23 Eylül 2026
15.9 C
İstanbul

Üç yıl önce Suriye’de kaçırılan Japon gazeteci yaşadıklarını anlattı

Jumpei Yasuda, kendisini videoya kaydeden bir tanıdığının kullandığı en son teknoloji ürünü Japon malı kameraya hayretle bakıyor.

El Kaide’den ilham alan ama son dönemde örgüte bağlı olmadığını açıklayan Heyet Tahrir el-Şam adlı Suriyeli muhalif örgüt tarafından kaçırılıp son 3 yıldır dış dünya ile bağı tamamen kesik yaşamak zorunda bırakılan gazeteci, 2 hafta önce serbest kalmasının ardından zor da olsa yeni hayatına uyum sağlamaya çalışıyor.

Bir çocuk gibi her şeyi yeni baştan öğrenen Jumpei Yasuda yeri geliyor, “Bugün günlerden ne?” diye soruyor. Ne var ki konu esaret günlerine gelince 44 yaşındaki seyrek gri saçlı ve ince sakallı bu adam, onu kaçıranların tutmasına izin verdiği günlükler sağolsun, her tarihi ve olayı detaylı biçimde hatırlıyor.

Jumpei Yasuda, ya da örgütün ona verdiği kod adıyla “Nidal”, 23 Haziran 2015’te Türkiye sınırından Suriye’ye geçmesinden kısa süre sonra İdlib civarında kaçırıldı. Ondan kısa süre önce ise kendisi de Haruna Yukawa adlı bir Japonu kurtarmak için Suriye’ye geçen Japon video yapımcısı-gazeteci Kenji Goto kaçırılmıştı. İstenilen fidye ödenmeyince hem Yukawa hem Goto 2015 yılı başında Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü tarafından arka arkaya infaz edilmişti.

yASUDOAFP

Deneyimli bir savaş muhabiri olan Yasuda, 2002’den beri Afganistan, Suriye, Irak, ve Endonezya’da Aceh gibi çatışmanın eksik olmadığı bölgelere gidiyor. Daha önce 2004’te Irak’ta kaçırılmış ama 3 günde serbest bırakılmış. Ama bu defa Suriye’de işler tamamen ters gidiyor ve tam 3 yıl 3 ay esir tutuluyor.

Oğlunun kaçırılması karşısında yıkılan annesi Sachiko, ona şans getirmesi umuduyla Japonya’da bir dilek geleneği olarak kağıt katlama turnalardan tam 10 bin adet katlıyor ki bu, Yasuda’nın esir tutulduğu neredeyse 1000 günün her biri için 10 tane turna demek. Şarkıcı olan eşiyle bir-iki kez yazışmasına izin veriliyor, onda da eşine şifreli şekilde “Sakın benim için fidye ödemeyin” mesajını gönderiyor.

Yasuda’yı kaçıranlar onun eline, kurtarılmak için yalvardığını söylediği bir metin tutuşturarak üç videosunu ve bir fotoğrafını çekip internete koyuyorlar. Ancak ülkesi Japonya, beklenen ilgiyi göstermiyor.

Japon halkı, “kendi etti kendi buldu” şeklinde değerlendirdiği bu tür kaçırmalar karşısında bıkkın ve hatta eleştiren bir tavır içerisinde.

Japon televizyon yorumcularından bazıları, hükümetlerinin defalarca yaptığı uyarılara karşın savaş bölgesine gitmekle suçladıkları Yasuda gibi Japon vatandaşlarını, oralarda çektikleri yetmiyormuş gibi sorumsuzca davrandıkları ve ülkenin adını lekeledikleri için bir de geri döndüklerinde burada azarlıyorlar. (Nitekim Yasuda da kurtulduktan sonra Türkiye’den Japonya’ya uçakta gelirken “Japonya’ya geri dönmek, Suriye’ye gitmekten daha stresli” demişti.)

Yine de Yasuda’nın durumu en yüksek mevkide ses getirdi. Japonya Başbakan Shinzo Abe’nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdogan’a Yasuda’nın serbest bırakılması için aracılık etmesi konusunda özel ricada bulunduğu söyleniyor.

Bu arada, bu hafta Tokyo’yu ziyaret eden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Japan National Press Club’da düzenlediği basın toplantısında Yasuda için ne Türk ne de Japon tarafınca fidye ödenmediğini söyledi.

Esaretimin bir kısmını bir metrelik hücrede, eskimiş bir Türkiye gezi rehberini tekrar tekrar okuyarak geçirdim. Başıma gelen bu durumun adı işkence. Bunun İslamla ilgisi yok.”

Jumpei Yasuda, BBC Türkçe’den Ilgın Yorulmaz’ın sorularını yanıtladı.

2015’te Suriye’ye gitmek için nasıl bir plan yaptınız? Size kim yardım etti?

Suriye’yi 2012’de ziyaret etmemin ardından Suriyeli bazı kontaklarımla iletişimimi sürdürmüştüm. Mesela sonradan İsveç’e yerleşen bir doktor vardı ve küçük muhalif gruplardan insanları tanıyordu. Ancak konuşmamız ilerledikçe durumu tehlikeli bulmaya başladı ve aniden iletişimi kesti.

Sonra bir de iç savaş sırasında Suriye’ye bir çok defa girip çıkmış Doktor Hasan adında Islam alimi birini tanıyordum. Bunların tanıştırdığı başka isimlerle de iletişimim vardı. Özellikle Antakya’da Suriyeli çocuklara eğitim veren bir okulu geçmişte ziyaret etmiş ve onlara Japon sivil toplum örgütlerinden bağış getirmiştim. Bu okuldan bir öğretmeni tanıyordum.

Bu öğretmen daha önce Japon gazeteci Kenji Goto ile çalışmıştı. Goto yakalandığında öğretmen, Goto’nun serbest bırakılması için yapılan kampanyaya, elinde tuttuğu “Hepimiz Kenji Goto’yuz” pankartıyla çektirdiği resmini yüklemişti.

Bu kişi beni, Goto’ya 2013’de İdlib’de rehberlik yapmış ve onunla internette çocuklar için bir eğitim programı projesinde beraber çalışmış bir rehberle tanıştırdı. Bu rehberin Ahrar el-Şam ile (Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a karşı savaşan İslamcı ve Selefist bir grup) bağlantısı vardı.

Suriyeli rehberin, Goto ile internet projesi yapması, medya ile ilişkili olması gibi nedenlerden dolayı güvenebileceğim ve beraber çalışabileceğim biri olduğunu düşündüm.

Orijinal plan neydi?

Rehber, Suriye’de Türkiye sınırına çok yakın Al Adhar adlı bir köyden geliyordu. İlk olarak aklımızda oraya gitmek vardı.

Ama kendisi bir sivil toplum kuruluşunda çalıştığı için gidemiyordu. Ancak, abisi örgütte yüksek bir mevkideydi ve benimle ilgilenebilecekti.

Abisiyle beraber sınırı Karbeyaz adlı Türk köyünden geçecektik ve orada bizi bekleyen rehberin kuzeni bizi arabayla alıp kendi köyüne götürecekti.

İşler nasıl ve neden ters gitti peki?

22 Haziran 2015 gecesi hala Türk tarafındaki Karbeyaz’daydık. Suriye tarafı zifiri karanlıktı. Orası dağlık bir bölge ve gidip gelen bir sürü Suriyeli gördüm.

Bir aile özellikle dikkatimi çekti. Yaşlı bir adam ve kadın, eşyalarını yüklenmiş muhtemelen Türkiye’ye mülteci olarak geliyorlardı. Yanlarında üç rehber vardı. Bir tanesi sınıra defalarca girip çıkarak çevredeki herkesi yönlendiriyor gibiydi. Ama diğer iki kişi sanki ailenin yakınları gibiydiler.

Bu ikisi benim Suriye tarafına geçmek isteyip istemediğimi sordu ve yardım teklif etti. O sıralarda Türkiye-Suriye sınır kontrolü oldukça sıkıydı. Benim gibi halktan biri olmayanın tek başına sınırı geçmesi imkansızdı.

İlk plandan farklı olmasına rağmen birilerinin bir yerlerde benim için bunu ayarladıklarını düşünerek tekliflerini kabul ettim. Yaptığım en büyük hata bu oldu.

Kaçırıldığınızı nasıl anladınız?

Bu üç kişiyle sınırı geçtim ve Türkiye’ye geçen o aileye eşlik eder gibi görünen o ikisinin arabasına konuldum.

Suriye’ye geçtiğimizde arabada gözlerimi falan bağlamadılar. Yarım saat gittikten sonra bir khubz (bir çeşit Arap ekmeği) fabrikasına vardık.

Ertesi gün, 23 Haziran yani, sabah erken saate kadar orada kaldık. Çantamı ve eşyalarımı o fabrikada bırakıp beni bir köy evine götürdüler. O sırada alıkonulduğumu ve kaçırıldığımı anladım.

Bu defaki kaçırılmanız ile 2004’te Irak’ta kaçırılmanız arasında ne fark vardı?

Bu köy evine götürdüklerinde benim casus olabileceğimden şüpheleniyorlardı. İlk kez Irak’ta kaçırıldığım zaman da beni kaçıranlar yine casus olmamdan şüphelenmişlerdi.

Öyle olmadığımı teyid edince üç gün sonra serbest bırakmışlardı. Ama 2015’in Suriye’si 2004’ün Irak’ından oldukça farklıydı. Goto ve James Foley’in (2014’te IŞİD tarafından idam edilen bir başka Amerikalı gazeteci) hikayelerinin nasıl sonlandığını biliyordum.

Beni kaçıranların casusluk testini geçmiştim. Ama beni serbest bırakmak yerine İdlib’deki bir evin bodrum katına götürdüler.

Orada size nasıl davrandılar?

Bana ızgara tavuk gibi doğru düzgün yemekler verdiler. Bir ay sonra televizyon seti getirdiler.

Elektrik her gün 6 saat veriliyordu ve ben de televizyon seyrediyordum. İngilizce rehber de getirdiler. Rehberin telefonunun Türkiye sinyali olduğunu fark ettim.

Bir ara Türkçe gazeteye sarılı lahmacun da geldi. Bütün bunlardan Türk sınırına yakın olduğumuz sonucunu çıkardım. Israrla beni öldürmeyeceklerini söylüyorlardı — Japonya para ödemeyi reddetse bile.

Zamanla yanınıza daha başka rehineler de katıldı mı?

Mayıs 2016’da beni üçüncü bir eve götürdüler. 14 Mayıs’ta akşamüstü birinin bahçe kapısını açıp binanın çevresini dolandığını duyuyordum. Yanımdaki odada bulunan militanlar birden konuşmayı kesip dinlemeye geçtiler.

Adamı yakalayınca “Jandarma!” diye bağırdılar. Adam İngilizce “Bu büyük bir sorun. Nereye gideyim?” diye sordu. Adam Türk’tü ve Arapça bilmiyordu.

Sanırım militanlar adamın Türkiye’den beni aramaya gönderilmiş biri olduğunu zannettiler. Adamı dövdüklerini ve bunu da ceza olsun diye yaptıklarını söylüyorlardı.

Bir süre ikimizi aynı evde tuttular. Benim için “Nidal’i ne yapacağız?” dediklerini duydum. 10 Temmuz’da eşyalarımı toplayıp evi tamamen boşalttılar.

Daha önce de beni başka yere naklederken aynı şeyi yapmışlardı. Beni arabaya bindirdiler, bırakılacağımı zannettim. Ama bir süre gittikten sonra bir başka arabaya aldılar ve güneye doğru gittik.

Türkiye rehberiJUMPEİ YASUDA
Image captionBu yıpranmış Türkiye rehberi, 2015’te Suriye’ye geçtikten sonra kaçırılan Jumpei Yasuda’nın yanındaki az sayıda belgeden biri. Bazen tek kişilik hücrede geçirdiği uzun esaret günlerinde tekrar tekrar açıp okuduğunu söylüyor.

 

O gün beni İdlib’in güneyindeki Jabal Zawiya bölgesinde toplu cezaevine naklettiler. 5 katlı bir bina ve bir kat da bodrum katı vardı.

100’den fazla kişiyi burada hapiste tutuyorlardı. Aralarında Şeriat kanunuyla yargılananlar vardı. İranlı rehineler, Suriye’den bir aile, Pakistanlılar, Kanadalı bir adam ki pek rehineye benzemiyordu, haşhaş satıcıları, Esad’ın ordusundan askerler, misyonerler ve Türk mücahitler de vardı.

Sizi hiç Müslüman olmaya zorladılar mı?

Toplu cezaevinin müdürü olan kişi insanları zorla Müslüman yapmak gibi bir politikalarının olmadığını söyledi. Oradaki rehinelerden İranlılar Şii idi. Sanırım Suriyeli aile de Sünni değildi çünkü ettikleri dua oldukça melodikti.

En son bu yılın Mart ayında beni koydukları tek katlı bir başka cezaevini Uygurlu bir grup yönetiyordu. Çoluk çocuk cihat için gelenler vardı.

8 çocuklu ve 3 eşli bir erkek anlattı: Çin’den Vietnam’a geçmişler, oradan da sahte pasaportlarla Türkiye’ye gelip Suriye’ye geçmişler. Ramazanda kadınların camide dua ettiklerini duyuyordum. Arap ekmeği khubz’ın aksine daha kalın olan Uygur ekmeği pişiriyorlardı.

günlükler                                                                                   
Image captionSuriye’de geçirdiği üç yıldan fazla zamanda tuttuğu sayısız günlükten bazıları.

Sizi kaçıranların internete koydukları video ve fotoğraflarınızı anlatır mısınız?

Tişört ve atkıyla göründüğüm ilk video 15 Mart 2016’da beni götürdükleri ikinci evde çekildi. O zamana dek Japon tarafı tepkisiz kaldığı için bu videoyu kullanıp yanıt almayı umut ediyorlardı.

Bu videoda elime verdikleri bir metni okudum. Ama bunu izleyen sürede de Japonya’dan bir yanıt gelmedi. 23 Mayıs 2016’da bir diğer eve götürdüklerinde de fotoğrafımı çektiler.

Üzerimde turuncu bir tişört vardı ve elimde de Japonca “Lütfen yardım edin. Bu şon sans. Jumpei Yasuda” yazılı bir kağıt tutuyorum. Japonya’dan yine bir cevap gelmedi.

Bana öyle geliyor ki fidye almak için değişik taktikler ve yöntemler deniyorlardı. Eğer bu sonuncusu da işe yaramazsa ümidim, muhtemelen pes edip beni serbest bırakacaklarıydı.

Sizce neden hayatınızı bağışladılar?

Bu videoların hiçbirinde örgütün adını söylememeleri aklımı kurcalıyor. Beni kaçıran grup daha büyük bir örgütün içinde küçük bir gruptu; bilakis grubun isminin duyulmasından endişe ediyorlardı.

Önlerinde IŞİD veya El Kaide örnekleri vardı. Fidye ödendiğinde ardından bombaların eşlik ettiğini anlamışlardı. Bir de bu grup daha önce hiçbir yabancıyı katletmemişti. Yetkililerin radarına bu şekilde girmekten kaçınıyorlardı.

Serbest bırakılacağınızı nasıl anladınız?

Bana serbest bırakılacağım ilk olarak 2016 aralık ayında söylenmişti. Bir süre öyle gibiydi de.

Ama 100’den fazla kişinin kaldığı bu toplu cezaevine nakledilince beni öldürmeseler bile en azından sonsuza dek burada tutabileceklerini düşündüm. Beni bu tesise nakletmek onlar açısından masrafları kısmanın bir yoluydu.

Birkaç kez daha serbest bırakılacağım söylendi ama sonuna doğru bir sürü koşul eklendi. Son zamanlarda ise kafalarında benim ajan olduğumla ilgili şüpheleri ayyuka çıktı. Örneğin yemekten önce tuvalete gidip gitmediğimi kontrol ediyorlardı.

23 Ekim günü cezaevi tesisinden gözüm bantlı şekilde bir arabaya bindirildim ve sonra da başka bir arabaya kondum. İkinci arabadaki kişi Türk’tü ve sigara içiyordu.

Elbette beni kaçıranlar sigara içmiyordu. O nedenle o anda neler olduğunu anladım. Türkiye benim serbest kalmam için araya girmişti. Bu kişi bana İngilizce güvende olduğumu söyledi.

Bir saat yol aldıktan sonra Antakya’da gümrük kapısından sadece 200 metre uzağa geldik. Orada gözümdeki bandı çıkardılar.

Daha sonraki günlerde Türkiye’deki beni kurtarma operasyonunun başarıya ulaştığı haberlerini duydum. Açıkçası ben, benim Suriye sınırı içinde teslim edildiğimi düşünüyorum. Silahlı çatışma olmadı.

Ama eğer dediğim doğruysa, silahlı çatışma olmadan da böyle bir kurtarma operasyonu için Suriye’ye girmek fazlasıyla riskli bir iş. O anlamda Türk hükümetine ve teşkilatlarına destekleri için müteşekkirim.

Bütün bu başınıza gelenlerden sonra kamuoyuna ne söylemek istersiniz? Özellikle bu tür örgütlere katılmaya heveslenen genç insanlara?

Geriye dönüp durumuma bakıyordum da… Casus şüphesiyle bir metrelik bir hücrede tutulmam, her iki yanımda 24 saat her şeyimi dinleyenlerin olması (yüzümde yürüyen karıncayı silkelemek için hareket etsem bile), dövülen insanların sesleri…

Bunlar kesinlikle İslami değerlere uygun İslami davranışlar değil. Eğer insanlar bu değerleri düşünüyor veya Müslümanlık görevini yerine getirmek için İslam adına buralara katılmak istiyorlarsa orada olan şeyin İslam’la uzaktan yakından ilgisi yok.

Başıma gelen bu şey, Suriye’de şu an devam eden bu durum…Bunun adı şiddet, bunun adı işkence, bunun İslamla da İslami inançla da ilgisi yok. Çatışma devam ediyor ve oradaki günlük hayat çok farklı. Bir şekilde insan insanlığından çıkıyor, kayboluyor.

Türk kamuoyuna ne demek istersiniz?

Beni kaçıranlar kaldığım o cezaevinde konuştuğum kişilere, ki aralarında Türkler de vardı, Japonya’dan geldiğimi söylememi istemiyorlardı.

Gerçek adım olan “Jumpei”‘yi kullanmamı da istemiyorlardı çünkü daha sonra bu bilgi yetkililere ulaşabilirdi.

Ben de Çinli olduğumu ve adımın da “Jumbo” olduğunu söylüyordum. O tesiste kalan ve Çinli Jumbo’yu hatırlayan bir Türk varsa lütfen benimle bağlantıya geçsin!

Esaretimin bir kısmını bir metrelik bir hücrede elimdeki tek şey olan eskimiş bir Türkiye gezi rehberini tekrar tekrar okuyarak geçirdim. Pek çok farklı yerleriyle ilgili bilgi sahibi oldum. O yüzden gelecek sefere Türkiye’ye turist gibi gitmeyi çok isterim.

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”