25 Eylül 2026
14.9 C
İstanbul

Mithat Sancar: Barış için tecrit bitmeli!

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar “Biz artık, hükümetle bizden bir heyetin oturup müzakere edeceği formatta bir çözüm sürecinin başarılı olmayacağını düşünüyoruz. O zaman da süreç, Kürt tarafı ile hükümet arasında bir mesele olarak daraltıldı ve bu durum toplumsallaşmayı da zorlaştırdı. Yani barış talebinin toplumsallaşması zorlaştı” dedi. Mithat Sancar çözüm süreci için İmralı’da Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit sürecinin de bitmesi gerektiğini söyledi.

23 Şubat’ta yapılan HDP 4. Büyük Olağan Kongresi’nde HDP’nin Eş Genel Başkanlığı’na seçilen Mithat Sancar yeni dönemle ilgili görüşlerini anlattı. Mezopotamya Ajansı’ndan Deniz Nazlım ve Berivan Altan’ın sorularını yanıtlayan Mithat Sancar yeni dönemde HDP’siz bir yönetim alternatifi oluşturulamayacağını belirterek, “Öncelikle bir onarım, tamir süreci öneriyoruz. Muhalefet partileri bu konuda uzlaşılabilir” dedi. Sancar, Ortadoğu için de “Barış ve Halkların Eşitliği Hareketi” önerdi.

Sancar’ın sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Sizi ilk önce akademisyen Mithat Sancar olarak tanıdık. Sonrasında siyasetçi Mithat Sancar’ı gördük, konuşmalarınızı dinledik, çalışmalarınızı izledik. Daha sonra Meclis Başkanvekili oldunuz ve farklı bir ağırlık koydunuz. Şimdi de HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar var karşımızda. Önümüzdeki dönem nasıl bir Mithat Sancar göreceğiz, nasıl bir profil çizeceksiniz?

Burada bir kader var gibi görünüyor. Kaderi nasıl tanımlarsanız tanımlayın fark etmez. İster bunu ilahiyattan hareketle tanımlayın, ister başka alanlardan hareketle; sonuçta şöyle bir mutabakata varırsınız: Bir şeyler sizi taşıyor. Bu ilahi yazgı olarak görülebilir veya bunu, sizin hikayenizin akışı olarak da değerlendirilebilirsiniz. Siz bir yolda yürüyorsunuz, hikâye oluşuyor. Bu hikâyenin çok kritik dönüm noktaları, düğümleri var. O düğümler yeni düğümler oluşturuyor. Düğümlerden kastım kördüğüm değil. Oya, kanaviçe gibi işlemelerde atılan güzel düğümlerden söz ediyorum. Onlar birikiyor ve sizi bir yerlere taşıyor. Aslında bir noktaya geldiğinizde çok da tercih hakkınız olmuyor. Hikâye sizi oraya taşımış oluyor. Milletvekilliğim böyleydi. Milletvekilliğinden sonra yaptığımız çalışmalar var. Anayasa Komisyonu’nda önemli tartışmaların içinde bulduk kendimizi ve aslında bunlar benim mesleki geçmişimin birikimleriydi. Anayasa Komisyonu’nda tarihi tartışmaların içinde yer aldık ve doğal olarak parti adına tartışmaların tarafı olduk. Ardından Meclis Başkanvekilliği söz konusu oldu. Bu da apayrı bir tecrübeydi. Şimdi asıl büyük kader galiba eş genel başkanlık. Bu büyük bir sorumluluk ama onurlu bir görev. Bu bir görev olarak önüme geldi tabi ve ben bu görevi sorumluluk olarak gördüm, üstlenmeyi kabul ettim. Kongremiz de bu görevi bana verdi. Onur sayıyorum. Demek ki hikâye kendini öyle bir örmüş ki bu noktaya geldiğimizde bir seçenek kalmamıştı. Partinin Mutabakat Komisyonu “Hocam eş genel başkanlık öneriyoruz, ne dersiniz” diye sorduğunda, 35-40 yıllık geçmişe bakarak vereceğiniz cevap belirsiz olmuyor. Yani cevap aslında 40 yıldır devam eden hayat hikâyesinin içinde vardı. Ben de “Evet” dedim. Şimdi göreceğiniz, Mithat Sancar’ın bu 40 yıllık hikâyesinin bütün unsurlarını, izlerini, sözlerini taşıyan bir Mithat Sancar olması da herhalde yine kaderdir. Yani farklı bir Mithat Sancar ortaya çıkmasını da beklemek gerçekçi değil.

Birçok gazeteci gibi biz de kongrenizi yakından takip ettik. Kongrenizde en fazla öne çıkan, “Türkiye’nin yönetimine talip olma” hamleniz idi. Bunu biraz açmak istiyoruz. Eğer bir parti yönetime talip ise tersinden “iktidar boşluğu oluşacak” ya da “AKP artık gidiyor” tespitine tekabül eder. Böyle bir gelişme mi bekliyorsunuz? AKP’nin gidişatı ile HDP’nin yönetime talip olması iç içe mi?

Biz, iktidarın içindeki yıkıcı dinamikleri kendimizden uzak tutmalıyız. “Yönetmek” ayrı bir ifadedir ve her ifade içeriği de etkiler. Yani kullandığın kavram kastettiğin şeyin anlamını da belirler. Biz yönetime talibiz, doğru. Türkiye’nin gidişatıyla bizim söylemimiz iç içe, bu doğru. Ayrıca “iktidara talip olma” değil de “yönetime talip olma” sözünü, ifadesini kullandığınız için de teşekkür ederim. Ben ısrarla ve özenle “iktidar” kelimesini kullanmıyorum. Biz iktidar kavramıyla siyasal ve ideolojik sorun yaşayan bir geleneğin temsilcileriyiz. Ben iktidar kelimesini hayatımdan uzak tutmaya çalışırım. Bu durum iktidar gerçekliğini inkâr etmek anlamına gelmiyor. Fakat biz, iktidarın içindeki yıkıcı dinamikleri kendimizden uzak tutmalıyız. “Yönetmek” ayrı bir ifadedir ve her ifade içeriği de etkiler. Yani kullandığın kavram kastettiğin şeyin anlamını da belirler. Biz yönetime talibiz, doğru.

 Bunu neden söylüyorsunuz?

Biliyoruz ki yeni dönem özellikle anayasa değişikliği, yani Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi dedikleri ucube rejim değişikliğinden beri artık ittifaklar bu ülkede kaçınılmazdır. Siyasi hayat ittifaklar üzerinden yürüyecektir. AKP’nin büyük oy kaybettiğini görüyoruz, ülkeyi çok büyük krizlere soktuğu da ortada ve daha büyük krizlere doğru yol alıyor. Hatta büyük krizin de ötesinde, felaketlere doğru yol alıyor. Biz diyoruz ki bu ülkenin çoğunluğu, bu felaket yönetimini benimsemiyor. Bunu aslında şeklen birkaç kere gösterdi. Anayasa değişikliği referandumu çok tartışmalı ve şaibeli bir süreçten geçti. Sonuçta çok az bir farkla “Evet” olarak tescillendi. Tabi ki oradaki propaganda ve referandum çalışmalarının aşırı adaletsiz olmasını da bir yana koyarsak, tüm eşitsiz şartlara, şaibelere rağmen ancak bu anayasa değişikliği kıl payı geçebildi. Sonra ortada 24 Haziran seçimleri var. Orada da keza aynı durum. Belki muhalefetin beceriksizliği söz konusu oldu. O süreci muhalefet iyi yönetemediği için AKP-MHP ittifakı Cumhurbaşkanlığı seçimini ve parlamentoda çoğunluğu kazandı. Ama orada da fark azdı ve seçim yine hiç adil değildi. Yine pek çok şaibe vardı. Toplum aslında kendini hissettiriyor. Çoğunluk diyor ki “Burada bir sorun var.” Fakat AKP-MHP iktidarı bütün eşitsiz şartlardan faydalanarak ve bunları teşvik ederek, üstelik bütün devlet imkanlarını medya dahil kullanarak, bu büyük itirazı sayısal olarak engelleyebildi.

YEREL SEÇİM’DE HER ŞEY NETLEŞTİ

Nereye kadar, 31 Mart yerel seçimlerine kadar. Yerel seçimlerde ağır bir yenilgi aldılar. Onlar her ne kadar bunu böyle sunmak istemiyorlarsa da yenilginin ağır olduğunu çok iyi biliyorlar. Yenilgiyi hazmedemedikleri için İstanbul seçimlerinin iptali söz konusu oldu ve daha büyük yenilgiyle karşılaştılar. Biz diyoruz ki bu iktidar aslında meşruiyetini de kaybetmiştir. Yani burada çok sorunlu aşamalardan geçerek, kurduğu hükümeti ve cumhurbaşkanlığı yönetimini hak etmiyor. Toplum bunu en son açık bir şekilde 31 Mart ve 23 Haziran’da gösterdi. Tüm söylediklerimden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Önümüzde çok gecikmeden bir seçim var. Eğer iktidar buna yanaşmazsa muhalefet bunu zorlamalıdır. Biz erken seçim istiyoruz. Erken seçimin bu ülkede önemli bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Yapılacak seçimde de biz her türlü demokratik ittifaka açığız.

Grup konuşmasında da söyledim. Temel ilkeleri belirleyecek çalışmalar, muhalefetteki her parti tarafından yapılmalıdır. Hangi temel ilkeler ve değerler etrafında bir demokrasi bloku ortaya çıkabilir, buna bakmak lazım. Biz diyoruz ki HDP olmadan yönetim alternatifi oluşturulamaz. Bu ne siyasal ne de sayısal olarak mümkündür. O halde HDP yeni dönemde yönetimde olmalıdır. İttifaklarımızın açık ve şeffaf olduğunu söylerken, kastettiklerimizden biri de budur.

“Demokrasi İttifakı” çağrınız aslında her kesimin gündeminde ve yakından da takip ediliyor. Ancak herkesin kendinden yana bir söylemi de var. Sizin hali hazırda “Demokrasi İttifakı”nın kurulmasına dair ilkeleriniz var mı? Şayet yoksa bu ilkeler ilk masa kurulduğunda mı netleştirilmeli?

Şüphesiz var. Biz bunları aslında metin haline de getirdik. Biz yerel seçimlerden hemen sonra bir çalışma başlatmıştık. Bu çalışmaları siyasal partilerle, sivil toplum örgütleriyle paylaşmıştık. Ama ardından kayyım darbesi geldi, bu çalışmalar aksadı. Tabi sonra savaşlar başladı. Yani Kuzey-Doğu Suriye’ye işgal girişimi, ayrıca daha sonra İdlib savaşı derken gündem biraz dağıldı. Ama bizim söyleyeceğimiz şey şudur: Çok temel ilkeler vardır. Bu ilkeler, hukuk devletini, yargı bağımsızlığını içerecek şekilde mutlaka tesis edilmelidir. Geçmiş dönemde, yani özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ve OHAL ilanından itibaren yaratılan çok büyük haksızlıklar var. Bunları tamir ve telafi edecek ortak bir mekanizma üzerinde çalışılmalıdır. Buna kayyım darbelerinin sonuçlarını gidermek de dahil. Bunun dışında mevcut yönetim sisteminden vazgeçilmelidir. Tek adam yönetimi reddedilmelidir. Tek adam yönetimi reddedilince güçlendirilmiş bir parlamenter sistem oluşturulmalıdır. Fakat biz yerel demokrasi ayağını da kuralım istiyoruz. Yerel demokrasi ayağını, boyutunu, çapını, kapsamını, şayet ittifak çerçevesinde bir görüşme olacaksa oturur belirleriz. Yani bunun aşamalarını, gereklerini tartışırız. Yerel demokrasinin Türkiye’de çok büyük ve vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu da görmek gerektiğini düşünüyoruz. Bütün bunları tartışabiliriz. Elbette temel insan hakları meseleleri var; bu konuda yaşatılmış acılar var. Çok ağır mahkûmiyet ve tutuklamalar var. Hukuk ayaklar altında. Bu hukuksuzluğu giderecek bir tamir süreci üzerinde uzlaşmak gerekiyor. Daha da sayabilirim ama bunlar çok aşikar. Zaten biz öncelikle bir onarım, tamir süreci öneriyoruz. Bu yaraları sarmak, haksızlıkları onarmak gibi bir hedef gözetilmeli. Bence muhalefet partileri bunu yapabilirler, bu konuda uzlaşılabilir. Diğer meseleler de bu iktidar gittikten sonra daha özgür, nispeten daha serbest bir ortamda tartışılabilir.

Kongrenizden sonra bazı çevrelerde bir tartışma başladı, “HDP, Kürt sorununu mu yoksa demokrasi sorununu mu önceleyecek?” diye. İlk bakışta anlamsız bir tartışma gibi gelse de alıcısı çok oldu. HDP, ısrarla Kürt sorunu ile demokrasi sorununu birbiriyle bağlantısını tarif ediyor. Bu konudaki çözüm önerileriniz nelerdir?

Ben bu tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum. Oldukça net bir tablo içinde görmek mümkün bu soruları; ki bu sorunların cevapları o kadar karmaşık da değil. Tavuk-yumurta hikayesine benziyor bu sorular. Biz diyoruz ki Kürt sorunu ve demokrasi sorunu iç içedir. Kürt sorunu çözülmeden demokrasi olamaz, Türkiye demokratikleşmeden de Kürt sorunu çözülemez. O halde Kürt sorununun çözümünü, demokrasi programının içinde ele almak gerekiyor. Yönetim meselesi dedik, parlamenter demokrasi ve güçlendirilmiş yerel demokrasiden bahsettik. Güçlendirilmiş yerel demokrasi aslında Kürt sorununa da bir çözüm önerisidir. Fakat sadece Kürt sorununa bir çözüm önerisi olarak da algılanmamalı. Bu, Türkiye’nin bütünü için bir demokrasi projesidir. Yani İstanbul’un, İzmir’in kendini yönetmesini savunmak, Karadeniz’in kendini yönetmesini, kendi kaynaklarına ve kendi iradesine sahip bir yönetim kurabilmesini ve bunun genel sistem içine yerleşebilmesini kastediyoruz. Şimdi özellikle 31 Mart seçimlerinden sonra gördük ki İstanbul gibi bir şehre de kayyım atanabilir. Hatta kayyım atanmadan da yetkiler kısıtlanabilir; yani İstanbul halkının iradesi büyük ölçüde sınırlanabilir. Buna karşı çıkmak ancak yerel demokrasi talep etmekle mümkündür. Dolayısıyla Kürt sorunu ile demokrasi sorunu iç içedir. Temel hak ve özgürlükler geliştirilmelidir. Anadilde eğitim hakkı bir insan hakkıdır. Bu bağlamda demokrasi programı, geniş bir özgürlükler listesi içermelidir. Bu olmadan gerçekten demokrasi kurulamaz. Ama anadilde eğitimi güvence altına alabilmek, keyfi tasarruflardan korumak için de gerçekten demokratik bir yönetime ihtiyaç var. Hepsi birbiriyle iç içe ve biz gerçekten Kürt sorununu, demokrasi sorunundan ayrı düşünmüyoruz. Geniş bir demokrasi programının pek çok unsuru, aynı zamanda Kürt sorununun çözümünün de parçası olacaktır.

 İmralı’da 3 Mart’ta aile görüşmesi gerçekleşti. Avukatlarının açıklamasında, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın ülkedeki sorunların çözümü noktasında pozisyonunu koruduğuna dikkat çekildi. Bu açıdan yeni yapılan görüşmeyi ve Öcalan üzerindeki tecridi nasıl ele almak gerekir?

Tecridin başlangıcına bakmak lazım. Kürt sorununun çözümünde bugüne kadar yaşanmış en önemli deneyim, 2013-15 arasındaki çözüm süreciydi. Çözüm sürecinin ilerlemesini sağlama konusunda Sayın Öcalan’ın katkısını da herkes biliyor. Bugün nefret dili kullanan medya bile o dönem hakkını çok açık teslim ediyordu. Ben Akil İnsanlar Heyetindeydim, İzleme Kurulu’nda ismim geçiyordu, hükümetle de görüşüyorduk. Öcalan’ın avukat ve diğer görüşmelerinin imkanları ortadan kaldırıldı. İmralı’yı ülkeye kapatmak, ülkeyi İmralı’ya kapatmaktır. Ne zaman başladı bu, 5 Nisan 2015. Peki, 5 Nisan 2015’e hangi görüşmelerden sonra gelindi. O dönem Dolmabahçe Mutabakatı ve ondan sonra beklenen önemli bir gelişme olarak İzleme Kurulu’nun oluşturulması söz konusuydu. İzleme Kurulu oluşturulsaydı, o zaman bu Kurul, İmralı Heyeti ile İmralı’ya gidecekti; orada Sayın Öcalan’ın bir çağrı yapacaktı. O çağrı, KCK ve PKK’ye silah bırakma kongresini toplama çağrısıydı. Fakat 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nın açıklanmasından sonra beklenen diğer adımlar, hükümet tarafından atılmadı, İzleme Kurulu oluşturulmadı ve İmralı’ya gidilmedi. Oradan gelecek olan açıklama yaptırılmadı ve tecrit başladı. Tecridin başlaması, sürecin bitmesi demektir. Tecridin başlaması aslında yeni savaş sürecinin de başlaması demektir.

HDP olarak topluma hitap ediyoruz, toplumla müzakereyi yürütmeye talibiz, siyasal program oluşturma konusunda da üzerimize düşen her türlü sorumluluğu üstlenmeye hazırız. Biz HDP olarak bir aktörüz ama bu mesele sadece HDP ile sınırlı bir mesele olarak görülemez. Çünkü işin içinde ayrıca PKK faktörü var, 36 yıldır devam eden bir savaş var ve PKK’nin “Önderim” dediği bir Öcalan var. Kendisi de, geçmiş tecrübelerden gördüğümüz kadarıyla çözüm konusunda çok büyük bir kararlılık göstermiştir. İrade koymuştur, çalışma yapmış ve emek harcamıştır.

Çözüm süreci dediğimizde hep yanlış anlaşılıyor. Sanki hükümetle yeniden masa kurulacak; hayır öyle değil. Eğer yeni bir çözüm yolu açılacaksa İmralı’da görüşmelerin düzenli ve güvenli bir şekilde başlaması gerekir. Avukatlar ile görüşebilmesi gerekiyor. Sonraki aşamalar konuşulur ama en azından aile ve avukat görüşünün güvenceli ve düzenli bir şekilde yapılması sağlanmalıdır.

Peki, tecridi nasıl anlamak gerekiyor, salt hak ve hukuk ihlali içinde değerlendirilebilir mi?

Biz tecride itiraz ettiğimizde bunun hak ve hukuk boyutu olduğunu biliyoruz; ancak daha fazlası olduğunu söylüyoruz. Tecrit, hak, hukuk meselesinden fazladır. Tecrit Türkiye’de Kürt sorununda barış ve çözüm arayışlarının çok önemli bir parçasıdır. Dolayısıyla tecride itiraz ettiğimizde ve Öcalan ile görüşmelerin başlaması gerektiğini söylediğimizde barış projelerinin de güçlenmesini talep etmiş oluyoruz. Bu nedenle tecrit, sadece Kürtlerin ya da belli bir kesimin meselesi olarak görülmemelidir. Türkiye’de barış ve çözüm arayışlarının, çabalarının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Tecride karşı itiraz sadece bir kesimin tepkisi olarak algılandı, dolayısıyla Türkiye’nin batısından çok fazla katılım ve katkı gelmedi. Biz şimdi diyoruz ki bu mesele sadece bir şahıs, sadece bir örgüt meselesi değildir. Tam tersine geçmiş tecrübelerin de bize gösterdiği üzere, barış ve çözüm arayışlarında ve çabalarında çok çok önemli bir unsur, tecride karşı tepki vermek, tecride itiraz etmektir.

Bu noktada çözüm çağrılarınızın mevcut siyasi iktidara yönelik olmadığını anlıyoruz…

Biz artık, hükümetle bizden bir heyetin oturup müzakere edeceği formatta bir çözüm sürecinin başarılı olmayacağını düşünüyoruz. Çünkü böyle bir yöntem denendi ve önemli kazanımlar elde edilmesine rağmen başarısızlıkla sonuçlandı. Başarısızlıkla sonuçlanınca orayı sorgulamak gerekir; “Acaba ters giden ne vardı, neden başarısız oldu?” diye. Benim o zaman da cevabım açıktı; süreç toplumsallaşamadı. Hükümet o süreci kendi tekelinde tutmak istedi, Kürt tarafı da toplumsallaşma konusunda yeterli beceriyi gösteremedi. O zaman da süreç, Kürt tarafı ile hükümet arasında bir mesele olarak daraltıldı ve bu durum toplumsallaşmayı da zorlaştırdı. Yani barış talebinin toplumsallaşması zorlaştı. Biz diyoruz ki barış talebi önce geniş toplumsal kesimlerin sahiplendiği bir mesele haline gelmelidir. Bunun öncelikle toplumun muhatap alınarak, çalışılması lazım. Esas olan toplumdur. Sonra kurumsal yollar açılacaksa ve buna ihtiyaç doğacaksa, bir irade ortaya çıkması halinde o da olur. Orada da tüm kesimleri katan bir süreç olmalı, şeffaf olmalı, Meclis’te grubu bulunan tüm partiler olmalı. Yani daha önceki dönemde bu denendi ama çok çok zayıf bir biçimde yapıldı. Ana muhalefet partisi dışarıda bırakıldı. Biz bütün tarafları prensip olarak kapsayan, şeffaf yürüyecek, kurumsal bir sürecin doğru olduğunu düşünüyoruz. O nedenle çağrımız muhalefetedir, toplumadır. Şüphesiz hükümete de görev düşüyor. Onlar sorumluluklarını yerine getirsin, diyoruz. Hükümete sözümüz şudur: Türkiye’yi ateşe atıyorsunuz, vazgeçin bu politikalardan. Gelin Türkiye’de tüm demokrasi güçleriyle birlikte söylediğim tarzda ortak bir sürecin başlatılmasını kabul edin, aksi takdirde ateşle oynuyorsunuz. Elbette hükümetin gelmeyeceğini, politikalarından dolayı anlıyoruz. O yüzden Türkiye toplumuna bir kez daha sesleniyoruz: Böyle bir barış ve çözüm yoluna direnen partileri siz zorlayın veya onlara oy vermeyerek cezalandırın. Yeni bir çözüm iradesi ortaya çıkarın. Esas çözüm iradesini ortaya çıkaracak adres, toplumdur. Bu toplumda yeni bir barış ve çözüm iradesine onay veren bir çoğunluk olduğuna inanıyoruz, şimdi bunu ortaya çıkarmak lazım. Bunun için de HDP üzerine düşen bütün çalışmaları yapacaktır. Ama sadece bizimle olmaz. Kim ki bu ülkede kanın durmasını, refah ve huzurun gelmesini istiyor, bu konuda muhataptır ve sorumludur.

 İdlib’den asker cenazeleri gelmeye devam ediyor. Savaş karşıtı olanlar ise “ülkeye ihanet” ile suçlanıyor. Grup toplantınızda bir “barış hareketi” oluşturulması önerisi yaptınız. Bu konuyu açar mısınız?

Halkların eşitliğine ve eşit haklara dayalı bir barış, enternasyonal Ortadoğu’dan başlayabilir. Biz hükümetlere çağrı yapmıyoruz. Biz Ortadoğu’da demokrasi güçlerine, çeşitli örgüt ve kuruluşlara, siyasi partilere, tek tek aydınlara çağrı yapıyoruz. “Ortadoğu Barış ve Halkların Eşitliği Hareketi’” oluşturulabilir.

Bu savaş politikalarına net bir şekilde karşı çıkmak gerektiğini söylüyoruz ve öyle yapıyoruz. Bu savaş politikası çok yönlü, ideolojik ve siyasal bir projedir. 30 yıl savaşları gibi ciddi yıkım projesidir (1618-1648). Yani AKP ve müttefikleri Ortadoğu’yu sürekli ateş içinde tutmak istiyor. Böylece kendi iktidarlarını sürdürebilecekler; ayrıca savaş sonunda ya da arasında ülkelerin inşasından başka alanlara kadar yeni rant imkânları açılacak. Rant ve siyaset AKP ve müttefiklerinin zihniyetinde iç içedir. Libya’da ve Suriye’de denedikleri şey de siyaseten açıktır. Bir İhvan, yani Müslüman Kardeşler aksını, eksenini oluşturma hırsından vazgeçmiyorlar ve o nedenle bu kadar cihatçı örgütle iş birliği yapıyorlar. Şimdi bizim çağrımız nettir. Türkiye’de savaşa karşı çıkmak gerekiyor ve güçlü bir “Savaşa hayır” kampanyasına ihtiyaç var. Bu kampanya sadece imza ile sözle değil her yerde bir araya gelerek, yapılmalıdır.

İkincisi, bu kampanyanın Türkiye ile sınırlı kalması yetmez. Biz bütün Ortadoğu için bu çağrıyı yapıyoruz, çünkü bu potansiyel mevcut. Halkların eşitliğine ve eşit haklara dayalı bir barış, enternasyonal Ortadoğu’dan başlayabilir. Burada muhataplar hükümetler değildir, biz hükümetlere çağrı yapmıyoruz. Biz Ortadoğu’da demokrasi güçlerine, çeşitli örgüt ve kuruluşlara, siyasi partilere, tek tek aydınlara çağrı yapıyoruz. “Ortadoğu Barış ve Halkların Eşitliği Hareketi’” oluşturulabilir. Ortadoğu’nun üç güzel coğrafyası var: Mezopotamya, Kürdistan ve Anadolu; bunlar iç içe geçmiş topraklardır. Ortadoğu’nun her yerine uzanacak bir barış hareketini, demokrasi ve halkların eşitliği temelinde bir dayanışma hareketini oluşturabiliriz. Bunun için ciddi çalışma yapmamız gerekiyor. HDP olarak da Türkiye’de kendini sorumlu hisseden aydınlar, sivil toplum kuruluşları da bu çağrıya kulak vermeli, bu çalışmalara katkı sunmalıdır. Ortadoğu’daki mevcut ilişkilerimizi daha da genişleterek bu konuda yeni imkanlar ve alanlar yaratmalıyız.

Bir dönemin “Biz Ensarız” diyenler, şimdi sınıra mültecileri yığmaya başladı. Sınırda insanlık krizi yaşanıyor. HDP bu konuda ne diyor?

Ortadoğu merkezli, Barış ve Halkların Eşitliği Hareketine ihtiyaç var. Mülteci meselesi esas buradan çözülür. Türkiye’nin yaptığı, mültecileri bir şantaj unsuru olarak kullanmaktır, Avrupa’nın yaptığı da mültecileri pazarlık meselesi haline getirmektir. İkisinin de yaptığı insanlık dışıdır ve utanç vericidir. Esas mesele insanları, insan onuruna sahip varlıklar olarak görmek ve özellikle göçmenlerin, sığınmacıların, savaşların en büyük mağdurları arasında yer aldığını göstermektir. Gerçek çözüm, herkesin kendini insan hissettiği, kendi geçmişini, hikayesini ördüğü yerde yaşamasını sağlamaktır. Bunun için de savaşları bitirmek gerekiyor. Mültecilerin, sığınmacıların sorunu gerçek bir barış ve halkların eşitliği hareketiyle çözülebilir. Bu sorun, devletlerin insafsız, vicdansız hesaplarıyla asla çözülemez; tam tersine bir insanlık dramı haline gelir. Nitekim şu anda geldiğimiz noktada bu sorun, gerçek anlamda bir insanlık dramı haline gelmiştir. 

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”