23 Eylül 2026
17.9 C
İstanbul

Sezai Temelli: 1 buçuk yıl içinde erken seçim olma ihtimali çok yüksek!

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Temelli, erken seçim için, “1 buçuk yıl içinde erken seçim olma ihtimali çok yüksektir” dedi.

 HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, süren Kanal İstanbul tartışmaları, erken seçim çağrısı ve gündeme dair birçok konuda açıklamalarda bulundu. Temelli, 1 buçuk yıl sonra erken seçim olabileceği ihtimalinin yüksek olduğunu söyledi. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu liderliğinde kurulan Gelecek Partisi için de açıklamalarda bulunan Temelli, “Söylemlerinde tereddütlü bir yaklaşım var” ifadelerini kullandı.

Temelli, Mezopotamya Haber Ajansı’ndan Özgür Paksoy ve Ömer Çelik’in sorularını yanıtladı.

‘BÜTÇENİN İKİ KARAKTERİ VAR’

2020 yılı bütçesi tartışmalar altında kabul edildi. Baktığımızda güvenlik harcamalarına ayrılan pay daha da yükseldi. Asgari ücret ise, açlık sınırıyla neredeyse eşdeğer, 2 bin 324 TL olarak belirlendi. Siz bu durumu “Kürde mermi, Türk’e siyanür düştü” diyerek özetlemiştiniz. Devletin güvenlikçi bir bakış açısına hapsolması ne kaybettiriyor?

Bu nasıl olur? İktidardan bekleyerek olmaz. Hele hele böyle bir iktidardan hiç olmaz. Bunu yolu emekçilerin örgütlü mücadelesiyle, sendikal mücadeleyle mümkün olacaktır. AKP iktidarı 18’inci bütçesini yaptı. 18 bütçeye dönüp baktığımızda bir trend olduğunu görürüz. Bir kere neo-liberal politikaların bütçesidir. İkincisi, bir savaş bütçesidir. 18 yıl boyunca aslında istikrarlı bir şekilde bu bütçe anlayışı devam etti ve giderek savaşa ayrılan pay dediğimiz güvenlikçi politikaların kapladığı hacim büyüdü. Bütün olarak bütçeye baktığımızda 240 milyar liraya kadar çıkıyor bu rakam. Belli güvenlik harcamalarını örneğin İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı bütçelerinin içinde göremeyebilirsiniz. Farklı kalemlerin altına gizlenmiş harcamalar var. Bütün bunların analizini yapıp, toplamını aldığınızda, rakam 240 milyar liraya kadar çıkıyor. Devasa bir pay ayrılmış oluyor. Başka hiçbir alana bu kadar büyük bir pay ayrılmıyor. 2002’den bugüne bu trend de aynen devam etti. Diğer taraftan bütçe neo-liberal bir aklı da korumaya devam ediyor. Onda da yükselip giden bir şey var. Nedir? Emekçiye daha az kaynak, öğrenciye, öğretmene, kısacası toplumun bütün kesimlerine olabildiğince az kaynak. Bir kesime daha fazla kaynak. Kime? Müteahhit dediğimiz, Saray’ın çevresinde oluşmuş sermaye grubuna kaynak aktaran bir bütçe.

Bütçenin iki karakteri var. Birinci, Saray’ın çevresindeki sermaye yapısını besleyen, bu vesileyle Saray’ı da finanse eden bir bütçe. İkincisi ise, savaş politikaları. Aslında savaşa ayrılan güvenlikçi bütçenin de etrafında bir sermaye grubunun olduğunu son zamanlarda televizyon programlarına yansıdığını çok net gördük. İşte Tank Palet Fabrikası mevzusu üzerinden aslında o alana da bir kaynağın, bütçenin aktarıldığını görüyoruz. İkili bir karakteri var bütçenin.

Aslında halkın bütçesidir. Halkın kaynakları, halktan alınıp bu kesimlere veriliyor. Sonuç olarak toplum daha fazla yoksullaşıyor, çok daha ağır bedeller ödüyor. Bu ağır bedellere karşı itiraz etmeye kalktığında da çok ciddi bir şiddetle karşılaşıyor. Bu AKP iktidarının ayakta durabilmesi için çok uzun bir süredir başvurduğu bir yöntem. Özellikle ben bunu 5 Nisan 2015’ten başlatıyorum. Tecrit ile ilişkilendirerek, bir referans olarak çoğu konuşmamda gösterdim. Türkiye kamuoyu bunu bir türlü anlamak istemiyor. Aslında orada bir hukuksuzluk başlıyor. O hukuksuzluk, bütçe hakkı hukukunu da yutuyor. O günden bugüne giderek artan bir eğilim var.

Ekonomi politikasını tecrit ile bağlantılandırdınız. İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit devam ediyor, tecridin tüm ülkeye yayıldığı saptamasıyla birlikte. İstanbul seçimleri hesabıyla sonlandırıldığı açıklanmasına rağmen sürdürülen tecrit, hükümetin siyasetinde nasıl bir yere sahip?

Mutlak tecrit dediğimiz mesele, demokratik çözüm, demokratik anayasa, demokratik cumhuriyet. Yani demokratik dediğimiz sıfatı hak eden bütün gelişmelere uygulanan bir tecrit olmuş oluyor. Tecrit 21 yıldır sürüyor. Kavramları da iyi yerleştirmemiz lazım. Son 5 yıl, mutlak tecrit kısmı. Son 5 yıla referans vermemin nedeni, tecrit hukuku özellikle sistem değişikliğini biçimlendiren bir hukuku var etti, tecridi yaygınlaştırdı. PKK Lideri Abdullah Öcalan’a uygulanması tecrit. Mutlak tecrit ise, PKK Lideri’nin ötesinde, yani Türkiye ve Ortadoğu’da barışa dair bir çözümün adresine de tecrit uygulanıyor. Benim için en kritik şey bu. Tecrit ile mutlak tecridi ne ayrıştırıyor derseniz, benim yaklaşımım ve en önemli gördüğüm mesele şu: 2013-2015 arasında ve son mesajlarında da dile getirdiği gibi, ‘Ben hala 2013 noktasındayım’ demişti. Bu kritik bir açıklama. Dolayısıyla mutlak tecrit 2013’ten sonra olası bir demokratik çözüm, olası bir onurlu barış, olası bir bölgeye -Suriye dahil- istikrar getirebilecek adımların atılmasına yönelik her şeyin önünün 5 Nisan’dan kesildiğini görüyoruz. Mutlak tecrit, buna uygulanan bir tecrit.

Diğer tecrit, 21 yıldır sürüyor. O, PKK Lideri Abdullah Öcalan’a uygulanan. Bu aradaki nüans önemli. Bu da aslında Öcalan’ın ne denli önemli bir adres olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Neden? Çünkü mutlak tecrit dediğimiz mesele, demokratik çözüm, demokratik anayasa, demokratik cumhuriyet. Yani demokratik dediğimiz sıfatı hak eden bütün gelişmelere uygulanan bir tecrit olmuş oluyor.

‘SİLAHLANMA YARIŞI DEVAM EDİYOR’

Kanal İstanbul, bütün projelerin toplamından daha büyük. Çünkü etrafında bir buçuk milyonluk bir kentin yeniden kurulması, artı kanal, artı diğer projelerle birlikte devasa bir iktisadi çevrim yaratacak bir işin peşinde koşuyorlar. Bunun bir bedeli olacak mı? Çok büyük bedeli olacak. O zikrettiğimiz rakamlar, fonlamalar, iktidarın ömrünü uzatırken, dile getirdiğimiz rakamların bir de ödeyenleri olacak. Kim ödeyecek? Emekçiler, işçiler, kadınlar ödeyecek. Bu toplumda, iktidar tarafından mağdur edilmiş olanlar, bunun bedeline katlanacak. Bir de savaşın mağdurları ödemeye devam edecek. Çünkü iktidar aslında bu fonlamaya bağlı olarak, bakın kanal ile ilgili konuşmaların için askeri meseleler de var. Militarist bir söylem de var. Silahlanma yarışı devam ediyor.

Montrö Sözleşmesi bu kapsamda mı?

Montrö tartışmaları evet, ama onun da ötesinde Türkiye’nin gündemine çok yakında savaş sanayiye bağlı olarak helikopter gemileri gelir, uçak gemileri gelir, o gelir, bu gelir. Sermaye birikimi böyle genişler. Türkiye kendisine düşman aramaya devam ediyor. Savaş arıyor Türkiye. İktidar her yerde savaş arıyor. Suriye kesmedi, şimdi Libya’ya gidiyor. Bir savaş sanayi… Dolayısıyla savaşın mağdur ettiği kesimler de bunu ödeyecek. Bununda başında Kürt halkı geliyor.

‘MUHALEFET, DEVLET İKTİDAR AYRI BİR ŞEY…’

Muhalefetin durumuna değindiniz. Bu hal iktidarın yürüttüğü siyaseti ne derece besliyor? Siyasi kriz içerisinde bulunduğu zikredilen AKP’nin iktidardan düşürülmesi konusunda muhalefet yeterince etkili mi?

Türkiye’deki muhalefet kendisini belirli kırmızı çizgilerle donatıyor. İktidarla olan ilişkisini bir muhalefet hukuku üzerinden değil, devletin paydaşları olarak görüyor. Oysa devlet ayrı bir şey, iktidar ayrı bir şey, muhalefet ayrı bir şey. Türkiye’deki en büyük sorunlardan biri de bu. Muhalefet muhalefete kolay kolay laf söylemez ama laf söyleyeyim. Muhalefet, muhalefet olmalı. Muhalefetin amacı iktidarı eleştirmek ve iktidara aday olmaktır. Türkiye’deki muhalefet kendisini belirli kırmızıçizgilerle donatıyor. İktidarla olan ilişkisini bir muhalefet hukuku üzerinden değil, devletin paydaşları olarak görüyor. Oysa devlet ayrı bir şey, iktidar ayrı bir şey, muhalefet ayrı bir şey. Devleti yönetmeye talip olmaktır. Devleti yönetmeye talip olmayan, devletin çizdiği sınırların içinde kalan bir siyaset ne kadar özgür bir siyaset olabilir? Dolayısıyla AKP-MHP bloğu bundan olabildiğince yararlanıyor. Hep muhalefete bir ayar verdi, ‘çekidüzen’ verdi. Tezkereler bunun en belirgin halleri ve yansımaları.

Ülkenin içerisinde bulunduğu tabloda muhalefetin eksiklikleri neler? Tezkereye onay veren ama Libya ile mutabakata karşı çıkan bir CHP var. İyi Parti’den destek açıklamalarını görüyoruz. HDP kayyım ve baskı politikaları altında. Bu hal, AKP’ye ayakta kalması için zaman ve zemin mi sunuyor?

Muhalefet üzerine düşeni yapmadığı sürece iktidar tabi ki bundan nemalanıyor. Herkes bize şunu soruyor; ‘Nasıl oluyor da AKP 17 yıldır iktidarda?’ Çok uzun bir dönem. AKP’nin bu 17 yıllık dönemine baktığınızda, farklı alt dönemler var. Her alt dönem kendi içinde farklılık gösteriyor. Ama muhalefete baktığınızda, -HDP’yi dışarı koyarsanız, çünkü HDP kurulduğu günden bugüne çok net bir muhalefet çizgisi tutturdu. Toplumsal muhalefetin sözcüsü, öncüsü oldu. Demokrasi ve barış adına her zaman savunageldiği bir ilkesel çizgisi oldu. Biz buna üçüncü yol diyoruz- muhalefet ile iktidar iki bloğu gösterdiler. Son 24 Haziran 2018 seçimlerine giderken ortaya çıkan iki blok, aslında geleneksel Türk siyasetinin bloklaşmasıydı. Bu bloklar halkın temsiliyetini yansıtan, halkın ihtiyaçlarını karşılayan bir şey değil. Devletin kendi iktidar bloğu içindeki bir paylaşımı gösteriyordu. Tırnak içindeki “muhalefet-iktidar” oyunu, alışılagelmiş bir hal olarak kendisini her seferinde yeniden üretip, statükoyu aslında güçlendiriyordu, vesayeti var ediyordu. Üçüncü Yol’un gelip, gerçek anlamda bir muhalefeti ortaya koymasıyla beraber bugün Türkiye’de siyasetin de aksı artık farklılaşmaya başlamıştır. Buradaki en belirgin hamle, 31 Mart seçim hamlesidir.

‘YENİ PARTİYİ ZAMANLA İZLEYEBİLİRİZ’

Muhalefete iki parti daha ekleniyor. Biri eklendi, diğeri eklenecek. AKP’nin kurucu isimlerden Ahmet Davutoğlu, Gelecek Partisi’ni ilan etti. Ali Babacan’ın Ocak ayı içerisinde ilan etmesi bekleniyor. Bu isimlere, partilerine bakışınız nedir?

(Davutoğlu-Babacan) Diğer partilere, icraatlarına bakarken önemsediğimiz şey, bir demokratik cumhuriyet perspektifleri var mı, yok mu? Benim için de arkadaşlarım için de bu kritik bir mevzu. Ama en güçlü turnusol kağıdı, Kürt meselesidir. Bu iki siyaset, her şeyden önce AKP’deki çözülmeye delalet. Bunlar AKP’den kopuyorlar, AKP tabanı çözülüyor, yeni arayışlar peşinde. İkincisi merkez sağın içinde bir hareketlilik var. Biz de bunu görüyoruz. Türkiye’nin merkez sağı çok güçlü muhafazakar dinamikler barındırır. Dolayısıyla bu dinamikleri de koruyan ama AKP gibi savrulmamış merkez sağ siyaset arayışı söz konusu. Bu iki kopuş, burayı dolduracak mı, doldurmayacak mı? Nasıl bir siyaset ortaya koyacaklar. İlk başta yapılan açıklamalar, ilk sahneye çıkışlardan öte aslında Türkiye’nin temel meselelerine nasıl yaklaşacaklar, nasıl siyaset üretecekler. Bunu ancak zamanla izleyebiliriz.

Bugün için baktığımızda, bütün siyasi partiler için birkaç şey çok önemli. Bunlara turnusol kağıtları da diyebiliriz. Ama en güçlü turnusol kağıdı, Kürt meselesidir. Bir de artık Kürt meselesi Türkiye’nin iç meselesi değildir, küresel bir meseledir. Ortadoğu’yu aşmıştır, dolayısıyla bir ucu Çin’de, bir ucu Amerika’dadır. Yerküreyi boydan boya kat eden bir meseledir.  Bu insanlar AKP’nin kurucuları aynı zamanda. Çok uzun süre AKP ile beraber yürüdüler. Birçok icraatı da beraber gerçekleştirdiler. Hatta bu iki siyasetçi hep kabinede oldular. Dolayısıyla bu kopuş, bu çözülme sonucunda bu geçmişi nasıl değerlendiriyorlar, geleceğe dair Kürt meselesi konusunda ne diyorlar? Bu, siyasetteki konular açısından çok belirleyici olur. İkincisi ekonomi. Makro göstergeleri düzeltmek açısından söylemiyoruz, tercihler anlamında söylüyorum. Kadından, emekten yana, ekoloji meselelerine nasıl yaklaşıyorlar. Çünkü Türkiye toplumu bu konularda da çok yıprandı, tahrip oldu. Çok ciddi büyük iktisadi, ekonomik ve ekolojik sorun yaşıyor. Bunlarda ne diyorlar. Bu iki şey önümüzdeki dönemde Türkiye siyasetinde çok önemli etkileri olacak.

‘TEREDDÜTLÜ BİR YAKLAŞIM VAR’

Hali hazırda Davutoğlu partisini deklare etti. Söz ettiğiniz başlıklar üzerinden izlenimleriniz nedir?

Henüz ısınıyorlar. Dolayısıyla kaygılı, tereddütlü açıklamalar yapıyorlar. Normal mi? Normal, dediğim gibi o dünyanın içinde, özellikle muhafazakar dinamikler çok çok önemli hatlar oluşturuyor. O hassasiyetle hareket ettikleri anlaşılıyor. Zaman içerisinde bakalım nereye evirilecekler. Ama kaygılı bir dil, tereddütlü bir yaklaşımın olduğunu söylemem mümkün.

Bu partilerin kuruluşu AKP’yi çözülüş sürecine sokar mı?

AKP artık bir parti değil. Bir parti siyaset yapar. Bütün yapılarıyla, organlarıyla siyaset yapar. Burada böyle bir şey yok. Bir tek adam var. O tek adama bütün siyaset yapma hakkını teslim etmiş, ipoteklemiş bir yapı var. AKP çözüldü. AKP’nin çözülmesi sonucu bunlar ortaya çıkıyor. Bunlar ortaya çıktığı için AKP çözülmüyor. AKP, özellikle tekçi rejime giderek, daha bağımlı hale gelip, bütün siyaset yapma haklarını ipoteklediği andan itibaren aslında çözülme başlamıştı. Çünkü AKP artık bir parti değil! Bir parti siyaset yapar. Bütün yapılarıyla, organlarıyla siyaset yapar. Burada böyle bir şey yok. Bir tek adam var. O tek adama bütün siyaset yapma hakkını teslim etmiş, ipoteklemiş bir yapı var. Toplumsal alanda da ciddi anlamda zemin kaybettikleri çok net, çok açık.

‘HDP’NİN ÇAĞRISINA KULAK VERMELİLER’

Parti olarak “erken seçim” çağrısında bulundunuz. Saadet Partisi destek vermişti, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise “HDP erken seçim talep etmekte haklı. Erken seçim çağrısında bulunmuyoruz ama getirirlerse ‘Evet’ deriz” açıklamasında bulunmuştu. Erken seçim mevcut şartlarda ne kadar uzak?

31 Mart, 23 Haziran bu sisteme bir itirazdır. 19 Ağustos siyasal darbesi de sistemin, topluma, halklara rağmen aslında direnme çabasıdır. Aslında toplumla iktidar arasında çok ciddi bir kopuşun yaşandığı görülüyor. Böyle bir durum erken seçim iklimidir. “Erken seçim önümüze gelirse destek veririz…” Kim getirecek? Erken seçimi muhalefet getirecek. Önünüze geldi işte, söyledik. Daha nasıl önünüze gelecek. Bunu ne ile ikram edelim. Dolayısıyla muhalefet erken seçim ister. Bu tren sallamak dediğimiz gibi, gündemi oyalamak. Bir kere muhalefet artık erken seçim istemelidir. HDP’nin çağrısına kulak vermeliler, yanıt vermeliler. Bu konuda da çalışmaya başlamaları lazım. Erken seçim Türkiye’nin gündemindedir. 24 Haziran seçimlerinden sonra geçen süreye baktığımızda, ne kadar önemli olduğu ortadadır. Bir sistem meselesi, sorunu var. 31 Mart, 23 Haziran bu sisteme bir itirazdır. 19 Ağustos siyasal darbesi de sistemin, topluma, halklara rağmen aslında direnme çabasıdır. Bütün bunlara baktığımızda, aslında toplumla iktidar arasında çok ciddi bir kopuşun yaşandığı görülüyor. Böyle bir durum erken seçim iklimidir.

‘1 BUÇUK YIL İÇİNDE SEÇİM OLMA İHTİMALİ YÜKSEK’

Erken seçim ne zaman olur, tarih olarak bir öngörünüz var mı?

Var. Geride bırakılan yıla göre söylüyorum, önünde en fazla 1 buçuk yılı kalmıştır. 1 buçuk yıl içinde erken seçim olma ihtimali çok yüksektir.

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”