13 Eylül 2026
22.9 C
İstanbul

27 Mart Uluslararası Tiyatro Günü bildirileri yayımlandı

Haber Merkezi I Uluslararası Tiyatro Enstitüsü (ITI) tarafından 1962’den bu yana kutlanan 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nün uluslararası mesajlarında bu yıl önemli bir yenilik var: ITI’nin 70. kuruluş yılı olan 2018’de, hem tiyatronun hem de ITI’nin kültürler arası niteliğinin altını çizmek amacıyla, Yürütme Kurulu uluslararası mesajın beş UNESCO bölgesinin her birinden birer yazar tarafından kaleme alınmasına karar verdi. Bölgeler ve yazarlar şöyle:

Asya Pasifik Bölgesi: Ram Gopal BAJAJ, Hindistan
Arap Ülkeleri: Maya ZBIB, Lübnan
Avrupa: Simon MC BURNEY, İngiltere
Amerika Kıtaları: Sabina BERMAN, Meksika
Afrika: Were Were LIKING, Fildişi Sahili

Türkiye: Profesör Dr. ZEHRA İPŞİROĞLU


2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Türkiye

Profesör Dr. ZEHRA İPŞİROĞLU

Yazar, Eleştirmen, Akademisyen

TİYATRONUN USTALARI

Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!
Doğru söz delilik.
Bertolt Brecht

 ‘Onların’ peşindeyim. Klişe üretmeyenlerin, boş laf söylemeyenlerin, sahneyi bir ego gösterisine dönüştürmeyenlerin, sulu espriler ya da ucuz etkilerle izleyiciyi tavlamayanların, yaşamdan kaçmayanların, zamanımızı çalmayanların, baştakilere yaranmak için kırk takla atmayanların peşindeyim. Beni güldüren, ağlatan, şaşırtan, yadırgatan, düşündüren, ezberimi bozan, belki de bir an durup kendime döndüren tiyatro ustalarının peşindeyim.

Neden sahnedeler, ne yapıyorlar, ne söylemek istiyorlar? Ve işte şimdi, şu an onlarla aramda nasıl bir iletişim kuruluyor, nasıl bir enerji akıyor, ne hissediyorum? ‘Onları’ yakalayamazsam, tiyatroda sıkıntıdan patlayabilirim, uyuyup kalabilirim, benim burada işim ne diye kendime kızabilirim… Her şeyin ucuz bir tüketime dönüştüğü bir ortamda hiç de kolay değil onları yakalamak. Tıpkı iyi bir roman okumanın, iyi bir film izlemenin de kolay olmadığı gibi.

Diyelim ki bir izleyici ya da eleştirmenim. Sadece tiyatro tüketiminin tuzağına düşmemek de yeterli değil şüphesiz. Çünkü ben öyle bir ülkeden geliyorum ki tiyatronun insanca yaşayabileceğimiz barışçıl ve demokratik bir toplumu savunma gizilgücünün ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Acaba benim tiyatro ustalarım bana bu yolda ne söylüyorlar?
Diyelim ki bir tiyatro yazarı, yönetmeni ya da oyuncuyum. Yaşamın akışındaki acıları, çatışmaları, haksızlıkları yüreğimde hissediyorum. Nefreti, şiddeti, yalanları, hile ve komploları görüyorum. Savaşın, sömürünün, sürgünün, adaletsizliğin, acının, yokluğun yarattığı bir karmaşa içinde yitip gitmek üzereyim. Çaresizlik mi? Hayır, ben tiyatrocuyum ve yaşamı bir yerinden yakalayabilirim, anlamak için çaba harcayabilirim, yaşamı okuyabilirim. Ama bu benim ülkemde hiç de kolay değil, çünkü yaşam çoğu zaman bütün acı, gülünç ve absürt yanlarıyla sanatı kat kat aşıyor. Bunu her gün yeniden ve yeniden yaşıyorum. Tam bir şeyi yakaladım dediğimiz anda olaylar öyle bir kasıp kavuruyor ki ortalığı, sözcüğün bittiği yerde buluyoruz kendimizi.

Bir dönemin büyük oyunları da karanlığında gizlenen birer masalı andırmıyorlar mı? Öyleyse önemli olan bu masalı yeniden keşfetmemiz mi? Evet, benden önce yaşamış büyük ustalar var bana yol gösterecek, yazdıkları oyunlar yüzyılları aşıp, bugünlere gelmiş. Onlar acıyı, hüznü anlatıyorlar, karşı koymayı, direnmeyi. Onlar umudun sesi… Yazar, yönetmen ya da oyuncuysam onlardan da öğrenecek çok şey vardır mutlaka.

Tiyatro, yaşamla arasındaki bu kıl payı kesişmeyi yakalamışsa mucizeler yaratabilir. İyi ama, nasıl? Bu acaba nasıl bir toplumda yaşadığımıza mı bağlı? Tüketim toplumunun uyuşukluğu içinde donup kalmışsak, tiyatro krizini aşmak için gerekli olan, Dario Fo’nun alaycı sözleriyle, ‘cadı avı’ mıdır; tiyatrocuların korkmaları, sarsılmaları mıdır? Öyleyse baskıcı toplumlarda tiyatronun işi daha mı kolay? Böyle bir ayırım yapılabilir mi? Hayır, çünkü tüketim de, baskılar da bütün ülkelerde farklı dozlarda yaşanıyor. Eşitsizlik giderek artıyor, demokrasi anlayışı çöküyor, savaşlar ortalığı yıkıp yakıyor, yaşadığımız dünya kıyasıya harap ediliyor. Kendi ülkemdeki sorunlar başka ülkelerde yaşananlarla girift bağlantılar içinde gelişiyor.

Öyleyse aslolan bütün sınırları aşan bir duyarlılık, empati, dayanışma duygusu ve direnme gücü değil mi? Tabii yürekten inanmak da gerekiyor yapılan işe, her tür dayatmaya karşı koyarak özgün olmak, anlamaya çalışmak ve yaşamın bunca kargaşalığı içinde kendi yolunu bulmak. Bu başarılmışsa mutlaka aynı heyecan, aynı duyarlılık, aynı sorgulayıcı bakış izleyicide de uyanacaktır.

Şimdi bir oyun izleyeceğiz… Ne hissedeceğiz, ne düşüneceğiz? Acaba hüzünlenecek miyiz yoksa gülecek miyiz? Hoşumuza gidecek mi izlediklerimiz, yoksa anlamsız mı gelecek, neden? Kafamızdaki duvarları yıkacak mı, bize yeni bir güç, yeni bir umut verecek mi? Oyunun sonunda bütün bunları bizlere yaşatan tiyatrocuları büyük bir heyecan ve sevgiyle gönülden alkışlayabilecek miyiz?

Şimdi söz izleyicide.


2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Avrupa

Simon McBurney, Birleşik Krallık
(oyuncu, yazar, yönetmen ve Théâtre de Complicité’nin kurucu ortağı)

Kuzey Libya’nın Sirenayka sahilinin 800 metre içerisinde büyük bir mağara bulunuyor. 80 metre genişliğinde ve 20 metre yüksekliğinde. Yerel dilde buraya Haua Fteah deniyor. 1951’de yapılan karbon tarihlendirmesi, burada aralıksız en az 100 bin yıllık bir insan yerleşimi olduğunu kanıtladı. Ortaya çıkarılan insan yapımı araç gereçlerden biri 40 ilâ 70 bin yıl öncesine ait kemik bir flüttü. Küçükken bunu duyduğumda babama sordum: “Müzikleri mi vardı?”

Bana gülümsedi:

“Tüm insan toplulukları gibi.”

Babam Amerika doğumlu bir tarihöncesi uzmanıydı, Sirenayka’daki Haua Fteah’da ilk kazıları o yapmıştı.

Bu yılki Dünya Tiyatro Günü’nde Avrupa temsilcisi olmaktan onur ve mutluluk duyuyorum.

1963’te, önceki kuşaktan büyük Arthur Miller, nükleer savaş tehdidi dünyayı baskı altında tutarken şöyle demişti: “Diplomasi ve politikanın son derece kısa ve güçsüz kollara sahip olduğu bir dönemde yazmanız istendiğinde, sanatın o hassas ama bazen fazlasıyla uzaklara ulaşabilen kolları, insan topluluğunu bir arada tutma sorumluluğunu yüklenmelidir.”

Drama kelimesi, Yunancada “yapmak” anlamına gelen “dran”dan türemiştir… ve tiyatro kelimesinin kökeni de Yunancada tam karşılığı görme yeri” olan “Theatron” kelimesidir. Sadece baktığımız değil, gördüğümüz, kavradığımız, anladığımız bir yer… 2400 yıl önce genç Polykleitos, büyük Epidaurus tiyatrosunu tasarladı. 14 bin kişi alabilen bu açık hava alanının hayret verici akustiği olağanüstü. Sahnenin ortasında yakılan bir kibrit, 14 bin koltuğun tümünden duyulabiliyor. Tüm Yunan tiyatrolarına özgü bir şekilde, oyunculara baktığınız sırada, onların ötesindeki manzarayı da görüyorsunuz. Bu yalnızca yöre halkı, tiyatro ve doğal yaşam gibi unsurları aynı anda bir araya getirmekle kalmıyor, ayrıca tüm zamanları da bir araya getiriyordu. Oyun, geçmiş efsaneleri o ana taşırken, sahnenin ötesine, yani nihai geleceğinize, doğaya bakabiliyordunuz.

Londra’daki Shakespeare’s Globe’un yeniden inşası sırasındaki en dikkat çekici keşiflerden biri de ne gördüğünüzle ilgilidir. Bu keşif ışıkla ilgilidir. Hem sahne hem de salon eşit şekilde ışıklandırılmış. Oyuncular ve halk birbirlerini görebiliyor. Her zaman. Baktığınız her yerde insanlar var. Bunun sonuçlarından biri de şu. Bu bizlere, örneğin Hamlet ya da Macbeth’in büyük tiradlarının yalnızca özel meditasyonlar değil, kamusal tartışmalar olduğunu hatırlatıyor.

Net bir şekilde görmenin zorlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Çevremiz, tarihte ya da tarihöncesinde hiç görülmemiş çoklukta kurguyla çevrili. Her “olgu”ya meydan okunabiliyor, her öykü “gerçeklik” iddiasında bulunabiliyor. Özellikle de bir kurgu, sürekli olarak bizi kuşatıyor. Bizi bölmeyi amaçlayan; bizi gerçekten ve birbirimizden koparmayı amaçlayan bir kurgu. Siz ayrısınız diyen. İnsanlar insanlardan; kadınlar erkeklerden; insanlar doğadan ayrıdır diyen bir kurgu.

Ancak bir bölünme ve parçalanma döneminde yaşasak da, aynı zamanda büyük bir hareket döneminde yaşıyoruz. Tarihte hiç görülmemiş şekilde insanlar hareket halinde; sık sık kaçıyor; yürüyor, gerekirse yüzüyor, göç ediyorlar; dünyanın dört bir yanında. Ve bu sadece bir başlangıç. Bildiğimiz gibi, buna verilen tepki, sınırları kapatmak. Duvarlar inşa etmek. Engellemek. Yalnız bırakmak. Duyarsızlığın geçer akçe, umudun kaçak kargo haline geldiği acımasız bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Ve bu zorbalığın bir bölümü de sadece mekânı değil, zamanı da kontrol etmeyi kapsıyor. İçinde yaşadığımız zaman, şimdiden kaçınıyor. Yakın geçmiş ve yakın geleceğe odaklanıyor. Bende bundan yok. Şunu satın alacağım…

Artık onu aldığıma göre, şimdi bir sonraki… şeyi almalıyım. Köklü geçmiş tamamen silindi. Geleceğin hiçbir önemi yok.

Pek çok kişi, tiyatronun bu durumu değiştirmeyeceğini ya da değiştiremeyeceğini söylüyor. Ama tiyatro hep burada olacak. Tiyatro bir mekân, hatta şunu da söyleyebilirim, bir sığınak. İnsanların bir araya geldiği ve anında topluluklar kurduğu bir yer. Tıpkı her zaman yaptığımız gibi. Tiyatro yapılarının tümü ilk insan topluluklarının boyutlarında, 50 kişiden 14 bin kişiye kadar değişiyor. Bir göçer kervanından antik Atina’nın üçte birine kadar.

Ve tiyatro sadece şu anda, şimdide var olduğu için, o feci zaman görüşüne de meydan okuyor. Tiyatronun konusu her zaman şu andır. Anın anlamları oyuncu ve seyirci arasındaki ortak edim içinde inşa edilir. Sadece burada değil, bu anda. Oyuncunun oyunculuğu olmadan izleyici inanamaz. İzleyicinin inancı olmadan oyun tamamlanmaz. Aynı anda güleriz. Duygulanırız. Soluğumuz kesilir ya da şaşkınlıktan susarız. Ve o anda tiyatro sayesinde o en temel gerçeği keşfederiz: Aramızdaki en özel ayrım diye düşündüğümüz şey, yani kendi bireysel bilincimizin sınırı, aynı zamanda sınırsızdır. O, paylaştığımız bir şeydir.

Ve bizi durduramazlar. Her gece tekrar ortaya çıkarız. Her gece oyuncular ve seyirci tekrar bir araya gelir ve aynı oyun tekrar sahnelenir. Çünkü, yazar John Berger’in de söylediği gibi, “Tiyatronun doğasının derinlerinde törensel bir dönüş duyusu vardır”, işte bu yüzden tiyatro her zaman mülksüzleştirilmişlerin sanat formu olmuştur. Dünyamızın dağılması nedeniyle de hepimiz o durumdayız. Oyuncuların ve seyircilerin olduğu her yerde, başka hiçbir yerde anlatılamayacak öyküler sahnelenecek. İster büyük kentlerimizin opera binalarında ve tiyatrolarında, ister Kuzey Libya ve dünyanın dört bir yanındaki göçmen ve mültecileri barındıran kamplarda… Bu sürekli yinelenen sahneleme eylemi, bizi hep birbirimize bağlayacak.
Ve eğer Epidauros’da olsaydık başımızı yukarı kaldırıp, bunu daha geniş bir manzarayla nasıl paylaştığımızı anlardık. Her zaman doğanın bir parçası olduğumuzu ve tıpkı bu gezegenden kaçamayacağımız gibi doğadan da kaçamayacağımızı anlardık. Eğer Globe’da olsaydık, hepimize ne denli özel sorular yöneltildiğini görürdük. Ve 40 bin yıl öncesinden gelen Sirenayka flütünü tutsaydık, buradaki geçmiş ve şimdinin bölünemezliğini; insan toplulukları zincirinin tiranlar ve demagoglar tarafından asla koparılamayacağını anlardık.

Çeviren: Deniz Erbaş


2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Afrika

Were Were Liking, Fildişi Sahili
(yazar, şair, tiyatro yazarı, ressam, yönetmen, oyuncu, rap şarkıcısı)

Bir gün

Bir insan aynanın (seyirci) karşısına geçip kendine sorular sormaya,
Bu sorulara cevaplar bulmaya ve yine aynı aynanın (kendi seyircisi) önünde
Kendini eleştirmeye, kendi sorularıyla ve cevaplarıyla dalga geçmeye
Bunlara gülmeye veya ağlamaya, önemli değil, ama sonunda
Bu soluklanma ânını ve olanağını kendisine tanıdığı için
Aynasını (seyircisi) selamlamaya ve kutsamaya karar verir.
Şükran ve saygısını göstermek için eğilerek selamlar onu.
Benliğinin derinlerinde aradığı Barış’tı,
Aslında kendisiyle ve aynasıyla barışı arıyordu:
O Tiyatro yapıyordu…

O gün konuşuyordu…
Kusurlarını, çelişkilerini ve çarpıklıklarını küçümseyerek,
İnsanlığını kirleten alçaklıklarını
Nice felakete yol açan sahtekârlıklarını
Mimikleri ve vücut büklümleriyle eleştiriyordu,
Konuşuyordu…
Kendini aşmasını sağlayan atılımlarına,
Yücelik, güzellik özlemlerine hayranlık duyuyordu
Kendi düşünceleriyle kurabileceği
Kendi elleriyle şekillendirebileceği
Daha iyi bir varoluş, daha iyi bir dünya özlemi…
Bakarken aynadaki aksine, ah eğer isteseydi, dedi
Eğer paylaşsaydılar kendisi ve aynadaki aksi bu isteği…
Ama biliyor: Onun yaptığı iş Temsil,
Biraz alay, çokça hayal,
Ama aynı zamanda zihinsel bir eylem söz konusu
Kuruyordu dünyayı ve yeniden kuruyordu
O Tiyatro yapıyordu…

Suçlayan sözleri ve jestleriyle
Her türlü umudu baltalasa bile
İnandırmaya çalışıyordu var gücüyle
Her şey ama her şey o akşam, orada olup bitecekti
Onun çılgın bakışlarıyla,
Tatlı kelimeleri,
Kurnaz gülümsemesi
Tadına doyulmaz mizahıyla
Yaralarken de yaraları sararken de
Mucizevi bir cerrahi müdahale olan sözleriyle.
Evet, o Tiyatro yapıyordu…

Ve bizde, Afrika’da,
Özellikle benim geldiğim Kamit  bölgesinde
İnsan her şeyle alay eder, hatta kendisiyle de
Her şeye gülünür, hatta yas tutup ağlarken bile
Toprak bizi hayal kırıklığına uğrattığında
Bineriz tepesine Gbegbe  veya Bikutsi  ile
Ürkütücü masklar yontarız
Glae’ler,  Vabele’ler  veya Poniugo’lar
Döngüleri ve zamanları bize dayatan
Değişmez Prensipleri canlandırmak için
Ve kuklalar yaparız
Sonunda Yaratıcılarını temsil edip
Oynatıcılarını da köleleştiren,
Tıpkı bizler gibi.
Ağızlardan dökülen sözlerin
Yelkenlerini şişirerek şarkılar ve zikirlerle
Kutsalı fethe çıktıkları ritüeller yaparız.
O ayinlerdeki danslar esriktir
İman çağrıları ve efsunlu sözler yükselir
Ama kahkahadan kırılırız yine de
Kutlamak için yaşam sevincini.
Ne kölecilik, ne sömürgecilik asırlarca süren
Ne ırkçılık, ne ayrımcılık,
Ne sonu gelmez, adı konmaz ceza çağları
Boğamadı, koparamadı
İnsanlığın Anası ve Babası olan Ruhumuzdan
O yaşam sevincini.
Dünyanın her yerinde olduğu gibi Afrika’da da
Tiyatro yapılıyor.

Ve İTİ’ye adanmış bu özel yılda,
Barış mesajını taşımak üzere
Tiyatronun Barış Mesajını taşımak üzere
Kıtamızı temsil ettiğim için
Çok mutlu ve onurluyum.
Çünkü kısa süre öncesine kadar
En küçük bir rahatsızlık veya eksiklik hissedilmeden
Dünyanın kolaylıkla gözden çıkarabileceği söylenen bu kıtanın
Sahip olduğu kadim rol bir kez daha teyit edildi
Afrika İnsanlığın Anası ve Babasıdır dendi.
Ve tüm dünya akın ediyor buraya şimdi…
Sonuçta herkes huzuru bulmak için
Ana baba kucağına koşar, değil mi?

İşte bu sıfatla tiyatromuz tüm insanları
Ve özellikle de tiyatro sözünü, düşüncesini ve eylemini paylaşanları
Kendilerine ve birbirlerine her zamankinden daha çok saygı duymaya
Her insanın içinde daha iyi bir insanlık parçası kazanma umuduyla
En hümanist değerleri öne çıkarmaya çağırıyor:
Böyle bir insanlık aklı ve anlayışı yeniden hâkim kılacaktır.
Ve bu, insan kültürlerinin en etkililerinden biri olan,
Tüm sınırları silen tiyatro ile başarılacaktır…
Tiyatro en diğerkâm kültürlerden biridir, çünkü her dili konuşur,
Tüm uygarlıkları kapsar, tüm idealleri yansıtır,
Tüm yüzleşmeler, karşılaşmalar içinde
Aslında birbirlerini daha iyi tanımaya,
Huzur ve barış içinde birbirlerini sevmeye çalışan
İnsanlar arasındaki derin birlik duygusunu ifade eder.
Temsil, tiyatronun insanları birlikte güldürme ve ağlatma gücünün;
İnsan yeniden insanlığın en büyük zenginliği olsun diye
Cehaletlerini azaltıp bilgilerini artırma gücünün
Önümüze koyduğu eylemlilik görevine çağırırken bizi, katılıma dönüşür.

Tiyatromuz UNESCO tarafından onca vazedilen
Tüm bu hümanist ilkelerin, tüm bu yüksek erdemlerin,
Halklar arasındaki tüm bu barış ve dostluk fikirlerinin
Yeniden incelenip, yeniden değerlendirilmesini öneriyor;
Böylece bugün yarattığımız sahne eserlerinde vücut bulacak
Bu fikirler ve ilkeler bizzat tiyatro yaratıcıları için temel bir ihtiyaç
Ve derin bir düşünce halini alırlarsa
O zaman yaratıcılar bunları seyircileriyle daha iyi paylaşacaklardır.

İşte bu nedenle, Ustamız Kindack  Ngo Biyong Bi Kuban’ın  tavsiyelerini ele alan son oyunumuz “Ağaç Tanrı”da şöyle deniyor:
“Tanrı bir Büyük Ağaç gibidir,
Her birimiz, nereden baktığımıza bağlı olarak,
Onun sadece bir yanını algılayabiliriz:
Ağacın üzerinden uçan sadece yaprakları
Ve mevsimine göre, açan çiçekleri veya yetişen meyveleri görür.
Toprağın altında yaşayan kökler hakkında daha fazla bilgi sahibidir
Sırtını ağaca yaslayanların bilgisi
Sırtlarındaki histen kaynaklanır.
Farklı yönlerden gelenler
Tam karşıdan bakanların erişemeyecekleri şeyleri görebilirler
Bazı ayrıcalıklılar ağacın özü ile kabuğu arasındaki sırrı çözeceklerdir
Ve bazıları da ağacın iliğindeki en mahrem bilgiye erişeceklerdir
Ama her birimizin algısındaki yüzeysellik
Veya derinlik ne olursa olsun
Hiç kimse, bizzat bu tanrısal ağaca dönüşmediği sürece,
Tüm bu farklı yönleri bir anda ve bir arada algılayamaz.
Zaten ağaca dönüştüğünde, insan değilsindir artık.

Dünyanın tüm tiyatroları birbirlerine hoşgörü ile yaklaşıp
Birbirlerini kabul etsinler
Böylece İTİ’nin küresel amacına daha iyi hizmet etsinler
İTİ’nin bu 70. yaş gününde,
Tiyatronun da güçlü katkısıyla
Dünyada artık daha çok Barış olsun.

Çeviren: Ali Berktay


2018 DÜNYA TİYATRO GÜNÜ MESAJI – AMERİKA KITALARI

Sabina Berman. 
Meksika (yazar, oyun yazarı, gazeteci)

Hep birlikte hayal edelim.

Bir kabile, havaya fırlattığı küçük taşlarla kuş avlamaya çalışmaktadır. Tam bu sırada dev gibi bir mamut sahneye girer ve KORKUNÇ BİR HOMURTU çıkarır. Aynı anda ona göre küçücük sayılabilecek bir insan da tıpkı mamut gibi HOMURDANIR. Sonra da herkes kaçışır.

Bir insan, bir kadın tarafından –onu bir kadın olarak hayal etmeyi tercih ediyorum– çıkarılan o mamut homurtusu bizi biz yapan şeydir, türümüzün kökenidir: Olmadığı şeyi taklit edebilen bir tür. Öteki’yi temsil edebilen bir tür.

Şöyle ileri doğru on veya yüz ya da bin yıl gidelim. Kabile artık başka varlıkları da taklit etmeyi öğrenmiş. Mağaranın derinliklerinde bir yerde yanan ateşin titrek ışığında dört erkek mamut olmuş, üç kadın bir nehri canlandırmakta, diğer erkekler ve kadınlar kuş olmuşlar, cüce şempanze olmuşlar, ağaç, bulut olmuşlar; kabile, sabah çıkılan avı temsil ediyor. Tiyatro yetenekleri sayesinde geçmişi yakalayıp koruyorlar. Bundan daha da şaşırtıcı olan, kabile daha sonra olası gelecekler hayal ediyor, kabilenin düşmanı olan mamutu haklamanın olası yollarını deniyor.

Homurtular, ıslıklar, mırıltılar –bu ilk tiyatronun ses öykünmeleri− daha sonraları bir sözel dil oluşturacak. Konuşma dili yazı diline de dönüşecek. Sonra tiyatro farklı yollara da girecek, ritüel olacak, bir gün gelecek sinema olacak.

Fakat sonradan ortaya çıkacak bu daha geç oluşumların hepsinin çekirdeğinde tiyatro var olmaya devam edecek. En basit temsil biçimi. Tek canlı temsil biçimi.

Tiyatro, ne kadar basit olursa, bizi insanın en harika yeteneğine, Öteki’ni canlandırabilme yeteneğine o kadar yakından bağlar.

Bugün dünyanın tüm tiyatrolarında insanın bu muhteşem performans yeteneğini kutluyoruz: Temsil etme ve böylelikle geçmişimizi koruma –ve kabileye daha çok mutluluk ve özgürlük vaat eden olası gelecekler kurgulama− yeteneği.

Bugün insan kabilesi tarafından alt edilmeleri gereken mamutlar nelerdir? Kabilenin bugünkü düşmanları kimlerdir? Bir eğlence aracı olmanın ötesine geçmek isteyen tiyatro neleri konu almalıdır?

Bence en büyük mamut insan yüreklerindeki yabancılaşmadır. Öteki ile birlikte hissetme kapasitemizin yitirilmesidir. İnsanlara ve insan olmayan diğer yaşam formlarına şefkatin yitirilmesidir.

Büyük bir çelişki. Günümüzde, İnsanlığın –İnsan Çağı’nın− vardığı bu son merhalede –insanoğlunun gezegeni en çok değiştiren doğal kuvvet olduğu ve buna devam edeceğinin belli olduğu bu çağda− bence, tiyatronun görevi, insanları mağaranın derinliklerinde temsil vermek üzere bir araya getirdiği zamankinin tam tersi olmalı, bugün tam aksine doğa ile bağlantımızı kurtarmaya uğraşmalıyız.

Canlı insanların diğer insanların karşısına çıkmasını gerektiren tiyatro, bizi basit algoritmalar, katıksız soyutlamalar olmaktan kurtarma görevine edebiyattan da, sinemadan da daha uygundur.

Gereksiz her şeyi tiyatrodan çıkartalım. Onu çıplak bırakalım. Çünkü tiyatro ne kadar basit olursa,  inkâr edilemez tek gerçeği, zamanın içinde var olduğumuzu, etten kemikten yapıldığımızı, göğsümüzde bir yürek attığını, şimdi ve burada olduğumuzu bize daha iyi anımsatabilecektir.

Yaşasın tiyatro. En kadim sanat. Şimdinin içinde olmanın sanatı. En harika sanat. Yaşasın tiyatro.
Çeviren: Eray Eserol 


2018 Dünya Tiyatro Günü Mesajı – Asya Pasifik

Ram Gopal Bajaj, Hindistan
(tiyatro yönetmeni, tiyatro ve sinema oyuncusu, akademisyen, Delhi Ulusal Drama Okulu eski direktörü )

Bütün evrimsel hikâyelerin sonunda öğrendiğimiz tek şey; yaşam formlarının sonsuza dek hayatta kalma eğilimi gösterdiğidir. Mümkün olabilse, yaşam, ölümsüzlüğe ulaşmak için zaman ve mekânın ötesine yayılma eğilimindedir. Bu süreç devam ederken, yaşam formu, aynı zamanda, evrensel döngüde kendini bozar ve yok eder. Bununla birlikte, insanlığın hayatta kalması ve Taş Devri’nin avcı mağara adamından günümüzün Uzay Çağı adamına evrilmesi konusundaki tartışmalara sınırlandırmalar getirmemiz gerekiyor. Şimdi her şeye karşı daha mı saygılıyız? Daha mı duyarlı, daha mı neşeliyiz? Bir parçası olduğumuz doğayı daha mı çok seviyoruz?

İnsanoğlunun ilk zamanlarından beri var olan canlı performatif sanatlar (Dans, Müzik, Oyunculuk/Drama), şimdilerde sesli ve sessiz harflerden oluşan gelişmiş bir dile de sahip olmuştur. Temelde, sesli harf, duyguları veya hisleri ifade eder; sessiz harf ise biçimin ve düşüncenin/bilginin iletişimini sağlar. Matematik, Geometri, Silahlanma ve günümüzde Bilgisayar bunun sonucudur. Dolayısıyla dilin bu evriminden artık geri dönemeyiz. Eğer canlı gösteri sanatlarının ve (teknoloji dahil) bilgisinin kolektif coşkusu, öfke, açgözlülük ve kötülükten özgürleştirilmez ve yüceltilmez ise dünyamız varlığını sürdüremez.

Kitle iletişim araçları, bilim ve teknolojimiz bizi iblisler gibi güçlendirdi. Dolayısıyla tiyatro (biçimi) bugünkü krizin nedeni değildir, bugünkü kriz; içerik, ifade ve endişe krizidir. Bugünün dünyasının insanına, dünyamızı ve sonuç olarak “tiyatro”yu kurtaracak varlıklar olarak yaklaşmalıyız. Pragmatik anlamda yapılması gereken, oyunculuk sanatının ve (canlı) gösteri sanatlarının ilk öğretim içinde çocuklara sunulmasıdır. Böyle yetişecek bir kuşağın, yaşamın ve doğanın doğrularına daha duyarlı olacağına inanıyorum. O zaman dil üstünlüğü, dünya anaya ve diğer gezegenlere daha az zarar verebilir. Üstelik tiyatro, yaşamın korunması ve sürdürülmesi için giderek daha önemli hale gelecektir; dolayısıyla, bu kozmik beraberlik çağında oyuncu ve seyirci birbirine tehdit oluşturmadan güçbirliği içinde olmalıdır.

Tiyatroyu selamlıyorum ve tiyatronun hem kırsal alanlarda hem kentlerde en temel seviyede, ilk öğretimde yerleştirilmesi ve önünün açılması için dünyaya çağrı yapıyorum. ‘Nesiller yetiştirilirken Beden, Dil ve Sevgi Eğitimi Birlikte Düşünülmelidir.”

Çeviren : Şeyda Akova Balcıoğlu


 

Dünya Tiyatro Günü Mesajı 2018-Arap Ülkeleri

Maya Zbib, Lübnan

(yönetmen, oyuncu, yazar, Zoukak Tiyatro Topluluğu’nun kurucularından)
Bu, başka hiçbir seküler etkinlikte görülmeyen bir ruh ortaklaşması, tekrarı mümkün olmayan bir buluşma ânıdır. Bu, paylaşılan bir deneyimin parçası olmak üzere aynı zamanda ve aynı mekânda bir araya gelmeye karar veren bir grup insanın basit bir edimidir. Bu, fikir paylaşımı ve gerekli eylemlerin yükünü bölüşmek için yöntemler düşünmek… insanlar arasındaki bağlantıları yeniden kurup, farklılıklar yerine benzerlikleri keşfetmek üzere kişilere yapılan bir ortak girişim çağrısıdır. Belirli bir öykü işte bu noktada evrenselliğin izini sürmeye başlar… Tiyatronun büyüsü de burada yatar; temsilin kadim özelliklerini yeniden kazandığı noktada.

Öteki’ne karşı giderek büyüyen bir korku duyulan, yalıtılmışlığın ve yalnızlığın hüküm sürdüğü bir küresel kültürde, burada ve şimdi, duygusal olarak bir araya gelmek bir sevgi edimidir. Hayatın çok hızlı aktığı tüketim toplumlarımızda acil hazlardan ve kişilerin kendi arzularını sınırsızca tatmin etmelerinden uzaklaşıp acele etmemeye; yavaşlamaya, birlikte etraflıca ve derin düşünmeye karar vermek, politik bir edimdir, bir diğerkâmlık edimidir.

Büyük ideolojilerin çöküşünün ardından ve bugünkü dünya düzeni de iflasını onlarca yıldır durmadan ilan ederken, geleceğimizi nasıl yeniden tahayyül edebiliriz? Güvenlik ve konfor hâkim söylemlerin başlıca kaygı ve önceliğini oluştururken, yine de rahatsız edici sohbetlere girebilir miyiz? Ayrıcalıklarımızı yitirmekten korkmadan tehlikeli bölgelere uzanabilir miyiz?
Günümüzde, enformasyonun hızı bilgiden daha önemli, sloganlar sözcüklerden daha değerli ve ceset görüntülerine canlı insan bedenlerinden daha çok saygı duyuluyor. Tiyatro bize et ve kandan oluştuğumuzu ve bedenlerimizin bir ağırlığı olduğunu hatırlatmak üzere burada. Bütün duyularımızı canlandırmak için; ele geçirmek ve tüketmek için yalnızca görme yetimizi kullanmak zorunda olmadığımızı bize anlatmak için burada. Tiyatro sözcüklere yeniden güç ve anlam vermek, sözü politikacılardan geri alıp hak ettiği yere… fikir ve tartışma alanına, kolektif vizyon sahasına koymak için burada.

Tiyatro hoşgörüsüzlüğün ezici cehaletinin ortasında ortak düşünceler için bir alan açarak, hikâye anlatmanın ve imgelemin gücüyle dünyayı ve birbirimizi yeni bakış açılarından görmemizi sağlar. Yabancı düşmanlığı, nefret söylemi ve beyazların üstünlüğünü savunan ırkçı düşünce; bunları utanç verici kılmak ve kabul edilemez saymak için yıllar boyu bütün dünyada yapılan çalışmalara, milyonlarca insanın kendini bu uğurda kurban etmesine karşın, rahatlıkla yeniden gündemimize oturduğunda… Ergenlik çağındaki kız ve erkek çocuklar, adaletsizliğe ve ırk ayrımına boyun eğmedikleri için başlarına vurulup hapsedildiklerinde…  Akıl hastalığından mustarip şahıslar ve sağcı despotlar gelişmiş kapitalist ülkelerden bazılarını yönetirken… Nükleer savaş iktidardaki çocuk-adamlar arasında sanal bir oyun olarak ufukta belirirken… Mobilite sayıları giderek azalan seçilmiş insanlarla sınırlanırken; mülteciler, giderek daha pahalıya mal olan surlarla çevrelenen aldatıcı düşlerin yüksek kalelerine girmeye çalışırken denizlerde ölürken… Medya büyük ölçüde satılmışken, dünyamızı nasıl sorgulayacağız? Tiyatronun samimi ortamı dışında başka nerede, hep birlikte, sevgi ve şefkatle, ama aynı zamanda zekâ, esneklik ve güçle girişeceğimiz yapıcı bir yüzleşmeyle insanlık durumumuz üzerinde yeniden düşünebileceğiz, yeni dünya düzenini hayal edebileceğiz?

Arap bölgesinden gelen biri olarak sanatçıların işlerini yaparken karşılaştıkları zorluklardan söz edebilirim. Ama ben imha edilmesi gereken duvarlar her zaman gözle görünür olduğu için kendini ayrıcalıklı hisseden bir tiyatrocular kuşağının parçasıyım. Bu durum bizi elimizdeki imkânları dönüştürmeye, işbirliğinin ve yeniliğin sınırlarını zorlamaya; bodrumlarda, çatılarda, oturma odalarında, sokak aralarında ve caddelerde tiyatro yapmaya, şehirlere, köylere, mülteci kamplarına gidip kendi seyircimizi oluşturmaya sevk etti. Her şeyi kendi koşullarımızda sıfırdan inşa etme, yakamızı sansürden kurtarmak için yöntemler geliştirme, bu arada da kırmızı çizgileri çiğnemekten ve tabulara meydan okumaktan geri durmama avantajına sahip olduk. Bugün dünyadaki bütün tiyatrocular bu duvarlarla karşı karşıya çünkü tiyatroya ayrılan kaynaklar hiç olmadığı kadar kıtlaştı ve politik doğruculuk da yeni sansür türü haline geldi.

Bu nedenle, uluslararası tiyatro toplumunun üstlenmesi gereken her zamankinden daha önemli bir rol var: Giderek çoğalan, elle tutulan, tutulamayan bu duvarlarla yüzleşmek. Bugün sosyal ve politik yapılarımızı  dürüstlük ve cesaretle, yaratıcılıkla yeniden keşfetmek, her zamankinden daha gerekli. Yetersizliklerimizle yüzleşmek ve biçimlenmesinde rol oynadığımız dünya için sorumluluk almak adına. Bu dünyadaki tiyatro insanları olarak, bir ideoloji ya da inanç sisteminin peşinden gitmiyoruz, ama ortak özelliğimiz hakikati bütün biçimleriyle sonsuza dek aramak, statükoyu her daim sorgulamak, baskıcı iktidarlara meydan okumak ve sonuncusu ama en önemlisi, dürüstlüğümüzü korumak.
Kalabalığız, korkumuz yok ve hiçbir yere gitmiyoruz!

Çeviren: Gamze Varım


 

Son Haberler

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Irak Başbakanı: YBŞ, Bağdat’a katılacak

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi, Şengal Direniş Birlikleri'nin (YBŞ)...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”