Ortadoğu’da ne zaman en küçük bir sarsıntı yaşansa, Kürtler kendi haklarını dile getirdiği anda aynı suçlamalar yükselir: “Aman ha, anti-emperyalist değilsiniz”, “Kürtler ihanet ediyor”, “Kürtler dış güçlerle hareket ediyor.”
Sanki yüzyıllardır başka halkların haklarını gasp eden, bölgeyi sömüren ya da başkalarının kaderini belirleyen Kürtlermiş gibi bir tablo çizilir. Oysa gerçeklik bunun tam tersidir. Yüz yılı aşkın süredir inkâr edilen, hakları gasp edilen, defalarca katliamlar ve ihanetlerle karşı karşıya bırakılan bir halktan söz ediyoruz.
Buna rağmen ilginç bir şekilde Ortadoğu’daki bütün “ahlaki sorumluluk” Kürtlerin omuzlarına yüklenir. Devletler kendi çıkarları doğrultusunda her türlü ittifakı kurabilir, dün düşman dediği güçlerle bugün yan yana gelebilir. Bu siyasetin adı “realizm” olur. Ama Kürtler hayatta kalmak, kendilerini korumak ya da haklarını savunmak için bir ilişki kurduğunda bunun adı hemen “ihanet” olur.
Peki neden?
Koca koca devletlerin bile taşıyamadığı bir “anti-emperyalizm” misyonu neden sürekli devletsiz bir halka dayatılır? Neden herkes kendi çıkarını savunurken Kürtlerden fedakârlık, sabır ve suskunluk beklenir?
Gerçek şu ki bu, ilkesel bir eleştiri değil; açık bir çifte standarttır. Çünkü mesele anti-emperyalizm değil, Kürtlerin hak talep etmesidir. Kürtler konuşmadığında, hak istemediğinde, kaderine razı olduğunda kimse onların hangi güçle ilişki kurduğunu sorgulamaz. Ama Kürtler kendi gelecekleri hakkında söz söylediği anda birdenbire büyük ideolojik tartışmalar başlar.
Oysa unutulan bir gerçek var: Devleti olmayan bir halkın hayatta kalma refleksi, devletlerin çıkar siyasetiyle aynı koşullarda değerlendirilemez. Kürtler kimsenin ideolojik yükünü taşımak zorunda değildir.
Bu sözler özellikle Türkiye’de Kürtleri kolayca suçlayan bazı sol-sosyalist çevrelere ve her fırsatta “din kardeşliği” söylemiyle Kürtlerin siyasi hak taleplerini bastırmaya çalışan kesimlere yöneliktir. Kürtlere sürekli ahlaki ders vermek yerine, önce bu çifte standardı görmek gerekir.
Çünkü gerçek şu:
Kürtlerden sürekli “doğru yerde durmaları” isteniyor, ama kimse Kürtlerin kendi yerini seçme hakkını tanımak istemiyor.
İşte bütün mesele tam da burada başlıyor. @ihsankaçar



