23 Ekim 2026
20.2 C
İstanbul

Tuncer Bakırhan cumhuriyetin 102. yılı vesilesiyle yazdı: Nasıl birlikte yaşayacağız?

Bakırhan’ın yazısı T24’te yayımlandı. DEM Parti de söz konusu yazıyı sosyal medya hesabında paylaştı.

Bakırhan, cumhuriyetin yalnızca bir yönetim biçimi değil; halkın egemenliğine, özgürlüğe, eşitliğe ve demokratikleşmeye dayalı bir “haklar rejimi” olarak yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

Yazıda, tarihsel kırılma noktalarına, cumhuriyet ile demokrasi arasındaki gerilime ve bu gerilimin “Kürt meselesi” başta olmak üzere toplumsal barış üzerindeki etkilerine dikkat çekiliyor.

Sonuçta, halkların ortak yaşam sözleşmesini yeniden kurabilecek kudrete sahip olduğu inancı öne çıkarılıyor.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın kaleme aldığı yazı şöyle:

“Cumhuriyet, “nasıl birlikte yaşarız?” sorusuna verilmiş dünya-tarihsel cevaplardan biridir.

İlan edilişinden 102 yıl sonra hâlâ aynı soruyu soruyoruz: “Nasıl birlikte yaşayacağız?”

Cumhuriyete neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamadan bugünü kavrayamayız. Birçok sorunun cevabı bu sualin içinde gizli. Osmanlı İmparatorluğu’nun “utangaç” modernleşmesi, aumhuriyet ile belli ölçüde “radikal” bir hâl aldı. Fakat modernleşme farklı biçimler almasına rağmen cumhuriyet ile demokrasi arasında derin bir gerilim süregeldi. 1946’da çok partili hayata geçildi ama gerçek demokrasiye geçilemedi.

Cumhuriyetin bu topraklardaki yolculuğu, modernleşme çabasıyla şekillendi. 102 yıl sonra artık şunu çok daha net görüyoruz: Bu toprakların kendi gerçeğini ve dinamiklerini görmezden gelemeyiz. Canımızı acıtan, yüreğimizi yakan nice tecrübeler yaşadık. İçinde yer alan tarihsel ilişkiler ağını, hukukunu ve düzenini onarmamız gerekiyor.

Tarih ve sosyoloji perspektifinden bakıldığında Türkiye hem Doğu hem de Batı’dır. Hem geleneksel hem de moderndir. Onu eşsiz kılan da, tam olarak bu. Belki de artık bu gerilimleri büyütmeden aşmanın, diyalog kurmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Yunus Emre’yle Goethe’yi, Ehmedê Xanî’yle Nâzım Hikmet’i birlikte okumaktan, farklı dünyalar arası temaslar ve kucaklaşmalardan bahsediyorum.

İşte tam da bunu başarabilmek için cumhuriyete dair yanlış kabullerimizle yüzleşmeliyiz. Devleti toplumun, yurttaşın üstünde tutan zihniyet, Osmanlı’dan başlayarak cumhuriyetin kuruluşunda da etkisini sürdürdü. Oysa bizim cumhuriyet ve halk egemenliğiyle doğrudan, ilkeli bir bağ kurmamız gerekiyor.

Evet, cumhuriyet halkın egemenliğine dayanan bir yönetim biçimi olmasının ötesinde; devletin yüzü, bütünlüğü ve devamlılığı olarak kodlanmış bir olgu olarak görüldü. Demokrasi ise halkın bu olguya dâhil olduğu bir form olarak tanımlandı. Sonrasında hep şuna tanık olduk: Devlet, kendi bekasını ve kurucu ideolojisini tehdit altında hissettiği her an, demokrasiyi temel bir değer değil, konjonktüre göre askıya alınabilecek bir “tedbir” olarak gördü. Bu yanlıştı ve bu yanlışın tezahürü en çok Kürt meselesinde hayat buldu. Demokrasiye dönük bu gerilim hâli hâlen çözülemedi. Bir haklar rejimi olan cumhuriyet ile bir yaşam biçimi olan demokrasi arasındaki gerilimi çözmemiz gerektiğine inanıyoruz.

Başka bir deyişle: Demokrasiyi bir hak, cumhuriyeti sorumluluk olarak içselleştirirsek, 102 yıldır derin krizler üreten yanlışları aşmamız mümkün.

Cumhuriyeti yeniden düşünmek

Toplumsuz cumhuriyet olmaz, kamusuz demokrasi olmaz. Cumhuriyet bir kavram, bir egemenlik biçimidir ama onu diğer bütün egemenlik biçimlerinden ayıran alametifarikası demokrasidir.

Tarihe 4 Mart 1925’ten baktığımızda, bu cumhuriyetin harcı Takrir-i Sükûn ile değil, demokratikleşmeyle karılmalıydı.

Tarihe 17 Eylül 1961’den baktığımızda, bu cumhuriyetin meşru başbakanı ve arkadaşlarını idam etmesine değil, demokrasiye saygı duymasına ihtiyaç vardı.

Tarihe 24 Ocak 1980’den baktığımızda, bu cumhuriyetin ülkeyi sömürüye açan kararlara değil, demokratik ekonomiyi güçlendirmesine ihtiyaç vardı.

Tarihe 20 Aralık 1982’den baktığımızda, bu cumhuriyetin eğitim kurumlarında başörtüsü yasağına değil, özgürlükleri garanti altında tutan demokratik normlara ihtiyacı vardı.

Tarihe 1 Mayıs 2007’den baktığımızda, bu cumhuriyetin demokrasiye darbe anlamına gelen 367 kararına değil, demokratik siyasetin kanallarını en etkin şekilde açan kararlara ihtiyacı vardı.

Tarihe 20 Temmuz 2016’dan baktığımızda, bu cumhuriyetin bir OHAL rejimine değil, daha fazla demokrasi diyen ortak sesine ihtiyacı vardı.

Özcesi, bu cumhuriyetin temel sorunu şuydu: Kamu ile devleti özdeşleştirerek, devletten ayrı kolektif varoluşlara ve özgür-eşit yurttaşlar alanına izin vermedi. Yurttaşı aktif bir siyasi özne olarak tanımadı, iradesinin önüne sürekli engeller koydu. İşte bugün bu cumhuriyeti topluma iade etme, yurttaşlara teslim etme zamanı.

Kürt meselesi: Cumhuriyetin demokratikleşme imtihanı

102 yıllık cumhuriyet serüveninde Kürt meselesi, temelde haklar ve her düzeyde siyasal katılım sorunudur. Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki gerilimin en acı sonucudur. Bugün hepimiz yeni bir dönemin eşiğindeyiz. “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”, tarihi bir fırsat sunuyor.

Bugün gelinen noktada farklı kesimler, farklı gerekçelerle barışa ihtiyaç duyuyor; demokrasiyi zorunlu görüyor. Kimi devletin bekası için, kimi bölgesel dengeler için, kimi küresel konjonktür için… Belki de toplumsal muhalefet ile iktidar arasındaki temel ayrım burada yatıyor. Konjonktürel bir kesişim var ortada. Bizim görevimiz bu sürece sahip çıkmak, halkın Cumhuriyet’i kendine mal ederek demokratik bir yaşam biçimine dönüştürmesine öncülük etmektir.

Bunu başarabilirsek, cumhuriyet ve demokrasi devletin gerektiğinde askıya alabileceği bir araç olmaktan çıkacak, toplumsal bir yaşam biçimi hâline gelecektir. Farklı kesimlerin tanındığı, katı merkeziyetçi ve keyfiyete dayalı düzenin reddedildiği demokratik cumhuriyet, devletin bekasının da en güçlü teminatıdır.

Ancak bu teminat, salt hukuksal bir tanımanın ötesinde, bu farklı kesimlerin bir arada yaşama iradesini göstermesiyle somutlaşır. İşte bu ortak iradenin toplumsal hayattaki karşılığı olan ve birbirimizin hayatlarına korkusuz bir şekilde katılmak anlamına gelen demokratik entegrasyon, cumhuriyetin kendisini savunabilmesinin kalıcı ve gerçek yoludur.

Tarihsel hafızayı demokratikleştirmek

Halkın cumhuriyet ve demokrasiyi 102 yıl sonra kendine mal etmesi, Kürt meselesinin de çözümüdür. Kürt ve Türk halkları arasındaki tarihsel ilişkileri bu bağlamda düşünmeliyiz: Ayrıcalıkların gerekçesi olarak değil, cumhuriyetin demokratikleştirilmesine imkân sunan ortak bir hafızanın parçası olarak.

Mustafa Kemal, 21 Haziran 1919’da Ahmet İzzet Paşa’ya, Kara Vasıf’a ve Halide Edip’e gönderdiği telgrafta şöyle yazıyordu:

“Kürtlerin serbestçe gelişimlerini temin etmek bakımından ırk hukuku ve toplumsal olarak en çok gözetilen ulus olmaları dahil desteklenmeli…”

Yine 16 Haziran 1919’da Cemilpaşazade Kasım Bey’e çektiği telgrafta, Kürtleri ve Türkleri öz kardeş olarak tanımladıktan sonra şöyle diyor:

“…Kürt kardeşlerimin hürriyeti ve refah ve ilerlemesinin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları gereken her türlü hukuk ve imtiyazların verilmesine taraftarım.”

20-22 Ekim 1919 tarihli Amasya Protokolü’nde vatan, “Türklerin ve Kürtlerin oturduğu arazi” olarak tanımlanmıştı.

Bugün 21. yüzyılda bu tanımı sadece iki halkın egemenliği olarak değil, tüm halkları ve inançları dâhil eden eşit yurttaşlık fikri için bir imkân olarak değerlendirmeliyiz.

Mesele, ayrıcalıklı olanları değil; tüm halklar için eşitlik ve adaleti çoğaltmaktır.

Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi, aynı zamanda tarihle ilişkimizin de demokratikleştirilmesi demektir. Resmî dil, bayrak, ortak vatan; demokratik bir toplumda ayrıcalıkların ifadesi değildir. Tarihten süzülüp gelen müşterek yaşamın doğal sonucudur.

Bugün Kürtler, Türkler, Araplar, Çerkesler, Ermeniler, Lazlar, Aleviler, Sünniler, Süryaniler ve bu coğrafyanın bütün halkları ve inançları sadece eşit bir hukuku inşa için değil, aynı zamanda ortak tarihsel hafızalarına sahip çıkmak için mücadele ediyorlar. Birlikte yaşamı güçlendirecek ortak bir tarihsel hafızaya sahip olmak, hepimiz için büyük bir şans.

1 Ekim’den bu yana: barışın yeni dili

1 Ekim 2024’te başlayan süreç, Türk-Kürt ilişkilerinin demokratik zeminde güncellenmesi için tarihî bir dönüm noktasıdır.

Bu süreç sadece bir sorunun çözümü değil, demokratik cumhuriyetin inşa şansıdır. Onlarca yıldır süren çatışma, binlerce insanımızın canına mal oldu. Artık bu acıya son verme, barışı ve demokrasiyi birlikte kurma zamanıdır.

Bunu “demokratik müzakere” ile mümkün kılabiliriz. Bu kavram, düşünmek ve konuşmak arasında kurulan zorunlu ilişkiyi hatırlattığı için kilit roldedir.

Son yüz yılın tecrübesi ve 50 yıllık çatışmalı dönemin acı dersleri bize bunu öğretti. Barış sadece silahların susması değil, eşit yurttaşlığın, demokratik katılımın, özgürce konuşmanın tesis edilmesidir.

Şu açıktır; cumhuriyet hem bir kurtuluş hem de bir kuruluş projesi olarak doğdu. Bu aralıkta Kürtler, kurtuluş sürecinin asli ortağıyken, kuruluş aşamasının nesnesi hâline getirildiler.

Yani ilk başlangıç için gerekli olan çoğulcu ittifak ruhu, devleti ve ulusu kurma aşamasına gelindiğinde yerini homojen, merkeziyetçi bir modele bıraktı.

Bu bakımdan, tam da bugünün barış arayışı aslında 102 yıl sonra bu “kuruluş” hikâyesini, “kurtuluş”un çoğulcu ruhuyla yeniden anlama ve hatırlama çabasından başka bir şey değil.

Mustafa Kemal, 1930’da Afet İnan’ın derlemesiyle çıkan Medeni Bilgiler kitabında “Demokrasinin tam ve açık olarak uygulandığı hükümet biçimi cumhuriyettir. Demokrasi ilkesinin en çağdaş, en akılcı uygulayımını sağlayan yönetim biçimi cumhuriyettir.” der ve aynı kitapta şu vurguyu ekler:

“Hakların en birincisi yaşamak hakkıdır, diğer bütün haklar ve bu haklara karşılık görevler hep yaşamak hakkına dayanır.”

O hâlde teşbihte hata olmaz: “Cumhuriyetin 102. yılında barış, yaşam hakkının bir gereğidir.”

Ezcümle, Cumhuriyet’in 102. yılını geride bırakırken ikinci yüzyıla dair en büyük umut ve hedefimiz, demokrasi ile Cumhuriyet’i barıştırmak olmalıdır.

İnanıyoruz ki halklar bugün de ortak yaşam sözleşmesini birlikte yazabilecek kudrete sahiptir.

Sırrı Süreyya ve Halay!

Sözlerime son vermeden önce sevgili Sırrı Süreyya Önder’i de bir hikâyesiyle anmak istiyorum.

Bir düğün hikâyesiyle nasıl bir cumhuriyet istediğimizi çok güzel anlatmıştı. Adıyaman’ın tek halk eğitim salonunda yapılan düğünlerden bahsediyordu. Karadeniz’den gelen bir ailenin horonu, yerel halayla karşılaştığında ortaya çıkan tabloyu anlatıyordu:

“Bir müddet sonra herkes ayağını, ömründe ilk defa oynayacağı bir oyuna uydurmaya çalışırdı. Ortaya eşsiz bir koreografi çıkmazdı belki ama herkes eğlenirdi. Çünkü ortaklaşa yapılıyordu bu. Mühendislik yaklaşımları eşsiz koreografiler arar, tepeden iner. Kâğıt üzerinde her şey rasyonel gözükür ama insan ve toplum dediğimiz canlı organizma ile çarpışınca, genellikle sonuçları irrasyonel çıkar.”

Evet, sevgili Sırrı Süreyya’nın sözüyle:

Cumhuriyeti bir halay gibi ele almalıyız. Herkesin adımını, sesini, rengini katıp, birbirimize ayak uydurarak ve kimseyi dışarıda bırakmadan yan yana olabilmek… İşte ancak böyle bir cumhuriyet, gerçek bir demokratik cumhuriyet olabilir.”

Son Haberler

Fidan: Mekke İttifakı bölgesel güvenlik, barış ve refah için kuruldu

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 9. İstanbul Arabuluculuk Konferansı’nda...

‘Alihan Kuriş’ soruşturmasında 19 kişi daha tutuklandı

Alihan Kuriş'in liderliğinde "çıkar amaçlı suç örgütü kurma ve...

Viyan Hababi: YBŞ Şengal’de kalacak

Ezidilerin savunmasını yapan  Şengal Direniş Birlikleri (YBŞ) Genel Komutanlık Üyesi Viyan Hababi, Irak hükümetiyle yürütülen görüşmelerin en üst düzeyde devam ettiğini belirterek, “YBŞ ve YJŞ (Şengal Kadın Birlikleri) savaşçıları Şengal’de kalacak” dedi. Hababi, taraflar arasında belirli bir uzlaşının sağlandığını ancak henüz resmi bir anlaşmanın imzalanmadığını ifade etti. Rojnews’e konuşan YBŞ Genel Komutanlık Üyesi, “YBŞ ve YJŞ savaşçılarının Şengal’de kalacağı ve kendi topraklarını koruyacağı konusunda bir anlayışa ulaştık” diye konuştu. “Bağdat’la görüşmeler sürüyor” Şengal’in geleceği, Irak’ın gündemindeki en önemli konular arasında yer alıyor. 12 Eylül’de Ezidi temsilciler ve Şengal savunma güçleri, Irak Başbakanı Ali Zeydi ile bir araya geldi. Son olarak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım Abudi, MERI Forumu’nda Şengal savunma güçleriyle uzlaşıya vardıklarını açıklamıştı. Hababi, çözüm amacıyla yürütülen görüşmelerin şubat ayından bu yana devam ettiğini belirtti. “Biz Iraklı bir gücüz” Hababi, en başından beri kendilerini Iraklı bir güç olarak tanımladıklarını vurgulayarak şunları söyledi: “Bizim Irak’a yönelik herhangi bir tehdidimiz yok. Biz bu ülkenin vatandaşlarıyız ve bu ülkenin bir gücüyüz. Ancak en başından beri Irak’tan talebimiz, savunma gücümüzün genel bir çatı altında, kendi yerinde kalarak toplumumuzu korumasıydı. Görüşmelerin amacı, güçlerimizin Irak ordusuna entegre edilmesi ancak özerkliğini korumasıydı.” “Savaşçılarımız Şengal’den ayrılmayacak” Viyan Hababi, Irak hükümetiyle uzlaşılan başlıklara ilişkin ise şu bilgileri paylaştı: “Genel bir çatı oluşturulacak ve bu yapı Irak hükümetinin bir bakanlığına bağlı olacak. Ancak Êzidî toplumunun özerkliği göz önünde bulundurulacak. Irak hükümetiyle YBŞ ve YJŞ savaşçılarının Şengal’de kalması konusunda anlaştık. Temel görevimiz topraklarımızı, yurdumuzu ve toplumumuzu korumaktır. Bazı çevreler aramızda ve Irak ordusu arasında çatışma çıkmasını istedi ancak biz kan dökülmesini önleyerek bunun önüne geçtik.” YBŞ komutanı Habibi, görüşmelerin bir sonuca ulaşması halinde kamuoyunu resmi bir açıklamayla bilgilendireceklerini söyledi.

Tom Barrack, Ahmed Şara ve Şeybani ile görüştü

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye ve Irak Özel Temsilcisi...

Azerbaycan 31 Türk’ü istenmeyen kişi ilan etti, Erdoğan Aliyev ile görüştü

Azerbaycan hükümeti 31 Türk vatandaşını, bu ülkedeki okullarda başörtüsü...

Yaşar Güler’den Irak ve Suriye açıklaması

Türkiye Milli Savunma Bakanı Güler, Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki...

YPJ şartlarını açıkladı: ‘Kadınların kimliğini korumak temel çizgimizdir’

Rojava’da Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) Genel Komutanlığı, Suriye hükümetiyle...

Türkiye Gündemi

Üsküdar Belediye Başkanlığı yeniden AKP’ye geçti

İstanbul’un Üsküdar ilçesinde yapılan belediye başkanvekilliği seçiminin üçüncü turunda,...

Lübnanlı yetkili: Mihraç Ural, Türkiye ve Suriye istihbaratınca kaçırıldı

Lübnanlı bir güvenlik yetkilisi, Beşar Esad yanlısı silahlı grupların liderlerinden ve "Ali Keyyali" adıyla tanınan Mihraç Ural'ın, Lübnan topraklarında Suriye ve Türk istihbaratına mensup kişilerce kaçırıldığını açıkladı. Yetkili, Lübnan makamlarının operasyondan haberdar edilmediğini belirtti. Lübnanlı güvenlik yetkilisi, Fransız haber ajansı AFP'ye yaptığı açıklamada, Suriye resmi haber ajansı SANA'nın Ural'ın yakalandığını duyurmasının ardından konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.     İsminin açıklanmasını istemeyen yetkili, Suriye tarafının operasyonun Lübnan'la koordinasyon içinde gerçekleştirildiği yönündeki açıklamasını yalanlayarak şunları söyledi: "Lübnan makamlarının bu operasyondan haberi yoktu. Suriye ve Türk istihbarat teşkilatlarına mensup kişiler, söz konusu şahsı Beyrut yakınlarındaki dağlık Mansuriye bölgesinden kaçırdı. Şahıs önce Lübnan'daki Suriye Büyükelçiliğine, ardından Suriye topraklarına götürüldü."    SANA, 15 Ekim Perşembe günü Ural'ın yakalandığını duyurmuştu. Suriyeli bir güvenlik kaynağı da AFP'ye yaptığı açıklamada, Ural'ın "Lübnan tarafıyla koordineli olarak Lübnan topraklarında düzenlenen bir güvenlik operasyonuyla yakalandığını" belirtmişti. Suriye: Eski rejim yetkililerinin takibi sürecek Suriye Cumhurbaşkanlığı Medya Danışmanı Ahmed Muvaffak Zeydan, 15 Ekim'de Ural'ın yakalanmasını memnuniyetle karşıladı. Zeydan, Ural'ın Suriye halkına karşı katliamlar gerçekleştirmekle, özellikle Banyas kentindeki el-Beyda köyünde yaşanan katliamla suçlandığını belirterek eski rejimin sorumlularının takibinin sürdürüleceğini ifade etti.  Zeydan, hiçbir suçlunun Suriye güvenlik birimlerinden kaçamayacağını kaydetti. Bu gelişme, Suriye İç Güvenlik Terörle Mücadele Dairesinin 4 Ekim'de Ural'ın yardımcısı Cemal Trablusi'nin yakalandığını duyurmasının ardından yaşandı. Mihraç Ural'ın geçmişi 1956'da Hatay'ın Antakya ilçesinde doğan Mihraç Ural, 1970'li yıllarda Türkiye'de faaliyet gösteren Marksist silahlı örgüt THKP-C/Acilciler'in liderlerinden biri olarak biliniyor. Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin Reyhanlı saldırılarına ilişkin kararında yer alan iddianameye göre Ural, 1976'da Malatya'da polisle yaşanan çatışmada örgütün üst düzey yöneticilerinin öldürülmesinin ardından grubun liderliğini üstlendi. 1979'da Engin Erkiner ile birlikte cezaevinden firar eden Ural, daha sonra örgütün faaliyetlerini Suriye'ye taşıdı. Uzun yıllar Suriye'de yaşayan Ural'ın özellikle Lazkiye ve çevresindeki faaliyetleri ile Suriye istihbaratıyla ilişkileri, Türkiye'deki adli soruşturma ve dava dosyalarında yer aldı. Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin kararında, örgütün Suriye hükümetinin desteğiyle "Mukaveme-i Suriye" (Suriye Direnişi) adlı silahlı grubu kurduğu belirtildi. Grubun, Suriye iç savaşı sırasında Beşar Esad yönetiminin güçleri saflarında çatışmalara katıldığı ve çeşitli askeri operasyonlarda yer aldığı kaydedildi. Banyas katliamı suçlaması Suriye makamları, Ural'ı 2013'te Banyas kentinde yaşanan katliamın sorumlularından biri olmakla suçluyor. 2 ve 3 Mayıs 2013'te Esad yönetimine bağlı güçler ve müttefik silahlı gruplar, Tartus vilayetine bağlı el-Beyda köyü ile Banyas'ın Ras el-Naba Mahallesi'nde saldırılar düzenledi. Olaylarda çok sayıda sivil hayatını kaybetti. İnsan Hakları İzleme Örgütünün Eylül 2013 tarihli raporuna göre, hükümet güçleri ve müttefik silahlı gruplar söz konusu iki bölgede en az 248 kişiyi kurşuna dizerek öldürdü. Yerel kaynaklar ise Mayıs 2013'te kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu 264 sivilin öldürüldüğünü bildirdi ve Ural'ı katliamın sorumluları arasında gösterdi. Birleşmiş Milletler Suriye Bağımsız Uluslararası Araştırma Komisyonu ile İnsan Hakları İzleme Örgütü, olaylardan rejim güçlerini ve müttefiklerini sorumlu tutarken Ural'ın saldırılardaki kişisel sorumluluğunu kesin olarak ortaya koyamadı. Ural da hakkındaki suçlamaları reddetti. Reyhanlı saldırılarıyla bağlantılı suçlamalar Ural, Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde 11 Mayıs 2013'te düzenlenen bombalı saldırılarla bağlantılı olduğu gerekçesiyle Türkiye'de hakkında yakalama kararı bulunan sanıklar arasında yer alıyor. İki bomba yüklü aracın patlatıldığı saldırılarda 5'i çocuk 52 kişi hayatını kaybetmiş, 155 kişi yaralanmıştı. İddianamede, Ural'ın Suriye istihbaratına bağlı bazı kişiler aracılığıyla saldırının planlanması ve organize edilmesinde rol oynadığı bildirilmişti. Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Haziran'da saldırılardaki rolleri nedeniyle sanıklar Mehmet Gezer, Temir Dükkancı ve Cengiz Sertel'in her birini 53'er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ve toplam 3 bin 921 yıl ek hapis cezasına çarptırmıştı.    Ural ile firari sanık Ömer El Hatip hakkındaki yakalama kararları infaz edilemediği için bu iki sanığın dosyaları ana davadan ayrılmıştı. Mahkeme, yargılamanın ayrı dosya üzerinden sürdürülmesine ve haklarındaki yakalama kararlarının devamına hükmetmişti.

Türkiye’nin açtığı okullar Suriye’ye devrediliyor

Türkiye ve Suriye arasında imzalanan yükseköğretim mutabakatıyla, Gaziantep Üniversitesi'ne...

Halk TV nasıl kuruldu, CHP’yle ilişkileri nasıldı, yayın sürecinde neler yaşandı?

Halk TV'nin İstanbul'daki binasına sabahın erken saatlerinde polis operasyonu...

İhsan Kaçar: Barrack’ın Ortadoğu Denkleminde Kürtler

Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan gelişmelere yalnızca günlük açıklamalar ve...

DEM Parti MYK’si süreci görüşmek üzere toplandı

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu (MYK), Eş Genel Başkanlar...

Bakırhan: Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Kurulu’nun çalışması tarihi öneme sahiptir

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin grup...