24 Eylül 2026
17.6 C
İstanbul

Diyarbakır’da halk kayyumlar hakkında ne düşünüyor?

Yerel seçimden 20 ay sonra, HDP’nin ilk defa kazandığı Kars Belediyesi’ne kayyum atandı, Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen tutuklandı, Belediye Meclisi de feshedildi.

Kars, HDP’nin elindeki son il belediyesiydi. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde 65 belediyeyi kazanmış olan Halkların Demokratik Partisi’nin elinde halihazırda dördü ilçe olmak üzere sadece beş belediye kaldı.

4 Kasım 2016 ve 19 Ağustos 2019’da büyükşehir belediyelerine iki defa kayyum atanan Diyarbakırlılarla kayyum sonrası oluşan hissiyatı konuştuk.

Kent sakinlerinin en çok şikayetçi olduğu konuların başında işsizlik ve koronavirüsün daha da belirsizleştirdiği gelecek kaygısı öne çıkıyor.

Siyaset ile ilgili görüş beyan etmeme konusundaki çekinceler daha da artmış görünse kayyum atamalarına karşı rahatsız olduklarını ifade ediyorlar ve bu politikanın yanlış olduğunu savunuyorlar.

Diyarbakır’ın tarihi Çift Kapı surlarına Türk Bayrağı’nın yanına asılmış Azerbaycan’ın bayrağı yoldan geçenlerin dikkatini çekiyor. İki gün önce bayrağın asıldığını söyleyen Ali adındaki esnaf “Destek için asıldı ama doğrusunu söylemek gerekirse savaşın her türlüsü kötüdür” yorumunu yapıyor.

Halka tatlı satan bir esnaf da korona nedeniyle Diyarbakır’da artan işsizlikten ve gelirlerinin çok düştüğünden şikayetçi.

Seçimlerde HDP’ye oy verdiğini söyleyen genç adam, ismini vermeden konuşuyor:

“İki defadır kayyum atanıyor ben çok yanlış buluyorum, ama insanlar sesini çıkaramıyor, alışmak zorunda kalıyorlar. Halk iradesiyle seçtiyse, bırak kalsın, sabıkalıysa YSK’da çıkıyor zaten, varsa bir sıkıntısı aday yapmayın ama eğer seçime girebiliyorsa yönetebilir demektir. Yasal sorun yok madem neden kayyum atıyorsun. Bana göre çok çok yanlış bir politika.”

Trafik çay ocağı önünde oturan iki kardeşin yanına oturuyorum, Mehmet, İstanbul’da güvenlik görevlisi ve koronavirüs nedeniyle ücretsiz izne çıkarmışlar. Seçimlerde o HDP’ye, Diyarbakır’da yaşayan abisi Sinan ise son seçim haricinde AKP’ye oy vermiş.

Sinan
Fotoğraf altı yazısı,Sinan

Mehmet “Biz de isteriz lüks kafe ve restoranlarda yiyip içelim, ama çayı bir lira veriyor diye bu kahveye talim ediyoruz” diyor ve ekliyor:

“AKP döneminde toplumda sınıflar arasında uçurumlar oluştu. Ben ayda 2 bin 800 liraya İstanbul’da aile geçindirmeye çalışıyordum ama olmadı, köyüme döndüm. İktidardakiler insanların ne kadar perişan olduğunu görmek istemiyor, madem güçlü bir ülkeyiz ve yedi düveli karşımıza almışız insanlar neden aç, ben ve benim gibiler neden işsiz…”

Abisi Sinan da, görevden alınıp tutuklanan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı Selçuk Mızraklı’nın hemşerisi olduğunu söyleyerek “Bu dönemde onun gibi temiz, dürüst bir insanı da görevden alıyorlarsa diyecek bir şey yok” diyor.

Sinan, kayyum politikasına karşı olduğunu söylüyor ve kayyumlar döneminde şehrin hizmet görmediğine inanıyor, rüşvetin bu dönemlerde çok yaygınlaştığını iddia ediyor:

“HDP döneminde köyümüze otobüs seferleri başlatıldı ama kayyumlar o seferleri iptal etti. İnsanların cebinde maske alacak parası yok, maske takmıyor diye binlerce lira ceza kesiyor, cebinde bir simit parası olmayan insanlar var, ne yapacak, çoluğuna, çocuğuna nasıl bakacak, düşünen yok. Zengin daha zengin, fakir daha fakirleşti, kayyum atamayla ülkenin bu sorunları çözülmez.”

park

Dağkapı Meydanı’nda özel bir hastanenin karşısındaki parkta oturan bir grubun yanına gidiyorum bu sefer, Ankara’dan gelen misafirleri ile koronavirüs ile ilgili sohbet ediyorlar. Ankaralı, koronavirüs yok, insanların vadesi dolduğu için ölüyorlar diyor; geçen hafta amcasını kaybeden arkadaşı da başa gelmeyinceye kadar hastalığın ciddiye alınmadığını ifade ederek “Allah kimsenin başına getirmesin” sözleriyle onu virüsün varlığına ikna etmeye çalışıyor.

Azad adındaki arkadaşları da “Valla, virüs insanlardan daha tehlikeli değil” diyerek tartışmaya noktayı koyuyor.

Kayyum meselesini soruyorum, AKP’li olduğunu söyleyen misafir, “siyasetten anlamam” diyerek yorum yapmak istemiyor ama devreye arkadaşı Azad giriyor ve kayyum konusunu anlayabileceği bir örnekle açıklamaya çalışıyor:

“Mesela Galatasaray taraftarısın diyelim, onu tutuyorsun sorun yok ama kırmızı kart gören oyuncu oyundan çıkarılacağına, takım ligden düşürülüyor. Yani sevgili abim, ben HDP’ye oyumu verdim, ama seçimden sonra kayyum atandı ve bu politika ile beni de insan yerine koymamış, irademi tanımamış oldular. 2023’de yine seçim var, yine HDP diyeceğiz, onlar da yine kayyum atayacaklar, e bu sıkıntı daha nereye kadar böyle devam edecek?”

Masadaki dört kişi, ülkede kutuplaşmanın yegane sebebinin medya ve siyaset olduğu sonucunda uzlaşıyor ve aralarında iki memur olduğunu belirterek fotoğraf çekmemi istemiyorlar.

Diyarbakır’ın sembolü olan ve 1971’de inşa edildiğinde şehrin en yüksek binası olduğu için “Gökdelen” olarak tanınan eski Orduevi’nin yıkım çalışmalarının başladığı Dağkapı Meydanı’na gidiyorum bu sefer. Yıkımı izleyen bir adamın yanına oturuyorum. Adı Mehmet ve Bağ-Kur emeklisi. Arada bana yıkım ile ilgili malumat da veriyor. On bir katlı binanın tepesine kepçeyi çıkaracak olan vinç geliyor, biz izlemeye devam ediyoruz.

Gökdelen

“Kat azaltarak bir ay içinde yıkacaklarmış ama Atatürk kabartmasını nasıl çıkaracaklar, onu merak ediyorum” diyor.

Doğup büyüdüğü Sur Dabanoğlu Mahallesi’nden çocukken buraya su satmaya geliyormuş.

“Büyüdüğüm sokaklar gibi gökdeleni de yıkılıyor. Yıllardır boş ama yıkılacak olmasına üzüldüm, birçok anım var burada, sanki onlar da silinecek gibi hissediyorum..”

Kayyumlar hakkındaki soruya da “HDP’nin de yanlışları var ama çözüm kayyum değil” yanıtını veriyor.

“Hendek olaylarını da, kayyumları da tasvip etmiyorum, seçimde yine HDP’ye oy vereceğim, 40 yıldır değişen bir şey yok. Artık yorulduk gerçekten” diyerek yıkım çalışmalarını izlemeye devam ediyor.

Park

Diclekent’te bir parkta tek başına oturup sigara içen bir kadının yanına gidiyorum. Adı Necla, emekli bir sağlık çalışanıymış.

“İyi ki bu dönemde hastanede çalışmıyorum, çok zor, Allah yardımcıları olsun” diyor.

HDP belediyelerine kayyum atanmasını nasıl değerlendirdiğini sorusuna “Kayyumlardan da bıktık, koronadan da” diye yanıt veriyor.

HDP’nin siyasetini çok beğenmediğini ama Kürtleri temsil eden bir başka parti olmadığı için seçimlerde HDP’ye oy verdiğini belirtiyor. Namazında, niyazında inançlı bir Kürt olduğunu söyleyen Necla’ya göre kayyum atamaları kul hakkı yemekle eşdeğer:

“Kars’ın belediye başkanı Ayhan Bilgen de beş vakit namazında, inançlı biri ama kayyum gelir gelmez binaya girmeden namaz kılmış. Sanırsın İslam orduları fethe gelmiş! Bir kere yaptığınız kul hakkı yemek, hepimiz o namazı Allah için kılmadığını biliyoruz. Bu görüntülerden ve uygulamalardan gına geldi gerçekten.”

Vahap Coşkun: Kayyumlar postmodern bir kapatma süreci

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevli Doçent Doktor Vahap Coşkun HDP’ye karşı ciddi bir baskılama siyaseti olduğunu söyleyerek belediyelere kayyım atanmasını “postmodern bir kapatma süreci” olarak tanımlıyor:

“Parti fiilen çalışamaz hale geldi ve kitlesiyle bir araya gelecek tüm araçlar elinden alındı bu araçların en önemlisi de belediyeler. Kayyumlar için hukuki gerekçe aramak doğru değil çünkü bu siyasi bir hamle, bu ciddi bir siyasi operasyon ve siyaseten okumak gerekir, bu yüzden de bunu postmodern bir kapatma süreci olarak değerlendiriyorum.”

Vahap Coşkun

Vahap Coşkun, bu süreçten sonra halkın siyasete küseceği yönündeki yorumlara da katılmadığını söyleyerek şu sözlerle devam ediyor:

“Son seçimlerde de gördük, seçmen siyaseten yanlış bulduğu, hukuken herhangi bir yere oturtamadığı eylemlere karşı cevabı sandıkta verme eğiliminde, yarın seçim olsa iradesini tekrara sandıkta ortaya koyacağını düşünüyorum çünkü burada bir irade gaspı söz konusu.”

Cumhuriyetin kuruluşundan beri belediye meclislerinin varlığını koruduğunu, seçmen iradesine saygı gösterildiğini hatırlatan Coşkun şöyle devam ediyor:

“Ama bu sefer belediye meclisi de lağvediliyor ve halkın seçtiği aktörler devre dışı bırakılıyor. Ak Parti iktidarı açısından ironik çünkü en büyük argümanı milli idareye saygıydı ve bu iradenin karşısında kimsenin durmayacağını söylüyordu. Ama bir şekilde hukuki ayak oyunlarıyla millet iradesini boşa çıkarma var. Kayyum atamaları demokratik tecrübeyi ve akışı ciddi manada sekteye uğratan bir şey ve bu süreçteki en önemli kayıp da bu oldu bence.”

‘Ekonomik refahı sağlayan parti olma imajını kaybeden bir iktidar durumu da söz konusu‘

Vahap Coşkun’a göre AKP’nin muhafazakar Kürt seçmenden oy almasını sağlayan dinamiklerin başında ekonomik ve sosyal hayata getirdiği yenilikler ve Kürt sorununun demokratik yollarla çözmek için atılan adımlar geliyordu.

“Seçmene verilen mesaj demokratik siyaset içinde Kürt sorununu çözmekti ve daha fazla insan hakları, demokrasi, hukuk diyen bir bakış egemendi. Ayrıca Kürt seçmenlerinin çok büyük kısmı dindar ve cumhuriyetin kuruluş sürecindeki tarihsel perspektifte bu kesim çeşitli mağduriyetler yaşadı ve bu son bulacak diye AK Parti’yi desteklediler.”

Vahap Coşkun, örselenen bu üç faktörün yanında, ekonomik refahı sağlayan parti olma imajını kaybeden bir iktidar durumunun söz konusu olduğunu iddia ediyor.

2015’den itibaren AKP’nin “dağda ölü ele geçirilen terörist bakışıyla” güvenlikçi politikaya bel bağladığını ve bu bakışla Kürt sorununa yaklaştığını, bu yüzden demokratik çözümü paranteze aldığını öne sürüyor.

MHP ile ittifakın çok sert bir şekilde milli kimlik vurgusunu öne çıkardığını söyleyen Coşkun, bu söylem ve politikaların Kürt muhafazakar seçmende ciddi bir rahatsızlığa neden olduğunu savunuyor. Gelecek ve DEVA partilerinin de bu eleştiriler üzerinden hareket ettiğini söyleyen Coşkun şöyle devam ediyor:

“AK Parti’nin muhafazakar, dindar seçmeninde de ciddi bir rahatsızlık var, açıkça ifade etmeseler de özel sohbetlerde bunu dillendiriyorlar. Yeni kurulan partilerin eleştirilerinin odağında da ekonominin çok kötüye gittiği ve Türkiye’nin demokrasi standartlarından gerilediği vurgusu ön planda. Önümüzdeki dönemlerde bu siyasetin mutlak manada bir faturası Ak Parti’ye çıkacaktır.”

Reha Ruhavi: Kürtlerin seçme ve seçilme hakkını devlet eliyle alındığı düşüncesi öne çıktı

Rawest Araştırma Şirketi’nin yöneticilerinden olan Reha Ruhavi de bölgede yaptıkları kamuoyu araştırmalarına göre kayyum atamalarının ardından Diyarbakır, Van, Mardin’de Ak Parti’ye oy veren seçmenin yaklaşık yarısının bu atamalardan rahatsız olduğunu ifade ediyor:

“İlk tepki rahatsızlıktı ve kayyum politikası olumlanmadı. HDP’nin tüm belediyelerine kayyum atanınca o günden bugüne oluşan hissiyat, Kürtlerin seçme ve seçilme hakkını devlet eliyle alındığı yönüne.”

Kürtlerin kendilerini bu ülkenin eşit, ortak vatandaşı gibi hissetmediğini, bu politikaların duygusal ve aidiyet bağlarını zayıflattığını savunan Ruhavi, politik muhalefetin canlı olmadığına ve HDP’nin sokakta aktif siyaset yapamadığına da dikkat çekiyor.

Reha Ruhavi

Alternatif siyaset üretilemediği için tabanda da öğrenilmiş çaresizlik durumunun hakim olduğunu gözlemlediklerini söyleyen Ruhavi “İnsanlar seçimi artık mesaj verme fırsatı olarak görüyor” diyor.

Yarın bir seçim olsa hem seçime katılımın hem de HDP’nin oylarının yükseleceğini de savunuyor.

Bölgede AKP’nin asayiş meselesiyle Kürt sorununu ele aldığını belirten Ruhavi, bölgedeki Kürt seçmenin küseceği kaygısının da artık güdülmediği görüşünde:

“Güvenlik eksenli politikalar AK Parti’ye oy veren kesimi de rahatsız ediyor ama yine de blok blok AK Partiden kayma yok. Oy veren Kürtler 2007’de 2010’da, 13’deki bir motivasyonla oy vermiyor, o zaman seve seve oyunu veren Kürt seçmen şimdi rahatsız ve AK Parti’nin yerine güçlü bir alternatif görmediği için yine ona oy vermek durumunda kalıyor.”

Devletin sokakta zora dayalı bir kontrolü olduğunu söyleyen Ruhavi “siyasi partinin sokağa çıkamadığı yerde seçmenin sokağa çıkması da gerçekçi değil” yorumunu yapıyor.

Kars’a belediye başkanı Ayhan Bilgen’in tutuklanıp yerine kayyum atanmasını da bu olayların son halkası olduğunu söyleyen Ruhavi, Bilgen’in aynı suçtan ikinci defa yargılandığını ve bu hukuksuzluğun Kars halkı tarafından da görüldüğünü ifade ediyor.

Kars’ın dini ve etnik kozmopolit yapısına dikkati çeken Ruhavi, Ayhan Bilgen’in kentte her kesimin takdirini kazandığını vurguluyor:

“Herkesin ezberini bozacak şekilde belediye meclisinde MHP, HDP ve diğer parti meclis üyeleriyle birlikte ortak kararlar aldı, Karslılar belediyenin çalışabileceğini bu sayede gördü çünkü öncesinde Kars’a çöpler bile toplanmıyordu.

“Ak Parti rasyonalitesini kaybetmediği için kayyum atamaz ve Kars’ta kendi geleceğini kendi eliyle yok etmez diye düşünüyordum ama haksız bir yargılama ile hem de siyaseten sonunu getirecek bir hamle yaparak rasyonel olmayan bir karar verdi ve AK Parti bu hamlenin etkilerini seçimde yaşayacak.”

AKP İl Başkanı Budak: Teröre destek verenlerin o makamlarda yeri yok

AKP Diyarbakır il Başkanı Serdar Budak ise partisine yapılan eleştirilere katılmadı ve kayyum atamasının siyasi bir karar olduğu görüşüne de karşı çıkıyor:

”2017’de başladı bu süreç, o zaman da çok tartışılı, çok konuştuk, hiç kimsenin, hiçbir belediye başkanının suç işleme özgürlüğü yok. Eğer teröre, teröriste, terörizme destek veriyorsa, böyle bir özgürlük yok, bu sadece Türkiye’de değil, tüm ülkelerde böyledir, yani görevden alınırlar.”

AKP Diyarbakır İl Başkanı Budak

Kars Belediyesi’ne yapılan düzenlemeyi yakından takip etmediğini söyleyen Budak, bu konu hakkında yorum yapmak istemiyor ama kayyumların Kürtçe’ye karşı uygulamaları olduğu eleştirilerini kasıtlı öne çıkarıldığını savunuyor:

“Hiç kimsenin ne din ne dille bir sorunu yoktur, AK Parti yöneticilerinin ne dille ne dinle bir problemi olamaz. Hatta Kürtçe ile ilgili düzenlemeler, Kürtçe konuşma özgürlüğü AK Parti döneminde gerçekleşti.

“Bunu hiç kimse kısıtlayamaz, dilin kısıtlaması söz konusu değil, çok sayıda spekülasyonlar yapıldı yok efendim tabelalar indirildi, Kürtçe’ye tepki var, yok öyle bir şey bunlar o kesimin yalan yanlış söylentileri.”

Kayyum atamalarıyla milli iradenin de yok sayıldığı eleştirilerine de “teröre destek verenlerin o makamlarda yeri yok” sözleriyle yanıt veriyor.

Partisinin milliyetçi politikaya kaydığı yönündeki eleştirilere ise ”Ak Parti, kuruluş ilkeleri ile muhafazakar demokrat bir parti ve bölgenin de en büyük partisi, Kürtlerin de Türklerin de, Türkiye’nin de en büyük partisidir” diyerek böyle olmaya devam edeceğini savunuyor.

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”