26 Temmuz 2026
25.2 C
İstanbul

İran’ın sosyal, siyasal ve ekonomik durumu üzerine

Üzerinde çok konuştuğumuz ama en az bildiğimiz bir ülke İran. Elbette anlaşılması kolay bir toplum veya sistem değil. Bir kere hariçten basmakalıp yaklaşımlarla çözümlenmesi zor.

2015 yılında, Tahran ile Batı dünyası arasında gerçekleştirilen ve “Yüzyılın anlaşması” denilen tarihi bir uzlaşma, İran’da büyük sevinçle karşılanmıştı.Tahran’ın nükleer programını denetime açması ve sınırlandırması karşılığında, Tahran yönetimine uygulanan petrol, doğal gaz, bankacılık, finans, havacılık ve deniz taşımacılığı alanlarındaki yaptırımlar kaldırılırken, İran’ın yurt dışındaki yaklaşık 100 milyar dolarlık varlığı da serbest bırakılacaktı. 3 yıl sonra, bir başka ABD Başkanı bu tarihi anlaşmayı çöpe attı.

Zaman zaman Fars yayılmacılığı ve mezhepçilik suçlaması yaptığımız ve duruma göre de komşumuz olduğunu ara ara yine hatırladığımız ülkedir İran.

İran, 20. yüzyıla tarıma dayalı geri kalmış bir ekonomiyle girerken, yüzyılın sonunda, artık elinde nükleer bir programı olan bir ülkeydi. İran coğrafyası, yüksek ovalar ve geniş çöllerden meydana gelir. Ülkenin yüksek bir ovadan meydana gelen bölümü kuzeyde Elbruz Dağları, güneyinde Basra Körfezi, güneybatıda ise Zağros Dağları, doğusunda Horasan’ın dağları ve batısında Irak bozkırları ile sınırlıdır. İran, Ruslar ile yapılan “Gülistan” ve “Türkmençay” antlaşmalarıyla, Britanyalılar ile yapılan “Paris” antlaşmasıyla hemen hemen hiç bozulmadan günümüze kadar gelen sınırlarını belirlemiş oldu.

İran’ın ulusal kimliği İslamiyet Şiilik ile İslamiyet öncesinde Med, Pers ve Sasani gibi büyük imparatorluklarla özdeşleşmiştir. Ana-babaların çocukları için seçtikleri isimler de bunu kanıtlar. Şiiliğin etkisiyle Ali Mehdi Rıza Hüseyin, Firdevsi ve onun Şehname’si aracılığı ve Antik İran’ın etkisiyle; İsfendiyar Rüstem Erdeşir, Gave, Behram isimleri görülmektedir. Yüzyılın başında nüfusun yaklaşık %85’i köylerde iken yüzde 15’ten azı şehirlerde yaşıyordu. Bebek ölümleri yüksek rakamlarda seyrediyordu.İnsanların gündelik korkuları: batıl inanışlar, eşkıyalar ve sıtma, dizanteri difteri, verem, suçiçeği, kolera gibi bulaşıcı hastalıklardı…

Kaçarlar 1796 yılında hanedanlarını kurarak yaklaşık birkaç yüzyıldan daha fazla devleti idare ettiler Şahenşah -Şahlar Şahı- Padişah, Zillullah gibi muhteşem unvanlar kullanan şahların otoritesi başkentin dışına çıkmazdı. Şah, ülkeyi bürokrasi ya da düzenli orduyla değil de aşiret reisleri, toprak ağaları, ruhani liderler -İran toplumu zaman içinde değişip şekillenirken bu gruplardan yalnızca ruhani sınıf kalmıştır- vasıtasıyla yönetirdi ki zaman zaman aşiretlerin elindeki silahların şahın düzenli ordusunu yenebilecek güce ulaştığı yönünde bir algı da vardı. Şahlar, zaman zaman evlilik yoluyla taşralı aileler arasında ilişkiler kurarlardı. Feth Ali Şah, sistematik olarak bini aşkın kadınla evlenip geride yüz kadar çocuk bırakarak taşralı aileler arasında ilişki kurmuştur.Bu sebepten halk arasında “Her tarafı develer, bitler ve şehzadeler istila etti.” yollu iğneli sözler edilirdi. Kaçarlar; Safeviler, Şiiliği İran’ın resmi dini yaptıklarından bu yana, İran çevresindeki Sünni baskıyı kırmak ve kendi tebaları arasında bağları güçlendirmek için Muharrem ayını ve bu ayda kullanılan ritüelleri kullanmışlardır. Anma temsillerinin sergileneceği tiyatrolar inşa ettirilip bu merkezleri parasal yönden destekliyorlardı. Ülkenin yüzde 85’inden fazlası Şii olmasına rağmen Kaçarlar “Kitap Ehli” muamelesi yaptıkları Hıristiyan, Yahudi ve Zerdüştilere ibadethanelerini, okullarını açma; kendi vergilerini toplama, kendi liderlerini seçme imkanlarını verirlerdi. En büyük azınlık olan Bahailer, Şiiliğin iç ayrılığı sebebiyle hukuki statüden yoksundular fakat Nasreddin Şah’a yapılan suikasttan dolayı acımasızca cezalandırılsalar da varlıklarını korumayı başarabildiler.

Rusya’nın Hazar Denizi’nde denetimi ele geçirmek istemesi aynı şekilde Büyük Biritanya’nın benzer bir denetimi ele geçirmeye çalışması, buna karşılık Kaçarların yabancıların nüfuzlarını sınırlandırmaya çalışmaları beceriksizlik nedeniyle sonuçsuz kalınca ve devletin bütçe açığı kapatılamayınca devlet imtiyaz satmak ve borç almak zorunda kaldı. Nasreddin Şah, Baron Reuter’a 200.000 dolarlık bir satış ve satılan imtiyazın yıllık kârından yüzde 60 pay alınca Curzon, “Bir hükümdarın kaynaklarını hayal bile edilemeyecek şekilde, tarihte eşi hiç görülmedik ölçüde tamamen yabancı ellere teslim edişi” demekteydi ki antlaşma zorunlu olarak iptal edildi. Curzon’un karaladığı bu antlaşmanın daha kapsamlısı 1919’da İngiltere –İran arasında yapılacaktı.Böylece Petrol imtiyazları dönemi de başlamış oluyordu.

Nasreddin Şah, 1891’de tütün satışı ve ihracatını başka bir İngilize verince bu antlaşma da iptal edildi.Rusların muhalefeti, tüccarların ve dini liderlerin başını çektiği tütün boykotu, Meşrutiyet Devriminin de provası olmuştu.

Devrim

İran Devrimi, kökleri daha eskiye dayanmakla birlikte (1904-1905) devletin iflası, enflasyon ve ekonomik bunalımın koşulları dayanılmazlaştırıyordu. Şah, hükümetin ve ülkenin kaymağını yiyen yozlaşmış saray çevresine paçasını tamamen kaptırmış, babasından miras kalan hazinelerle ülkenin arazilerini elden çıkartmıştı. Dış borçlardan medet ummak zorunda kalmış, gelen paraları da ya dış seyahatlere ya da saraylılara saçmıştı.

İran’daki Meşrutiyet devrimi, güçlü bir merkezi devletin olmaması sebebiyle başarıya ulaşırken, aynı şekilde güçlü bir merkezi devletin olmaması, büyük ümitler doğuran ve doğurduğu ümitleri boşa çıkaran devrimin başarısız olmasına sebep olmuştu. Devrimi oluşturan üç ana unsur vardı: Geleneksel çarşı tüccarı, ulema ve reformcu orta sınıf. İran’da yabancı ekonomik faaliyetlerin başlaması çarşı esnafını, şehirli tüccarları ve loncaları vurdu. Düşük gümrük tarifeleri tüccarın rekabet etme imkanını elinden alıyordu. Bu, çarşı esnafının ekonomik hayatına yönelik bir tehditti. Ulema da çarşı esnafıyla yakın bağlar içinde olduğundan, dini kurum üyelerinin de ticari faaliyetlerden zarar gördüğü söylenebilir. Avrupa dünyası ile ilişkiler kuran “aydınlanmış düşünürler” dedikleri bir orta sınıf, dünyayı, Fransız Aydınlanması aracılığı ile algılıyordu. Avrupa’yı örnek alan orta sınıf; soylular, bürokratlar, subaylar ve hatta şehzadelerden oluşuyordu.Bazıları Avrupa’da eğitim görmüş, bazıları tercüme kitaplar edinmişlerdi.Tüm bu grupları birleştiren, şahın aşırılıkları ve yabancı sömürüsüydü. Pazardaki kepenk kapatma hadiseleri, Rusya’nın Tahranda şube açmak için kimsesizler mezarlığını satın alması ve ölülerin mezarlardan çıkartılması, geniş çaplı protestolara neden oldu. Bu arada yaşlı bir seyyidi öldürmeleri, aralarında kadınların da bulunduğu bir grubun, şehit olmaya hazır olduklarını gösteren beyaz kefenler giyerek valiyi protesto etmelerine yol açtı. Başlangıçta Saray, protestocuları “İngilizler’e satılmış hainler” olarak ciddiye almamış olsa da genel grev tehdidi ve protestoların devam etmesi sonucunda, şahın da “ücretini ödemediği askerleri” ile yapabileceği bir şey yoktu. 5 Ağustos 1906 günü, Şah, kurucu Meclis için seçimlerin yapılacağını bildirdi.

İran’da Anayasa

Kurucu Meclis, ulusal meclisin seçilmesi için çıkardığı seçim yasasına göre delegeler; tarım arazisine sahip toprak ağaları, kira ödeyen esnaf ve zanaatkarlar, din adamları ve liberal seçkinlerden oluşuyordu. Adayların Farsça okuyup yazma şartı getirilmiş olup düşük ücretli işlerde çalışanlar ile kadınlar hariç tutulmuştu. Sansürün kaldırılması engelleri yıkmış, Devrim öncesi 6 olan gazete sayısı Kurucu Meclisin açılışında 90’ı aşmıştı. Yeni anayasa yurttaşlara bir dizi insan hakları getirmişti: İnsan hayatının, mülkiyetinin korunması; ifade ve örgütlenme özgürlüğü, yasalar önünde eşitlik, adil yargılanma ve tutuklanmama güvencesi. Ayrıca eşit genişlikte yeşil, beyaz, kırmızı renklerden oluşan ve üzerinde aslan ve güneş arması işlenen ulusal bayrak kabul edildi. Şiilik, İran’ın resmi dini oldu. Kabinede yalnızca Şii Müslümanlar yer alabilecekti. Yürütme “kafir kitaplar’’ ve “habis fikirleri” yasaklayabiliyordu. Yasama organı şeriata aykırı yasalar çıkaramaz.Yargı devlet ve din mahkemeleri olarak ikiye bölünmüştü. Din mahkemelerinde şeriatı uygulama yetkisi din adamlarının elindeydi.

İç Savaş

Muhammed Ali Şah tahta çıktığı zaman, parlamenter idareye boyun eğmek zorunda kaldıysa bile kısa zamanda güçlendi. Almanların tehdidine karşı korkuya kapılan İngilizlerin, Asya’da, Rusya ile süregelen anlaşmazlıklarını çözüme ulaştırmaya karar vermeleri; Meclisin vergi sisteminde reform yapmaya çalışması ve buna bağlı olarak gelen tepkiler; liberallerin daha geniş kapsamlı laik reformları önermesi özellikle dini azınlıkların ve kadın haklarında iyileştirmeler istemeleri karşısında Şeyh Fazlullah Nuri, liberalleri lanetleyen fetvalar yayımladı.

Şeyh Nuri, 1907 yılının Aralık ayında Top Meydanı’nda topladığı kalabalığa, liberalleri, dini küçümseyen ve “yeryüzüne fesat tohumları eken zamane jakobenleri” diye suçluyordu. Tahrik edici sözlerle harekete geçen zorbalar, yoldan geçmekte olan başına Avrupai şapkalar takmış olanlara saldırdılar. Tahranda, Muharrem törenleri dahil bütün toplantılar yasaklandı. Muhammed Ali, Kazak Tugayı’nı, Meclis’i kapatmaya gönderdi.Önde gelen mebuslar tutuklandı, bazıları idam edildi. Darbe, iç savaş ve kaosa sebep olmuştu. Şah,Tahran’ı tutuyor fakat meşrutiyetçilere sadık diğer bölgeler şahın otoritesini kabul etmiyordu.1909 yazında başkent tekrar ele geçirildi, meşrutiyet yeniden yürürlüğe girdi.Rus sefaretine sığınmış olan Muhammed Ali Şah’ın yerine genç oğlu getirildi. “Yeryüzüne fesat tohumları ekenler” diyerek halkı galeyana getiren Şeyh Fazlullah Nuri de “Yeryüzüne fesat tohumları ekme” suçundan Top Meydanı’nda halkın gözü önünde idam edildi. Sonraki dönemler de Meclis, reformcular, çarşı esnafı, ulema arasında sürekli bir çekişmeye sahne oldu. Meclisteki tartışmalar Tahran sokaklarında silahlı çatışmaya dönmeye başladı. Meclis hükümeti iç tartışmalarla parçalanırken aşiretler vergi vermeyi reddettiler. İran’da petrolün bulunmasıyla birlikte İngilizler, güney İran’ı işgal ederken Ruslar da kuzeyden işgale başladılar ve Amerikalı danışman Shuster azledilmediği takdirde Tahran’a gireceği ültimatomunu verdiler. 1. Dünya Savaşı’nda, İran tarafsızlığını ilan etse de çok geçmeden büyük devletlerin savaş alanı oldu. Meclis kapatıldı ve İran hareketleri İngiltere ve Rusya tarafından izlenen kabine tarafından yönetildi. İran bir anayasa kazanmış, Kaçar şahlarının otoritesi ortadan kaldırılmıştı. Ancak çarşı esnafı , ulema ve reformcu koalisyon hükümet etme baskıları altında dağılmakla kalmamış onları bir araya getiren sebep de (İran’da yabancı varlığının azaltılması) gerçekleşmemişti.

Rıza Şah

Rıza adlı askerin çocukluğu hakkında çok az şey biliniyor. Asker kökenli bir aileden geldiği ve küçük iken babasını kaybettiği ayrıca sarayda seyis yamağı olarak da çalıştığı ve yarı cahil olduğunu iddia edenler de vardır. On beş yaşında “Kazak Tugayları”na katılmak için başvuruyor.Yirmili yaşlarına kadar isyancılarla,haydutlarla ,gerilla ordularına karşı saldırılar düzenliyor. Düşmanlarını Maxim tüfeğiyle öldürmesi meşhur olduğu için Adamları ona “Maxim Rıza” diyorlar. Rıza Han, Şah’ı tahtından indirmemek şartı ile İngiliz general İronside ve Winston Churchill’in sağladıkları para ve cephane ile birlikte 21 Mart 1921 de üç bin kişilik Kazak Tugayı ile birlikte Tahranı ele geçirdi ve ardından sıkıyönetim ilan etti. Rıza Han 1923’te başbakan oldu; ondan sonra Ahmet şah’a bir Avrupa tatilinin kendisine iyi geleceğini telkin etti.Şah ise bu üstü kapalı tehdidi anladı ve dönmemek üzere Paris’e gitti. Rıza Han, Kurucu Meclisi toplayıp “beni Kral yapın” dedi. Parlamento kararsız olsa da başka seçeneği olmadığından 4 muhalif oyla İran tahtına Rıza’yı oturtmaya karar verdi. Muhalif oylardan biri, tek adama bu kadar fazla güç vermenin ülkeyi Zanzibar’dan daha geriye götüreceğini söyleyen Muhammed Musadık’tı. Rıza Han, krallara layık bir merasimle taç taktı.Taç giyme töreninde Meclis Başkanı tacı uzatmak için öne çıktığında, Rıza Han’ın tacı onun elinden alarak “bir başkasının başıma takabileceği bir şey değil” dediği rivayet edilir. Rıza Şah’ın gerçekleştirmek istediği reformlar Atatürk’ün Türkiye’de yaptıklarından farksızdı. Rıza Şah’ın ilham kaynağı hükümdarlık hayatları yaklaşık aynı şekilde ilerleyen Mustafa Kemal Atatürk’tür…Parçalanmış bir ulus almış, onun kalıntıları üzerine modern devletin temellerini atmıştı. Vilayetlerdeki haydutları temizledi, bunu yeniden örgütlediği bir orduyla halletti.Orduyu bir tür okul haline getirdi. Eski Pers ülkesinde kadınlar sığırlar kadar hakka sahipti, onları özgürlüklerine kavuşturma işine girişti. Erkeklere kadınlardan daha kolay boşanma hakkı veren yasalara dokunmasa da Türkiye’den de ileri giderek kadınların peçe takmasını yasakladı. Dini örgütlerin gücüne direndi. Rıza, İran’ı modernleşme yoluna soktu ama aynı zamanda mutlakiyet modelini güçlendirdi. Muhalif eleştirilere, düşüncelere hoşgörü göstermedi. Anayasal Devrime sözde bağlı idi ama demokratik özüne karşıydı. 2. dünya Savaşı başladığında İran tarafsızlığını ilan etse de Rıza şah’ın Alman yanlısı olduğunu bilen İngiltere ve SSCB, İran’ı işgal ettiler. İç muhalefetle başa çıkmak için kurulan ama yabancı istilasına hazır olmayan ordu, 3 gün dayanamadı.Rıza Şah oğlu Muhammed Rıza lehine tahttan feragat ederek İngiliz gözetiminde Güney Afrika’ya yerleşti. 1944’te Johannesburg’da öldüğünde ardında 3 milyon sterlinlik bir banka hesabı ve 1 milyon 200 bin hektara yakın çiftlik arazisine sahip olduğu tahmin edilmekteydi.

Musadık

Savaş bitince İranlılar politik hayatta tekrar özgürleştiler. Şah Muhammed, babası gibi diktatörlüğün hayallerini kurarken İranlılar tam tersini düşünüyordu. Muhammed Musadık ise bu konuda herkesten ateşliydi. Soylu bir toprak sahibi ailesinin çocuğu olan Musadık, Paris ve İsviçre’de okumuş, Nauchatel Üniversitesinde hukuk doktorasını yapan ilk İranlıydı. 1925’te Rıza Şah’ın dikta rejimine itirazı yüzünden ev hapsine konmuş, 1943’te meclise seçilerek tekrar politikaya dönmüştü. Kendisine batılıların taktığı birçok lakabı vardı. “ihtiyar Mossi”, “baygın fanatik”, “Robespierre bozuntusu”, “Şark kurnazı”, “demagog”. 1950’lerde ülkenin en popüler şahsiyetiydi. Ödün vermez bir demokrat,ulusal bağımsızlığın ateşli bir savunucusu;İran’ın en vicdanlı, en dürüst vatandaşlarından biriydi. 1951‘de Musadık başbakan seçilir seçilmez AİOC’nin (Anglo-İranian Oil Company) millileştirilmesini parlamentodan geçirdi. İngilizlerin sömürdüğü “İran Cevheri” artık İranlılarındı. Petrolün millileştirme yasası geçince AİOC dünya çapında İran petrolüne boykot çağrısı yaptı. İngiltere, Basra Körfezi’ndeki deniz kuvvetlerini artırdı.1952’de ABD’de boykota katılınca İran, petrolünü satamaz oldu. Boykotun yarattığı ekonomik sıkıntılara rağmen Musadık, millileştirme konusunda ödün vermedi ve İngiltere ile diplomatik ilişkilerini kesti. Musadık’ın ülke içerisinde yaptığı reformlar yerleşik çıkarları da hedef aldı. Ayrıca ulema da reformların laik yönünden kuşkuya düştü. Muhafazakarlar koalisyondan ayrılmaya başlayınca, Tudeh’in en büyük siyasal güç olarak ortaya çıkmasına yaradı. Ordu içindeki komplocular ile İngiltere ve ABD’nin amaçları birbirleriyle bağdaşıyordu. Canlanan Tudeh’in ülkeyi Sovyet kampına çekeceğinden korkan Washington, Londra’nın da katılımıyla Musadık’a darbe yapmak amacıyla Tahran’a CİA ayanları gönderdi.

İşe, Musadık’ı kötülemeleri için gazete köşe yazarlarına, mollalara rüşvet dağıtılarak başlandı. Musadık’a ateist homoseksüel, Yahudi, Britanya casusu dediler. “Musadık’ı ve komünizmi seviyoruz” diye bağırıp vitrinleri kıracak çeteleri para ile tuttular. Musadık’ın evinin önünde toplanan gruba, askeri birlikler ateş açınca yaklaşık üç yüz kişi öldü. Ateş sona erdiğinde Musadık dönemi de sona ermişti.

Amerikan Başkanı Eisenhower, bu darbeyi “İran halkının komünizme karşı tepkisi, monarşilerine derin sevgisi” olarak belirtmişti. Darbe, Ulusal Cephe ve Tudeh Partisi’ni mahvetmiş; milliyetçilik, sosyalizim, liberalizim yerine İslami köktendinciliğin konmasına yardım etmişti. Darbe ile birlikte İranlıların gözünde emperyalist güç artık yalnız İngiltere değil, onunla işbirliği yapan Amerika’ydı. Amerikalılar İran’ı suçladığında, tehdit ettiğinde İranlılar: “Bir zamanlar bizim bir demokrasimiz vardı ama siz onu elimizden aldınız!” diye haykırıyorlar.

Muhammed Şah ve Beyaz Devrim

Muhammed Şah, az daha tahtına mal olacak olayların yaşanmaması için gerekli adımları atmaya başladı. Petrol gelirlerinin yüzde 50’sini veren anlaşma yapıldı. ABD’den yaklaşık 500 milyon ile 1 milyar dolar arasında askeri yardım alındı. Muhalefetin canlanmaması için CİA ve MOSSAD’ın yardımlarıyla İç güvenlik örgütü SAVAK kuruldu. Şahın demokrasi görünümü vermek adına benimsediği ikili partili sistem o kadar kısıtlama altındaydı ki İranlılar bunlara “evet” ve “evet efendim” partileri adlarını takmışlardı. Tüm muhalif örgütler yasaklandı. Şah’ın “Beyaz devrim” dediği reformların içinde toprak reformu ve okuryazarlık ordusunun kurulması ile İran’da okulların sayısı 3’e katlandı. Karayolları ve demiryolları yapılanması, sanayi yatırımına ağırlık verilmesi , kadınlara oy hakkının verilmesi…Çok eşlilik kaldırılmadı fakat kocanın yeni bir eş almadan, önceki eşinin rızasını alması şart koşuldu. İran’da suç işleyen bir Amerikalı askerin İran mahkemelerinde yargılanmaktan muaf tutulacağı şartlı bir anlaşma, İran halkını patlama noktasına getirdi. Altmış yaşlarında bir din adamı, Kum şehrinde, Şah’ın Amerika yardakçısı olduğunu ve İran halkını Amerikan köpeğinden daha alt seviyeye indirdiğinden bahsediyordu. Şah’a sert muhalefet eden bu yaşlı din adamı Ayetullah Ruhullah Humeyni’den başkası değildi. Şah ise Humeyni’yi, Türkiye’ye sürgüne gönderdi. Türkiye’de bir yıl kaldıktan sonra Irak’ta Şiilerin kutsal kenti Necef’te kalmasına izin verildi. 1978’de Paris’e gönderilene kadar orada yaşadı.

Humeyni sürgündeyken de Şah aleyhine konuşmaya devam etti. Konuşmaları ve vaazları kasete alınarak gizlice İran’a sokuluyordu. Kum kentinde öğrencilerin şah rejimini suçlayan protesto gösterilerinde, ordu birlikleri pek çok öğrenciyi öldürdü. İleri gelen ruhani liderler İran halkına Kum’daki ölümlerin kırkıncı gününde camilerde toplanarak anma çağrısında bulundular. Siyasal protestoyu yönetme ve yönlendirme işi, din kurumlarına geçiyordu. 1978 yılında İran’ın her bölgesinde protestolar yapılıyor, bir çoğu sert biçimde bastırılıyordu. Lüks oteller, sinemalar içki satan yerler karanlıktaydı. Kitleler büyük şehirlerde “Amerikan şahına ölüm” diye bağırarak yürüyüşler yapıyorlardı. Herkes gerilmiş yay gibiydi. Bu, devrimin ayak sesleriydi. 8 Eylül 1978 Cuma günü, gösterilerde askerler halkı dağıtmak için tank, helikopter dahil ellerindeki her imkanı kullandılar. Yüzlerce sivil ve öğrenciyi katlettiler. “kara cuma” olarak adlandırılan bu olay, Şah ile halkın arasında kan denizi oluşturdu. Rejimin zulmü, halkı Humeyni’ye yöneltti. Devrimci protestonun sonu, Muharrem ayının on günü içerisinde geldi. Yine rejim aleyhtarı gösteriler, dini bir çerçeveye oturtulmakta kullanıldı. 2 Aralık’ta başlayan gösterilerde, göstericiler sokağa çıkma yasağını hiçe sayıp Şah’ı ve Amerika’yı kınadılar, Humeyni’nin geri çağrılmasını istediler. 700 protestocunun öldürülmesine rağmen gösteriler devam etti. 12 Aralıkt’a Tahran’da yaklaşık 2 milyon insan yürüdü. Aryanların Işığı, Tüm Savaşçıların Komutanı Şah Muhammed Rıza uzun bir tatile çıkma gerekçesiyle ailesi ile birlikte taşıyabildiği tüm servetiyle İran’ı terk etti. Bir yıl sonra Mısır’da sürgünde öldü. Ayetullah Humeyni, 1 Şubat’ta zafer gösterileri arasında ülkesine döndü.İki gün süren sokak çatışmaları; 53 yılık hanedanlığın, 2500 yıllık monarşinin sonunu getirmişti. 11 Şubat öğleden sonra Tahran Radyosu’nun tarihe geçecek anonsu: “Burası İran’ın gerçek sesi ,gerçek İran’ın sesi, İslam devriminin sesi.”

Devrim sonrası devlet ve güvenlik güçleri parçalanmış, ekonomi çökmüştü. Tüm örgütler iktidar mücadelesine girdiler. Bu arada Humeyni, düzenli ordudan ayrı olarak muhaliflere karşı kullanılmak üzere kentlerdeki yoksul gençlerden oluşan “Devrim Muhafızları” adlı silahlı gücü kurdu. Devrim Muhafızları, muhalefeti sindirme görevini layıkıyla yerine getirerek Humeyni’nin zaferinde önemli rol oynadı. 1979 Haziran’ında “İslami bir devlet” ilkesini benimseyen ancak din kurumlarına idari ve adli yetki tanımayan anayasa taslağı, Humeyni’nin, anayasanın yüzde yüz İslamiyet’e dayanması gerektiğini belirtmesi üzerine orijinal metin tamamem değiştirilerek halk oyuna sunuldu. Referandumda Humeyni seçmenleri “çekimser” ya da “hayır” oyu kullananları Amerikalılarla suç ortaklığı yapmış olmakla tehdit etmişti. İran siyasal, hukuki ve toplumsal alanda İslamlaşma yoluna girdi. Tam da bu sıralarda ABD Başkanı Carter, Şah’ın kanser tedavisi için ABD’ye girmesine izin verince 1979’un Kasım ayında Humeyni taraftarlarının Amerika büyükelçiliğini işgal edip ABD personelinden 57 kişiyi rehin alarak 444 gün ellerinde tutmaları, ABD kamuoyunda Humeyni rejimine karşı şiddetli bir düşmanlık doğurdu. ADB’nin rehin kurtarma operasyonu başarısız olunca İran kamuoyu da ADB’ye karşı sertleşti. Irak lideri Saddam Hüseyin’in İran’a saldırması “Rehine Krizi”nde olduğu gibi Humeyni ve İslam Cumhuriyeti’ne verilen desteğin artmasına neden oldu.Rejimle ilgili çekinceleri olanlar bile ulusal tehlike söz konusu iken hükümeti desteklediler. 8 yıl süren savaş, Saddam Hüseyin rejimine karşı İslam davası ve İran yurtseverliği birleşince İslam devriminin pekişmesine olanak sağladı ise de bedeli büyüktü. Savaşta ölenlerin sayısının bir milyona yakın olduğu düşünülse de hükümet yetkilileri 160.000 olarak açıkladılar. Irak sınırındaki kentler harabeye döndü yollar ,köprüler,limanlar harap oldu.

İran Toplumunun Dönüşümü

Yeni rejim, İslam hukukunu bilmeyen hakim ve yargıçları eledi, erkeler kravat takmaktan caydırıldı. Kitaplar yeniden yazılıp şehirlerin cadde ve meydanlarının isimleri değiştirildi. Kadınların bol elbiseler giymeleri, başlarını hicap denilen örtüyle örtmeleri istendi. Kadınların boşanma davası açma hakkı ,evliyse okula devam hakkı, hukuk, tıp ve mühendislik gibi konularda eğitim görme hakkı ellerinden alındı. Kızların evlenme yaşı 15’ten 13‘e indirildi. Humeyni ve destekçileri, kadınların, anne ve eş görevini yerine getiremeyeceklerini düşündükleri için kadın özgürlüğüne karşı çıkmışlardı. Kadınların seçme hakkına dokunulmadı. Devrim mahkemeleri; karşı devrimci oldukları, nifak tohumu ektikleri için yüzlerce kişiyi idam etti. Solcular Allah’a, peygambere, Kuran’a inanmadıkları bahanesiyle; dinden döndüler diye öldürülüp cesetleri “Kafiristan” diye tabir edilen yerlere atıldı. 1980’ler boyunca petrol gelirleri düzenli bir şekilde artmaya başlayınca dalgalı da olsa büyüme gerçekleşti. Tüm ülkede inşa kampanyası, okuma yazma seferberliği başlatıldı. Köylere yol, su, elektrik ulaştırıldı. Bebek ölümleri binde 104’ten binde 25’e indi. Okula giden öğrenci sayısı yüzde 60’tan yüzde 90’a yükseldi. Humeyni, 1989 Haziran’ında ölünce iktidarın el değiştirmesi yumuşak oldu. Humeyni’nin ölüm döşeğinde atadığı yirmi beş üyeden oluşan “Anayasal Reform Konseyi” ,Hamaney’i bir sonraki Ruhani Lider olarak belirlemişti. Humeyni’nin ölümünden sonra Rafsancani yüzde 94 oyla cumhurbaşkanı oldu. Hamaney ve Rafsancani bütçeyi denkleştirmeye, bürokrasiyi budamaya başladılar. Temel tüketim mallarını ithal etmeye, borsayı canlandırmaya başladılar. Kalkınma programlarının yanı sıra demir-çelik, petrokimya, otomotiv alanında çalışırken nükleer programı bile devreye soktular. Yıllık nüfus artışının yüzde 3.2 gibi yüksek bir oranda seyrettiği İran’da, iki lider geri adım atarak İslam dininin iki çocuklu ailelerden yana olduğunu duyurarak kadınlar için doğum kontrol klinikleri açtırdılar. Prezervatif ve doğum kontrol hapları dağıtıldı. Aynı zamanda kadınların evlilik sözleşmeleri imzalayarak erkeğin ikinci bir eş almaması için söz vermesi ve boşanma halinde malların eşit şekilde paylaşımının kabul edilmesi sağlanmaya özendiriliyordu.

Rafsancani’den sonra “İran tarihinin özü demokrasi mücadelesidir.” diyen Hatemi, oyların yüzde 70’ini alarak Cumhurbaşkanı seçildi. Hatemi ifade özgürlüğünün, kadın haklarının, hukukun eğemen olduğu açık toplumun önemini savunuyordu. Reform yanlıları Hatemi’nin iki dönem süren Cumhurbaşkanlığında, bir çok kazanım elde ettiler. 2000’li yıllara gelindiğinde sağlık, eğitim, ulaşım ve altyapı hizmetlerinden nüfusun büyük çoğunluğu yararlanabiliyordu. Hatemi, yurt dışı gezilerine katılıyor; uluslararası hukukçulara mahkemelerin recm cezası vermeyeceği konusunda güvence veriyordu. ADB ile kesilen ilişkiler yeniden başladığı gibi ABD dışişleri bakanlığı, 1953 darbesi için üstü kapalı özür bile dilemişti. Birleşmiş Milletlerin kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın kaldırılmasına ilişkin sözleşmesini bile imzaladılar. Gönüllü ahlak zabıtaları olan “Besic milisleri”ne sınırlamalar getirdiler. İnsan hakları avukatı Şiirin Ebadi’nin Nobel Barış Ödülü alması, Cannes ve Venedik film festivallerinde ödüller almaları yeni dönemin başlıca artıları idi.

Bu gelişmelere karşın muhafazakarlar, misilleme yapmaktan geri kalmadılar. Düşünceyi ifade edenlere tutuklanma, basın yayın kuruluşlarına kapatılma ,yeni aydınlara dinsizlik suçlaması getiriliyordu. Suikastlar ve cinayetler birbirini kovalıyordu. Reform yanlıları asıl darbeyi ABD’den aldılar. 2002 yılında ABD başkanı Bush, İran’ı dünya barışına tehdit, nükleer silah üretmeyi amaçlamak ve uluslar arası terörizme destek sağlamak ile suçlayarak “şer ekseni”nin bir parçası ilan etti. Bu suçlama İran’daki muhafazakarların reform hareketlerini bastırmak için bir bahane de olmuş oldu. Aynı zamanda reformcuları da ikiye böldü. Hatemi hâlâ reformların devam edeceğinde ısrarlı iken diğer gruplar ise umutlarının boşa çıktığını düşünüyorlardı. Bu da muhafazakarların seçim kazanmasına yardım etmişti. 2005 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde katılımın oldukça düşük olması, reform yanlılarının bölünmesi ve sandığa gitmemesi yüzünden Şiiliğin güçlendirilmesini talep eden Mahmud Ahmedinejad rakiplerini geçerek Humeyni dönemi halkçı fikirleri yerine getirmek vaatleriyle seçimi kazandı.

Hakkında zaman zaman ABD’nin Tahran Büyükelçiliğini basan öğrenci grubu içinde yer aldığı yazılan Ahmedinejad, batı karşıtı fikirleriyle biliniyor. Ülkesinin nükleer programdan taviz vermeyen muhafazakar lideri, halefi Ruhani, fevri açıklamalar yaparak İran’a büyük zarar vermekle suçlamıştı. 2009’da cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında Ahmedinejad’ın seçimlere hile karıştırdığı iddiasında bulunmuş, bu itiraz halkası zamanla büyüyerek ülke genelini kapsayacak kadar genişlemiştir. Milyonlarca kişi seçimlerin iptali için sokaklarda gösteriler yapmış, göstericilere karşı devrim muhafızlarının sert müdahalesine izin veren Ahmedinejad’ın kararından sonra sokağa dökülen reformculardan birçok kişi, prorestolar sırasında yaşamını yitirmiştir. Ahmedinejad’ın İstihbarat Bakanı Haydar Moslehi’yi görevden alması, ardından Ayetullah Hamaney’in cumhurbaşkanının kararını bozarak Moslehi’yi görevine iade etmesi üzerine dini lider Hamaney ile arasındaki ipleri germişti ki zamanında Hamenei, Ahmedinejad’ı gözü gibi severdi. Bu olay ile İran’da esas otoritenin dini lider olduğunu görebiliriz.

Ilımlı Muhafazakar
Ahmedinejad’ın yerine, oyların 50,71’ini alan -Refsencani’nin yaşı bahane edilerek veto edilmişti- 64 yaşındaki din adamı Ruhani İran’ın yeni Cumhurbaşkanı oldu. Meclis Başkan Yardımcılığı ve Hamaney’in Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyindeki temsilciliğini yapan Ruhani, Avrupa Birliği’yle yürütülen nükleer müzakerelerde İran heyetine başkanlık etti. Düzenin Yararını Teşhis Heyeti’ne bağlı Araştırma Merkezi’nin başkanlığını da yürüten Ruhani, ılımlı ve pragmatik bir lider olarak biliniyor. Ruhani, reform ve İran ekonomisinin belini büken uluslararası yaptırımların kalkmasını sağlayacağını söylemişti. BM Güvenlik Konseyi’nin, 2010’da, İran’a yaptırımların uygulanmasını öngören 1929 sayılı kararının ardından uranyum zenginleştirerek nükleer silah üretmesinden endişe edilen İran’a yönelik Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB) ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından uygulanan ekonomik ve mali yaptırımlar, İran’ın anlaşma yükümlülüklerini yerine getirdiğini kanıtlamasının ardından kaldırıldı. Anlaşmayla birlikte Tahran yönetimine uygulanan petrol, doğal gaz, bankacılık, finans, havacılık ve deniz taşımacılığı alanlarındaki yaptırımlar kaldırılırken İran’ın yurt dışındaki yaklaşık 100 milyar dolarlık varlığı da serbest bırakılacaktı. Bunun yanı sıra İran’ın uluslararası piyasalara, özellikle Batı ülkelerine petrol ihracatının önünde herhangi bir engel kalmadı.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani dün başkent Tahran’da düzenlediği basın toplantısında ABD’li şirketler de dahil olmak üzere yabancı şirketlere yatırım çağrısı yaptı. İran’ın nükleer programına ilişkin yaptırımlar kalkarken balistik füze programı ve terörizm nedeniyle getirilen yaptırımlar yürürlükte kalmaya devam edecek, silah ambargosu da en az 5 yıl daha sürecek. İran Devrim Muhafızları’na ait şirketlere yönelik ambargolar da kaldırılmayacak.
İran’da yaklaşan parlamento seçimleri öncesinde Cumhurbaşkanı Ruhani taraftarlarının başını çektiği reformcu kanadın elini güçlendireceği muhafazakarların elini ise zayıflatacağı görüşü hakimdi.

Başa dönecek olursak “Yüzyılın anlaşması” denilen belge Trump tarafından çöpe atılınca “çarşı karıştı”. Ruhani, ABD’nin böyle bir karar alması hâlinde tarihi bir yanlışa düşüleceğini, kimse ile silahları ve savunması hakkında münakaşaya girmeyeceğin, ihtiyacları doğrultusunda; silahlar, füzeler ve tesisler yapacaklarını belirtti. Antlaşmanın taraflarından Avrupa ortakları ortak güvenlik çıkarlarına uyduğu konusunda ortak görüş oluştururken, İran’a Rusya ve Çin’den destek gelirken, İran’ın yaptırımların kaldırılmasından sonra ekonomik avantajlardan faydalandığı ve bunu “bölgeyi istikrarsızlaştırma” faaliyetlerine devam etmek için kullandığını belirten Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran nükleer anlaşmasından ayrılması ve 2015’te askıya alınan İran’a yönelik ekonomik yaptırımların en güçlü şekilde yeniden hayata geçirilmesi kararını desteklediklerini açıkladılar .

Gazeteci Fehim Taştekin bir makallesinde şöyle diyordu:
ABD’nin itibar kaybını varsın Amerikalılar dert edinsin! Bize düşen kaygı daha büyük. Çünkü sorun sadece anlaşmadan çekilip İran’a yaptırım dayatmasıyla sınırlı olsa “İran ile ABD arasında geçmişin tekerrürü” der izleme odasına geçebiliriz. Ne var ki Trump’ın adımı daha büyük bir konseptin parçası. Bu konsept (Suudi Arabistan, BAE ve İsrail’in arzularına göre işlerse) bölgeyi topyekûn cehenneme sürükleyecek yolları açıyor.

Elbette, İran’ın manevra kabiliyeti ve koyu muhafazakâr tonlarına rağmen pragmatizme geniş yer veren siyaset tarzı, hariçten yazılan senaryoları da açığa düşürebilir. Dış tehditler karşısında kabaran “ulusal gurur” hâlâ İran’da birleştirici rol oynuyor. Zaman zaman İran’ın 3 bin yıllık geçmişine ve kültürüne hürmeten laflar etseler de Amerikalıların, tarihsel derinliği olan bu tür ülkeleri okuma ve anlama becerisi zayıf. İran rejimi, mutlak kaosu ve çöküşü önlemek için kendi tarzınca esneyebildiği kadar esneyebilir. İran, Trump’ın 4 sütunluk imzasıyla çökseydi şimdiye kadar Kongre’de alınmış onlarca yaptırım kararıyla çökerdi.

İZNEWS | Rüştü Nar

Ayrıntılı okuma için yararlanılan kaynaklar:
1—Ervand ABRAHAMIAN, Modern İran Tarihi, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2009
2— CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, Agorakitaplığı, İstanbul, 2015
3—LEWİS Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş yayınevi, Ankara, 2009
4—CHALIAND Gerard veBLIN Arnaud (Editörler), Terörizmin Tarihi, Nora yayınevi, İstanbul, 2016
5—KINZER Stephen, Ezber Bozmak, İletişim, İstanbul, 2011
6—BOZARSLAN Hamit, Ortadoğu;Bir Şiddet tarihi, İletişim, İstanbul, 2011

Son Haberler

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.