından Barrack, SDG’nin askeri, güvenlik ve idari yapılarının aşamalı olarak devlet kurumlarına entegre edilmesini “tarihi bir dönüm noktası” olarak değerlendirdi.
Burada kullanılan kavram dikkat çekici:
Entegrasyon.
Fakat entegrasyonun hangi şartlarda gerçekleştiği, kimin hangi kurumu yöneteceği ve yerel yönetimlerin ne ölçüde yetkiye sahip olacağı en az kavramın kendisi kadar önemliydi.
Çünkü Kürtlerin temel meselesi yalnızca silahlı güçlerin geleceği değildi.
Dil, eğitim, yerel yönetim, güvenlik, siyasi temsil, kültürel haklar ve karar alma mekanizmalarındaki yetki paylaşımı da aynı dosyanın parçalarıydı.
Dolayısıyla SDG’nin askeri olarak Şam’a bağlanması ile Kürt meselesinin siyasi olarak çözülmesi aynı şey değildi.
Nitekim Ağustos ayında Barrack da askeri entegrasyonda ilerleme sağlandığını, ancak siyasi ve eğitim alanındaki sorunların görüşülmeye devam ettiğini ifade etti.
Ağustos: “Tek ordu, tek devlet”
25 Ağustos’a gelindiğinde SDG’nin Suriye devlet kurumlarına entegrasyonu konusunda yeni bir aşamaya geçildi.
Barrack bu gelişmeyi “tarihi” olarak nitelendirdi. Kürtçe eğitimin tanınmasını ve Mazlum Abdi ile İlham Ahmed’in Suriye hükümeti içerisinde önemli roller üstlenmesini de sürecin parçaları arasında gösterdi.
Ancak açıklamasının sonunda kullandığı formül, Barrack’ın siyasi perspektifini oldukça açık biçimde ortaya koyuyordu:
“Tek ordu, tek hükümet, tek devlet.”
Bu ifade, tartışmanın merkezidir.
Çünkü bir tarafta Kürt dilinin ve kültürel hakların tanınması vardır.
Diğer tarafta ise siyasi ve askeri yapının tek merkezde toplanması vardır.
Bu ikisi aynı anda mümkün olabilir. Fakat bunun nasıl uygulanacağı, yerel iradenin ne ölçüde korunacağı ve merkezi hükümetin yetkilerinin nerede başlayıp nerede biteceği belirleyici olacaktır.
Dolayısıyla asıl mesele artık yalnızca “Kürtler tanınıyor mu?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Kürtler tanınırken siyasi karar alma kapasitesi ne kadar korunacak?
SDG’nin dönüşümü ve merkezi devlet
25 Ağustos’ta SDG’nin mevcut askeri yapısının sona erdirilmesi ve güçlerin Suriye devletinin askeri yapısına dahil edilmesi süreci resmileşti. Reuters da bu gelişmeyi, SDG’nin bağımsız askeri misyonunun sona ermesi ve savaşçıların devlet ordusuna aşamalı biçimde dahil edilmesi olarak aktardı.
Böylece yıllardır fiili olarak ayrı güvenlik, yönetim ve askeri kurumlar oluşturan yapıların önemli bir bölümü Şam merkezli devlet sistemine taşınmaya başladı.
Bu durumun savunucuları açısından bunun anlamı açıktır:
Suriye’nin parçalanmasının önüne geçmek, tek bir devlet çatısı oluşturmak ve uzun savaş yıllarından sonra merkezi otoriteyi yeniden tesis etmek.
Fakat Kürtler açısından başka bir soru ortaya çıkıyor:
Devletin yeniden kurulması, daha önce oluşmuş yerel yönetim kapasitesinin ne kadarını ortadan kaldıracak?
İşte tartışmanın düğüm noktası burada.
Mazlum Abdi ve İlham Ahmed meselesi
Barrack’ın açıklamalarında Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’e özel önem vermesi de dikkat çekici.
Washington, Kürt aktörlerin yeni Suriye sisteminin tamamen dışında bırakılmasını istemiyor. Tam tersine, Kürt siyasi ve askeri aktörlerin devlet içerisinde temsil edilmesini bir çözümün parçası olarak görüyor. Barrack, Ağustos açıklamasında her iki ismin Suriye hükümeti içerisindeki rollerini özellikle vurguladı.
Bu, Kürtlerin tamamen dışlanması anlamına gelmiyor.
Ancak burada da başka bir soru var:
Kürtlerin kurumsal kazanımları mı korunacak, yoksa Kürtlerin önde gelen isimleri merkezi devlet içerisinde görevlendirilerek mevcut kurumsal yapı mı tasfiye edilecek?
Bu ikisi birbirinden farklı modellerdir.
Birincisinde Kürtler, kendi yerel kurumları ve siyasi mekanizmalarıyla devletin ortağı haline gelir.
İkincisinde ise Kürt aktörler merkezi devlet içerisinde temsil edilir; fakat karar mekanizmasının ana gövdesi merkezde kalır.
Barrack’ın açıklamalarında ikinci modele daha yakın bir devlet anlayışının izlerini görmek mümkün.
Eylül: Sorun artık yalnızca askeri değil
Eylül ayına gelindiğinde entegrasyon sürecinin toplumsal ve siyasi sonuçları daha görünür hale geldi.
Kuzeydoğu Suriye’de akaryakıt fiyatları, yerel kurumların geleceği ve merkezi yönetimin artan kontrolü üzerinden protestolar yaşandı. AP’nin 16 Eylül tarihli haberinde, SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonunun yanı sıra daha önce özerk çalışan kurumların merkezi hükümetin kontrolüne geçirilmesinin bölgede gerilim yarattığı aktarıldı.
Bu gelişmeler, meselenin artık sadece askeri bir entegrasyon olmadığını gösteriyor.
Çünkü orduyu birleştirmek başka bir şeydir.
Yerel yönetimi, eğitimi, ekonomiyi, güvenliği ve idari kurumları tek merkezde toplamak başka bir şeydir.
İkinci süreç, toplumun günlük yaşamına doğrudan dokunur.
Ve bu nedenle daha fazla siyasi tartışma yaratır.
Aynı yaklaşım Irak’ta da görülüyor
Barrack’ın Irak dosyasındaki açıklamaları da bu çerçevede okunabilir.
Washington’ın Irak’taki temel yaklaşımı da devletin silahlı güç üzerindeki tekelinin güçlendirilmesi yönünde ilerliyor.
Eylül ayında Irak hükümeti ile ABD arasında yürütülen görüşmelerde, silahlı grupların silahlarını bırakması ve nihai olarak askeri gücün yalnızca devletin kontrolünde olması hedefi açık biçimde ortaya konuldu. Barrack da Haziran 2027 sonuna kadar “askeri gücü elinde tutanın yalnızca devlet olması” konusunda mutabakat bulunduğunu söyledi.
Bu noktada Suriye ile Irak arasında önemli bir paralellik ortaya çıkıyor:
SDG’nin Şam’a entegrasyonu, Peşmerge’nin Bağdat’la ilişkisi ve Irak’taki milislerin silahsızlandırılması aynı şey değildir.
Tarihleri, hukuki statüleri ve siyasi koşulları birbirinden farklıdır.
Fakat Washington’ın genel yaklaşımında ortak bir prensip görülüyor:
Silahlı güçlerin devlet dışındaki kurumsal kapasitesinin azaltılması ve güvenlik alanında merkezi devlet otoritesinin güçlendirilmesi.
Peki bunun Kürtler açısından anlamı ne?
Burada “Barrack Kürtleri zayıflatmak istiyor” şeklinde kesin bir hüküm vermek yerine, ortaya çıkan politikanın sonuçlarına bakmak gerekiyor.
Çünkü bir siyasetçinin niyetini tartışmak başka, uygulanan politikanın sonuçlarını analiz etmek başka şeydir.
Barrack’ın açıklamalarında Kürt dilinin tanınması, Kürtlerin siyasi temsilinin güçlendirilmesi ve Mazlum Abdi ile İlham Ahmed gibi isimlerin devlet içerisinde rol alması destekleniyor.
Fakat aynı zamanda federalizm yerine birleşik devlet vurgusu, bağımsız askeri yapıların sona erdirilmesi ve merkezi hükümetin güçlendirilmesi de açık biçimde öne çıkıyor.
Dolayısıyla ortaya çıkan model şu şekilde özetlenebilir:
Kürtlerin varlığı ve hakları tanınsın; fakat siyasi ve askeri egemenlik merkezi devlet içerisinde kalsın.
İşte benim asıl tartışmaya değer bulduğum nokta burası.
Çünkü Kürt meselesinin tarihsel sorunu yalnızca tanınmamak değildi.
Aynı zamanda kendi bölgelerinde karar alma mekanizmalarının sınırlanması, dil ve kültür üzerindeki baskılar ve merkezi devletlerin siyasal üstünlüğüydü.
Dolayısıyla yalnızca “tanınma” meselesini çözmek, siyasal eşitlik sorununu otomatik olarak çözmez.
Yeni BOP mu?
Burada daha geniş bir jeopolitik soru ortaya çıkıyor.
Bunun “ABD’nin yeni Büyük Ortadoğu Projesi” olup olmadığını kesin bir olgu gibi söylemek için daha fazla kanıt gerekir. Ancak ABD’nin mevcut politikalarında devlet kapasitesini yeniden inşa etme, merkezi hükümetlerle çalışmayı tercih etme ve silahlı yapıların devlet kurumları içerisinde toplanmasını destekleme eğilimi açık biçimde izlenebiliyor.
Suriye bunun en görünür örneği.
Irak’taki gelişmeler de aynı doğrultuda okunabilecek başka bir örnek.
Bu yaklaşımın arkasında yalnızca Kürt meselesi bulunmuyor. Washington açısından IŞİD’le mücadele, İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması, İsrail’in güvenliği, Türkiye’nin güvenlik kaygıları ve Suriye ile Irak’ta devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi gibi birçok başlık iç içe geçmiş durumda.
Dolayısıyla bütün gelişmeleri yalnızca “Kürt karşıtlığı” üzerinden açıklamak da eksik kalabilir.
Ancak Kürtlerin açısından kritik soru değişmiyor:
Merkezi devlet güçlendirilirken Kürtlerin elde ettiği siyasi ve toplumsal kazanımlar nasıl korunacak?
Asıl sınav bundan sonra
Bugün Suriye’deki mesele artık SDG’nin var olup olmaması değil.
Asıl mesele, entegrasyonun nasıl uygulanacağı.
Kürtçe eğitim hangi kapsamda olacak?
Yerel yönetimler ne kadar yetkiye sahip olacak?
Kürt bölgelerinin güvenliği nasıl sağlanacak?
Kadın savunma güçlerinin geleceği ne olacak?
Yerel kurumlar Şam’a ne ölçüde bağlanacak?
Kürtlerin anayasal statüsü nasıl tanımlanacak?
Ve en önemlisi:
Merkezi devlet, Kürtlerin siyasi iradesinin yerine mi geçecek; yoksa Kürtlerin kendi iradesini koruduğu çoğulcu bir devlet modeline mi dönüşecek?
Bunların cevabı henüz tamamen verilmiş değil.
Bu nedenle bugün “Kürtler kazandı” ya da “Kürtler kaybetti” demek için erken.
Fakat bir şey açık:
Tom Barrack’ın Ortadoğu vizyonunda “devlet” kavramı merkeze yerleşmiş durumda.
Suriye’de “tek ordu, tek hükümet, tek devlet” söylemi bunun en açık ifadesi.
Irak’ta da silahlı gücün devlet tekelinde toplanması yönündeki yaklaşım aynı devlet merkezli perspektifin başka bir yansıması.
Kürtler açısından ise önümüzdeki dönemin temel mücadelesi, yalnızca devletin içinde yer almak değil; devletin nasıl bir devlet olacağı konusunda söz sahibi olmak olacaktır.
Çünkü tarih boyunca Kürtlerin yaşadığı temel sorunlardan biri, devletlerin varlığı değil; o devletlerin Kürtleri hangi statüde kabul ettiği oldu.
Bugün Washington “birleşik devlet” diyor.
Şam “tek devlet” diyor.
Ankara güvenlik diyor.
Bağdat “tek silahlı güç” diyor.
Kürtlerin önündeki soru ise çok daha somut:
Bu yeni devletlerin içerisinde Kürtler yalnızca yönetilen bir topluluk mu olacak, yoksa kendi siyasi iradesi ve anayasal güvenceleri olan eşit bir halk olarak mı yer alacak?
Önümüzdeki dönemin asıl tartışması budur.

Son Haberler

Öcalan’dan üç başlıkta düzenleme talebi

Abdullah Öcalan, Londra’da düzenlenen Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı’na...

Öcalan’dan ‘süreç’ mesajı: Barış tek bir yasayla tamamlanmaz

Londra’daki konferansa mesaj gönderen Abdullah Öcalan, silahlı çatışmadan sürdürülebilir...

Geçen hafta ertelenmişti: Üçüncü kafile Serêkaniyê’ye dönecek

Serêkaniyê Zorla Yerinden Edilenler Komitesi, 500’den fazla ailenin 29...

Bese Hozat: ‘Öcalan barış ve demokratik toplum sürecinin koordinatörüdür’

Bese Hozat’ın Medya Haber TV’deki açıklamalarında demokratik entegrasyon, yerel...

Rusya’dan Türkiye’deki S-400’lerin üçüncü bir ülkeye olası transferine yeşil ışık

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ülkesinin S-400 füze sistemlerinin...

Deniz Göktaş yarın duruşmaya çıkıyor: Güneş abartılmış bir balonmuş

Tutuklanan komedyen Deniz Göktaş yarınki duruşması öncesine X hesabından...

AK Parti’li Sayan Kaya ve eşi hakkında vurgun iddiası: ‘Soruşturma başlamadan paraları çekmişler’

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sermaye piyasasında gerçekleştirilen işlemlere ilişkin yürüttüğü...

Türkiye Gündemi

Öcalan’dan ‘süreç’ mesajı: Barış tek bir yasayla tamamlanmaz

Londra’daki konferansa mesaj gönderen Abdullah Öcalan, silahlı çatışmadan sürdürülebilir...

Deniz Göktaş yarın duruşmaya çıkıyor: Güneş abartılmış bir balonmuş

Tutuklanan komedyen Deniz Göktaş yarınki duruşması öncesine X hesabından...

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”