23 Eylül 2026
15.9 C
İstanbul

İlhami Işık ‘Balıkçı’: Çözüm süreci, aslında Gezi olayları esnasında bitirildi

Bir gün ensesinden fotoğrafı çekilmiş birini gördük. Oldukça gizem katılmış bir fotoğraf. Toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren “çatışma”nın çözümü konusunda adımların atılacağını söylüyordu. Dolayısıyla insanlar meraklandılar. “ Balıkçı” lakaplı biri ortaya çıktı. Çözüm ve çözümsüzlükten bahsetti. Her kesimin ilgisini çeken gizemli bir fotoğraf ve gizem dolu, lakaplı bir ense; üzerine çokça tartışma ve konuşma yapıldı. Yani, realitesine, realitesizliğine kadar…

Biz de biraz o süreçte yaşananların gerçek olup olmadığı üzerinde durmak istedik.

iznews olarak sorularımızı tüm açıklığıyla sorduk. Verilen cevapları da olduğu gibi sizlerle paylaşıyoruz.

Röportaj : İhsan Kaçar | Ercan Ekinci

“Balıkçı” hayal ürünü mü? Bir piyer mi? Bu süreç nasıl gelişti? Kimler sizi buldu? Birileri sizinle iletişime mi geçti? Siz mi iletişime geçtiniz?

Yani, doğru bir soru. Ama şu var; bu süreç o gün başlayan bir şey değil. Yani “balıkçı”nın ortaya çıkmasının bir 15 yıl evveli vardı. Yani çok eski bir sorun. Köklü bir sorun, Kürt Meselesinin yaklaşık 40 yıllık çatışmalı bir geçmişi var ve hâlen de öyle. Bir de dönem dönem çok fazla şeytanlaştırılmış bir mesele, bugünkü gibi. Yani nasıl bugün artık konuşmanın neredeyse imkansız hale geldiği bir dönem oluştuysa, o zamanlarda da öyle dönemler yaşandı. Psikolojik anlamda en ağır dönemlerden bir tanesi. Ama fiziksel anlamda en zor dönemler olan 90’ların ortalarında başlayan bir şey. “Balıkçı”nın hikâyesi ise toplum tarafından ya da medya tarafından 2010 yılında duyuldu. Ama bunun temeli 90’lı yıllarda atılmış. Yani benden evvel de olan bir şey var. Kürt Meselesi köklü bir mesele. Bu meselenin başka bir şekilde de çözüme kavuşması, çözüm yolunun geliştirilmesi konusunda düşünceler, devletin çeşitli kurumlarında tartışılan ve hayata geçirilmeye çalışılan bir durumun sonucu. Tabi bu tür meseleler bazen konjonktürel olarak seyredilebiliyor. O dönemler hak ve özgürlüğe sahip olanlar, ya iktidar ya da iktidar ortağı oluyorlardı.

“Çiller ve Ağar ekibi, bu problemi kökten çözdüğüne inanıyordu ve devleti de buna inandırdı”

 

Ama bu bir yerde başladığı için, durmadı doğal olarak, çeşitli şeylerde…

O süreçte gazeteciler ve aydınlar üzerinden bu durum tartışılıyordu. Dünyada da benzer sorunlar bu yöntemle tartışılıp çözülüyordu. Daha çok akil insanlar, gazeteciler, aydınlar veya bölge sorununu bilen örgüt hiyerarşisi dışında olanlar tarafından adımlar atılır, ondan sonra devlet ve örgütler bir araya getirilir. İkincisi de devlet ve örgüt hiyerarşisi dışında olan kesimlerin tartıştığı kısa ya da orta vadeli adımları tespit ettiği girişimlerle olur. Bu sorunların kaderi de böyledir. İşte, Özal’dan sonra yine devam eden bir şey ama çetin yıllardı, o zaman toprağın ağladığı yıllardı. 93 – 96 süreci: hem çatışmalar var hem de bunun dışında neler yapılabilir diye düşünceler ortaya atılırdı. 95’te Aralık seçimi kırılma anı oluyor. O Aralık seçiminde mevcut devleti yöneten ekip yani Çiller ve Ağar ekibi, bu problemi kökten çözdüğüne inanıyordu ve devleti de buna inandırdı. Yani köylerin yakılması, faili meçhuller cinayetler gibi olaylar. Hatta o dönemin siyasi partisinin (HADEP) temsil kabiliyetini yitirdiğine inanıyorlardı. Zor süreçlerdi. O dönemde anne çocuğunun cenazesi için, ‘ben tanımıyorum’ derdi. Böyle bir ortam ve bu kadar ağır koşullarda, ölme tehlikesi olan bir dönemde halk yine oyunu HADEP’ten yana kullanıyordu.. Hâl böyle olunca yeni arayışlar ve alternatifler devlet katında tartışılıyordu. Devlet yönetiminde diyalog ve müzakere süreçlerini destekleyen kadro, bu süreçten sonra baskın gelmeye başladı. Azınlıkta olmasına rağmen, yarını görebilen kadrolardı bunlar ve bizimle diyaloga geçtiler.

“Balıkçı”, gizem yaratmak için bilinçli olarak oluşturulmuş bir kurgu muydu? Sanki dikkatleri bu soruna çekmek veya kamuoyu oluşturmak için bilinçli yapılmış bir kurgu gibi.

Hayır. 15 yıl evvel olan bir şey. 96 yılında olan görüşmeler. Tabi görüşmeler basına hiç bir zaman yansımadı. Sadece 97 yılında ‘işte görüşmeler oluyor’ diye sızma oldu; Ordu ile Sabri Ok’un telefon görüşmeleri. Ama görüşme trafiği hiçbir yerde konuşulmadı. Hatta devlet bu görüşmeleri hep inkâr etti, ‘devlet, teröristlerle konuşmaz’ babında. Bu deneyimleri toplumun bilmesi gerekiyor. Toplum bu tür deneyimleri bilmediği zaman süreçlerde tıkanma ve aksama oluyor. Evet, yıllarca görüşmeler böyle devam etti ama bunun bir garantisi yoktu. Toplumu arkanıza alırsanız bir garantisi olur ve katkısı da olur.

Bugüne kadar yapılan görüşmelerin süreçlerini anlattınız. 15 yıl öncesine kadar gittiniz. Fakat sizinle başlayan süreç biraz daha farklı, merak ettim “Balıkçı” bir kişi mi, yoksa balıkçı çok kişi miydi? 

Şöyle söyleyebilirim sana: ”Balıkçı” bir kişi…

Siz yani…

Tabii, fakat şöyle bir boyut da var: tek başına bir insan değil. Yani karşılıklı mekanizmaların ortak şeylerini dile getiren bir grup insan. Yani PKK’nin görüşleri de var. Doğal olarak tarafların, gazeteciler ve aydınların da içerisinde olduğu bir grup insan. Bizim ülkemizde siyasal iktidarlar, sivil siyaset ya da hükümetler bir problemin çözümü konusuna ancak 2013’ten sonra yönelebildiler. Yani etkili olabildiler.

Geçmişte, daha çok devlet mekanizmaları ve güvenlik bürokrasisi ile çözmeye çalıştılar. Ama devletin esas yürütücü aygıtı hep güvenlik bürokrasisi olmuştur. Problemleri yaratma ya da problemleri çözme konusunda karar sahibi onlar olmuştur. İlişki ağı da hep güvenlik bürokrasisi üzerinden yürümüştür. Bu durum 2012 yılında değişmeye başladı. Sivil siyasetin müdahalesi ile, biz 2010 yılının Ramazan ayında ateşkesi sağlamaya çalışırken bırakmadılar. O dönem yazdığımız ateşkes mesajımız ve metnimiz var. Ama bazı güçler, parayla tutulan bir teknenin İmralı Adası’na gitmesine izin vermedi. Yani MİT müsteşarının adaya gidip Abdullah Öcalan’la görüşmesini bir asker (Albay) engelliyor.

Biraz daha netleşmesi için soruyorum…

 Aynen öyle yapılıyor. 2006’da başlayan bir süreç var, 1990’ların devamı. Ankara’da başlıyor. 96’nın devamı olan bir süreç var, 2006’da Ankara’da devam ediyor. Çözümün neredeyse bittiği bir dönemde, bize ihtiyaç duyuluyor.

“Cemaat sürekli engel çıkardı”

 

Burada Oslo görüşmeleri mi başlıyor?

Cemaat sürekli engel çıkardı. O dönemlerde cemaatin egemen olduğu güvenlik bürokrasisi bu süreci bildiği için, taraflar arası verilen sözler, gelişen süreç sabote edilerek güvensiz bir ortam yaratılmaya çalışılıyordu. Gelişmesi engelleniyordu. Adım atacaksınız ama birden bire bütün kadrolarınıza saldırılar oluyor.

Sanırım Paris olayından söz ediyorsunuz. 

“Evet” böyle de olunca süreç tıkandı. Bunlar, toplumun bilmediği ve arkada, perde gerisinde yaşanan şeyler. Toplumun bunları bilmesi lazım. Kim engelliyor, kim tıkıyor, bilecek. Bu durumların bundan sonra konuşulması daha sağlıklı olur.

Biraz daha netleştirmek ve şeffaflaştırmak için soruyorum: niye siz, Ahmet, Mehmet değil de siz? Bir de bu durumu sadece cemaat mi engelledi?

Şeffaf olmayan bir konuyu konuşuyoruz. Şeffaf olunamaz zaten. Siz niye M. Ali Birand gibi soruyorsunuz? Bu soru absürt bir sorudur. Bunun bir arka planı var. Ben de sordum onlara ‘niye ben?’. Yani benim akademik kariyerim buna yetmiyor. Siyasal bir pozisyonum yok. Sizin bir sürü üniversiteniz, akademisyeniniz vardır. Bin yıllık bir devlet geleneği var. Niçin ben?

Ne dediler?

Dediler ki, ‘eğer onlar görevlerini yerine getirmiş olsalardı biz burada olmazdık’. Bu cevabın aynısını size söylüyorum. Ben de sordum. Niye ben, bu benim boyumu aşan bir durum. İlk gün de söyledim, yani 96’da. Tabii onlar sadece benimle değil, diğer Kürt aydınlarıyla da görüşmek istediler.

Soruma tam cevap alamadım. Neden siz? 

 “Ben iyi bir adamım.”

Öcalan’dan da size bilgi geldi mi? Arabuluculuk için? 

Bu süreçte Öcalan ile görüşmeler oldu. Bunlar yazıldı. O mektuplar MED TV’de yayımlandı. Öcalan daha yakalanmadan önceki televizyondan söz ediyorum. Orada o yazışmalar ve mektuplar ifşa edildi. O dönem öldürülen Avrupa temsilcisi Kani Yılmaz okudu. Kitabı da yazıldı; ‘Devlet ve Muhatapsız Barış’ diye. İdeolojik yaklaşımlardan ötürü 4 yıl süren tıkanıklıktan sonra biz tekrar 2010 yılının Ramazan ayında ateşkes teklifi yaptık. Ramazan ayında bu teklifi Abdullah Öcalan’a sunduk ve devlet içerisindeki bazı güçler bu teklifi engelledi.

Bunu engelleyen güçler kimlerdi?

Devlet kademelerinde, daha çok askeri kişilerdi.

Kaç kişiydiniz, bir grup olarak mı devreye girdiniz, yoksa tek başınıza mı?

 Tabi ki, ben Süpermen değilim ki.

Mesela İmralı ile nasıl ve hangi kanallarla iletişim kurdunuz? Avukatların dışında başka bir kanalınız varmıydı? 

Yok. Avukatlarla sonra görüştüm, benim de İmralı’ya gitmem gerekmiyor ki. İmralı’ya herkes gitmiştir, onu merak etmemek gerekir. Gitmeyen ve Öcalan’la görüşmeyen yok ki, şöyle demek istiyorum: Ben, sizinle ortak akla varmışız, sorumluluğu taşıyacak ortak bir akla ihtiyaç var. Bu tür başlangıçlar yalnız bizim ülkemizin kaderi değil, dünyada da benzer başlangıçlar olmuştur. Çünkü 3. Taraflara ihtiyaç var ve yardımcı olunur.

Bizde nasıl işledi?

Bizde işte tam tersi. Üçüncü tarafların olmaması için çaba gösterdiler. İngiltere’de kiliseler IRA’dan desteğini çekti. Desteğini çekince IRA görüşmeye mecbur kaldı. İspanya’da ETA’nın arkasında Fransızlar vardı ve desteklerini çekince ETA mecbur kaldı. Güney Afrika’da dünya desteğini çekti artık ırkçı yönetimden. Bizde de tam tersi; hem Suriye hem İran hem diğer faktörler bu meselenin büyümesinden taraftılar. Yani bölgesel aktörler PKK’nin lojistik aldığı, yaşam bulduğu, barındığı yerlerdeki aktörler bu meselenin çözülmemesi için uğraştılar. Yani, sadece bir siyasi iradeye inanmak yetmiyor meseleleri çözmede. Hele böylesine çetrefilli bir coğrafyada çok fazla el olmasından dolayı, sorunların çözülmesi de zordur. Bu zorluklar aşılmadı ve çözemedik. Sorun bu…

Yine “Balıkçı”ya dönelim! “Balıkçı” bir dönem çok popülerdi. Şu an ne durumda?

O bir dönem geçti artık…

Çözüm Süreci artık bitti mi diyorsunuz?

Şu aşamada biraz zor…

Devamla…

Son görüşmelerin yol haritasını ben yazdım; yani Çözüm Süreci’nin. Eylül ayının başlarında yazmıştım. Ancak her şeyi bildikten sonra biz bilfiil devreye girebildik. Siyaseten bu işi söyleyebilirler. Onun için siyasal aktörler olmazlar zaten. Fotoğrafın içerisinde başlatıyorsunuz ve eylül ayında İmralı kabul ediyor. Siyasal iktidarın da hesabına gelen bir şey. Ortak kabulü öyle bir süreç yayılıyor. Ama ülkede Gezi olayları oluyor, Gezi olayları boyutunu herkes kendine göre ayrı okuyor: kimi işte ‘gezi olaylarının arkasında ABD olduğu için ABD bu hükümetin, iktidarın fişini çekmiştir.Artık pazarlık gücü kalmamış ve iktidar gidicidir.’ diyor. Öyle olunca çekilme süreci durdu. PKK de öyle okudu. Öyle okumasını da sağladılar. Türkiye’deki aydınlar, sol, demokrat kesimler de,‘demokrasi olmazsa barış olmaz.’ derlerdi. Absürt teorisine sığdırdıkları için süreç tıkandı. Yoksa etnik meseleler, inanç meseleleri, mezhep meseleleri demokrasiyle hiç alakası yok. Faşist diktatörlüklerle bile bu problemler çözülebilir.

“Gezi olaylarını PKK’nin yanlış okumasını sağladılar”

 

 İddianız,

Hükümet çözüm sürecini Gezi olayları sonrasında bitirmeye karar verdi. Hükümettin Gezi’deki Kürt rahatsızlığı neydi?

Hayır, PKK’nin Gezi olayları esnasında aksedilen süreci okuması yanlış oldu. Yani ABD bu iktidarı istemiyor. Eğer ABD bu iktidarı istemiyorsa, bu iktidar gidici. Şimdi siz gidici bir iktidarın taahhütlerine yatırım yapmazsınız. Öcalan’ın çağrısı gecikti. Öcalan’ın çok istediği bir şeydi, geri çekilme, silahsızlandırma bunlar zorla ikna edilmiş durumlardı. Öcalan bu durumun devam etmesini istiyordu. Ama istemeyenler bu süreci zehirlediler. Gezi süreci, her iki taraftan da çok derin bir kırılmaya sebep oldu.

 Hükümet, Gezi sürecini Cemaat’in organizasyonu olarak mı yorumladı?

Sürecin derinleşmesini onlar sağladı. Bir problem vardı. İnsanların hükümetten bir rahatsızlığı vardı elbette. Özellikle o bölgede yaşayan çok sayıda aydın ve çevre var. Aydın çevrelerin özellikle mevcut iktidarın İslam ve dini inançlara bakışına yönelik kaygıları vardı. İdeolojik kaygıları da vardı. Ama bu çözülebilecek bir problemdi. Nitekim Gezi Heyeti masaya oturdu ama alternatif bir iktidar gibi bir şeyi konuşuldu. Öyle de olunca, görüşmelerin boyutu değişti. Hükümet de nereye kadar giderse gitsin havası gelişti. Gezi Heyeti de bu olaylar biraz daha devam ederse iktidarın düşme durumu olacağına dair bir havaya girdi.

Ama hükümet çevreleri Çözüm Süreci’ni Ceylanpınar’da yaşanan olaya bağladılar.

Anlattıklarınıza göre Çözüm Süreci Gezi sürecinde zayıflamaya başlamış…

Evet. Çözüm Sürec’nin bitmesinin zehirli tohumu Gezi ile başladı. AB süreci, demokratikleşme ve ‘yetmez ama evet’ diyen etkili kişiler Gezi’ye katılan kesimlerdi. Yani bir dönem iktidarı taşıyandılar, hükümetin ana omurgası olan bu kesimler, dünya’nın gözünde de hükümetin ana kredisi pozisyonunda idiler… Bunlar Gezi sürecini destekleyince, AB üye ülkelerde bilinen bu insanların sözü önemsendi. Gezi sürecini bu yönüyle değerlendirmek gerekir, yani yaşanan olaylardan ziyade Türkiye’nin nefes borusunun kırılması olarak ben okudum. Çok emek sarf ettik ama hükümet nezdinde Gezinin atmosferini aşamadık. Daha önceki ceberut devlet yapısını, o Kürt deyince deliren aklı aştık. Ama onu aşamadık. Çünkü çok akıllı insanlar bu süreci zehirlediler. Onlar kendi ideolojik pozisyonları ile Kürt Meselesi’ni karıştırdılar. Başka bir şeyde olabilirdi. Yani bu ülkede demokrasi rafa da kaldırılabilirdi, ama Kürt meselesi çözülebilirdi. Bunu karıştırdılar, aynı paketin içine soktular. Aynı paketin içine girince PKK açısından da inanılmaz bir fırsat oldu.

İktidar oturup Gezi sürecindekilerle müzakere etmiş olsaydı…

İktidar oturdu, masada kaybetti. Mesela kışladan vazgeçti, ama onlar da dediler ki sen elindeki iktidardan da vazgeç. Kürtler, Gezi sürecine bir bütün katılmadılar.

Hükümet bunu yanlış mı okudu?

Burada bir hata var. Çünkü gelen talepler kabul edilmezdi. Sürece halkı katma bir ilktir. 6 – 7 Ekim olaylarında sahada seni yenme kabiliyetine sahip güçler var. Polis ve asker var. Bu da pazarlık yapma yolunu kapattı.

 O süreçte sizin ya da ekibinizin arabuluculuğunda bir girişimi oldu mu?

Oldu, ama çok etkili olamadık. Bizim en etkili olduğumuz dönem Eylül 2012 idi. Bunun 2-3 ay sonrası yani Ocak ayında deklere edilmesi. Mayıs sonuna doğru başka şeyler olmaya başladı. Arap Baharı falan. Güç arayışları, bakış, arayışlar hep değişti. Bakış açısı değişti. Başta ABD olan bütün yönetim değişti. Bunun bize yansımasını doğru okumadık. Bu tasfiye sürecinin bizi başka şeylere süreceğini ve Esad’ın güçleneceğini PKK’nin başka mevzilere yöneleceğini okuyamadık. Bu durumun barış sürecini öteleyeceğini iyi okuyamadık. Biz yavaş yavaş etkisiz duruma geldik. Çünkü artık karşında sadece bir komşun değil bütün dünya var. Bütün dünyanın Kürtlerle ilgili hesabı var ve silahlı Kürtlere ihtiyacı var. Suriye’nin, İran’ın, operasyon güçlerinin silahlı Kürtlere ihtiyacı var. Bu da barış sürecini öteledi. Çünkü muazzam bir alan, yeni müttefikler ve yeni imkânlar doğuruyor. Sadece Türkiye’de ve ilk defa böyle bir istek oldu. Ki o da sadece Türkiye’de silah bırakmalarını istedi. Ama PKK kabul etmedi.

Türkiye bir strateji geliştiremez miydi? Mesela Süleyman Şah ‘anlaşması’ üzerinden…

Türkiye PKK’ye diyor sen silahsızlan, birileri de diyor ki sana istediğin kadar silah vereyim. Türkiye diyor ki, sen değil seni temsil edenlerle bu işi çözelim. Ama silahı bırak.

Yeni bir süreç söz konusu mu?

 Yeni bir süreç yok.

Siz, Gezi süreci iktidarı, bugüne kadar diri tuttu mu diyorsunuz?

Tabi ki kırılma anı oldu. Öyle bir tohum da attı. Şu anda yüzde 50’ler konuşuluyorsa o gezinin yaratmış olduğu atmosfer, birikinti yeni ittifaklar arayışı, yeni serzenişler ve yeni kümeleşmenin de sonucu oldu. Biz bunu 16 Nisan referandumunda gördük. 24 Haziran seçimlerinde de gördük. Bunu yerel seçimde çok daha fazla göreceğiz. Yani kesimin etki gücünün yansımalarını.

“MHP, şu anda devlet politikasına yön veriyor”

 

 Hükümet neden milliyetçi cenahla bir araya geldi?

Birden bire olan bir şey değil. Yani bu hükümetin, müttefikleri vardı 2002’de iktidar olurken. Kimlerdi? Türkiye’de sol, demokrat, liberal, Kürtler, aleviler ve diğer kesimler. Geziyle beraber bu parçalandı, ideolojik formatı, düşünsel formatı hayata geçirecek kesim geziyle koptu ve düşman görmeye başladı. Ondan sonra onu devlet kademelerinde temsil eden kesimler ona darbe yapmaya çalıştı. Fethullahçı kesim. Belki, bu sorunu çözerim derken PKK de en son hendekte onu gömmeye çalıştı. Yani ana müttefikleri tümüyle onu düşman görmeye başladı. Hükümetin yanlışı – doğrusu için durum analizi yapıyorum. Milliyetçilerin dışında kimse kalmadı.

 Bu,HDP’nin 15 Haziran’daki tavrı ile başlayan bir süreç mi?

HDP ve Selahattin Demirtaş’ın o açıklaması bugün oluşan AKP – MHP kutsal ittifakına neden oldu. Eğer o tavrı sergilemeseydi, başka bir durum gelişirdi. İlginçtir o açıklamalara Kandil de karşı çıktı.

Peki, hükümette böyle bir yaklaşım var mıydı HDP ile ittifak?

 Tabi ki, çünkü Çözüm Süreci devam ediyor. Zaten beraber devam ediyorlar. Ama o insan (Selahattin Demirtaş kastediliyor) diyor ki sen benim düşmanımsın. Beraber götürülmüş süreçte de seni yok edeceğim diyor. Bu sürecin kazanımı oldu mu? Oldu: HDP barajı aştı ve bir sürü şey oldu. Kaybedilen ne oldu? Türkiye’nin bütün sorunları çöpe gitti. En iyi okuyan ve kazanan da MHP oldu. MHP, şu anda devlet politikasına yön veriyor, erken seçimi söylüyor. Var mı ötesi! Siz okuyamazsanız başkaları okur. Hayat böyle bir şey. 15 Temmuz fiziki bir saldırıydı. Fiziki saldırılarda sana yardıma gelenlerin kimliğine bakmazsınız. Ahlaklı mı ahlaklı değil mi, yanlış doğru olma durumuna bakmazsın. Sen kavga ederken sana yardıma gelen dostlarına,’ya sen kötü bir adamsın’ der misin? Demezsin.

Bugün sert bir siyaset var. En son cumhurbaşkanı, HDP belediye kazansa bile kayyum atarız…

Sosyal olaylarda bir parti yoktur. Bu yanılgıdır. Yani Kürtlerin de solun da açmazı burada. 2006’da ‘çocuk da kadın da olsa benim güvenlik görevlilerim gerekeni yapar’ diyen bir Erdoğan, Hakkâri konuşmasında ‘sevmiyorsanız terk edin’ diyen Erdoğan ve barış sürecini de başlatan aynı Erdoğan. Siz sadece 2006’daki sözleriyle hareket ederseniz siz siyaseti bırakın dükkânınızı kapatın. Öyle bir şey yok dünyada. Tüm dünyada liderler böyledir. Siz rahatsızlığınızı bütün rahatsızlıklara yüklerseniz zaten sorunların çözüm adresi siz olmazsınız. Önümüzdeki seçimde eğer Ak Parti tekrar bütün belediyeleri alırsa ve Güneydoğu’da HDP kazanırsa onlara kayyum atar. Yani fotoğraf bu. Ama Ak Parti yerel seçimde istediği sonucu alamazsa, başka bir süreç başlar. o zaman onun öncelliği kayyumları atamak olmaz, aklına bile gelmez.

Yine konumuzla bağlantılı, devlet Öcalan’la görüşüyor mu?

Devletin hapishanesinde değil mi? Evet o zaman birileri görüşüyor ama duymak istediğiniz tarif etmek istediğiniz görüşme mi?Hayır. O görüşmeler kesildi.

“Seçimden sonra çok başka şeyleri konuşacağız”

 

 Önümüzdeki yerel seçimde Ak Parti bir kırılma yaşar mı?

 Evet, benim beklentim odur. Seçimden sonra çok başka şeyleri konuşacağız. Kürt Meselesi’yle ilgili yeni şeyler konuşacağız. Umarım onu yanlış okumazlar. Meselenin çözümüyle, Türkiye’nin bütün meselelerinin çözümünü kilitlemezler birbirine umarım. Bugün itibarıyla Ak Parti’nin zor bir dönem yaşadığı açık. Hem ekonomik anlamda, hem muhalefetin özgüveni konusunda. Büyükşehirleri kaybetmesi halinde Ak Parti yeni bir okuma yapacaktır. Kazanırsa bu şekil devam eder. Ama kaybederse MHP ile olan koalisyonu da doğal olarak biter.

Sizin MHP ile ilgili yazdığınız yazıdan dolayı mı Star Gazetesi olan bağlantınız kesildi?

 Bir sürü etken oldu. Yüzde 52’ye varması. Baktığınız zaman çok ciddi bir oy kaybına uğrayan Ak Parti eğer MHP olmasaydı başkanlığı kaybediyordu. Ya da muhalefet eğer doğru bir ittifak yapsaydı MHP’nin varlığı bile kurtarmaya yetmezdi. Ama çok beklenmedik gelişmeler oldu. Abdullah Gül’ün ekarte edilmesi, Meral Akşener’in kapıları kapatması; bu ittifaklar, “aslında iktidardan kurtulmak istiyoruz”demek. Ama kurtulmanın yollarını da ciddi bir şekilde aramıyolar.

MHP Kürt bölgelerinde nasıl oylarını artırdı?

Her Kürt ailesinde problemli bir insan vardır. Baktığınız zaman şu anda 3 milyona yakın problemli insan var. Bu 3 milyondan 1 milyonu bile oy vermişse yetiyor zaten. Problem bu zaten. Kaçak elektrikte sorunu var, vergiden ötürü sorunu var. İşten ötürü sorunu var. MHP’nin af ve ceza yasasındaki değişiklik… bir sürü insan tanıyorum hayatı boyunca MHP’ye oy vermemiş. Şimdiye kadar oy vermiş aileler, ama çocukları bir şekilde cezaevinde falan, MHP’ye oy verdi af önergesinin konuşulmasından dolayı.

“Öyle absürt bir şeytanlaşma var ki, her an FETO’cü olabilirsiniz, her an PKK’li olabilirsiniz”

 

Siz genel gidişattan memnun musunuz?

Memnun olan insan var mıdır? Yani hükümet de kendisinden memnun değil, onun için ha bire ekonomik paket açıklıyor. Kim memnun ki! Her gün gazeteciler işten çıkarılıyor. Gazeteler fotokopi olmuş. Manşetlere baktığınız zaman bütün gazeteler tek tip. Böyle bir durumda özgürlüğün var olduğunu savunmak veya memnun olmak ancak saflık olur. Tekelden bir medya. Siz dünyanın en iyi yönetimi bile olsanız, bu yöntemler doğru değil. En demokrat da olsanız, demokrasiyi de savunsanız bular onun araçları değil. Yani herkes ‘yaşasın’ diyecek ya da birileri ‘kahrolsun’ diyecek, böyle bir şey olabilir mi?

Şu anda siyaset itiraz duygusuna kapalıdır. Bir yerde itiraz, sorgulama duygusuna kapalıysa, sizin düşüncelerinizi özgürce ifade etme şansınız yok. Öyle absürt bir şeytanlaşma var ki, her an FETO’cü olabilirsiniz, her an PKK’li olabilirsiniz, her an şucu bucu olabilirsiniz. Şimdi bu tedirginlikte insanlar bütün düşündüklerini anlatabilir mi, hayır. On binlerce insan devletin hatası sonucu görevlerinden atılmış ve bu insanlar yaşamıyormuş gibi davranılıyor. Beğenmediği televizyoncun, beğenmedikleri gazetecinin işine son veriliyor. Kim kaldı ki? | iznewsagency

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”