23 Eylül 2026
15.9 C
İstanbul

SDG Genel Komutanı Kobani: Fırat’ın doğusu ile Afrin birbirine benzemez

Türkiye-Suriye sınırı yeniden hareketli. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) birkaç gündür Suruç ve Akçakale’ye askeri yığınak yapıyor. Birinin karşısında Kobani, diğerininkinde Tel Ebyad (Grê Sipî) var.

TSK’nın askeri yığınağı Rojava’da, 19 Temmuz 2012’den beri Kürtlerin öncülüğünde şekillenen “demokratik özerklik” projesini çökertmeye yönelik bir müdahalenin hazırlığı olarak görülüyor.

Hükümet “ulusal tehdit” ve “beka meselesi” olarak ele aldığı müdahaleyi kendi kamuoyuna anlatmakta zorlanmıyor. Afrin için Zeytin Dalı Harekatı’nda sağlanan mutabakat burası için de geçerli.

Sonuçta PKK lideri Abdullah Öcalan, İmralı’da tutulurken takipçileri tarihi bir fırsatla onun fikirleri ve portrelerinin gölgesinde bir özerklik inşa ediyor. Araplar, Süryaniler, Keldaniler, Ermeniler, Türkmenler, Çerkesler ve Çeçenleri de işin içine çeken bir çabayla toplumsal, siyasal ve askeri örğütlenme tahminlerin çok ötesinde boyutlar kazandı.

ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun desteğiyle Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile savaş Kürtleri Fırat hattında Rakka ve Deyr el Zor’a kadar indirdi. Hükümet “terör yapılanması” dediği bu yapıya müdahaleyi epey zamandır gündemde tutuyor. Bu çerçevede ABD ile tampon ya da güvenli bölge pazarlığı yapıyor. İç kamuoyu önemli ölçüde hazır, hazır olmayan Suriye sahnesindeki küresel ve bölgesel aktörler.

Ya sınırın altındaki vaziyet? Halkta panik yok ama öfke ve kızgınlıktan bolu da yok. Karşılarındaki NATO’nun ikinci büyük askeri gücü.

Kobani ile birlikte Türkiye sınırlarını dikizleyen Miştenur Tepesi’ne de konuşlanan ABD önemli bir güvence. Bunun yanı sıra stratejik tepelerde, sınır hatlarında ve ana yollar üzerinde hendekler ve tüneller kazılıyor. İlgililerin ifadesiyle “Cephe savaşı Afrin’de kaybettirdi, o yüzden buralar şehir savaşına hazırlanıyor”.

Bu kritik dönemde Fırat’ın doğusunu kontrol eden Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) genel komutanı Mazlum Kobani (Ferhat Abdi Şahin) Haseke’deki karargahında sorularımızı yanıtladı. Kobani; güvenli bölge tartışmaları, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile görüşmeler, olası bir savaşta bölgeyi nelerin beklediğine dair kendi açılarından durumu değerlendirip önemli bilgiler paylaştı.

‘Afrin’de stratejik bir karar aldık’

Olası müdahalenin önünü açacak ya da kapatacak birincil faktör ABD’nin tutumu. ABD aradan çekilir mi, çekilirse ne olur?

Mazlum Kobani müdahale halinde SDG’nin itici gücü YPG’nin tamamen kuzeye çekileceğini, bunun IŞİD’le mücadeleyi durduracağını, dahası IŞİD’in yeniden toparlanacağını, oluşacak boşluğu Suriye ordusunun dolduracağını, bunu istemeyen Amerikalıların Türk muhataplarıyla görüşerek müdahaleyi önlemeye çalıştığını söylüyor.

Kobani bununla birlikte ABD’ye bel bağlamadan Türkiye ile başbaşa kalacakları senaryoya hazırlandıklarını vurguluyor. Ve Türkiye’nin Afrin’den hareketle bir yanılgı içinde olduğunu düşünüyor:

“Fırat’ın doğusu ile Afrin birbirine benzemez. Yerden göğe kadar fark var. Uluslararası faktörler bir kenara Türk ordusu ile başbaşa kalsak bile durum farklıdır. Aylarca hatta yıllarca süren bir savaş olacaktır. Burası geniş bir alan. Afrin’de stratejik bir karar aldık ve savaşı sadece Afrin’le sınırlı tutmak istedik. Fakat burada öyle olmayacak. Türk ordusu herhangi bir yere saldırırsa bu topyekün bir savaşa dönüşecek.”

Mazlum Kobani Grê Sipî ya da Kobani’ye saldırılması halinde, Derik’ten Menbic’e kadar bir cephe oluşacağını” belirtiyor ve “Bu bizim kararımızdır, herkese söylemişiz, Türkler de biliyor Amerikalılar da Fransızlar da. Bunu kuzey için değil sadece Rojava için söylüyorum. Türkiye ile yaklaşık 600 km sınırımız var, buralarda genel bir savaş olacak… Bunu (müdahaleyi) kimse kabul etmeyecek; ne uluslararası güçler ne bölgesel güçler ne Körfez ne de Suriye” diye konuşuyor.

“Araplar üzerine hesap yapıyorlar ama Araplar bunu asla kabul etmeyecek” diyen Kobani SDG olarak da “buna müsaade etmeyeceklerini” vurguluyor.

Kamışlı, Kobani ve Amude’de konuştuğumuz özerk yönetim temsilcilerinden bazıları ABD’nin bu türden sınırlı müdahaleye yol verebileceğine dair endişelerini paylaştı. Kobani ise aksi kanaatte. Müdahale ihtimalini zayıf görmekle birlikte “kendileri açısından bir tehlikeye” işaret ediyor:

“Türkiye önümüzdeki 2 hafta ciddi bir baskı yapacak, kışkırtacak. Fakat (müdahale gibi) bir hata yapacağını zannetmiyorum. Şu anda yığınak yapıyor, biz de yapıyoruz. Bu gerilim içinde birileri hata yaparsa bu kıvılcım ateşe dönüşebilir, böyle bir tehlike var. Onun için Amerikalılar provakasyonla kontrol dışı bir savaşın önünü almak için diplomatik çalışmalar yürütüyor.”

‘7 yıldır savaştayız, ikinci büyük bir savaş istemiyoruz’

Aralık’taki müdahale tehdidi ABD’nin Suriye’den çekilme planını değiştirmesine yol açmış, sınır boyunca 30 km derinliğinde bir tampon için pazarlık masası kurulmuş ve bu arada Mazlum Kobani ile MİT yetkilileri Amerikalılar aracılığıyla dolaylı görüşmeler yapmıştı.

Hatta MİT Başkanı Hakan Fidan’ın Kobani’de Mazlum Kobani ile doğrudan görüştüğü de öne sürüldü. Mazlum Kobani perde arkasını şöyle anlattı:

“Erdoğan Aralık’ta çıkıp 3 gün sonra operasyona başlayacaklarına dair ciddi bir açıklama yaptı. Biz savaş olacağını bekliyorduk. ‘Türkiye’ye karşı tehlike var, bu beka sorunudur’ diyor. Biz de ‘Erdoğan ne istiyor?’ diye sorduk. ‘Paylaşamayacağımız ne var?’ Görüşme konusunda inisiyatifi biz başlattık. Müttefiklerimizden ‘Ne istiyorlar?’ diye sormasını ben istedim. 7 yıldır savaştayız, ikinci bir büyük savaş istemiyoruz. Yani talep bizden geldi. Bunun üzerine dolaylı görüşmeler oldu. Arabuluculuğu ABD Özel Temsilcisi James Jeffrey üstlendi.”

Sürecin bu şekilde başladığını anlatan Mazlum Kobani, “Türkiye’ye saldırı olmadığını, varlıklarının tehlike olarak görüldüğünü” belirtirken, “Niye tehlike olsun ki?” diye itiraz ettiklerini vurguladı.

Mazlum Kobani

Kobani, sürecin savaşı durdurmaya dönük olduğunu, sonra da Erdoğan ile Trump arasında güvenlik bölgesi meselesinin gündeme geldiğini belirtti. Mazlum Kobani şöyle devam etti:

“Biz de SDG olarak kendi önerimizi ABD’ye sunduk. Önerimiz çok makuldü. 30 km olmaz, 5 kilometre olabilir dedik. Buradaki YPG güçlerini çekebiliriz, yerlerine yerel güçleri koyarız. Bütün şehirlerde yerel askeri meclisleri bunun için kuruyoruz. 5 kilometre içindeki ağır silahları da çekebiliriz. Menzili Türkiye’ye ulaşan silahları da çekebiliriz. Mesela 20 km menzilli silahlarımız var, onları da 20 km uzağa indiririz. Buna karşılık Türkiye de saldırmayacağına dair tahhütte bulunsun. Bu alanda uluslararası güçler de olsun. Uluslararası güç içinde Türkiye’nin olmasını kabul etmedik. Tarafsız bir güç olmalı, Türkiye taraftır. Biz bu bölgelerdeki Suriyelilerin yerlerine dönmelerini de kabul ediyoruz. Gelsinler diye çağrı yaptık. Onlar diyor ki 30 kilometrelik alana mülteciler yerleşsin, Afrin’i işgal eden farklı güçler de gelsin, devriyeler içinde Türk askeri de olsun. Bunları kabul etmedik. İşi yokuşa sürükleyen, sabote eden taraf olmak istemiyoruz ama Türk askerinin buraya gelmesinin zemini yok.”

“Afrin’e saldırmasaydı, siyasi sürece katılmamızı veto etmeseydi, düşmanlık yamasaydı kabul edebilirdik” diyen Mazlum Kobani, Afrin ile ilgili bir gelişme olması halinde, “Türk askerinin yerleşmesini kabul edebileceklerini” belirtti.

Kobani, “SDG içinde yüzlerce Afrinli komutan ve binlerce Afrinli savaşçı var. Bu insanlar bunu kabul etmez. Bütün Afrinliler istisnasız geri dönsün, el konulan mallar geri verilsin, dışardan getirilip yerleştirilenler çıkarılsın, dönüşler uluslararası güvence altında olsun, Afrin Meclisi de bu süreci kontrol etsin diye şart koştuk. Böyle bir gelişme olursa Türk askeri devriyelere katılabilir. Türk askerinin Afrin’den çıkması ile ilgili bir şart koşmadık. O daha sonraki bir meseledir. Artık top Türk tarafının sahasındadır. Bildiğim kadarıyla şu ana kadar olumlu bir gelişme yok” sözleriyle devam etti.

MİT‘le eskiden görüşme vardı’

Kobani MİT ile doğrudan görüşme iddialarına da şu şekilde açıklık getirdi:

“Haber asılsızdır demek istemiyoruz. Fakat (doğrudan görüşme) geçmişte olan bir şeydir. Yeni süreçte olduğu kast ediliyorsa bu doğru değil. Kobani sürecinde oldu. Ankara’dan bürokratlar vardı, Hakan Fidan kesinlikle yoktu. Bu son gerilim sürecinde (doğrudan) görüşme olmadı. Eskiden görüşme vardı, ilişkilerimiz de iyiydi, Türk ordusu geldi, Süleyman Şah Türbesi’ni alıp götürdü.”

Öcalan’ın mektubu nasıl okundu?

23 Haziran seçimi arifesinde görüşme kanalı açılan Öcalan’ın yazdığı mektup da buralarda çok konuşuldu.

Öcalan mektubunda, Suriye’deki belirleyici aktörlerle diyalogu ve bölgesel savaşın bir tarafı olmamayı esas alan “Üçüncü Yol Stratejisi”ne bağlı kalınmasını, Türkiye’nin hassasiyetlerinin gözetilmesini ve Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde Şam yönetimiyle müzakereyle çözüm aranmasını salık veriyordu.

Kobani, mektubu nasıl okuduklarını şöyle aktardı:

“Askeri ve siyasi açıdan büyük bir tıkanma vardır. Türkiye’nin belli bir stratejisi vardı, hep boşa çıktı. 2011’de başka Kürt güçlerle alana egemen olmak istediler. Başarısız oldular. 2012-2013’te Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) üzerinden müdahale ettiler, biz daha da büyüdük. Sonra Nusra Cephesi üzerinden Derik’ten Afrin’e kadar saldırılar düzenlediler, hepsini püskürttük. Yine büyüdük. Son olarak DAİŞ (IŞİD) ile saldırı yönlendirdiler. DAİŞ’İ Kobani’den çıkarmakla kalmayıp Rakka ve Deyr el Zor’a kadar bütün bu alanı özgürleştirdik. Bu süreçte uluslarararası müttefiklerimiz de oldu. Bunlar Türkiye’nin başırısızlıklarıdır. Afrin saldırısı da kendi başına bir başarı değildir. Afrin’le sınırlı kaldı, halbuki Türkiye oradan Şehba ve Menbic’e geçip Fırat’ın doğusunda ta Derik’e kadar gelmek istiyordu. Kendileri de farkına vardı ki bu imkansızdır.”

“Afrin ile sınırlı kalmanın, Türkiye açısından askeri anlamda büyük bir tehlike olduğunu” savunan Kobani, “büyük bir hareket başlatmaları halinde Afrin’i istedikleri zaman geri alabileceklerini” iddia etti.

SDG üyleeri

‘SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesini kabul etmiyoruz’

Mazlum Kobani “Gücümüz var. Savaş içi henüz karar vermiş değiliz. Çünkü Türkiye ile meselemiz sadece Afrin değil. Burada bir tıkanma var. Amerikalılarla çözmeye çalıştılar ve sonuç ortada. Şimdi Öcalan’ın çabalarına ihtiyaçları var. Detaylarını bilmiyorum. Öcalan ‘Ben olumlu rol oynayabilirim’ diyor. Sadece Suriye’yi değil Türkiye’yi de kast ediyor. Biz buna katılıyoruz. Öcalan’ın öyle bir gücü var. (Müzakerelerin önü açılırsa) derhal çözülür. Bu meselenin çözülmesi için Türkiye’nin hassasiyetlerinin gözetilmesi, güç kullanılmamasını istiyor. Biz de bunları gözetiyoruz. Öcalan’ın mesajlarından Türkiye ile sorunların masada diyalogla, karşılıklı tavizler verilerek çözülmesi gerektiğini anlıyoruz” diyor.

Kobani ayrıca “Öcalan’ın sözlerinin kendilerine ters düşmediğini, kendilerinin de yıllardır aynı şeyleri söylediklerini” vurguladı ve şöyle devam etti;

“Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanayız, ayrı bir projemiz yok. Tercihimiz merkezi hükümetle sorunlarımızın diyalogla çözülmesidir. İki talebimiz var: Şam’ın özerk yönetimi kabul etmesi ve SDG’nin kendi özerkliğini koruması. Öcalan da bu çerçeveyi böyle koydu. SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesini kabul etmiyoruz. Suriye ordusunun bir parçası olmasını kabul ediyoruz ama SDG’nin kendi bölgelerini koruması ve özerk olmasında ısrarlıyız. Aksi halde katliamlar olur.”

ABD, Şam’la müzakereleri engelliyor mu?

SDG Komutanı Kobani, “ABD ile ortaklığın derinleşmesiyle, üçüncü yol stratejisinden sapıldığı ve gelinen noktada Amerikalıların Şam’la müzakereyi engellediği” tespitini de kabul etmiyor:

“Sorun bizimle Şam arasındadır. ABD bu konunun tarafı değildir. Amerikalıların savunduğu şey Suriye rejiminin hala çözümden uzak olduğudur. Sonuçta biz Suriye ile çözüme gideceğiz, burada bağımsız bir devlet kurmayacağız. ABD’nin tutumu Suriye ile diyalog ve anlaşma olmaması yönünde değildir. Rejimin bu haliyle çözümden uzak olduğu görüşündeler. Bize ‘Bekleyin’ demiyorlar, ‘Çabalarınızdan bir şey çıkmaz’ diyorlar. Girişimlerden çıkan da ortadadır. Bunda gerçek payı var. Suriye ile ilişkimizi kesmiş değiliz, sürekli diyaloğumuz var, birlikte yaşıyoruz ama şimdiye kadar çözüm aşamasına ulaşmadık. Suriye tarafı adım atarsa biz de olumlu yanıt veririz. Bu konuda ABD’nin müdahale edeceğini sanmıyorum.”

Mazlum Kobani “Bu konuda inisiyatifin yüzde 100 sizde olduğunu söyleyebilir misiniz?” sorusuna, “Evet. Şimdiye kadar bize bir şey yansıtılmadı, kimse bize bu konuda telkinde bulunmaz” yanıtını verdi.

Kobani Şam’ın çözüm anlayışının Dera, Doğu Halep ve Doğu Guta’da olduğu gibi uzlaşma olduğunu ama bunun Fırat’ın doğusundaki realiteye uymadığını savundu:

“Şam’ı iyi tanıyoruz. Şam çözüme hazır değil. Zihniyeti buna elvermiyor. Şam’ın anladığı uzlaşma devletin tekrar hakimiyetinin olduğu gibi kabul edilmesidir. Teslimiyet istiyorlar. Diğer bölgelerde ordu kazandı, diğer güçler hezimete uğradı, sonra oturup ‘devlet büyüktür’ diyerek uzlaştılar. Biz ne yenilmişiz ne de devletle savaşmışız. Bizim ulusal bir sorunumuz var. Onların mantalitesi değişmediği için bir tıkanma var.

“Rejimin artık bu durumu değiştirme gücünün olmadığını anlaması gerekir. Bizi ne askeri olarak ne de ekonomik olarak zorlayabilirler. Buraya askeri olarak giremeyeceğini anlaması lazım. Rejim bu kanaate varırsa zihniyeti de değişir. Biz şimdi böyle bir süreçteyiz. Burası Kuzey Irak gibi de değildir. Kuzeydoğu Suriye olmadan Suriye devleti başarılı olamaz. Kuzey Irak öyle değildi, Saddam Hüseyin için engel teşkil etmiyordu. Ama Suriye’de esas güç buradadır, bu alandan mahrum kalırlarsa başarılı olamazlar.”

‘Çözüm olursa ABD çekilir’

Mazlum Kobani Suriye’de 23 yerde konuşlanan ABD’nin askeri varlığının çözümün önünde engele dönüştüğü tespitine de katılmıyor:

“Ben tersini düşünüyorum. ABD’nin varlığı kalıcı değil. Bir anlaşma yok. DAİŞ çerçevesinde buradalar ve DAİŞ var oldukça bu işbirliği de sürecek. Rejimin anlayışı şudur: Önce asker olarak girecek, kontrol altına alacak, sonra uzlaşma olacak ve işi bitirecek. Koalisyon burada olduğu sürece bu yöntem mümkün değildir. Uluslararası güçler burada olduğu sürece rejim bunun olmayacağını görecek. O yüzden bu güçlerin burada olması çözüm için faydalıdır. Ben Amerikalılara şunu söyledim: ‘Çekilebilirsiniz, sorun değil, ama rejimle anlaşmaya vardıktan sonra çekilin. Biz de o zaman size ‘Tamam görevinini yaptınız, artık başka bir süreci yürütmemiz gerekiyor’ diyebiliriz.

“Rejim neyi savunuyor? ‘ABD’nin çekilmesi gündeme geldiğinde Kürtler bize gelip çözüm istedi.’ Bu doğru değil. Tam tersi oldu. Rejim bize gelip ‘ABD gidiyor, yerlerine Türkiye girmesin, biz gelelim’ dedi. ‘Afrin gibi olmasın, anlaşalım’. Diyalog onların talebi üzerine gelişti. Sonra geri çekilme olmayınca yaklaşımları değişti. Baktılar ki biz güçlüyüz, değişen bir şey yok. Güçlü bir Kuzeydoğu Suriye ile oturup anlaşmak istemiyorlar.”

Mazlum Kobani, Şam’la anlaşma olduğunda ABD’ye git denildiğinde kendiliğinden çekileceğini düşünüyor.

Ruslarla ilişkiler neden iyi gitmiyor?

Kobani Ruslarla ilişkilerin iyi gitmemesini Moskova’nın çözüm getirmemesine ve Türkiye’den yana durmasına bağlıyor:

“Rusya rejimin çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapıyor. Afrin ve Şehba’da Türkiye tarafını tutuyorlar. Afrin’e karşılık diğer bölgelerin rejimin kontrolüne geçmesi üzerinde anlaştılar. İlişkilerimiz Afrin’de darbe aldı. Geri çekilme meselesinde de diyaloglarımız oldu. Samimi değiller, çözümleri yok. İlişkilerimiz iyi gitmiyor. Fakat Rusya büyük bir güç ve Suriye’nin geleceğinde rolleri olacak, bunun farkındayız ve ilişkilerimiz devam ediyor. Önerileri Rejimden çok farklı ve ileri değil.”

Mazlum Kobani, Rusya ve Suriye devletiyle İdlib’te ortak operasyon temelinde bir ortaklığın gelişmesi ihtimalini de dışlıyor:

“İdlib’deki savaşta İran faktörü eksik. İran girmedi. Şartları var: İsrail’in vurmaması ve İran güçlerinin Suriye’den çıkmasının gündemleştirilmemesi. İran girmeyince sahada başarılı olamadılar. Şam yönetimi ve Rusya bizden katılmamazı istedi, kabul etmedik. Bizim de şartlarımız var. Bizim meselemiz Afrin’dir. Lazkiye ve Hama’da da işimiz yok.”

SDG üyeleri

Kobani’nin, “Afrin ile ilgili ‘İstersek Türkiye’yi çıkarırız’ dediniz. O kadar gücünüz vardı neden çekildiniz” sorusuna verdiği yanıt da şöyle:

“Fırat’ın batısındaki bütün bölgesel ve uluslararası güçler Soçi-Astana platformunda anlaşmışlar. Hatta harita hazırlamışlar. Biz başta direndik. Afrin uluslararası komploydu, herkes içindeydi. ABD, Fransa, Britanya ve koalisyon da dolaylı olarak onayladı. ‘Biz bir şey yapamayız’ diye açıkça söylediler. Önceden de ‘Afrin’de işimiz yok’ diyorlardı. Zaten Rusya ve ABD Fırat’ın doğusunu ve batısını hava kuvvetleri açısından paylaşmıştı. Baktık ki uluslararası güçlerin bir kısmı işin içinde, bir kısmı da bir şey yapmayacak, ortada da bir harita var; 1500 şehit vermişiz, 3000 şehit de versek o haritaya göre gelecekler, o zaman biz de güçlerimizi çektik.”

‘İran’a karşı planların parçası olmayız’

Son zamanlarda İran’a karşı Amerikan planlarında SDG’ye rol biçildiğine dair iddialar da gündeme geldi. Kobani’nin sözlerinden ABD’nin İran politikasının bir parçası olmak istemedikleri anlaşılıyor:

“Çıkarlarımız neyi emrediyorsa onu yaparız. Burada bir halk var. Herkesten önce kendi çıkarlarımızı koruruz. İranlılar sanki onlara yönelik saldırılara katılaçakmışız gibi bir düşünceyi dillendirdi. Ama öyle bir şey yok. Meşru savunma çizgimiz var. Bize saldırmayana saldırmayız. O yüzden bir gerginlik oluştu. Fakat İran’la ilgili bir proje içinde olmadığımızı anladılar.”

Kobani İran’ın bloke edilmesi için ABD’nin SDG’den Elbu Kemal Sınır Kapısı’na kadar inilmesini istediğine dair haberleri de reddetti:

“Yok öyle bir şey. Deyr el Zor’da gücümüzün iki hedefi var: Bölgede istikrarı sağlamak ve batı tarafından gelecek tehdidi önlemek. Suriye, Rusya ya da İran’dan bir bir tehdit olursa yanıt veririz.”

29 Haziran’da Cenevre’de BM ile çocukların korunması konusunda yaptığı anlaşmayla gündeme gelen Kobani, söyleşiyi bir mesajla noktaladı:

“Biz Türkiye’ye tehdit değiliz. 7 yıldır olmadı, bundan sonra da öyle bir hedefimiz yoktur. Sorunları diyalogla çözmek istiyoruz, Türkiye’nin bu alanlarda rol oynamasını istiyoruz.” | BBC-Fehim Taştekin

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”