Tom Barrack’ın Ortadoğu denkleminde Kürtler: Entegrasyon mu, merkeziyetçilik mi?
Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan gelişmelere yalnızca günlük açıklamalar üzerinden bakıldığında, birbirinden bağımsız görünen birçok gelişmenin aslında aynı stratejik çerçevenin parçaları olduğu gözden kaçabilir.
Suriye’de Şam ile Kürtler arasındaki müzakereler, Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD/SDG) geleceği, Rojava’daki kurumların merkezi yönetime entegrasyonu, Irak’ta Peşmerge’nin Irak ordusuyla ilişkisi ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığını yeniden düzenlemesi aynı dönemin farklı başlıkları olarak karşımıza çıkıyor.
Bu gelişmelerin merkezinde ise son dönemde giderek daha fazla öne çıkan bir isim var: ABD’nin Suriye ve Irak özel temsilcisi Tom Barrack.
Barrack’ın açıklamalarına kronolojik olarak bakıldığında, Washington’ın bölgeye ilişkin yaklaşımında önemli bir çizgi belirginleşiyor: Silahlı yapıların ve özerk güvenlik mekanizmalarının devlet çatısı altında toplanması, merkezi hükümetlerin güçlendirilmesi ve bölgesel aktörlerin mevcut devlet sınırları içerisinde yeniden konumlandırılması.
Bu yaklaşımın Kürtler açısından ne anlama geleceği ise yalnızca “entegrasyon” kelimesi üzerinden tartışılabilecek kadar basit değil.
İlk aşama: “Kürtler için fırsat” söylemi
2026’nın başında Suriye’deki dengeler hızla değişirken Barrack, Kürtlerin önündeki en büyük fırsatın Beşar Esad sonrası oluşan yeni Suriye düzenine dahil olmak olduğunu savundu.
20 Ocak’ta yaptığı açıklamada, geçmişte ABD’nin SDG ile ortaklığının temel gerekçesinin IŞİD’e karşı mücadele olduğunu, ancak Şam’da artık güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hazır bir yönetim bulunduğunu belirtti. Barrack aynı dönemde SDG’nin sahadaki temel IŞİD karşıtı güç olma rolünün büyük ölçüde sona erdiğini söyledi.
Bu açıklama aslında yeni dönemin temel parametresini ortaya koyuyordu.
Washington açısından denklem artık “SDG ile nasıl ortaklık sürdürülür?” sorusundan çok, “SDG yeni Suriye devletinin içine nasıl dahil edilir?” sorusuna dönüşüyordu.
Barrack’ın “ayrılıkçı bir sonucu desteklemiyoruz” şeklindeki daha önceki yaklaşımı da bu çizginin devamıydı. Aynı zamanda federasyonun altında, azınlıklara belirli ölçülerde özerklik sağlayabilecek yeni bir mimariden söz etmişti.
Buradaki kritik ayrım tam da budur:
Washington, Kürtlerin haklarının tanınmasını destekleyebilir; fakat bunu bağımsız ya da federal bir siyasal yapılanmadan ziyade Suriye devleti içerisinde gerçekleştirmek istiyor.
Ocak anlaşması: Entegrasyonun çerçevesi
18 Ocak’ta Şam ile SDG arasında ateşkes ve entegrasyon konusunda yeni bir anlaşma açıklandı. Barrack, bu anlaşmayı Washington açısından Suriye’nin yeniden birleşmesine yönelik önemli bir dönüm noktası olarak nitelendirdi.
30 Ocak’ta ise yeni bir anlaşmanın ardından Barrack, SDG’nin askeri, güvenlik ve idari yapılarının aşamalı olarak devlet kurumlarına entegre edilmesini “tarihi bir dönüm noktası” olarak değerlendirdi.
Burada kullanılan kavram dikkat çekici:
Entegrasyon.
Fakat entegrasyonun hangi şartlarda gerçekleştiği, kimin hangi kurumu yöneteceği ve yerel yönetimlerin ne ölçüde yetkiye sahip olacağı en az kavramın kendisi kadar önemliydi.
Çünkü Kürtlerin temel meselesi yalnızca silahlı güçlerin geleceği değildi.
Dil, eğitim, yerel yönetim, güvenlik, siyasi temsil, kültürel haklar ve karar alma mekanizmalarındaki yetki paylaşımı da aynı dosyanın parçalarıydı.
Dolayısıyla SDG’nin askeri olarak Şam’a bağlanması ile Kürt meselesinin siyasi olarak çözülmesi aynı şey değildi.
Nitekim Ağustos ayında Barrack da askeri entegrasyonda ilerleme sağlandığını, ancak siyasi ve eğitim alanındaki sorunların görüşülmeye devam ettiğini ifade etti.
Ağustos: “Tek ordu, tek devlet”
25 Ağustos’a gelindiğinde SDG’nin Suriye devlet kurumlarına entegrasyonu konusunda yeni bir aşamaya geçildi.
Barrack bu gelişmeyi “tarihi” olarak nitelendirdi. Kürtçe eğitimin tanınmasını ve Mazlum Abdi ile İlham Ahmed’in Suriye hükümeti içerisinde önemli roller üstlenmesini de sürecin parçaları arasında gösterdi.
Ancak açıklamasının sonunda kullandığı formül, Barrack’ın siyasi perspektifini oldukça açık biçimde ortaya koyuyordu:
“Tek ordu, tek hükümet, tek devlet.”
Bu ifade, tartışmanın merkezidir.
Çünkü bir tarafta Kürt dilinin ve kültürel hakların tanınması vardır.
Diğer tarafta ise siyasi ve askeri yapının tek merkezde toplanması vardır.
Bu ikisi aynı anda mümkün olabilir. Fakat bunun nasıl uygulanacağı, yerel iradenin ne ölçüde korunacağı ve merkezi hükümetin yetkilerinin nerede başlayıp nerede biteceği belirleyici olacaktır.
Dolayısıyla asıl mesele artık yalnızca “Kürtler tanınıyor mu?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Kürtler tanınırken siyasi karar alma kapasitesi ne kadar korunacak?
SDG’nin dönüşümü ve merkezi devlet
25 Ağustos’ta SDG’nin mevcut askeri yapısının sona erdirilmesi ve güçlerin Suriye devletinin askeri yapısına dahil edilmesi süreci resmileşti. Reuters da bu gelişmeyi, SDG’nin bağımsız askeri misyonunun sona ermesi ve savaşçıların devlet ordusuna aşamalı biçimde dahil edilmesi olarak aktardı.
Böylece yıllardır fiili olarak ayrı güvenlik, yönetim ve askeri kurumlar oluşturan yapıların önemli bir bölümü Şam merkezli devlet sistemine taşınmaya başladı.
Bu durumun savunucuları açısından bunun anlamı açıktır:
Suriye’nin parçalanmasının önüne geçmek, tek bir devlet çatısı oluşturmak ve uzun savaş yıllarından sonra merkezi otoriteyi yeniden tesis etmek.
Fakat Kürtler açısından başka bir soru ortaya çıkıyor:
Devletin yeniden kurulması, daha önce oluşmuş yerel yönetim kapasitesinin ne kadarını ortadan kaldıracak?
İşte tartışmanın düğüm noktası burada.
Mazlum Abdi ve İlham Ahmed meselesi
Barrack’ın açıklamalarında Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’e özel önem vermesi de dikkat çekici.
Washington, Kürt aktörlerin yeni Suriye sisteminin tamamen dışında bırakılmasını istemiyor. Tam tersine, Kürt siyasi ve askeri aktörlerin devlet içerisinde temsil edilmesini bir çözümün parçası olarak görüyor. Barrack, Ağustos açıklamasında her iki ismin Suriye hükümeti içerisindeki rollerini özellikle vurguladı.
Bu, Kürtlerin tamamen dışlanması anlamına gelmiyor.
Ancak burada da başka bir soru var:
Kürtlerin kurumsal kazanımları mı korunacak, yoksa Kürtlerin önde gelen isimleri merkezi devlet içerisinde görevlendirilerek mevcut kurumsal yapı mı tasfiye edilecek?
Bu ikisi birbirinden farklı modellerdir.
Birincisinde Kürtler, kendi yerel kurumları ve siyasi mekanizmalarıyla devletin ortağı haline gelir.
İkincisinde ise Kürt aktörler merkezi devlet içerisinde temsil edilir; fakat karar mekanizmasının ana gövdesi merkezde kalır.
Barrack’ın açıklamalarında ikinci modele daha yakın bir devlet anlayışının izlerini görmek mümkün.
Eylül: Sorun artık yalnızca askeri değil
Eylül ayına gelindiğinde entegrasyon sürecinin toplumsal ve siyasi sonuçları daha görünür hale geldi.
Kuzeydoğu Suriye’de akaryakıt fiyatları, yerel kurumların geleceği ve merkezi yönetimin artan kontrolü üzerinden protestolar yaşandı. AP’nin 16 Eylül tarihli haberinde, SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonunun yanı sıra daha önce özerk çalışan kurumların merkezi hükümetin kontrolüne geçirilmesinin bölgede gerilim yarattığı aktarıldı.
Bu gelişmeler, meselenin artık sadece askeri bir entegrasyon olmadığını gösteriyor.
Çünkü orduyu birleştirmek başka bir şeydir.
Yerel yönetimi, eğitimi, ekonomiyi, güvenliği ve idari kurumları tek merkezde toplamak başka bir şeydir.
İkinci süreç, toplumun günlük yaşamına doğrudan dokunur.
Ve bu nedenle daha fazla siyasi tartışma yaratır.
Aynı yaklaşım Irak’ta da görülüyor
Barrack’ın Irak dosyasındaki açıklamaları da bu çerçevede okunabilir.
Washington’ın Irak’taki temel yaklaşımı da devletin silahlı güç üzerindeki tekelinin güçlendirilmesi yönünde ilerliyor.
Eylül ayında Irak hükümeti ile ABD arasında yürütülen görüşmelerde, silahlı grupların silahlarını bırakması ve nihai olarak askeri gücün yalnızca devletin kontrolünde olması hedefi açık biçimde ortaya konuldu. Barrack da Haziran 2027 sonuna kadar “askeri gücü elinde tutanın yalnızca devlet olması” konusunda mutabakat bulunduğunu söyledi.
Bu noktada Suriye ile Irak arasında önemli bir paralellik ortaya çıkıyor:
SDG’nin Şam’a entegrasyonu, Peşmerge’nin Bağdat’la ilişkisi ve Irak’taki milislerin silahsızlandırılması aynı şey değildir.
Tarihleri, hukuki statüleri ve siyasi koşulları birbirinden farklıdır.
Fakat Washington’ın genel yaklaşımında ortak bir prensip görülüyor:
Silahlı güçlerin devlet dışındaki kurumsal kapasitesinin azaltılması ve güvenlik alanında merkezi devlet otoritesinin güçlendirilmesi.
Peki bunun Kürtler açısından anlamı ne?
Burada “Barrack Kürtleri zayıflatmak istiyor” şeklinde kesin bir hüküm vermek yerine, ortaya çıkan politikanın sonuçlarına bakmak gerekiyor.
Çünkü bir siyasetçinin niyetini tartışmak başka, uygulanan politikanın sonuçlarını analiz etmek başka şeydir.
Barrack’ın açıklamalarında Kürt dilinin tanınması, Kürtlerin siyasi temsilinin güçlendirilmesi ve Mazlum Abdi ile İlham Ahmed gibi isimlerin devlet içerisinde rol alması destekleniyor.
Fakat aynı zamanda federalizm yerine birleşik devlet vurgusu, bağımsız askeri yapıların sona erdirilmesi ve merkezi hükümetin güçlendirilmesi de açık biçimde öne çıkıyor.
Dolayısıyla ortaya çıkan model şu şekilde özetlenebilir:
Kürtlerin varlığı ve hakları tanınsın; fakat siyasi ve askeri egemenlik merkezi devlet içerisinde kalsın.
İşte benim asıl tartışmaya değer bulduğum nokta burası.
Çünkü Kürt meselesinin tarihsel sorunu yalnızca tanınmamak değildi.
Aynı zamanda kendi bölgelerinde karar alma mekanizmalarının sınırlanması, dil ve kültür üzerindeki baskılar ve merkezi devletlerin siyasal üstünlüğüydü.
Dolayısıyla yalnızca “tanınma” meselesini çözmek, siyasal eşitlik sorununu otomatik olarak çözmez.
Yeni BOP mu?
Burada daha geniş bir jeopolitik soru ortaya çıkıyor.
Bunun “ABD’nin yeni Büyük Ortadoğu Projesi” olup olmadığını kesin bir olgu gibi söylemek için daha fazla kanıt gerekir. Ancak ABD’nin mevcut politikalarında devlet kapasitesini yeniden inşa etme, merkezi hükümetlerle çalışmayı tercih etme ve silahlı yapıların devlet kurumları içerisinde toplanmasını destekleme eğilimi açık biçimde izlenebiliyor.
Suriye bunun en görünür örneği.
Irak’taki gelişmeler de aynı doğrultuda okunabilecek başka bir örnek.
Bu yaklaşımın arkasında yalnızca Kürt meselesi bulunmuyor. Washington açısından IŞİD’le mücadele, İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması, İsrail’in güvenliği, Türkiye’nin güvenlik kaygıları ve Suriye ile Irak’ta devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi gibi birçok başlık iç içe geçmiş durumda.
Dolayısıyla bütün gelişmeleri yalnızca “Kürt karşıtlığı” üzerinden açıklamak da eksik kalabilir.
Ancak Kürtlerin açısından kritik soru değişmiyor:
Merkezi devlet güçlendirilirken Kürtlerin elde ettiği siyasi ve toplumsal kazanımlar nasıl korunacak?
Asıl sınav bundan sonra
Bugün Suriye’deki mesele artık SDG’nin var olup olmaması değil.
Asıl mesele, entegrasyonun nasıl uygulanacağı.
Kürtçe eğitim hangi kapsamda olacak?
Yerel yönetimler ne kadar yetkiye sahip olacak?
Kürt bölgelerinin güvenliği nasıl sağlanacak?
Kadın savunma güçlerinin geleceği ne olacak?
Yerel kurumlar Şam’a ne ölçüde bağlanacak?
Kürtlerin anayasal statüsü nasıl tanımlanacak?
Ve en önemlisi:
Merkezi devlet, Kürtlerin siyasi iradesinin yerine mi geçecek; yoksa Kürtlerin kendi iradesini koruduğu çoğulcu bir devlet modeline mi dönüşecek?
Bunların cevabı henüz tamamen verilmiş değil.
Bu nedenle bugün “Kürtler kazandı” ya da “Kürtler kaybetti” demek için erken.
Fakat bir şey açık:
Tom Barrack’ın Ortadoğu vizyonunda “devlet” kavramı merkeze yerleşmiş durumda.
Suriye’de “tek ordu, tek hükümet, tek devlet” söylemi bunun en açık ifadesi.
Irak’ta da silahlı gücün devlet tekelinde toplanması yönündeki yaklaşım aynı devlet merkezli perspektifin başka bir yansıması.
Kürtler açısından ise önümüzdeki dönemin temel mücadelesi, yalnızca devletin içinde yer almak değil; devletin nasıl bir devlet olacağı konusunda söz sahibi olmak olacaktır.
Çünkü tarih boyunca Kürtlerin yaşadığı temel sorunlardan biri, devletlerin varlığı değil; o devletlerin Kürtleri hangi statüde kabul ettiği oldu.
Bugün Washington “birleşik devlet” diyor.
Şam “tek devlet” diyor.
Ankara güvenlik diyor.
Bağdat “tek silahlı güç” diyor.
Kürtlerin önündeki soru ise çok daha somut:
Bu yeni devletlerin içerisinde Kürtler yalnızca yönetilen bir topluluk mu olacak, yoksa kendi siyasi iradesi ve anayasal güvenceleri olan eşit bir halk olarak mı yer alacak?
Önümüzdeki dönemin asıl tartışması budur.



