24 Eylül 2026
17.6 C
İstanbul

DEVA Partisi Diyarbakır İl Başkanı Cihan Ülsen: Kürt meselesi hakkaniyet temelinde çözülür!

Ali Babacan öncülüğünde kurulan DEVA Partisi’nin bölgedeki örgütlenme çalışmaları devam ediyor. Partinin Diyarbakır Kurucu İl Başkanı Cihan Ülsen, yoğun bir ilgiyle karşılaştıklarını belirterek, Kürt sorununun çözümü için, “DEVA Partisi Kürt meselesini hal ve çözümü için, güven temelinde siyasi kanalları açık tutarak, her türlü talebin rahatlıkla tartışılacağı demokratik zemini inşa ederek, özgürlük alanlarını genişleterek ve hukuku tahkim ederek adım atılmasını öncelemektedir” dedi.

Eski Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın öncülüğünde kuruluşunu ilan eden Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), bölge illerinde örgütlenme çalışmalarını sürdürüyor. Diyarbakır, Mardin, Şırnak gibi illerde yüzlerce kişi partinin il yönetiminde yer almak için başvuruda bulundu. Parti kurucuları bölgede ciddi bir mesai yaptı, nabız yokladı ve il yönetiminde bulunmayı talep edenlerle mülakat gerçekleştirdi.

Diyarbakır’da da ilgi vardı DEVA Partisi’ne. Siyasette adı bilinen insanlar da vardı il yönetiminde bulunmak isteyenler arasında ama en azından benim çok şaşırdığım bir isim, Cihan Ülsen Kurucu İl Başkanı olarak seçildi.

Cihan Ülsen’i bir dönem Mazlumder, Diyarbakır Barosu ve Tahir Elçi İnsan Hakları Vakfı gibi çeşitli STK’larda görev alan, insan hakları alanında çalışmalara katılan avukat olarak tanıyordum. Bunların yanı sıra “Kendinden Başka Herkes” adlı şiir kitabı ve Yokuş Yol’a adlı derginin Genel Yayın Yönetmeni olarak tanıyordum.

İnsan hakları savunucusu avukatların siyasete atılmasına alışığız da bir şairin siyasi bir partinin il başkanlığı görevini üstlenmesi pek görülmüş bir durum değil. Cihan Ülsen’in DEVA Partisi Kurucu İl Başkanlığı görevine getirilmesine şaşırmam daha çok bu nedenle oldu.

İlçe teşkilatlarının oluşturulması çalışmalarını sürdüren Cihan Ülsen’le bölgenin temel sorunlarının yanı sıra DEVA Partisi’ni konuştuk:

SİYASETTEN UZAK DURAMADIM

Sizden yeni bir şiir kitabı beklerken DEVA Partisi Diyarbakır kurucu il başkanı seçildiğinizi öğrendik. Aktif siyaset yapmak hep var mıydı aklınızda/gönlünüzde?

Şiirin bende, var olandan kaçış ve var olanı dönüştürme gibi iki anlamda karşılığı var. Yazarken, kendinden uzaklaştıkça varlığı harekete geçiren bir eylemin ayak sesi oluyor şiir, diğer taraftan da tekamül ettirerek, ruhuma yenilenmiş bir geri dönüş sağlıyor. Bu açıdan dönüştürücü bir etkisi var şiirin. Hakikat adına tartışmalı bir dokunuş bırakıyor şiir. Hülasa şiir benim için müdahale ve tanıklıkla eşdeğer oldu hep.

Tartışmalı dokunuş bırakmak hayatın bir çok alanında aslında bir ihtiyaç da . Bu anlamda, yeni bir şiir kitabı yazmakla aktif bir şekilde siyaset yapmak ilk bakışta birbirinden farklı mecralarmış gibi görünse de çok da ayrı değil benim açımdan. Şiir benim hayata karşı bir müdahale biçimim. Müdahale ederken hem kendini hem de hayatı dönüştürmeye yarayan bir tavır bu. Siyasetin de benzer iddiaları olduğunu düşünüyorum. Geçmiş siyasi tecrübelerden kaynaklı herkesin asgari olarak siyasete karşı genellikle olumsuz bir tavrı olmuştur. Ama bu olumsuz tavır bir kaide değil, olmamalıdır da. Zira kaide buysa yazan ve yazmanın haysiyetine inanan biri olarak bu alana dair söyleyebileceklerimi, yapabileceklerimi ortaya koymam gerektiğini düşünüyorum.

Ülsen: İktidar uzun zamandır kendine muhalif gördüğü tüm kesimleri yargı üzerinden “terbiye etme” pratiği geliştirdi. Bir taraftan muhalefeti cezalandırırken diğer taraftan insanlara da bir mesaj veriliyor bu yaklaşımla. Bu çok tehlikeli olmakla beraber hukuk güvenliğinin de iflası anlamına geliyor.

‘Aktif siyaset yapmak var mıydı aklımda?’ sorusu nerden cevap versem eksik kalacak bir soru. Ama şunu söyleyebilirim, hem sivil toplum çalışmaları hem de mesleki açıdan avukatlık aktif siyasete birçok açıdan yakın duruyor. Gönlümde yoktu ama uğraştığımız meseleler noktasında aklımın gidip geldiği bir şeydi, ben de uzak duramadım.

İl Başkanlığı görevi çok yeni. Yine de siyasetin hayatınızı nasıl değiştirdiğini sormak isterim..

Yeni tecrübeler her daim sancılıdır. Bu sancı biraz şaşkınlıkla eşlik ediyor bana. Ama şunu bütün içtenliğimle ifade edeyim ki, siyaset hakikate ulaşmamda bir tecrübe, önemli bir adımdır. Siyaset hayatımda bir değişiklik meydana getirmedi ama hayatımı hızlandırdığı aşikar. Bu hıza sivil toplum çalışmalarından ve mesleğim açısından aşinayım aslında. Yine de siyasetin içinde olmak, daha önce farkında olmadığım birçok farklı vaziyet ve denklemi görmemi, bunların farkında olmamı sağladı. Tecrübe açısından bakıldığında siyaset yapmamış biri olarak bu deneyimin bana yepyeni ve hayatı hızlandırması açısından baş döndürücü bir kapı araladığını söyleyebilirim.

Sivil toplum örgütleri içinde çalışmalar yürütüyordunuz. Sivil toplum örgütlerinin çalışma koşulları nedir? Siyasete atılmanızın nedenlerinden biri, bu alandaki çalışmaları yetersiz bulmakla ilgili olabilir mi?

Sivil toplum kuruluşlarına ait çalışmaların yetersizliğinden bahsedemem, böyle bir değerlendirme haksızlık olur. Sivil toplum alanının etkisi ve işlevi üzerinden bir okuma yapmak bana daha doğru geliyor. Türkiye’de, özellikle de bölgemizde sivil toplum kuruluşları ve bu kuruluşların ortaya koydukları çalışmalar çok kıymetli, bu tip yapıları çok katı bir tanımla sınırlandırmamak kaydıyla, özünde var olan problemlerin tespitini yapar, buna dair çözüm önerileri ortaya koyarlar. Özellikle hak örgütlenmelerinin özünde bu tavır vardır. Yani var olanı değiştirip dönüştürmekten çok gündem oluşturup karar vericilerin dikkatini çekmek üzerine kurarlar çalışmalarını. Uzun zamandır sivil toplum kuruluşlarının ortaya koyduğu bu çalışma ve gayretler görmezden geliniyor. Tam burada bu organizasyonların önünü açacak, insanların sivil deneyime dair teveccühü artıracak bir siyasete ihtiyaç var. Bu noktada şunu da belirteyim; hak ve özgürlüklerde yaşanan tıkanmalar siyasete girmemin önemli nedenlerinden biridir.

SİYASİ ETİK YASASI ÇIKARILABİLİR

Türkiye’de siyaset yapma biçimleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Verili siyaset yapma biçimlerine ilişkin benim de temel itirazlarım oldu hep. Gelinen bu zaman aralığında siyaset yapma biçimini konuşmak yerine bir biçimsizlik halinden söz edebiliriz. Yapıcı ve sahici itirazların olmadığı bir alana hapsedildik. Siyasetin artık “elitlerce” ve fildişi kulelerde yapılıyor olması, seçimden seçime halkın hatırlanıyor olması, sözün artık kıymetten düşmesi ve siyasetin halkın gerçek gündemine temas edemiyor olması Türkiye’deki siyasetin en büyük problemlerinden biri bana kalırsa. Var olan tablonun bir tıkanma getirdiği açık. Bu noktada siyasette demokratik ve olgun bir üslubun esamesi okunmuyor artık, bunu aşmanın yolu siyasi etik denen bir mecranın işletilmesinden geçiyor. Çünkü Türkiye’de kürsüden kürsüye, sandıktan sandığa hatırlanan “etik”, “ahlak”, “prensip”, “tutarlılık”, gibi temel ilkeler seçim sonrası maalesef rafa kaldırılıyor. Bir iyilik yapılacaksa “siyasi etik” yasası çıkarılabilir.

DEVA, AK PARTİ’NİN YARATTIĞI YIKIMI KALDIRACAK

AK Parti’den ayrılanlar, belki şimdilik, iki yeni parti kurdular. Neden iki parti? Gelecek Partisi ile DEVA Partisi hangi temel konularda uzlaşamadı?

“Partiden ayrılarak iki parti kurup uzlaşamayanlar” gibi bir tanımlamaya itirazla başlayabilirim söze. Ayrıca bu konuda şahısların, hangi siyasi partide geçmişi bulunursa bulunsun, kabaca sınıflandırılmasını doğru bulmuyorum. Bu tanımlamaya atfedilen sayı iki de olabilir, hatta daha fazla da olabilir. Tarihsel süreç, mevcut koşullar ülke gerçekleriyle tutarlılığı ile bakılabilir bu meseleye. Zira, henüz iş başında görmediğimiz iki siyasi partiyi bu minvalde konuşmak doğru olmaz. Fakat şunu bütün içtenliğimle söyleyeyim, DEVA Partisi son yirmi yıldır Türkiye’de pek çok enkaza neden olan AK Parti iktidarının yarattığı yıkımı ortadan kaldıran bir parti olarak tarihe geçeceğidir.

Bir dönem beraber aynı çatı altında yürüyenler, temel birtakım meselelerde ayrışabilirler. Siyasetin cilvesi bu. Bence burada, bu insanların hem öncesinde siyaset yaptığı partide hem de diğer siyasi partilerden farklılıkları konusunda sonrasında ne yaptıklarına bakmak gerekir. Bu siyasal hareketlerin yeni bir söz söyleme cüretlerinin olup olmadığı, onları diğerlerinden ayırır. Bu anlamda DEVA Partisi’nin kurucuları ayrıştıkları noktada itirazlarını yüksek sesle dillendirmiş, karşılık bulmayınca da yollarını ayırmışlardır. Onlar için mevcut partilerinde kalıp siyaset yapmak hem riski olmayan bir şey hem de kolaydı oysa. Fakat tercih ettikleri yol cesaret isteyen, meşakkatli bir yoldu. Sadece buna bakarak bile, DEVA Partisinin ülkenin sorunlarına nasıl bir cesaretle siyaset izleyeceği görülebilir.

HER KESİMDEN İLGİ VAR

DEVA Partisi bölge illerinde örgütlenmeye çalışırken, örneğin il başkanlığı için çok sayıda başvuru yapıldı. Bu ilgiyi nasıl yorumlarsınız? DEVA Partisi’nde siyaset yapmaya niyet edenler, AK Parti’nin bölgedeki tabanında yer alan insanlardır, diyebilir miyiz?

İkinci sorudan başlamak isterim. DEVA Partisi’nde siyaset yapmaya niyet edenler, AK Parti’nin bölgedeki tabanında yer alan insanlardır, diyemeyiz. Bu çok dar bir yaklaşım olur. Çünkü örgütlenme çalışmalarında gördük ki DEVA Partisi’ne toplumun her kesiminden ilgi ve talep var. Sadece Ak Parti tabanı değil, diğer birçok siyasi partide görev almış ya da bu partilere üye olmuş insanlar DEVA Partisine katılmak için niyet beyanında bulunmuşlardır. Bir başka açıdan şunu da ifade etmek isterim, DEVA Partisi, kurucular kurulundan başlayarak il ve ilçe teşkilatlanmalarına kadar, bu teşkilatların yönetimlerinde en az yüzde elli oranında daha önce hiç siyaset yapmamış, siyasi parti çalışmalarında bulunmamış insanlarla yola çıkıyor. Bu şimdiye kadar Türkiye siyasi partiler tarihinde görülmemiş bir durum. Bu anlamda, DEVA Partisinin örgütlenme yapısının ve izlediği çizginin sivil hareket tarzında olduğunu söyleyebilirim.

YARGI VE YÜRÜTMENİN TAHAKKÜMÜ

Hukukçu olduğunuz için sormadan geçmek olmaz. Türkiye’de yargı ile ilgili ne söyleyebilirsiniz?

Adalet mülkün temelidir sözü bir temenniden fazlasıdır. Devletler meşruiyetini ve gücünü adalet zemini üzerine kurar ve inşa ederler. Uzun zamandır Türkiye’de barışın, huzurun ve güvenliğin teminatı olan adaletten ve adalet duygusundan ciddi bir sapma olduğuna tanıklık ediyoruz. Bu durum zulümlerin ve haksızlıkların payidar olmasına sebebiyet verirken, insanların başta devlet olmak üzere diğer bütün ilişkilerini de zedeleyen noktaya gelmiştir. Hukuku adaletin, yargıyı da hukukun somutlaşmış hali olarak kabul edersek hak ve özgürlük temelli bir bakış üzerinden Türkiye’deki yargı meselesine bakmamız gerekiyor.

Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ciddi sorunlar olduğu açıktır. Bu sorunlar salt yasal mevzuattan kaynaklanmamakta aksine uygulamadaki baskıcı ve otoriter yönetim anlayışından kaynaklanmaktadır. Güçler ayrılığı ilkesinin gereği olan “denge ve denetleme” sisteminin yargı bahsinde bertaraf edildiği bu dönemde bireylerin hak ve özgürlükleri devlet karşısında artık korumasız kalmıştır. Parti programında da açıkça ifade edildiği gibi insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasi anlayışından sapıldığı, otoriter ve baskıcı politikaların yürürlüğe konduğu, toplumsal ve siyasal muhalefetin sindirildiği ve korku ikliminin yaratıldığı bir ortamda yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamak mümkün değildir.

Baştan ayağa, yargı ile ilgili her mevzuda -yasal düzenlemelerden hakim ve savcıların atanmasına kadar- yürütmenin tahakkümü sona ermedikçe yargı bağımsızlığından söz etmemiz mümkün değil. Bunu sağlamanın yolu güçler ayrılığı ilkesinin sert bir şekilde uygulanması ve denge ve denetleme mekanizmalarının işlevsel hale getirilmesinden geçiyor.

ADALETSİZ, HAKSIZ VE AÇIK ZULÜM

Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Ahmet Altan gibi öne çıkan isimlerden yola çıkarak sormak isterim: Bu insanların hapiste tutulmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Benzer nedenlerle hapis yatan insanların durumuyla ilgili bir çalışmanız, programınız var mı?

Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ciddi sorunların olduğunu dile getirmiştik. Türkiye artık istisnaların kural olarak uygulandığı, kuralların ise artık uygulanmadığı bir ülke haline gelmiştir. Çünkü bir hukuk düzeninde asla kabul edilmeyecek olan durumlar/haller, hukuk dışında hukuk yaratılarak normal kılınmaya çalışılmıştır. Bunun somut örneklerinden biri de yargının “araçsallaştırılması” konusudur. Yargının “araçsallaştırılması”, baskıcı ve otoriter yönetim anlayışının doğal bir sonucu ne yazık ki. İktidar uzun zamandır kendine muhalif gördüğü tüm kesimleri yargı üzerinden “terbiye etme” pratiği geliştirdi. Bir taraftan muhalefeti cezalandırırken diğer taraftan insanlara da bir mesaj veriliyor bu yaklaşımla. Bu çok tehlikeli olmakla beraber hukuk güvenliğinin de iflası anlamına geliyor. Yargının temel görevi hak ve özgürlükleri korumak, hak ve özgürlüklere yapılan tecavüzleri sonlandırmaktır. Bu minvalde, artık temel işlevinden çok uzakta konumlanan yargı, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Ahmet Altan başta olmak üzere gazeteciler ve hak savunucularının yargılamalarında ciddi adaletsizlikler ve haksızlıkların doğmasına ve yaşanmasına sebebiyet vermektedir. Tutuklama gibi hukukta istisna haller kural haline getirilip tek bir somut delile dayanmadan insanlar hakkında davalar açılıp cezalar veriliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması için olmadık yollar ile var olan hukukun arkasında dolaşmak ve olmayan bir hukuk yaratmak neredeyse vakayı adliyeden sayılır oldu. Bu yargılamalara ve haksız tutuklamalara itiraz yükseltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira açıkça adaletsiz, haksız ve açık zulüm haline gelen bu uygulamalara gerektiği gibi itiraz yükseltilmez ise bu uygulamalar ve hukuksuzluklar bütün bir ülkeyi içine alacak “olağan bir hal” olarak hayatlarımıza girecektir.

KÜRT SORUNU İÇ MESELEMİZDİR

Kürt meselesi, denilebilir ki Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinin belirlenmesinde de önemli rol oynuyor. Türkiye’de Kürt meselesi sizce nasıl çözülür?

Kürt meselesi sadece Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinin belirlenmesinde değil bütün meselelerin temelinde yatan yadsınamaz bir gerçektir. Sayın Abdullah Gül birkaç yıl önce iktidarı Kürt Meselesi konusunda, “Sorun, kendi iç meselemiz iken aklıselim bir şekilde oturup konuşalım, bir an önce bu meseleye bir çözüm bulalım” sözleri ile uyarmıştı. Fakat sonrasında atılan adımlar, yapılan yanlışlıklar ve izlenen politikalar maalesef sorunu “bizim” olmaktan çıkarıp bölgesel bir sorunun parçası kılmıştır. Uyarılar dikkate alınsaydı belki de çözülmüş ve geride bırakılmış bir sorunu konuşuyor olacaktık. Bu konuda yapılacak en önemli çaba, sorunu kendi iç meselemiz olduğuna ve hakkaniyet temelinde bütün tarafları çözüme ikna etmektir. Türkiye’nin insan haklarına dayalı demokratik bir hukuk devleti olma konusundaki eksikliklerinden başlayarak iktisadi, siyasi ve insani açılardan pek çok olumsuz sonucun altında Kürt meselesindeki çözümsüzlüğü bulabilirsiniz. Kürt meselesi demokratik hak, özgürlük ve eşit vatandaşlık taleplerinin karşılanmasıyla ilgilidir. DEVA Partisi Kürt meselesini, güven temelinde siyasi kanalları açık tutarak, her türlü talebin rahatlıkla tartışılacağı demokratik zemini inşa ederek, özgürlük alanlarını genişleterek ve hukuku tahkim ederek bu meselenin hal ve çözümü için adım atılmasını öncelemektedir. “Kürt meselesi nasıl çözülür” sorusuna verilecek birçok cevap var. Ama öncelikle vatandaşlık tanımından başlamak gerekir. Füsun Üstel’in tespit ettiği üzere Türkiye’de kültürel vatandaşlık anlayışının egemen olduğu “militan bir vatandaşlık” hali söz konusudur. Bunun değişmesi ve sivil vatandaşlık tanımında buluşmak gerektiğini düşünüyorum. Burada önemli olan meselenin çözümüne dair bu iradenin gösterilmesi ve iradenin sürekliliğine dair başta yasal koşullar olmak üzere bütün koşulların sağlanmasıdır. Bu koşullar sağlandıktan sonra çözümün ortak akıl ve hakkaniyet çerçevesinde çözülebileceğini düşünüyorum.

ANADİLDE EĞİTİM MESELESİ

Bölgede Kürt halkından oy talep edeceksiniz. Peki vaatleriniz ne olacak? Mesela anadilde eğitim için bir vaadiniz var mı? Ya da insan hakları ihlallerine karşı güçlü bir karşı duruş sergileyebilecek misiniz?

Anadil ya da anadilde eğitim bir tartışma konusu olmaktan çıkarılması gerekiyor. Onlarca yıldır yasakçı uygulama ve politikalar ile başta eğitim alanında olmak üzere Kürtçe’nin kamusal alanlardaki kullanımı türlü gerekçelerle engellenmiştir. Bu hususta kesin ifadelerle meseleyi ele almak gerektiğini düşünüyorum. Herkesin anadilde eğitim, sağlık ve devlet bürokrasisinin geri kalanından hizmet alma hakkı vardır, bu hak sadece eğitimle sınırlı değildir, tüm hizmetleri kapsayacak şekilde düzenlemeler yapılmalıdır. Bu düzenlemelerin yasal ve anayasal koruma altına alınması bu açıdan önemlidir. Defacto durumlar yaratılıp iktidarların keyfili uygulamalarından uzak bir yere konumlandırılmalıdır.

İnsan hakları ihlallerine karşı güçlü bir duruş sergilemek ve bu konuda güçlü bir irade ortaya koymak gerekiyor. Ama’sız, “çünkü”süz yapabilir bu. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası “İnsan haklarına saygılı” devlet anlayışını açıkça önceler. Ülkede hiç kimsenin işkenceye, insanlık dışı ve onur kırıcı davranışa maruz kalmasına asla izin vermemekle beraber böylesi durumların yaşanmaması için tüm insanları koruyacak güvenceleri acilen geliştirmek gerekiyor.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve taraf olduğumuz diğer uluslararası sözleşmelerin ihlali iddialarının etkin bir şekilde soruşturulması, masumiyet karinesi, ceza sorumluluğunun şahsiliği, hukuki belirlilik, savunma hakkı, bağımsız ve tarafsız mahkemeler önünde adil yargılanma hakkı, silahların eşitliği ilkesi, suçların ve cezaların kanuniliği ilkesi ve itiraz haklarının etkin bir biçimde kullanılması hususunda hiçbir taviz vermeden tüm bu koruma alanlarını teminat altına alınması gerektiğini düşünüyoruz.

Bölgede HDP açık ara birinci, AK Parti ikinci parti konumunda. DEVA’nın bölgedeki kitlesi, tabanı hangi partiden ayrılanlardan oluşacak?

Deva Partisi “ayrılanlar”dan oluşan bir parti değil. Yeni bir sözü ve hevesi olanların partisi olma iddiası ve tavrındadır. Bu anlamda partinin tabanı ülkenin tüm demokratik unsurlarıdır. Niceliğe dayalı tanımlardan ziyade niteliğin öncelendiği bir yapı var burada. Bunun desteklenmesi ve yüreklendirilmesi gerekiyor. Çünkü daha önce hiçbir siyasi partinin cesaret edemediği bir teşkilatlanma çalışması içinde. Daha önce siyaset yapmamış olanların bu çembere dahil edilmesi bir kaliteyi ortaya koyması anlamında önemlidir. Biliyoruz ki bu memleketin sorunlarına duyarlı, kendini yetiştirmiş, vicdanlı ve hakkaniyet sahibi insanların büyük bir kısmı siyasetin “yıpratıcı ve kirli dünyasından” uzak duruyor. Bunda siyasal iktidarın neden olduğu ayrıştırıcı, provoke dilin payı çoktur. Tam bu notada DEVA Partisi bir şeyler yapmak isteyip uygun bir alan bulamayanlara önemli bir alan açıyor. Bu çok kıymetli bir şeydir. Bununla beraber, zamanında farklı siyasi partilerde görev almış, çalışmış veya sadece oy vermiş olanlara da kapısını her daim açık tutmasının nedeni budur. Bir ayrım yapmadan, hep beraber aynı platformda buluşmak isteyen bir oluşumdur DEVA Partisi. Bunu gerçekleştirmesi Türkiye için büyük bir kazanım olacaktır.

HDP’YE YÖNELİK BASKILAR

Diyarbakır’da ve bölgenin birçok ilinde HDP, baskılara rağmen birinci parti konumunda. HDP’li birçok siyasetçi hapiste ya da sürgünde. HDP’li belediyelere kayyım atandı. Meydanlarda kitlesiyle buluşması yasak vb. Bu koşullarda siyaset yapmaya çalışan HDP ile yarışmak bir adaletsizlik duygusuna zemin hazırlamıyor mu?

Bunun için ülkedeki siyasi atmosferin normale dönmesi gerekiyor. Gerek HDP gerekse bahsettiğiniz meselelerden dolayı problem yaşayan diğer toplumsal kesimler için bu olmazsa olmaz bir durumdur. DEVA partisinin birinci önceliği siyasetin bir kutuplaşma aracı olarak değil, bir uzlaşı zemininde yürütülmesi için gösterdiği çaba ve önüne koyduğu vizyondur. Bu temelde yaklaşıldığında bahsettiğiniz sorunların hiçbirinin olmayacağını, ya da en asgari seviyeye ineceğidir. Fakat bunun için öncelikle parti olarak söz söyleme, icra etme ve bu değişiklikleri yapmak için gücü elinde bulundurmak gerekir. Bunun için de iktidar olmak gerekir. Bu sorunun cevabının samimiyeti ancak bu durumda verilebilir. Biz konuşarak değil yaptıklarımızla gündeme gelmek istiyoruz. Ortada bir haksızlık varsa, bu yalnızca HDP ile ilgili değildir. Belki bu durumdan en fazla etkilenen parti onlardır. Fakat unutulmaması gerekir ki, yakın bir zaman önce parti olarak siyaset yapmamamız ve seçimlere girmememiz için AK Parti bir takım yasal düzenlemelere girişti. Yaşanan bu ve benzeri sorunlar ve mağduriyetler git gide hepimizin hayatını etkileyecek bir mecraya doğru sürüklenmektedir. İktidar olma iddiamızın nedeni, tam da budur; yani bu haksızlıkları gidermek, siyaseten tıkanan ülkenin önünü açmaktır.

BABACAN DİYARBAKIR’A GELECEK

Siyasi parti liderlerinin çalışmalarına Diyarbakır’dan start vermesi, buradan mesajlar vermesi neredeyse gelenek haline geldi. Ali Babacan’ı da yakında Diyarbakır’da görme ihtimalimiz var mı?

Türkiye’deki demokratik hak ve özgürlükler ne yazık ki Kürt meselesinin yarattığı travmadan bağımsız değerlendirilemiyor artık. Kürt meselesi gibi ağır bir meselenin çözülmesi diğer pek çok çözümün de mümkün olacağını gösterir. Bu sorunun çözülmemesi, iktidarların bu mesele üzerinden diğer toplumsal kesimleri marjinalleştirip manipüle etmesini, sorunun güvenlikçi politikasına devredilmesine neden olur. Sorunu özellikle bu yanlış durumdan kurtarmak gerekiyor.

Tarihsel sürece baktığımızda bu konuda yüzleşmekten kaçınma, günden güne bütün toplumsal kesimler için artık kaldırılamayacak bir yükün ortaya çıkmasına neden olmuştur. DEVA Partisinin Kürt Meselesine yaklaşımı tamamen güvenlikçi politikalardan uzak, temel hak ve özgürlüklerin anayasal güvence altına alınıp korunması üzerine temellenecektir. Bundan dolayı salt mesaj vermek üzerine değil aksine gerçekleşmesi mümkün cevaplarla Genel Başkanımızı Diyarbakır’da görme ihtimalimiz var.

CİHAN ÜLSEN KİMDİR?

1980 yılında Diyarbakır’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Diyarbakır’da tamamladı. 2005 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Şu an Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde eğitimine devam ediyor.

2007 yılından bu yana Diyarbakır’da serbest avukatlık yapan Ülsen, 2009-2014 yılları arasında Diyarbakır MAZLUMDER’de (İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği) Başkan Yardımcılığı ve Genel Koordinatörlük görevlerini üstlendi. 2016-2018 yılları arasında Diyarbakır Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı. Baro çalışmalarında İnsan Hakları Merkezi ve Adli Yardım Koordinatörlüğü görevlerini üstlendi. 2019 yılında Diyarbakır Tahir Elçi İnsan Hakları Vakfı’nda Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı.

“Kendinden Başka Herkes” adlı bir şiir kitabı bulunan Ülsen, 2014 yılından bu yana Diyarbakır’da yayınlanan Yokuş Yol’a dergisinin Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Ülsen, evli ve üç çocuk babasıdır.

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”