24 Eylül 2026
13.4 C
İstanbul

Ahmet Davutoğlu: Bahçeli’yi destekliyorum, DEM, Kandil ve İmralı bu fırsatı kaçırmamalı

Türkiye’de özellikle MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis’in açılışında DEM Parti milletvekilleri ile tokalaşması ve ardından PKK lideri Abdullah Öcalan’a yönelik çağrılarından sonra ciddi şekilde “yeni bir çözüm süreci” beklentisi oluştu. Cumhur İttifakı’nın ortağı olan MHP’nin bu tutumu siyaset dünyasında ve kamuoyunda yeni bir tartışmaya kapı araladı. 

Erbil merkezli Rudaw Televizyonu’na verdiği mülakatta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ana muhalefet partisi lideri Özgür Özel de genel hatlarıyla da olsa şu ana kadar Bahçeli’nin bu çıkışına karşı durmadı. Ancak yeni bir süreçle ilgili beklentiler artarken ilk önce İstanbul Esenyurt, ardından da Mardin Büyükşehir ile Batman ve Urfa Halfeti belediyelerine kayyım atandı.  

Bahçeli’nin özellikle bu süreçte yaptığı çağrı ne anlama geliyor, Türkiye’nin mevcut iklimi buna hazır mı, yeni bir çözüm süreci başlarsa nasıl gelişecek, başarısız olan önceki süreçten ne tür dersler çıkarılacak hangi aktörler rol alacak, bunun bölgedeki gelişmelerle bağlantısı ne ve bunun gibi süreçle ilgili tüm soruları Gelecek Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu yanıtladı.      

İki dönem Dışişleri Bakanlığı üç dönem Başbakanlık yapmış olan Davutoğlu, aynı zamanda Kürt kamuoyunda “ Serok Ahmet” olarak da tanınan bir siyasetçi.     

Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu, Rûdaw Ankara Temsilcisi Şevket Herki’ye konuştu.   

Rûdaw: İlk olarak gündemin en önemli başlığından başlamak istiyorum. Malumunuz Sayın Devlet Bahçeli’nin açıklamalarının ardından ciddi bir Çözüm Süreci beklentisi oluştu. Öte taraftan kayyım  atamaları yapıldı. Siz böyle bir süreçte yeni bir sürecin başlayacağını düşünüyor musunuz? Olası bir yeni sürecin başarıya ulaşması için hangi stratejik ve yasal adımların atılması gerekiyor?   

Ahmet Davutoğlu: Her şeyden önce Kürdistan Bölgesi’ndeki bütün kardeşlerime Erbil’deki, Süleymaniye’deki, Duhok’taki, Zaho’daki kardeşlerime selamlarımı iletiyorum. Orada o bölgeyi ne kadar yakından bildiğimi ve sevdiğimi herkes bilir.

Ben olayları değerlendirirken mümkün olduğu kadar önce dünyanın genel gidişatı, Ortadoğu bölgesinin bu gidişat içindeki yeri, Türkiye’nin de bu süreçteki konumu açısından bakarım. Sonra da Türkiye içinde ne yapmak lazım, Ortadoğu’da ne yapmak lazım ve bu dünyayı nasıl etkiler?

Dünya büyük bir değişimden geçiyor. Bunu görmemiz lazım. Maalesef büyük değişimlerin olduğu dönemlerde en büyük acılar bizim bölgemizde yaşandı. O zaman biz Türkiye olarak baktığımızda bütün bu coğrafyada yaşayan kardeşlerimizle nasıl bir dünya kurmak isteriz? Ben hep böyle baktım. Onun için Sayın Bahçeli’nin açıklamalarını destekledim. Belki de kamuoyunda Bahçeli’ye net destek veren açıklama benim tarafımdan yapıldı. Neden destekledim? Türkiye’de hep benim dile getirdiğim bir husus var. Türkler Kürtlerin haklarını anlar ve dertleriyle dertlenirse, onu çözmeye çalışırsa, Kürtler de Türklerin bu ülkenin bütünlüğü, birliği, güvenliği konusunda bir güven verirlerse, Türkiye huzura kavuşur. Bu Irak içinde geçerli, başka ülkeler içinde.

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ BİR DEMOKRATİK DEVLET OLMAK ZORUNDA” 

Siz “Serok Ahmed” unvanından bahsettiniz. Sayın Bahçeli “Serok” unvanını hep biraz da hem benimle hem de Kürtçe ile alay eder şekilde söylüyor. Ben de hep şerefle şunu söyledim; Sayın Bahçeli bana “Serok” diyor, “Ser sera, Ser çevan”. Meclis’te de söyledim bunu, her yerde söyledim. Neden Kürtler   bana “Serok Ahmet” der? Ben yörük kökeniyim, Türkmenim ama hep “Selahaddin’in ordusunda bir Türk, Alparslan’ın ordusunda bir Kürt olmayı isterdim” dedim. 2016 yılında Diyarbakır’a gittiğimde ki çok gerilimli bir dönemdi, Ulu Camii’nin önünde otobüsünün üstünde şunu söyledim; “Toros Dağları’nda doğan bir Türkmen çocuğunun bu topraklarda ne kadar hakkı hukuku varsa, Dicle kenarında doğan, Hakkari dağlarında doğan Kürt çocuğunda hakkı hukuku aynıdır. Ne eksik ne fazla. Ve benim Yunus Emre’den gelen aziz Türkçem ne kadar mukaddesse, Fekiye Teyran’dan gelen aziz Kürtçem de o kadar mukaddestir.” O zaman bütün meydan Serok Ahmet’le inledi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir demokratik devlet olmak zorunda. Demokrasi çoğulculuğa saygı demek. Demokrasi bir kesimin diğer kesim üzerine egemenlik kurması değil, herkesin vatandaşlık haklarından istifade etmesi demek. Biz bunları söylediğimizde Sayın Bahçeli çoğu zaman bunu Türkiye’nin birliğine tehdit gibi algıladı. Ben şimdi Bahçeli’den bu açıklamaları duydum da çok mutlu oldum. Hatta fark ettiniz belki olmayacak bir şey yaptım. Grup toplantımızda yani bütün milletvekillerimize, Saadet Partisi ile Gelecek Partisi milletvekillerine alkışlattım Bahçeli’yi. Bahçeli’nin bana çok ağır eleştiriler de var. Neden? Çünkü ben bir Türk’üm ve Sünni’yim. Kürtlerin hukukunu ben korursam Kürtlere adil davranmış olurum. Alevilerin hukukunu da ben Sünni olarak kurursam devlet olurum. O bakımdan psikolojik bariyeri aşma açısından son derece önemli bir açılımdır. Bu tür süreçlerde ben hep psikolojiye önem veririm Şevket Bey. Psikoloji aşılır, iklim yaratılırsa diğer şeyler teknik süreç olarak gider. Dolayısıyla Bahçeli’nin açıklamalarını önemsiyorum.

Ama daha sonra üç hafta boyunca her çarşamba grup toplantısında Sayın Cumhurbaşkanı’na çağrıda bulundum ve dedim ki; eğer Bahçeli ile bir konuda anlaştıysanız Cumhurbaşkanı sizsiniz, devleti siz yönetiyorsunuz. Bahçeli bir girişimde bulunur ama o girişim hayata geçirecek olan sizsiniz. Çıkın ve planınızı açıklayın. Şunu yapacağız ve bu süreç şöyle işleyecek deyin. Ama eğer aranızda görüş farkı varsa bunu da kendi aranızda çözün. Herkesi beklenti içinde bırakmayın. Bu kadar çıta yükseldikten sonra sükut haline yol açmayın. Maalesef Sayın Cumhurbaşkanı’ndan aynı şekilde güçlü bir destek gelmedi. Genel olarak destek ifade etti ama benim beklendiğim halka dönük ulusal seslenişti.

“BÜTÜN AKTÖRLER DEVREYE GİRERSE TÜRKİYE’DE GÜZEL BİR SÜREÇ BAŞLAYABİLİR” 

2013’te çözüm sürecinde ben de Diyarbakır’da gittim konuştum, Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde konferans verdim. Sayın Erdoğan da konuştu. Şimdi sürecin iklimi bakımından çok uygun şartlar var. Neden? Hem Türk milliyetçileri, Sayın Bahçeli’nin şahsında önemli bir açılımı öne çıkardılar hem de burada bir mukabilette bulunmak gerekiyor. Açıkçası bundan sonra biraz da görev Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızın hakkını, hukukunu savunduğunu iddia eden partilere, kesimlere, aydınlara düşüyor. Onların da bu iklimi düzeltmesi lazım. Çözüm süreci başladığında ben Dışişleri Bakanıydım sonra Başbakan olarak döndüm ve bütün samimiyetle destekledim. Ama bu sürecin başarılı olması için herkesin sahip çıkması lazım ve kamu düzeninin bozulmaması lazım. Yani terör, şiddet, hendek kazmak gibi insanların hayatlarını zorlaştıracak şeyler yapıldığı zaman olmaz. İşte çözüm süreci o yüzden yürümedi. Bütün bunlardan ders almak lazım. Bütün bunlardan ders alınırsa ben çok olumlu bir yere gidebileceğimiz kanaatindeyim. Ümidimi hiçbir zaman yitirmedim. Ben hep iyimser bakmışımdır, hep vizyoner bakmaya çalışmışımdır.

Şu anda Bahçeli’nin bu açıklamalarından ileriye doğru bakmak lazım. DEM Parti’ye düşen görevler var. Açık ifade edeyim, bu açıklama karşısında DEM’in yaptığı açıklama zayıf kalmıştır. Çok sol ideolojik bir retorik kullanıldı. Daha doğrudan meseleyi sahiplenen bir noktaya gelmesi lazım. Sayın Cumhurbaşkanı eğer bu meseleyi bir devlet siyasetine dönüştürürse, DEM ve ilgili bütün aktörler, ki artık herkes biliyor, Edirne, İmralı, bütün aktörler devreye girerse Türkiye’de güzel bir süreç başlayabilir.

“ERDOĞAN’LA BAŞBAKANKEN GÖRÜŞ AYRILIĞINA DÜŞTÜĞÜMÜZ KONULARDAN BİRİ KAYYIMDI”

Rûdaw: Biz Sayın Devlet Bahçeli’nin daha önceki çözüm sürecinde ki yaklaşımını ve genel olarak Kürt meselesi ile ilgili katı tutumunu biliyoruz. Hatta kendisi çoğu zaman size “Serok Ahmet” denmesini dahi hiciv etmiş eleştirmişti. Bu bir siyasi profilin bu kadar kritik ve farklı bir açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz. Açıkçası Bahçeli’nin açıklamaları bir çok kesim için sürpriz oldu. Ayrıca Öcalan ile ilgili bu kadar önemli bir açıklamayı Cumhurbaşkanı olarak Sayın Erdoğan’ın değil de Sayın Bahçeli’nin yapmış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Ahmet Davutoğlu: Sayın Bahçeli sürpriz yapmayı sever. Ben ondan bu tür sürprizler bekliyordum ama çıtayı çok yükseltti. Şimdi bir seferliğine yapsa bir mesaj veriyor denir ya da derim ki bir rahatsızlık ifade ediyor. Ama üç haftadır da sabit bir şekilde “sözümün arkasındayım” diyor. O bakımdan ben ciddiye alıyorum. 1 Ekim’de Meclis resepsiyonunda karşılaştığımızda uzun süre görmemiştik birbirimizi. Tabii onun yaşı daha büyük, hürmeten selam verdim, o da bize selam verdi. “Devletimizin sizden ve büyük tecrübelerden istifade etmesi gereken bir dönemdeyiz. Bu tecrübelerinizi değerlendirmemiz lazım” gibi iltifat eden cümleler söyledi. Ben de aynısını onun için kullandım. O zaman daha bu açıklamayı yapmamıştı. Ama DEM’le aynı gün el sıkışmış, tokalaşmıştı. Bunlar ben başta bir jest olarak gördüm. Çünkü bizimle arasında çok sert konuşmalar olmuştu.

Açık ifade edeyim daha önce de söylemiştim, kayyımlara sert şekilde karşı çıktım. Sayın Erdoğan’la başbakanken görüş ayrılığına düştüğümüz konulardan biri kayyımdı. O kayyım atanmasını söyledi. Ben de “demokrasiye inanıyorsak vatandaşlarımızın oyuna saygı göstereceğiz, kayyım atamam ben” dedim. Ve benim dönemimde tek bir kayyım atanmadı. Sayın Bahçeli bu konuda benim tutumumu da biliyor, DEM’li milletvekilleri ile tokalaşması bir jest olarak değerlendirilebilirdi ama böylesi kritik bir süreçte bu jest olmaktan çıktı. Üç haftadır “sözümün arkasındayım” diyor. Peki o zaman arkasını da getirmeler lazım. Açıkçası bana bu konuda bir soru yöneltirse veya destek istese elimden gelen desteği veririm.

“BENİM SİYASETE GİRİŞİMDE ERBİL’İN ÖZEL BİR YERİ VARDIR”

Çok acı çekti bu millet. Ben Ortadoğu’daki süren o etnik mezhebi çatışmaların türbülansına Türkiye’nin girmesini hiç arzu etmem. Bunu engellemek için ne gerekiyorsa yaparım. İnşallah Kuzey Irak’a geleceğim. Vaktinde benim siyasete girişimde Erbil’in özel bir yeri vardır. Bilmem bilir misiniz, 2007 sonunda Kerkük’te referandumla ilgili bir süreç vardı. Orada tartışma öyle büyüdü ki rahmetli Celal Talabani ile Türkiye arasında. Bir bizim askerler Kuzey Irak’ta operasyon yaptı. Geçmişte Türk askeriyle birlikte omuz omuza olan Peşmergelerle bizim asker karşı karşıya gelince ben Bağdat’a gittim. O olaylar olmasa Ocak’ta görevden ayrılacaktım ama Şubat ayında Bağdat’a gittim. Rahmetli Talabani’yle güzel bir yemek yedik. Sağ olsun kendisi çok iyi ikramlarda bulunurdu. Sonra da Sayın Neçirvan Barzani Erbil’den geldi. Ben de onlara “bütün bu sorunları aramızda çözelim” dedim. Çünkü Türkiye’de o sırada bazı provokatif kesimler içerisinde askerin Erbil’i bombalaması gerektiğini bile söyleyenler vardı. Hatırlarsınız siz, şimdi ben gazete isimlerini vermeyeyim, “Erbil’i bombalayalım” başlığı ile çıkanlar vardı.

Orada ben şunu savundum; Türk uçakları teröre karşı mücadele eder ama Erbil şehri hepimizin ortak mirası olur. Mam Celal (Celal Talabani) ve Kak Mesud (Mesud Barzani) ile sonra da Neçirvan Bey’le görüştük ve o krizi aştık. Bizim asker geri çekildi. Sonra da 15-20 gün sonra Mart ayında Sayın Talabani Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’ye geldi ve o sene 48 anlaşma imzaladık Irak’la. Bu anlaşmaların önemli kısmı da Kürt bölgesiyle ilgiliydi. Ardından Mart ayında AK Parti’ye kapatma davası açıldı. Ben o zaman ayrılmam artık dedim. Çünkü AK Parti kapatma davası demokrasi meselesiydi.

Bunun derleme sebebim şu, bizim sadece Türkiye için de değil, çevremizde de bir barış kuşağı oluşturmamız lazım. Burada Sayın Erdoğan’a görev düşüyor. Şu anda Sayın Erdoğan’la bizim aramızda görüş aylıkları var. Görüş aylıklarının sebepleri herkesçe malum. Siyasi ahlak yasası ve birçok konularda. Ama ona da eski bir arkadaşı, beraber çalıştığı çalışma arkadaşı olarak tavsiyem şu; bunu konuyu ciddiye alıp, bir an önce bir eylem planı içinde halkla paylaşmasıdır. Başbakanlık görevini bıraktıktan sonra benim en çok üzüldüğüm olaylardan birisi bu referandum sürecinde Türkiye ile Kürdistan Bölgesi arasında yaşanan gerilimdi. O zaman da Sayın Cumhurbaşkanı’na bu gerilimin yaşanmaması, her şeyin yüz yüze görüşülmesi konusunda görüşümü dile getirdim.

Özetle, şu anda önemli bir şans oluştu. Uç noktalardaki kişiler eğer tavırlarını esnetirlerse merkezdekiler daha kolay hareket eder. Yani öyle veya böyle Türk milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği böyle gerildiği zaman merkezdekiler baskı altında kalır. Ama orada bir yumuşama olduğu zaman merkezdekiler daha rahat çözüm üretir. Şimdi Sayın Bahçeli bir uçtaydı, merkeze doğru gelmesi sevindirici bir şey. Sonuç hayırlı olsun da ben hiç şeye bakmam. Ümit ederiz doğru bir çizgi oluşur.

“MESELE ÖCALAN’IN MECLİS’E ÇIKMASI DEĞİL, İKLİMİN DEĞİŞMESİ”  

Rûdaw: Sayın Bahçeli’nin açıklamalarının ardından çok fazla yorum yapıldı. AK Parti’ye yakın bazı çevrelerin yorumlarına göre “Öcalan çağrısı” aynı zamanda Cumhur İttifakı içerinde bir fikir ayrılığının da sonucu. Bahçeli Öcalan çağrısı öncesinde konuyu Sayın Erdoğan’la istişare etmiş midir? Bu konu Cumhur İttifakı’nın ortak stratejisi midir yoksa Sayın Bahçeli sadece bireysel bir inisiyatif mi almıştır?

Ahmet Davutoğlu: Bunun salt bireysel bir inisiyatif olduğu kanaatinde değilim. Bireysel bir inisiyatif olsa bir seferliğine bir şeyler söylersiniz. Bu kararlı bir tutum haline dönüştü. Üç haftadır Sayın Bahçeli aynı şeyleri. Ama Sayın Erdoğan’la ne kadar uyum içindeler ben de emin değilim. Çünkü Sayın Erdoğan’dan beklediğim çok net bir şekilde bu girişimin yanında durmasıydı. Mesele Öcalan’ın Meclis’e çıkması değil. Bu çok sembolik. Gerilimlere de yol açabilecek bir şey. Mesele iklimin değişmesi. Mesele bu konuların konuşulur olması. Ortadoğu bölgesinde her ülke için risk vardır ama ben o özgüvenle söylüyorum; Türkiye bölünmesi mümkün olmayan bir ülke. Ben de Türk’üm. Türk milliyetçileri bekli de bunu zikrederler ama şimdi nasıl bölecekler? Kim bölecek Türkiye’yi? Başka ülkelerdekine benzemiyor Türkiye. Şöyle benzemiyor. Ben bunu söylediğimde de Sayın Bahçeli kızmıştı bana ama şimdi herhalde ne kasıtla söylediğimi biliyordur. Dünyada en çok Kürt’ün yaşadığı şehir, Kürt şehri ne Erbil’dir, ne Diyarbakır’dır. İstanbul’dur. Şu anda dünyada en çok Kürt’ün yaşadığı, Kürt kimlikli insanların yaşadığı yer İstanbul’dur. Şimdi kimler, nasıl bölecekler?

“DEM, KANDİL, SİLİVRİ, İMRALI DA BU FIRSATI KAÇIRMAMALI”

Kendimize güvenmemiz lazım. Kendine güvenen devlet dilden korkmaz. Kendine güvenen devlet farklı kimliklerden korkmaz. Türkiye’de azınlıklar da var, Ermeniler de var, gayrimüslimler de var. Hiçbirisine verilecek haklar Türkiye’yi bölmez. Türkiye’yi bölecek olan şey dışlamaktır. Bunu hep savundum. Şimdi olaya böyle baktığımızda, özellikle meselenin diğer ucunda bulunanların da aynı dili benimsemesi lazım. Türkiye’de birileri hala şiddetle, terörle, gelip Kürt halkının haklarını savunuyoruz diye şehirlerde hendek kazarak, orada yaşayan Kürt vatandaşlarımızın hayatını zorlaştırarak, Diyarbakır’da Yasin Bürü gibi gençlerin ölümüne yol açarak bir yere varamaz. Aynı şey Kuzey Irak’ta da çok yaşandı. Mesud Barzani’nin Erbil’e girişi teröre karşı Türk askerinin desteğiyle oldu. Şiddetle hiçbir şey çözülmez. Dolayısıyla burada Sayın Bahçeli’nin bu seslenişini Erdoğan’ın sahiplenmesi lazım. DEM başta olmak üzere Kandil’di, Silivri’ydi, İmralı’ydı kimler varsa onların da bu fırsatı kaçırmaması lazım. Bu fırsat kaçırılmayacak bir fırsat. Bakın ben bazı şeyleri söylersem normal karşılanır. Ama Bahçeli söylemişse bizim işimizi kolaylaştırıyor demektir. Niye bunu niyeti ne, neden söyledi diye sorgulayalım? Boş verin niyetini. Niyet inşallah hayırdır. Niyeti kötü değildir İnşallah ama diyelim ki kötü olsa da sonucuyla bakarım ben. Sonucunda kardeşliğimiz pekişiyor mu, barışımız artıyor mu? Yoksa Bahçeli ile siyasi hayatında en çok mücadele eden benim. Neler söyledi bana? Öfke ile siyaset olmaz ki. O geride kaldı. İnşallah bu konuda ferdi olduğunu düşünmüyorum. Ama Sayın Erdoğan’la tam bir uyum içinde olduğumu da düşünmüyorum açık, dürüst davranmak zorundayım. Çünkü olsaydı Sayın Erdoğan’ın da bu üç hafta içinde bunu daha net savunması lazımdı. İnşallah aralarında bir uyum sağlarlar. Biz buna destek oluruz. Hiçbir şekilde engel olmayız.

Rûdaw: Malumunuz Türkiye’nin daha önce de bir çözüm süreci tecrübesi oldu fakat süreç akamete uğradı. Sürecin bitmesi ile ilgili hala sorulan çok fazla soru var, en çok merak konu çözüm sürecinin neden bittiği masayı kimin devirdiği? Size de sormak istiyorum Çözüm Süreci neden bitti? Sürecin bitimine müteakip çok kanlı bir süreç başladı hendek savaşları oldu, sürecin bitmesi ve hendek savaşları ile ilgili siz siyasi bir sorumluluk hissetiniz mi? O dönem yaşananlarla ilgi siyasi ve güvenlik bürokrasisinin sorumluluğu yok mudur?

Ahmet Davutoğlu: Bir kere artık çok açık konuşacağım. Öyle bazı şeyleri örtülü konuşmanın anlamı yok. Bir çözüm, bir şey bulacaksa herkes de ders almalı. Çözüm süreci nasıl başladı? Çözüm süreci 2013 Nevruz’da başladı. Öncesinde hazırlığı uzun oldu, ona girmeyeyim şimdi. Ben de içindeydim. Şimdiki Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan o dönem MİT müsteşarıydı. Sayın Erdoğan tabii nihayetinde yürütüyordu süreci. Sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olarak sahipleniyordu. Hepimizin sahiplendiği bir süreçti. Sürecin mantığı Türkiye’de Kürtlerin kültürel, sosyal hakları ile ilgili meselelerin herhangi bir pazarlık mevzu olmadan çözülmesiydi. Ben bir vatandaşımıza bir hak verirken pazarlık konusu edilmesini doğru görmem. Kürtçe pazarlık konusu değildir benim için. Bizim partinin programında vardır, Kürtçe eğitimde ve her yerde kullanılabilir. Bu silah sussun Kürtçeye özgürlük verelim şeklinde değil. Kürtçeye özgürlük zaten verilir.

“PKK VERDİ SÖZLERİNDE DURMADI”

Ama o çözüm sürecinde Haziran ayında, PKK’nın silahlı unsurlarının Türkiye’yi terk etmesine karar verilmişti. İki taraf da buna mutabık kaldı. Fakat bu arada birkaç olay oldu. Anladığım kadarıyla bu terör örgütü tarafında bir kafa karışıklığına yol açtı. Birincisi, Gezi olaylarıydı. Gezi olaylarıyla birlikte acaba hükümette bir şey mi oluyor, biz anlaştık ama ne oluyor Türkiye’de? Bir şüphe oluştu. İkincisi, IŞİD’in o sırada sahneye çıkması. Ben 2013 yılında yeni bir kitap yazdım “Sistemik Deprem” diye. 2013 yılı bölgedeki birçok şeyin değişim yılıydı. Arkasından Mısır darbesi, ardından Suriye’de kimyasal silah kullanımı oldu. Bölgede demokrasi yerine terör ve otokrasi öne çıkmaya başladı. Suriye’de IŞİD saldırısının ardından yaşanan şeyler, bir kantonlaşma birçok şey yaşandı. Üçüncüsü de 17-25 Aralık sürecinde Başbakan Erdoğan’a karşı içeriden darbe şeklinde bir girişim olunca PKK, yada çözümün diğer tarafı diyeyim, silahlı güçlerini Türkiye’den çekmedi. Sözlerinde durmadılar. O sırada 2013 yazında KCK içinde bir takım görev değişiklikleri oldu. Şimdi detaya girmeyeyim. Çözüm sürecinin esas baltalayan, güveni sarsan şey, 2013 Haziran’ında Türkiye’den çıkması gereken unsurların Türkiye’den çıkmamasıydı. Bu devlet tarafında bir şüpheye yol açtı. Bunlar demek ki bir şey için bunu tutuyorlar. Niyetleri iyi olsa sözden de dururlardı. Öbür taraf ise acaba hükümet ne kadar sağlam, Gezi olayı ve 17-25 Aralık. Halbuki Türkiye sen devletle konuşmuşsun. Bir hükümet değil sadece ki hükümetimiz de sağlamdı. Ve konuştuğumuz kişi Erdoğan, Davutoğlu, Gül. Biz buradayız. Bize verilen sözü yerine getirmediler. Silahlı mücadeleyi bırakacağız dediler. Şimdi de Bahçe’nin yaptığı çağrı da aynı. Silahları bırakın diyor. Eğer o zaman, o yaz, o süreçte bu yapılsaydı çözüm süreci bölgenin en başarılı süreci olarak yürürdü.

Birincisi mesele burada Türkiye içinde sanki bir sarsıntı olacak da ne olacağı belli değilmiş gibi bir vehme kapılmaları. İkincisi Suriye’deki gelişmeler sonrasında hep kötü yorumlar yaptılar. Kobani olayları esnasında başbakanlığı yeni almıştım. Ben Kobani’deki kardeşlerime selam olsun diye konuşmalar yaptım. Peşmergeleri Türkiye sınırlarından geçirip Kobani’ye soktuk. Buna rağmen Suriye’dekine benzer şekilde Türkiye’de neredeyse kantonlaşma gibi böyle bir şeye girdiler. Yani sadece dağdaki silahlı unsurları değil, şehre inmeye kalkıştılar. Bu da devlet tarafından bir tehdit olarak algılandı.

Bu arada askeri bürokrasi içinde FETÖ unsurları da vardı tabii. Ben başbakanken hep şunu söyledim, hala aynısını söylüyorum; böyle süreçler iki temel ilke üzerinde kurulu. Birincisi tavizsiz ve eksiksiz demokrasi. Biz tam ve eksiksiz demokrasi konusunda yapacaklarımızı yapmaya başlamıştık ki o zaman yapıyorduk da. İkincisi ise tavizsiz kamu güvenliği. Başbakan olduğumda bir baktım ki şehirlerde hendekler kazılmış. Şevket Bey, dışişleri bakanıyken fark edemiyorsunuz bunları. Niye şehirlere hendek kazıyorsun? Niyetin ne? Barikatlar kurulmuş. Kanton yönetimi gibi şeyler adlandırılmış. Bir devlet buna tahammül etmez. Bundan sonra da eğer ders alınacaksa bundan, kamu güvenliğini tehdit etmeyeceksin. Devlet de ne yapacak? Hukuku hiçbir zaman göz ardı etmeyecek. O eskiden olduğu gibi faili meçhuller, bilmem insanların dağlara kaçırılması olmaz. Kendi başına örgüt mahkeme kuruyor. Kürt iş adamları bana mektuplar yazıyordu. Biz devlete mi vergi vereceğiz, örgüte mi vergi vereceğiz diye. Örgüt toplanıyor Yüksekova, Bitlis’te orada burada yerleri var. Şimdi ben bu ülkenin başbakanıyım. Türk’üm ama başbakan olduğumda ne Türk’üm ne Kürt’üm. Ben başbakanım. Bütün vatandaşlarımın güvenliğini korumak benim görevim. Orada Konya’daki veya İzmir’deki bir Türk rahatsız olmuyordu, bilmiyordu. Şehit haberi gelince üzülüyordu da. Esas acıyı çeken kim? Kürt halkı. Okula gidemeyen, hastaneye gidemeyen, hendeklere takılan o. Dikkat edin biz devlet olarak çözüm süreci bozulmasın diye seçimlere kadar bir yıl boyunca buna sabrettik.

“DEVLETİN KAMU GÜVENLİĞİNDEN TAVİZ VERMESİ BÜYÜK HATAYDI”

Seçimden sonra da süreci baltalayan temel şey de örgütün tutumuydu. Bunu buradan açık ifade edeyim. Seçim neticelerine bakarak örgüt o zaman başında bulunduğum AK Parti’nin iyice zayıfladığını düşündü ve iç savaş, silahlı mücadele çağrısında bulundular. Sonra da 23 Temmuz’da biliyorsunuz iki polisimizi evinde uyurken şehit ettiler. O sabahı çok iyi hatırlıyorum. Beni aradı İçişleri Bakanımız, MİT Müsteşarımız ve efendim iki polisimiz şehit dedi. “Bir provokasyon olabilir, kimin yaptığına bakın ve sonra bana gelin haber edin” dedim. Yani yeni bir provokasyonla karşı karşıya kalmayalım. Örgüt saat 08.30’da “biz yaptık diyene” kadar da bize “terör örgütü yaptı” demedik. Eğer örgüt bunu dememiş olsaydı da biz yine araştırmaya devam edecektik. Ola ki bir yabancı istihbarat örgütü yapmış olurdu, bir şey yapar ki çatışma başlasın diye. Ama örgüt sahiplenince devlet olarak artık mücadele etmek durumundaydık. Burada tek tarafı suçluyorum gibi görmeyin. Bu tarafta da yani bizim devlet olarak da kamu güvenliğinden taviz vermeleri büyük hataydı. Evet çözüm süreci yürüyor ama valiler orada şehrin 10 kilometre ötesinde Bitlis’te mahkeme falan kurmalarına izin vermeyecekti. Asker içinde FETÖ unsurları istediler ki o çatışma büyüsün ve Türkiye’de iç savaş gibi bir görüntü doğsun, onlar darbeyi yapabilsinler.

Bütün bunlara karşı ben direndim, herkes biliyor. Ne devletin, halkın kamu güvenliğinden taviz vermedim, ne de Kürt vatandaşlarımızın hakkının, hukukunun zarar görmesine izin vermedim. Herhangi bir haber geldiğinde hemen takip ettim, üzerine gittim. Cizre’de, Diyarbakır’da birçok yerde bilirler. Vatandaşlarımıza, hukukuna bir şey gelmemesi için çaba harcadım. Bunları hep yaşadık. Şimdi bunlardan ders almamız lazım. Ne devlet bunu pazarlık konusu yapmalı. Yani Türkiye tam ve demokratik bir ülkedir, Kürt vatandaşlarımızın hakları Türk vatandaşlarımız gibidir diye tavrını net koymalı. Örgüt veya benzeri onun uzantısı olan yapılar da siyasi mücadeleyi seçeceklerse siyasi mücadele olmalı. Siyaset, ve siyasi mücadele silahla verilmez. Gelecekler bugün mecliste, her şey konuşuluyor. Bırakın orada konuşalım.

“HDP’LİLER BENİ SAYGISIZCA, NEZAKETSİZCE KARŞILADI”

Rûdaw: 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra siz yeni hükümet kurma çalışmaları kapsamında Türkiye’de ki siyasi taraflarla görüşmeler yaptınız. Bu süreçte Hakların Demokratik Partisi ile görüştünüz mü? Hükümette yer almaları konusunda HDP’ye bir talebiniz oldu mu? Olduysa HDP yöneticileri size nasıl bir cevap verdi?

Ahmet Davutoğlu: Şöyle, Halkların Demokrasi Partisi ile görüştüm. Hatta kendi partim içinde ve kamuoyunda herkes karşı olmasına rağmen ilk kez bir siyasi lider ve bir başbakan Halkların Demokrasi Partisi’nin Genel Merkezine gitti. Ve ben HDP’ye oy veren vatandaşlarımızın hukukuna saygı gereği geliyorum dedim. Fakat beni o kadar saygısızca, o kadar nezaketsizce karşıladılar ki biliyorsunuz kaçak çay ikram eder göndeririz falan dediler. O yüzden kimsenin bu tür süreçlerde şımarmaması lazım. Hiç kimsenin de muhatabını zor duruma düşürmemesi lazım. Ben siyasi hayatımda ciddi bir risk alıyorum. Şu ana kadar da zaten başka giden de olmadı HDP Genel Merkezi’ne. Ben bunu yapıyorum. Neden yapıyorum? Çünkü bütün partilerle görüşürken HDP ile CHP arasında veya MHP arasında fark gözetmedim. Çünkü hepsi halktan oy almış. Ben bunu yapıyorum karşılığında son derece nezaketsizce yaklaşılıyor. O görüşmeyi 15 Temmuz 2015’te yaptık. Yine Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, Figen Yüksekdağ Hanım vardı orada. Hepsine de söyledim; “7 Haziran seçimlerinden dolayı bir şımarıklık görüyorum. Yani böyle aşırı bir özgüven ve bu tarafta da hükümet kurulmayacak gibi bir kanaatiniz var. Bir gün dahi başbakan olarak kalsam, bu halkın kaosa girmesine izin vermem. Dikkat edin bu yolla eğer aşırı özgüvenle, kibirle yanlış bir işe kalkışırsanız, Mecliste güvenoyu almamış bir başbakan olmama bakmayın, ne gerekiyorsa yaparım”. Ondan bir hafta sonra 23 Temmuz’da polislerimiz şehit edildi.

“TÜRKİYE’DE KÜRT MESELESİNİN ÜÇ SAC AYAĞI VAR”

Şimdi bunlar hep acı hatıralar ama tecrübeler aynı zamanda acı hatıralar tecrübelerdir. Tecrübeyi doğru değerlendirmek lazım. Şimdi bir süreç işleyecekse kimsenin şiddet yoluyla, terör yoluyla bir yere gidilemeyeceğini herkesin görmesi lazım. Türkiye’deki Kürt meselesinin üç sac ayağı var. Birisi Türkiye’nin demokratikleşmesi. Türkiye’nin demokratikleşmesi sadece Kürtlere has bir mesele değil. 28 Şubat’ta dindarlar çekiyordu sıkıntıyı. 70’li yıllarda solcular çekiyordu. 12 Eylül’de herkes çekti. Demokratikleşme Türkiye’nin genel meselesidir. Kürtçe’nin kullanılması da dahil demokratik haklar Türkiye’nin her yerinde demokrasiyle çözülür.

İkinci ayağı Doğu ve Güneydoğu bölgesine has problemlerdir. Mesela kayyım ataması. Kayyım atamaları gerçi şimdi İstanbul’a da sıçradı ama bununla birlikte bölgedeki özellikle ekonomik sorunlardır. Şimdi baktığımda mesela bölgenin en büyük sorunu nedir diye bana sorsanız Türkiye’nin genelde de öyle ama Doğu, Güneydoğu’da genç işsizlik ve uyuşturucu sorunu derim. Yani o bölgeye has özel tedbirler ve bölgenin refahını artırıcı, oradaki hayatı kolaylaştırıcı tedbirler.

Üçüncüsü de sınır ötesindeki Kürtler. Irak’taki, Suriye’deki Kürt kardeşlerimiz. Suriye sınırı içindeki Kürtler de aynen Türkmenler gibi bizim soydaşımızdır dedim. Soydaş deyince Türk soydaşları anlaşılıyordu. İlk defa ben bir Türkmen olarak, bir Türk olarak “soydaşlık Türklükle sınırlı değil” dedim. Boşnaklar nasıl soydaşımızsa onlar da öyle. Bosna-Hersek’e yardım ediyoruz ama halbuki Boşnaklar da Türk değil. Kürtler de soydaşımızdır, tarihdaşımızdır. Suriye Kürtlerini, Irak Kürtlerini asla başka ülkelerin, küresel güçlerin insafına da hamiliğine de terk edemeyiz. Tabii Irak ve Suriye devletleri ayrı, onlar zaten o ülkenin vatandaşları. Ama gelip de Suriye’de bizim dibimize Amerikalılar gelecek, Ruslar gelecek, Kürtleri güya Türkiye karşı koruyacak. Ya da Irak’a gelecekler, orada Kürtleri bize karşı koruyacaklar. Tarihte o bölgelerde, Ceylanpınar’ı, Resulayn’ı nasıl ayırt edeceğiz? Kim kime karşı kendini koruyor? Dolayısıyla böyle bir anlayışla biz bu meseleye bakarız.

“KÜRTLERİN DEVLETİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİDİR”

Rûdaw: Hem Dışişleri Bakanlığı hem Başbakanlık yaptığınız dönemlerinde Türkiye için en önemli gündem konularından biri Suriye meselesiydi. O dönemki bir çok söylem ve uygulamalarınız da sık sık eleştiri konusu oldu. Halihazırda ABD’de başkanlık seçimlerinden sonra Amerikan askerlerinin Suriye ve Rojava’dan çekilme ihtimali tartışılıyor. Olası böyle bir gelişme Türkiye’nin YPG-PYD ve Rojava Özerk Yönetimi ile müzakerelere başlayıp bir uzlaşma sağlanacağı yönünde de yorumlar yapılıyor. Siz bunu olası görüyor musunuz?

Ahmet Davutoğlu: Bu bütün aktörlerin nasıl tavır alacağına bağlı. Ben ilkesel bir şey söyleyeyim. İki kardeş aile düşünün. Tartışsalar da evin içindeler, arada sırada kavga etseler de evin içindeler. Onu çözmek uzaktaki birinin işi değildir. Ben Suriye’deki bir Kürt ile Amerika üzerinden konuşmam. Bir yerde dediler ki Kürtlerin bölgede bir devleti yok. Dedim ki Kürtlerin devleti var. Kürtlerin devleti Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Rojava’daki bir Kürt ile Amerika ya da Rusya üzerinden konuşmayı hakaret telakki ederim. Oturur konuşuruz. Erbil’deki bir Kürt ile de aynı. Onun için sağ olsun Mesud Barzani Bey ile her oturduğumuzda yüzü güler hep bir aile buluşması gibi buluştuk biz hiç iki taraf gibi müzakere etmedik ki. Yani iki taraf gibi oturmazdık. Türkiye’de bu büyük problemdi. Bütün Kürdistan yöneticileri bilir. Kürdistan Bölgesel Yönetimin bayrağı Türkiye’de, Ankara’da da olmazdı. Ben ilk Dışişleri Bakanı olarak koydurdum. O zaman Bahçeli de hakaret etti. Dedim ki Irak bayrağı var, Irak anayasasına göre de orada bir bölge var. Onların da bayrağı var, Türk bayrağı da var, ne var bunda? Örnek verdim ve onun üzerinden Nahçıvan başbakanını çağırdım. Nahçıvan yönetimi başbakanı geldi Ankara’ya. Orada da Azerbaycan bayrağı, Nahçıvan bayrağı ve Türkiye bayrağı var. Bunun diğerinden ne farkı var dedim.

“ESAD’LA GÖRÜŞMEDE TALEPLERİMDEN BİRİ DE KÜRTLERE VATANDAŞLIK VERİLMESİYDİ”

Beşşar Esad kendi halkıyla savaşmaya kalkmasaydı, orada büyük katliamlar olmasaydı, kimyasal silah kullanmasaydı böyle olmazı. Suriye’de olaylardan önce Beşşar Esad’la 6 Nisan 2011’de yaptığım görüşmede taleplerimden bir tanesi de Kürtlere vatandaşlık verilmesiydi. Talep değil de şöyle yaparsanız iyi olur dedim. Kürtlere vatandaşlık vermiyor, Kürtlerin orada vatandaşlığı yok. Şimdi böyle bir yönetim daha sonra büyük sıkıntılar yaşadı. Bana sorarsanız herkesin herkesle konuşması lazım derim. Ben Suriye ile konuşulmaz diye bir şey söylemiyorum. Hele Gazze’de yaşananlardan sonra, İsrail’in bu yayılmacı politikasından sonra bölgede herkesin birbirleriyle konuşması lazım ki biz bu handikaptan çıkalım. Kimse kimseyi dışlamasın.

“CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ DEMOKRATİK DEĞİL”

Rûdaw: Türkiye’nin diğer bir önemli gündem maddesi yeni Anayasa çalışmaları. Özellikle meclis yeni yasama yılına başlarken her yıl bu tartışma yapılır. Fakat tartışmalar daha çok ilk 4 madde ile vatandaşlığı düzenleyen maddeler etrafında yapılır ve bir süre sonra sonuçsuz kalır. Siz yeni dönemde yeni bir anayasa yapılabileceğine inanıyor musunuz?

Ahmet Davutoğlu: Ben akademik hayatta da, siyasi hayatımda da 12 Eylül Anayasası’na karşı çıktım. 12 Eylül Anayasası bir cunta, darbe yönetiminin anayasasıdır. Temel hak ve özgürlükler konusunda yeterli değildir. Sonra çok değişiklikler oldu ve belli ölçüde demokratik değişti. Ama Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bu anayasayı daha da çarpık ve kötü bir hale getirdi. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne şiddetle karşıyım ve demokratik bir sistem olduğu kanaatinde değilim. Başkanlık sistemi asla değil. Yasama, yargı, yürütme arasındaki dengeler korunmuş değil. Çeken balans kontrol mekanizmaları yok. Dolayısıyla yeni bir anayasa ihtiyacımız var. Ama yeni anayasa bugünkü hükümetin getirdiği şekliyle, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne dokunmayacaksınız, diğer şeyleri konuşacaksınız denirse bu yeni anayasa olmaz.

İlk dört maddeyle ilgili tartışmanın da sembolik bir tartışma olduğu kanaatindeyim. Gerçekte bir tartışma değil. Başkentini Ankara olmasından, İstiklal Marşı’nın marş olmasından rahatsız olan ne Türk çıkar ne Kürt çıkar. Ama bunu öyle bir ideolojik kutuba dönüştürüyorlar ki anayasanın geri kalan otoriter maddelerine dokunulması engellenmiş oluyor. Halbuki bizim çok basit, sade ve bütün 85 milyonluk vatandaşımızın her birinin hakkını, hukukunu gözeten bir anayasa ihtiyacımız var.

“ERBİL’İ ÇOK SEVERİM”

Rûdaw: Yakın bir dönem içeresinde Dohuk ve Erbil’i kapsayacak şekilde Kürdistan Bölgesini ziyaret edeceksiniz. Bu vesileyle şunu sormak istiyorum; sizin Başbakanlığınız dönemi ile kıyaslandığında şu an ki Kürdistan Bölgesi ile Türkiye ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca biliyorsunuz Erbil tarihi bir kent Erbil’de en çok görmek gezmek istediğiniz yerleri merak ediyorum? Tabi ki Kürdistan’ın zengin bir gastronomisi var, Kürdistan olarak zengin bir yemek kültürümüz var. Erbil’in hangi yemeklerini tercih edeceksiniz?

Ahmet Davutoğlu: Şeyde tabii şu anki ilişkilerin bütün detayını bilmiyorum. Haksızlık yapmak istemem. Ama eski yoğunlukta olmadığını görmek beni üzüyor. Eskiden derken bizim dönemlerde Neçirvan Bey olsun, Mesud Bey olsun, yılda 4-5 kere gelir giderdi. Bir dönem 2017-2018’deki referandum ve sonrasında neredeyse ziyaretler çok azaldı. İnşallah daha iyi olmasını ümit ederim. İlla iyi olması için bizim olmamız lazım demiyorum. İyi olmalı. Bunun için Kürdistan Bölgesi Yönetimine de görev düşer, Türkiye’de de düşer. Gidince hepsiyle görüşeceğim diye ümit ediyorum. Mesut Bey’le, Neçirvan Bey’le, Mesrur Bey’le, yine Kubad Talabani ile Bafil Talabani ile hepsiyle de tanışıklığımız var. Hepsiyle geçmiş bir hukukumuz var. Görüşeceğim. Durumu orada daha yakından görürüm. Ama tarih ve coğrafya bizi yoğun ve iyi ilişkiler kurmaya zorluyor. Bu coğrafyada ya kavga edersiniz ya barışırsınız. Kavga etmenizde kimsenin kimseye galebesi olmaz. Herkes zarar görür. Barışırsanız da herkes fayda görür ve katlanarak fayda görür.

Erbil’i çok severim. Hatta eşime de söyledim. Erbil’e gittiğimde benimle gelmemişti maalesef, belki bu defa da gelemez. Dün de burada partide konuşurken dedim ki, Erbil’e böyle uzaktan bakıldığında zannedersin ki gerilimli bir şehir veya bir değişik yer. Oysa bir gidin çarşısına kapalı pazarına. Bizim Konya’daki pazardan, İstanbul’daki pazarlardan farksız değil. Ben pazara bir gittim. Herkes, “Başbakanım, dışişleri bakanım, hoş geldiniz Ahmet Bey” diyor. Herkes Türkiye’yi takip ediyor. Herkes az buçuk Türkçe biliyor. Bizim Mardin’den hatta Konya’dan bir farkı yok ki. Dolayısıyla mutlaka o klasik eski pazara gitmek isterim. Sultan Muzafferiye Minaresi zaten bahsettiğim gibi Türkmen ve Kürdün özel bir nişanesidir ve tabi Erbil Kalesi. Erbil Kalesi hala tarihin en eski kalelerinden biri. Erbil Saat Kulesi. Hepsi birbirinden güzel. Maalesef, şöyle gidip birkaç gün sadece tatil niyetiyle gidip gezmek istedim. Hep resmi şeyler vesilesiyle alelacele oldu. Bir Ramazan’da gittim o zaman. Biraz etrafı gördüm.

“HAYATIMIN EN ZOR VE EN UZUN YEMEKLERİNİ RAHMETLİ TALABANİ İLE YEDİM”

Ben hayatımın en zor ama en uzun yemeklerini rahmetli Talabani ile yedim. O çok iyi yemek yerdi. Herkes bilir. Şuraya mendilini, peçeteyi şöyle takardı ve zorla yedirirdi misafirine de. Mesut Bey’den de çok güzel yemekler, ikramlar gördük. Tabii Erbil kebabını. Ama dolmasının, salatalık içinde dolma ilk Erbil’de yedim. Yani Erbil’e has kubbe çorbasını, Erbil’in geleneksel mutfağından birçok yemeği tattım. Zaten birbirine çok benzer. Biryani mesela. Bizim Siirt’le Erbil arasında aslında büyük bir fark yok ama Erbil’e bile has olan şeyler var. İşte bu dolmalar daha çeşitli. Mesela salatalık dolması pek bizde rastlanan bir şey değil. Gastronomisi de çok zengin bütün Ortadoğu gibi. Yemek yemeden de mutlu olurum. Onun için gideceğim, ben fikir yemeye gidiyorum. Fikir almaya, fikir vermeye, gönül almaya, gönül vermeye geliyorum elbette. Kaynak: Rudaw

 

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”