1 Ekim 2026
15.4 C
İstanbul

8 Mart Nedir, Ne Değildir?

İZnews – Ezra Alagyaz | Her yılın 8 Mart günü “Dünya Kadınlar Günü” ya da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” adı altında çeşitli etkinlikler, mitingler ve kutlamalar yapılsa da, 8 Mart gününe ilişkin ciddi bir anlam ve kavram kargaşası söz konusudur. Zira 8 Mart, kimi kesimler için bir “Anma Günü”, kimi kesimler için “Dünya Kadınlar Günü”, kimi kesimler için “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü”, kimi kesimler için ise “Kadın Bayramı”dır. Gerek bu anlam ve kavram kargaşasının son bulması, gerekse de 8 Mart’ın tarihsel zeminine oturtulabilmesi için, öncelikle 8 Mart’a ruh ve anlam veren hareketle, genel olarak kadın hareketinin çıkış noktalarının bir ve aynı olmadığını belirlemek bir zorunluluktur.

Tarihte kadın direnişlerinin ve hareketlerinin tarihi, erkek egemenliğinin ve sınıfların tarihi kadar eskidir. Ama burada tartışılan kapitalizmin tarihi içerisinde kadın hareketi olduğundan, biz de kadın hareketi, yani feminist hareket derken, esasen kapitalizmin tarihi içerisinde ortaya çıkmış olan kadın hareketini kastetmekteyiz.

Evet, belirttiğimiz gibi kadın hareketi hem tarihsel olarak daha eski, hem de talepleri ve dayandığı dinamikler bakımından, 8 Mart’a ilham veren işçi kadınların hareketinden farklıdır.

Politik bir hareket olarak Feminizmin tarihi 16. yüzyıla dayanır. Feminizmin temel talebi, eşit haklardır. Feminizm düşüncesi, sonraları ise feminist hareket, kadınlar için erkeklerin sahip olduğu hakları talep eden bir düşünce ve hareket olarak doğmuştur. Bu hareket heterojendir ve öznesi kadınların tamamıdır.

8 Mart’a ilham veren hareket ise işçi sınıfının bir kesimini oluşturan kadın işçilerin hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Bu hareket, feminist hareketin aksine bütün kadınlar için hayatın her alanında erkeklerle eşit haklar değil, işçi kadınların koşullarının iyileştirilmesini hedefleyen ve sınıflar üstü bir hareket olarak değil, bir sınıf hareketi olarak doğmuştur.

Bilindiği gibi, 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde dokuma işçisi 40.000 kadın işçi daha iyi çalışma koşulları talebiyle bir tekstil fabrikasında greve başlamıştı.

Grevci işçilerin en temel talepleri, 16 saatlik işgününün 10 saate indirilmesi ve ücretlerin yükseltilmesiydi. Bu grev, tekstil ve tütün fabrikalarında birbiri ardına grevlerin başlamasına da öncülük etti.

8 Mart’ın tarihe kayıt düşülmesi için bu yetmedi, bunun için yarım yüzyıl daha beklemek gerekecekti.

8 Mart 1857’de meydana gelen grevlerin yıldönümünde, yani 8 Mart 1908 yılında yine New York’ta “Cotton” tekstil fabrikasında kadın işçilerin daha iyi çalışma koşulları için öne sürdükleri taleplerle grev başladı. Patron, grevci kadınlarla, diğer işçilerin dayanışmasını engellemek için kadın işçileri fabrikaya kilitledi. Fabrikada çıkan yangında, 129 grevci kadın işçi yanarak öldü.

Bu olaydan sonradır ki 8 Mart bir milat olarak kabul edilir oldu, ama işçi sınıfı saflarındaki egemen erkek zihniyeti nedeniyle işçi sınıfının tamamı açısından bir milat olarak kabul görmedi. Zira bunun için erkek işçilerin öncülük ettiği bir hareket gerekiyordu.

1910’da Kopenhag’da toplanan İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı, 8 Mart’ı birleşik uluslararası eylem günü olarak kararlaştırdı. Ve 1911 yılı itibariyle 8 Mart, ilk defa çok kitlesel olarak anılır oldu. Bu hareketin en önemli talepleri: Kadınlara oy hakkı, eşit işe eşit ücret, sekiz saatlik işgünü, analık hakları ve emperyalist savaşların son bulması idi.

8 Mart anısına yapılan etkinlik ve eylemlerde ön plana taşınan bir başka nokta ise, Mart ayına denk gelmesi dolayısıyla Paris Komünü’nün anılmasıydı.

1911 yılı itibariyle uluslararası çapta bir sınıf hareketi olan 8 Mart, 1921 yılına kadar Mart ayının çeşitli günlerinde bir eylem günü olarak varlığını sürdürdü.

Komintern bünyesinde 1921 yılında Moskova’da toplanan II. Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nda alınan kararla 8 Mart tarihi resmen kabul edildi ve bu tarih itibariyle de dünyanın her tarafında 8 Mart, “Uluslararası Kadınlar Günü” ya da “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul gördü.

8 Mart’a İlham Veren, Genel Kadın Hareketi ya da İşçi Sınıfının Genel Hareketi değil, İşçi Kadınların Hareketidir

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, sınıf mücadelesinde bir milat, bir başka anlamda “Kadın İşçilerin 1 Mayısı” olan 8 Mart, genel anlamda kadınların kurtuluşunu ya da kadın erkek eşitliğini esas alan bir kadın hareketi değil, işçi kadınların hareketidir.

Kadın hareketi gibi sınıflar üstü toplumsal bir hareket değil, öncelikli olarak bir sınıf hareketidir.

Bu anlamıyla da gerek 1910 yılında Kopenhag’daki İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, gerekse de 1921 yılında Moskova’da yapılan II. Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart’ın bu niteliği doğru kavranmıştır.

Her iki kadın konferansının gerek kadınların kurtuluşu meselesine ilişkin anlayışında, gerekse de bu konferanslarda alınan kararlarda ciddi sıkıntılar olduğu muhakkaktır.

Örneğin her iki konferans da, kadınların kurtuluşu ile emeğin kurtuluşunu bir ve aynı görmektedir.

Her iki konferansın da örgütleyicilerinden olan Clara Zetkin, meseleyi şu şekilde özetlemektedir:

 

“Yönergeler, cinsiyet köleliğinin ve sınıf köleliğinin nedeninin son tahlilde özel mülkiyet olduğu ve kadınların tam kurtuluşunun ancak ve yalnızca üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması ve onların toplumsal mülkiyete dönüştürülmesi ile güvence altına alınabileceği tespitinden yola çıkmaktadır. (…) Proletaryanın devrimci sınıf mücadelesi olmaksızın kadınların gerçek ve tam kurtuluşu olanaksızdır, kadınlar bu mücadeleye katılmaksızın kapitalizmin parçalanması, sosyalist yeniyi yaratma olanaksızdır.” (Inter Yayınları: C. Zetkin, KADIN SORUNU ÜZERİNE SEÇME YAZILAR, s. 123)

 

Clara Zetkin’in bu yazdıkları, esasında dönemin komünist kadınlarının ve tabii ki bir bütün olarak komünist hareketin kadınların kurtuluşu meselesine ilişkin yaklaşımını ifade eder. Bu yaklaşım bir yanıyla doğru olsa da, bir yanıyla da yanlıştır. Zira nasıl ki 8 Mart olarak tarihe geçen işçi kadınların hareketi, genel olarak kadınların kurtuluşu ile bir ve aynı şey değilse, aynı şekilde genel olarak kadınların kurtuluşu da işçi kadınların kurtuluşu ile bir ve aynı şey değildir.

İşçi Kadınların Kurtuluşu ile Kadınların Kurtuluşu, Bir ve Aynı Şey Değildir

Clara Zetkin’in ifade ettiklerinden de anlaşılacağı gibi, sosyalist hareketin yaklaşımı şudur: “Kapitalizm yıkılmadan kadınlar kurtulamaz!”

Eğer kadınların kurtuluşundan, gerçek anlamda kurtuluşu anlayacak olursak, bu anlayış doğrudur. Gerçek ve tam kurtuluşun ön koşulu, kapitalist sistemi imha etmektir. Gerçek ve tam kurtuluş ise, ancak komünist bir toplumda mümkündür.

Ama “Kadınların Kurtuluşu”nu esas alan kadın hareketinin kadınların kurtuluşundan anladığı bu değildir. Kadın hareketinin “Kurtuluş” derken kast ettiği, kelimenin dar anlamında bir kurtuluştur, yani erkekler kadar efendi ya da köle olmaktır.

Kadın hareketi, erkek egemen yaşam karşısındaki duruşu itibariyle “özgürlükçü” bir hareket olmasına rağmen,  hedefleri itibariyle bir eşit kölelik ya da eşit efendi olabilme hareketidir. Yani özgürleşme yürüyüşünü kendi ezenine erişmeye, ezeni kadar “özgür” olmaya, eşit köle olmaya, eşit efendi olmaya endekslemiş bir harekettir. Kadın hareketi, (bu hareketin bir parçası olan sosyalist feministler hariç) haklılar hareketi olmasına rağmen, tam eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal yaşam projesine sahip değildir. Ama buna rağmen eşitlikçi bir dünya kurabilme mücadelesinin vazgeçilmezidir. Bu anlamıyla da kadınlara, “Kurtuluş için devrimi bekleyin” demek doğru olmadığı gibi, gerçekçi de değildir. Zaten kadın hareketi de bunu gerçekçi bulmadığı içindir ki beklemek yerine, “Hemen şimdi” şiarını benimsemiş, harekete geçmiş ve hem önemli mevziler kazanmış, hem de bu meseleyle ilgili olarak sosyalist hareketin kendi görüşlerini gözden geçirmesine katkı sunmuştur.

Sonuç Yerine

8 Mart’ın tarihsel anlamı ve niteliğinin doğru anlaşılması ve onun temsil ettiği çizginin geliştirilebilmesi için öncelikle kadın işçiler açısından bir milat olan bu günün genel kadın hareketinin kendisi olmadığını açık etmek gerekmektedir.

Bu demek değildir ki işçi sınıfının bir kesimi olan kadın işçiler, kadın hareketi ile aralarına mesafe koymalıdırlar. Bilakis, kadın işçiler kadın hareketiyle daha doğrudan bağ kurmalı, onun aktif bir bileşeni olmalıdırlar; ama bunu yaparken, ne bu hareketin genel ve sınıflar üstü kimliği içinde erimelidirler, ne de kadın hareketini işçi sınıfının ya da emeğin kurtuluşu davasına tabi kılmaya kalkışmalıdırlar.

İşçi sınıfının bir parçası olmayan, hatta ve hatta burjuva sınıfının bir parçası olan kadınlar, nasıl ki kadın hareketinin içinde yer alırken, kendi sınıfsal ayrılıklarını ve çıkarlarını muhafaza ediyorlarsa, aynı biçimde kadın işçiler de sınıf olmaktan kaynaklanan ayrılıklarını ısrarla korumalıdırlar.

Bu yapılmadığı takdirde, özellikle 1960’lı yıllar itibarıyla gittikçe etkisini hissettiren genel kadın hareketinin etkisiyle her geçen gün biraz daha silikleşip, zamanla genel kadın hareketinin bir parçası olarak kabul görmeye başlayan 8 Mart, sınıfsal niteliğini tamamen yitirerek tarih olmaktan kurtulamayacaktır.

 

Son Haberler

Öcalan: “Ezidiler öz savunma güçlerine sahip olmalı”

PKK lideri Abdullah Öcalan, Şengal Direniş Birlikleri’nin (YBŞ) Irak...

Irak Başbakanlık komitesi Kerkük’te: Pirde’deki operasyon soruşturuluyor

Irak Başbakanlık Ofisi tarafından Kerkük'ün Pirde nahiyesinde pazar günü...

Tom Barrack’tan ‘Irak’ açıklaması: Tüm silahlı güçler tek komuta altında toplanmalı

ABD’nin Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, ABD Başkanı Donald...

Mesud Barzani’den koalisyon güçlerinin çekilmesine ilişkin açıklama

KDP Genel Başkanı Mesud Barzani, Koalisyon güçlerinin Irak ve...

Irak, uluslararası koalisyonun askeri görevinin sona ermesi için önemli aşamaya geldi

Irak Başbakanı Ali Zeydi'nin Güvenlik Danışmanı Kasım el-Araci, Irak'ın...

Irak’ta tarihi dönemeç: ABD askerlerini tamamen çekiyor

ABD askerlerinin Irak'tan tamamen çekilmesiyle ülkenin güvenlik dengelerinde ve bölgedeki...

ABD bugün itibarıyla Irak’tan tamamen çekiliyor

ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin Irak’taki güçlerini 30 Eylül’e kadar...

Türkiye Gündemi

Öcalan: “Ezidiler öz savunma güçlerine sahip olmalı”

PKK lideri Abdullah Öcalan, Şengal Direniş Birlikleri’nin (YBŞ) Irak...

Öcalan’dan ‘süreç’ mesajı: Barış tek bir yasayla tamamlanmaz

Londra’daki konferansa mesaj gönderen Abdullah Öcalan, silahlı çatışmadan sürdürülebilir...

Deniz Göktaş yarın duruşmaya çıkıyor: Güneş abartılmış bir balonmuş

Tutuklanan komedyen Deniz Göktaş yarınki duruşması öncesine X hesabından...

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...