23 Eylül 2026
15.9 C
İstanbul

Vedat Yıldırım: Kardeş Türküler’de hepimiz okullu olsaydık belki çok farklı bir sound, farklı bir müzik tarzı olurdu

 

Vedat Yıldırım… Onu, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu yani “Kardeş Türküler” ile tanıdık. “Kardeş Türküler” Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun ilk  albümünün adıydı ama toplum tarafından isim grup adı diye benimsendi ve grubun adı “Kardeş Türküler” olarak kaldı.

90’ların ortası, Ülke derin ayrışmalardan geçiyor, masalardan sanatçılara çatallar fırlatılıyor; kutuplaşma mahallelere, sokaklara, evlere kadar girmiş; faili meçhuller, infazlar, ölümler, otel yakmalar, yanmalar… Kardeşliğin adının bile telaffuz edilmediği bir dönem… Bir grup çıkıyor ve Orta Doğu halklarının konuştuğu tüm dillerde şarkılar söylemeye başlıyor.  İnsanlar yavaş yavaş grubun müziğine kulak kabartmaya başlıyor. İlk Kürtçe şarkı klibi grup aracılığıyla ulusal müzik kanallarında boy gösteriyor.  Sokaklardan grubun şarkılarının sesi yükseliyor. Mirkut, Dile mın Sewda (Yüreğimin Sevdası), Bingöl, Kerwanê, Asfur, Gudi, Kara Üzüm Habbesi…  Kardeş Türküler, doksanların kara bulutlarını “Kardeşçe türküleriyle” aralıyor ve müzik yaşamında 25. yıla giriyor.

2009 yılına gelindiğinde Vedat Yıldırım ismini bu defa da “Bajar” adlı grupla duyduk. Bajar; Türkçe, Zazaca ve Kürtçe müzik yapan bir folk rock grubuydu. Vedat Yıldırım’ın solistliğinde, grubun nasıl bir performans göstereceği merak edildi. Etnik müzik solistliğiyle tanıştığımız ve tanıdığımız Vedat Yıldırım’ın sesini bu tarzda da benimseyecek miydi sevenleri? 2009 yılında çıkan “Ogit” beklentileri karşılasa da, Bajar beklentilerin üzerine 2012 yılında yayımladığı “Serhildan Jiyan ê” ile çıktı. Son olarak Bajar 2017 yılında, Michael Jackson’un ırkçılık karşıtı şarkısı  “They Don’t Care About Us”ın  Kürtçe versiyonu ile dinleyiciyle buluştu.

Hem Kardeş Türküler hem de Bajar gruplarında solistlik yapmaya devam eden Vedat Yıldırım ile görüştüğümüzde, ona ilk sarf ettiğimiz sözlerimiz “Söz veriyoruz klasik soru sormayacağız.” oldu ve röportajımıza o klasik soru ile başladık.

Bize biraz kendisinden bahseder misiniz? 

Vakti zamanında Urfa veya Adıyaman civarından  Ankara taraflarına göçen Kürt bir aileden olduğunu, çocukluk yıllarında babasının Almanya’da çalışan işçilerden olmasından dolayı kendisinin de kısa bir Almanya macerası yaşadığını ve ardından tekrar yurda dönüp ortaokul ve liseyi Ankara’da okuduğunu, hayata politik bakışı sebebiyle ekonomi okumak istediğini, tercihlerinden sadece bir tanesinin Boğaziçi Üniversitesi İşletme bölümü olduğunu, kazanmayacağını düşündüğü üniversiteyi kazanarak İstanbul’a geldiğini söylüyor.

Boğaziçi yıllarında müzik hayatının şekillendiğini öğreniyoruz.

Boğaziçi, Amerikan Robert Koleji’nin devamı olduğu için kulüp kültürü hâlâ güçlü olan bir yerdir.  Ben de müzikle haşır neşirim, hep çalıp söylemek istiyorum. Boğaziçi’nde folklor  kulübü ile müzik yapmaya başladım. Önce davul… Sonrasında da Kardeş Türküler ile folklor kulübünde biçimlendi her şey. Onunla birlikte şarkı söylemeye başladım. O arada aile, çevre bir şey demesin diye ve askerlik gibi sebeplerle üniversiteyi ortalama bir şekilde bitirdim.

Üniversite yıllarında müziğe başladı ve hızla çok büyük bir yol aldı. Vedat Yıldırım,  geçmişe dönüp baktığında “Bunca zamanı yitirmişim, erken başlasam daha çok yol kat edebilirdim.” dedi mi hiç?

Müzikte mi? Keşke biz de piyanolu evlerde büyüseydik. Birçok Ermeni dostumuz var, bazen onların evlerine gideriz. Onların evlerinde piyano olur hep. O yüzden de kulakları çok iyidir. Birlikte şarkı okurlar. Biz öyle bir gelenekten gelmedik. Olsaydı iyi olurdu, belki o zaman daha akademik şeyler de yapabilirdik. Sonradan tanışmanın da şöyle bir avantajı var bizim açımızdan. Merkezi Tedrisat disiplinin yolu bellidir, bazen maceracılığı köreltir.

Kardeş Türküler’de hepimiz okullu olsaydık belki çok farklı bir sound, farklı bir müzik tarzı olurdu. Biz, biraz bu alaylılığın verdiği eksiklikten, o yoksunluktan bir üslup yaratmaya çalıştık. Elimizde ne varsa onları kullanmaya başladık. Bu da farklı bir yolculuk. Nereden başladığınızın bir yerden sonra çok bir önemi yok, nereye gittiğiniz önemli ya da ne zaman başladığınız  açıkçası.

Ve muhteşem bir sentezle insanlara ulaştınız hem de milyonlarcasına…

Hâlâ ulaşmaya çalışıyoruz. Kolay değil memlekette insanlara ulaşmak, hele bu günlerde. Çünkü memlekette çok ciddi bir huzursuzluk var, barış ortamı yok; kutuplaşma, ayrımcılık, topluluklar arasında uçurumlar…  Bizim gibi projelerin toplumsal barışa ihtiyacı var. Sonuçta onlar ister istemez bir sıkıntı yaratıyor ama biz umutluyuz, konsere gelen dostlarımızla dertleşiyoruz, eğleniyoruz, sohbet ediyoruz.

Şu an yasaklı olduğu ya da olabileceği endişesiyle söyleyemediğiniz bir şarkı var mıdır? Sahneye çıkarken tedirginlik hissediyor musunuz? 

Kardeş Türküler bir buluşma projesi, hakkaniyetli bir proje. Türkiye’de kimse kendisini kenarda köşede hissetmesin istiyoruz. Bizim konserlere her kesimden insanlar geliyor: Kürt, Türk Arap, Alevi, Boşnak, Sünni vs… İnsanlar konserden ayrıldıklarında “Bunlar da işte daha çok şu kültürü kayırır” duygusunu yaşatmak istemiyoruz; bu sebeple mümkün olduğunca hakkaniyetli bir sunum yapmaya çalışıyoruz.Bizim yaptığımız müzik daha çok geleneksel kültürden beslenen bir müzik. Tabi ki gelenekteki müziğin, bazı şarkıların sözleri bugün için problem olabilir,  sakıncalı olabilir. Ama Kardeş Türküler’in şarkılarının yasaklanmasından ziyade fiili bir yasaklanma durumu var. Mesela birçok üniversiteye gidemiyoruz, neredeyse hiçbirine. Bir üniversite topluluğu olarak kurulduk. Festivallere, etkinliklere eskiden sürekli çağırılırdık…Çağrılmıyoruz. Geleneksel Harbiye Açıkhava Tiyatrosu konserini bile dört yıldır gerçekleştiremiyoruz. Havuz sanatı ve saltanatı değil, deniz sanatı yapmak isteyince böyle oluyor, olsun. Belediyelerin kültür sanat politikaları da memleketin ayrımcı politik atmosferinden nasibini alıyor hâliyle…

Sizi, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu yani “Kardeş Türküler” ile tanıdık, Kardeş Türküler’i ise önce “Kardeş Türküler” sonrasında ise “Doğu” albümüyle. Ülkenin mozaiğinin yanı sıra ülkenin acılarıyla da hemhâl olmuş bir albümdü “Doğu” albümünüz. Ve günümüzde yine aynı acılar “Doğu” albümünün herhangi bir şarkısında aynı yakıcılığı hissettiriyor. O günlere ve günümüze baktığımızda o günden bugüne bir şeyler hiç mi değişmedi acaba?

Maalesef eskimiyor o şarkılar. “Bu topraklarda tarih tekerrürden mi ibaret?”  Bir çemberin içindeymişiz gibi…

Bu kadar kötümser konuşmak istemiyorum ama sonuçta  bir kısır döngü var bu topraklarda….Doğu albümü çıkalı nereden baksanız yirmi sene oldu. Albüm çıktığında o zamanın dertlerini dile getirmeye çalışmıştık. Göçler, sürgünler, acılar, ölümler; bir arada yaşama gayreti, farklılıklarımızla bir arada yaşama gayretini dile getirmeye çalışmıştık. Maalesef bu sorunlar hâlen devam ediyor, o yüzden şarkılar hâlen güncel. Keşke başka bir iklime kavuşabilseydik de biz de daha çok aşk şarkılarıyazsaydık.

 

Dünyanın en güzel duygusunun Yıldırım için hangi mevsime tekabül ettiğini öğrenmek istiyoruz. Aşk, sanatınızda değil de Vedat’ta nasıl bir yerde? diyoruz.

Sonuçta biz bir arada yaşıyoruz. Aşk da bir ortak yaşam… Mistik aşk, sanat aşkı… Bir insan aşktan bahsediyorsa söz ettiği aşk, ortak yaşama arzusudur. Muhakkak bizim de aşka ya da evliliğe dair bir fikrimiz var. Evlilik de toplumsal bir durum. Ama evliliklerin aşka çare olmadığını görüyoruz. Çünkü müşterek hayat başka bir şey. Çekirdek ailede yaşamak ya da çekirdek aile kurmak meselelerimizden. Ben mesela geniş bir ailede yaşadım. Anneannemi anne diye çağırırdım. Yani birden fazla annem varmış gibi. Birden çok annem babam varmış gibi. Bu aslında güzel bir şey. Şimdiki çocuklara bak anne, babalarla ilgili travmaları var. Bizim de vardır belki de. Altta akan bir nehir ki geçmişimiz geleceğimizle birlikte yürüyür. Kimi zaman da çelme takıyor…

Aşk, kısacası yaşama arzusumuzun belirleyeni, can suyu. Ne kadar aşkın yaşarsak su o kadar berraklaşır. Aşkınlaşmak zor zanaat ama imkansız değil. Daha farklı modellere, yaşam tarzlarına ihtiyaç var. Ters yüz etmek lazım bazı şeyleri.. Kapitalist bir sistemde yaşıyoruz. Bu bir taraftan darmadağın ediyor insanları. Haftada beş hatta altı gün çalışıyorsun. Bir günün kalıyor… insanların libidoları kalmamış, yaşama hevesi azalmış, mutsuz insanlar. Niye mutlu olsunlar ki? Bazen timsahlar gibi olsaydık diyorum; aylarca tek öğün ile yetiniyorlar, kalan zamanlarında yüzüyorlar, keyiflerine bakıyorlar, hayal kuruyorlar belki. Biz ise sürekli survivor durumundayız: Her gün geçim telaşı. Bir evin olmak zorunda mesela. Bunun için de yani para kazanmak için haftanın beş günü, altı günü birilerinin kölesi olmak zorundasın… Düşündüğümüzde korkunç bir çark aslında. Aşka ne kadar zaman kalıyor ki? Aslında asıl mesel bu. Aşk yani aşkınlaşmak… Biz aşkınlaşamıyoruz ki. Hep gerçek hep gerçek. Sabah kalk, saatlerce patronların için çalış…

Yer aldığınız müzik grupları çok çeşitli kimliklere/kişiliklere sahip bireylerden oluşuyor. Bu durum bir yerde grup içi iletişim açısından sorun yaratmıyor mu? Sorunları çözme yönteminiz nedir?

Mozaik şeklinde yaşıyoruz. Mozaik miyiz, beton muyuz, mermer mi yoksa ebru mu… Ebru daha yakın gibi. Mozaik metaforunda yan yanalık var ama bihaber bir yan yanalık. Ebru da birbirine karışmış renkler gibi iç içe geçmiş ve biraz da öyle…Yani sonuçta işin esasında ırk dediğin ne ki? Millet, ulus kavramının tarihi ne ki?

Boğaziçi Üniversitesinden mezun olduktan sonra kültürel bir çatı olarak BGST’yi kurduk. Müzik, dans, tiyatro alanında faaliyet gösteriyor. Yayınevimiz var, ekonomik modelimiz var. Dolayısıyla biz ortak yaşamanın bir hukukunu kurmaya çalıştık. 25 yıldır bu hukuku kurabildiğimiz için Kardeş Türküler ayakta. Bizden sonra da devam edecek. Bizim aynı zamanda bir duruşumuz var . Hırgür yok mu? Olmaz olur mu… Ama yaratıcılık dediğimiz şey de böyle değil mi zaten… Bir münakaşa üzerine kuruludur. Ama önemli olan bu devinimden pozitif bir enerji çıkartmak.

Vedat Yıldırım’ın bir günü nasıl geçiyor?

Aslında biz biraz göçer yaşıyoruz.  O yüzden boş gün bizim için daha çok eve çekilmek, bir şeyler okumak, dinlemek, film izlemek demektir. Müzikle sürekli meşguliyet halinde olduğumuz için daha az dinliyoruz. Ben Kadıköy’de oturuyorum,  mahalle kültürünün kısmen yaşandığı bir yer. Akşamları eş dost bir araya gelmek filan güzel oluyor. Yemek yapmayı çok seviyorum. Ama ona da zaman ayırmak lazım. Tabi sadece yemek içmek üzerine değil; yapmayı, yemeklerin tarihlerine, kökenine kadar inmeyi kastediyorum. Yemek yapmakla müzik yapmanın da bir alakası olmalı herhalde. Türkiye’de zengin bir mutfak kültürü de var. İstanbul bir göçmen şehri. Ortadoğu’dan, Kafkaslardan, dünyanın bir çok bölgesinden gelenler var… Mesela Londra’ya gittiğinizde bazen bir İngiliz’e rastlamayabilirsiniz. Her türlü mutfağı bulabiliyorsunuz. İstanbul da bu yöne doğru gidiyor. Böyle bir dünyaya gidiyoruz. Karışmak iyidir tabi. Karışmak iyidir ama yeter ki ayrımcılık olmasın.

Sizin için “Vakti zamanında folklor kursundan ritim duygusu olmadığı gerekçesi ile kovulmuştur.” şeklinde bir iddia var, doğruluk payı nedir?

Benim ilk enstrümanım, asıl enstrümanım davul, sonra başka vurmalı çalgılar da çalmaya başladım. Nereden bu bilgi gelmiş bilmiyorum. Ritm duygum da fena değildir aslında sanki…

Şarkı sözü yazdığınızı biliyoruz. Bir röportajınızda şiir yazdığınızı da söylemişsiniz.  Hangisi zor?

Şiirle şarkı sözü arasında çok fark var. Şiir uçsuz bucaksız bir alan. Herkes şiir yazar aslında ama şair olmak farklı herhâlde. Yani onda bir disiplin var, “İçimden geldi yazdım” şeklinde olmuyor. O bir emek istiyor. Gelenekleri takip etmek lazım, zaman ayırmak lazım. Ben dönem dönem şiir iklimine girebiliyorum. Sürekli yazamıyorum, bir dönem yazıyorum, sonra üç dört ay belki altı ay elim gitmiyor. Şiirin dili çok farklı. Gündelik akışınızı tersine çeviriyor. Dilin bambaşka olması gerekiyor, bir iklime kavuşması, demlenmesi gerekiyor. Söz yazıyoruz. Doğal olarak şairleri, şiiri tanımaya çalışıyoruz. Etkilenmeye çalışıyoruz.

Şiirlerinden birini bizimle paylaşmasını rica ediyoruz, bizleri kırmıyor, röportajdan önce bizlere şiirini ulaştırıyor.

İyi Hâl Şarkısı

Neşe makamındayız

gam keder ne yük

Şarkımız aç

Fikrimize yakışmaz bu perhiz

sarsın heryeri dardır vaktimiz

neşe  sofrasındayız

içi hoşa taşmaz mıyız

 

bu ziyandır cimri isem

ciğerlerim yerinden oynamıyorsa

firar etmiyorsa karıncalarım

 

Amenna iyi haldeyiz

Her cana devadır

Aniden açılır mavili dağ rengi

sonrası uçsuz bucaksız kefilsiz

ortadeniz

 

yolunuzu gözleriz efendim

habercimiz pus zulalı

olsun

yeter ki kuşku yormasın

sonrası kuşluk vakti

bir de mucizevi ceviz

Çıkmaz boyası ergenlerden

keyfimize merhemiz

Sahneye çıktığınızda farklı bir Vedat’la karşılaşıyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz? Başınıza sahnede enteresan olaylar geliyor mu?

Sahne biraz çocuklaştığımız yer. Gündelik hayatta hepimizi kısıtlayan bir şeyler var: Duruşumuzdan tutun yürüyüşümüze, konuşma şeklimize kadar. Kendin olmakla ilgili olan şey de bu: O kısıtlamaları sanatla atmak, yani ruhumuzu orada, tırnak içinde, yüceltmek durumu. O çocukluğa ulaşmaya çalışıyoruz. Bizim müziğimizde coşkuyla sayko-delilik dediğimiz esriklik iç içe geçiyor. Hani bir köye giderseniz, halay çeken insanlarda kendinden geçme hâli vardır ya. Bu kendini unutma hâli yani ben duygusunu yani egoyu ve süperogoyu unutma hâli… Kendinden geçmek, kendinden vaz geçmek aslında. Biz de sahnede onu yapmaya çalışıyoruz.

Sahne için enteresan mı bilmiyorum ama komik bir olay yaşadık:

İstanbul’da bir yerel bir gazete aradı. Dedi ki: Biz her sene ödüller dağıtıyoruz. Sanat dalında da size verdik ödülü. “Biz derken kime” diyorum. “Size işte” diyor. Diyorum ki: “ Bajar mı Kardeş Türküler mi?” “Hah, işte Bajar” dedi. “Peki, nasıl seçtiniz bizi, kriterleriniz neydi?” diye soruyorum, diyor, “Benim çocuklar seni çok seviyor, biz de size verdik.” Merak ediyoruz, ödül törenine gidiyoruz. Farklı bir ortam işte, önde amcalar teyzeler, “Bız nereye düştük” diyoruz. Sonra çalmaya başlıyoruz. Bir an çalarken, söylerken o muhabbetler geldi gözümün önüne, gülmeye başladım ama gülmeyi durduramıyorum, bu gülme ekibin hepsine bulaştı. Göz göze gelmemeye çalışıyoruz, dinleyiciye de nezaketsizlik yapmamaya çalışıyoruz ama ne yaparsın…

Hayatımın kırılma noktası diyebileceğiniz bir an var mı?

Üniversite sınavında Boğaziçi yazmam belki. Ama çok fazla kırılma noktamız var: Halepçe katliamı, Ahmet Kaya’nın ölümü, Şengal’de kadınların cihatçılar tarafından tutsak edilmesi, Hrant Dink, Tahir Elçi… Yani bunlar hep talihsiz kırılmalar. Sonsuz ıstırap veren anlar bizim için…

Mesela benim babam Almancıydı, ben Almanya’ya gittiğimde orada kalmış olsam muhtemelen şimdi oralarda bir fabrikada işçiydim ya da dönerci ustasıydım. Ama annem istemedi orada kalmayı, sevmedi oraları. Bundan başka Ankara’ya okumaya gitmiş olmam. Bu sebepten amcama hep müteşekkirim, anneme müteşekkirim. Sonra üniversitede folklor kulübüyle tanışmam. Bajar… Bunlar da işte hayat çizgisinde güzel kavşaklar.

Müzikte, sanatın diğer dallarında olduğu gibi deneysel çalışmalar ve birçok yenilik oluyor.  Yakalayabiliyor musunuz yeni müzik tarzlarını?

Ben şanslıyım. Kardeş Türküler’in yanı sıra Bajar var. Folk rock denemeler yapıyoruz. Sonbahara doğru yeni albüm çıkaracağız. O albümde bir takım değişik sound denemeleri yapılıyor. Belki elektronik bir dans bölümü.  Türkiye’deki bir takım dans formlarından yola çıkarak bir üslup yaratmaya çalışıyoruz. Çok farklı olmak gibi bir gayretimiz yok aslında sevdiğimiz şeyleri yapıyoruz. Kardeş Türküler’de de ekibe yeni katılan birkaç genç arkadaş var, konservatuvarlı, batı geleneğini bilen arkadaşlardan.  Onlarla bazı şarkılarda o üslupları bir araya getirmeye çalışıyoruz

Michael Jackson’un ırkçılık karşıtı şarkısı  “They Don’t Care About Us”ın  Kürtçe versiyonunu seslendirdiniz. Nasıl karar verdiniz bu şarkıya?

Michael Jackson’un hayatı çok trajik aslında. Popüler kültürün göbeğinde bir insan ama ustalardan çok ciddi beslenmiş. Onun trajedisi ne biliyor musunuz? Pepsi reklamlarına çıkıyordu, reklam çekimlerinde üstüne bir boya düştü ve pigmentleri bozuldu. “Bu adam beyaz olmaya çalışıyor” diyorlar ya, değil. Adam darmadağın oldu. O sistem, o popüler kültür adamın siyahiliğini öldürdü. Bu onun travması oldu. Ama bir taraftan siyahilere, diğer ezilenlere karşı olan ayrımcılığı o da her gün görüyordu. Bu şarkı direkt o tutumu anlatıyor. Bize bire bir uyan bir şarkı. Sağ olsun, Ahmet Türk’ün yeğeni Heja Türk sözleri bire bir çevirdi. Ve biz de uyarladık.

Bir tiyatro projesinde yer aldığınızı da duyduk.

Evet, Dasdas Tiyatro’sunun sergilediği Yakaranlar oyununun müziklerini Metehan Dada ile yaptık. Bu yaz da Cemal Süreya ve Ahmed Arif’in aynı sahnede buluşacağı bir tiyatro projesinde yer alacağız. Oyunun sahneye konulacağı tarih henüz netleşmedi.

Yakın zaman için belirli bir etkinlik takviminiz var mı?

Bajar’ın sonbahar gibi çıkacak olan albümüyle uğraşıyoruz. Kardeş Türküler’in albümü yedi sekiz ay önce çıktı. Yol albümü. Onun konserleri veriliyor. Yine Kardeş Türküler’in 29 Temmuz’da  Harbiye Açıkhava Tiyatrosunda 25. yıl konseri olacak. 25. yıla özel “Doğu” albümünün plağı çıkacak. Konserler de devam ediyor.

İZNEWS | Zeki OKŞUL 

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”