23 Eylül 2026
15.9 C
İstanbul

Hediye Levent iznews’e konuştu: Türkiye’nin baskıları Suriye Kürtleri açısından olumlu sonuçlar doğuruyor

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD), Suriye sınırındaki topraklarının tamamını kaybetmek üzere. ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’deki IŞİD’in kontrol ettiği bölgelerin temizlendiğini açıkladı. İŞİD hakimiyetinin sona ermesinin bölgeye etkisi, ABD ve diğer ülkelerin Suriye politikası, Kürtlerin ABD ile olan ilişkisi ve Şam yönetimi ile olası görüşmelerine ilişkin, uzun yıllar Şam’da yaşamış olan Gazeteci Hediye Levent ile konuştuk.

                                                                       Röportaj: Ceren Bozkurt

‘IŞİD’in, Suriye ve Irak’ta topraklarını kaybetmesi her iki ülkedeki süreçler açısından bir dönüm noktası oldu’

IŞİD’in tüm topraklarını kaybetmesi Suriye’deki süreci nasıl etkiler? IŞİD dışında da çok sayıda cihatçı grup var, IŞİD’in gerilemesi bölgede sükûnetin sağlanması için yeterli olur mu?

IŞİD’in, Suriye ve Irak’ta topraklarını kaybetmesi, hilafetin başkenti olarak duyurduğu Musul ve Rakka’yı da kaybetmesi her iki ülkedeki süreçler açısından bir dönüm noktası oldu. Çünkü IŞİD’le mücadele ABD, İran ve Rusya gibi birçok ülkenin Suriye ve Irak’ta askeri ve siyasi olarak süreçlere doğrudan dâhilini gerektirmişti. Aynı zamanda da Irak’ta Peşmerge ve Haşdi Şabi güçleri, Suriye’de ise YPG güçlerinin toprak kazanmasını sağlamıştı.

Haliyle IŞİD ile mücadelede sona erdiğinde birincisi, “Bu sürece IŞİD gerekçesi ile dâhil olan ülkelerin yeni bir gerekçesi olacak mı, olmayacak mı? Bu ülkeler çekilecek mi? Çekilmeyecek mi?” gibi tartışmalar başladı. İkinci bir tartışma da IŞİD ile mücadele döneminde alanını genişleten Irak’ta Peşmerge güçleri, Suriye’de ise YPG gibi güçlerde ellerindeki toprakları tutmak istediler. Fakat Irak’ta İran destekli bir operasyon gerçekleşti ve Peşmerge güçleri elindeki topraklardan çekilerek buraları Haşdi Şabi’ye bırakmak zorunda kaldı. Keza Suriye’de bu süreç hala devam ediyor.

Korkunç suçlara sebep olan IŞİD’in, örgüt olarak çökertilmiş olması bu topraklarda ciddi bir huzur sağlayacaktır. Ancak IŞİD’in örgütsel olarak çökertilmiş olması tamamen bittiği anlamına gelmiyor, öncelikle bunu belirtelim. Çünkü Irak ve Suriye’de dağınık halde bulunan on binlerce IŞİD militanı var. Ayrıca çok küçük hücre tipi yapılanmalara gittiklerini de biliyoruz. Irak’ta hala aktif olduklarını da biliyoruz, zaman zaman saldırılar gerçekleştiriyorlar. Genel anlamda evet, IŞİD’in toprak kaybetmesi ciddi bir huzura sebep olmuş olsa da IŞİD ile mücadele bittikten sonraki dönemde ise yeni bir siyasi çekişme sürecini tetiklemiş oldu.

Ayrıca IŞİD zihniyetinin ve radikalizmin beslendiği motiflerle mücadele edilmesi gibi bir durum henüz söz konusu değil. Dağınık şekilde on binlerce IŞİD militanı bulunuyor. Bunların da önümüzdeki yıllarda ortaya çıkması olası bir durum.

‘Suriye’deki süreç birçok ülkenin taraf olduğu bir vekâlet savaşı’

IŞİD’in bölgedeki toprak hâkimiyetinin kaybolması, Kürtleri destekleyen ABD’nin pozisyonunda nasıl bir değişiklik yaratır?

IŞİD ile mücadele artık önceki yıllara göre çok alt düzeyde gerçekleştiğinden dolayı en başta ABD veya Koalisyon güçlerinin Suriye’de bulunması için artık sağlam bir gerekçe ortada yok. Ancak Suriye’deki süreç birçok ülkenin taraf olduğu “vekâlet savaşı” olduğu için sadece IŞİD gerekçesi ile orada bulunmuyorlardı. Yani ülkeler arası ciddi bir çekişme de söz konusuydu.

Mesela şimdilerde her ne kadar yüksek sesle dile getiriliyor olmasa da ABD’nin Suriye’deki varlığı biraz daha genişleyen İran etkisine karşı ön hat tutma politikası üzerine yoğunlaşıyor. Ayrıca ABD ile Rusya’nın Suriye sahasında başlayan bir çekişmesi de var. Nihayetinde Suriye’deki vekâlet savaşına dâhil olan ülkelerin IŞİD gerekçesi ortadan kalktıktan sonra bu bölgeden çekilmesi farklı pazarlıklara sebep oluyor. Yani bölgeden çekilmeleri çok da kolay olmayacak.

ABD yeni dönemde “Suriye’den çekileceğiz” dedi, daha sonra azaltma kararı aldığını açıkladı. ABD’nin yeni bir pozisyonu söz konusu ve sonuçta ABD büyük bir güç, varlığı da sadece Suriye ile sınırlı değil. Mesela geçtiğimiz aylarda ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Ürdün’den başlayarak Mısır da dâhil olmak üzere birçok ülkeyi kapsayan bir Ortadoğu turu vardı. ABD Ortadoğu’da çeşitli ülkelerde bulunan askeri varlıklarını arttırmasını ve yine çeşitli Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerini askeri ve diplomatik açıdan daha da güçlendirmesini destekleyen adımlar atıyor.

Genel olarak toparlayacak olursak, ABD’nin önümüzdeki yıllarda Suriye dâhil olmak üzere Ortadoğu’da askeri ve siyasi varlığını daha derli toplu hale getirmek istediğini ya da yeniden yapılandırmak istediğini söyleyebiliriz. Bu nedenle ABD, IŞİD ile mücadele sonrası da Suriye’de ve bölgede kalıcı müttefikler edinmek istiyor. Yine IŞİD ile mücadele döneminde gelişen ABD-Suriye Kürtleri ilişkisinin her zaman aynı yoğunlukta olmasa da IŞİD sonrası yeni dönemde de devam edeceği söylenebilir.

‘Türkiye’nin baskıları Suriye Kürtleri ya da YPG açısından olumlu sonuçlar doğuruyor’

Türkiye’nin ABD ve YPG ilişkisine dair baskı ve diplomatik girişimleri var, bununla ilgili ne söyleyebilirsiniz?

Hem ABD hem Rusya hem de İran gibi ülkelerin Suriye’deki sürece dâhil olmasının tek sebebi tabi ki Suriye’deki durumla sınırlı değildi. Nihayetinde bütün bölgeyi hedef alan ya da içeren bir takım programlar çerçevesine dâhil oldular. Dolayısıyla Suriye’deki süreçler farklı eşiklere atlarken bu ülkeler de programlarını buna uydurarak devam ediyorlar.

ABD’nin Suriye’den tamamen çekilmesi gibi bir durumun söz konusu olmayacağını belirtmiştik. Öncelikle şu sorular ortaya çıkıyor, “ABD açısından Kürtler ve YPG ilişkileri neden önemli ve Kürtler ABD açısından vazgeçilir bir partner mi?” Mevcut şartlarda ABD nezdinde YPG güçleri ya da Kürt siyasi oluşumları vazgeçilir bir partner gibi durmuyor.

ABD Suriye’deki kendi güçlerini azalttıktan sonra doğacak boşluğu doldurmak üzere Kürtler de dâhil olmak üzere bir kaç tane oluşum ortaya çıkarmaya çalışıyor, bu çerçevede müttefiklik ilişkilerinin olduğu bazı güçlerin sahada bulunmasını istiyor. Çünkü Suriye içinde yeni bir siyasi yapının dizaynı söz konusu, yeni bir anayasanın yazım süreci var. Suriye’nin idari yapısının da yeniden oluşturulması gerekiyor. Dolayısıyla ABD, Türkiye ve sürece dâhil olan bütün ülkeler kendilerine yakın grupların da bu siyasi süreçte yer almasını istiyorlar. ABD, YPG ya da Kürtler üzerinden böylesi bir programı gerçekleştirmeye çalışıyor.

Diğer taraftan Suriye Kürtlerinin, Irak da dâhil olmak üzere bir kaç ülkenin bulunduğu bölgede en laik, dışarıya açık ve aynı zamanda politik akla sahip grup olduğunu biliyoruz. Bu açıdan baktığımızda da Kürtlerin, ABD için şuanda en uygun, en nitelikli ve vazgeçilmesi de çok kolay olmayan bir ortak olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye ise geçtiğimiz aylarda bu konudaki baskısını arttırdı. Bunun sebebi Suriye Kürtlerini kendi varlığına tehdit olarak görmesi. Aynı zamanda YPG’yi de PKK’nin uzantısı olarak değerlendiriyor. Fakat şuana kadar Türkiye’nin bu tezleri çerçevesinde ABD’yi ikna edemediğini söyleyebiliriz. Ayrıca son Soçi görüşmesinde İran lideri Ruhani’nin de Kürtler ile ilgili bir çıkışı vardı. Bu da Türkiye’nin İran’ı dahi ikna edemediğini gösteriyor. Türkiye çeşitli ülkelere YPG ve Suriye Kürtleri konusunda baskı yapsa da İran, ABD, Rusya ve hatta Şam yönetimi bile Türkiye ile aynı çizgide değil.

Diğer taraftan Türkiye’nin bu baskılarının Suriye Kürtleri ya da YPG açısından olumlu sonuçlar doğurduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü uluslararası camiada Türkiye’nin bu tezleri ve baskıları her an Kürtlere saldırmaya hazır olduğunu ve dolayısıyla Kürtlerin Türkiye’ye karşı korunması gerektiği şeklinde bir algıyı pekiştiriyor.

Kısacası ABD’nin Kürtlerle ilişkisini tamamen kesebileceğini zannetmiyorum. Ancak ABD belirttiğimiz gibi büyük güç ve bütün yumurtaları amiyane tabirle tek sepete toplamak istemeyecektir. Mutlaka Suriye içinde kendisine yakın yeni oluşumları da meydana getirmek isteyecektir. Önümüzdeki dönemde yeni şartlar ortaya çıkabilir ve bu şartlar çerçevesinde ABD ile Kürtlerin ilişkisi yeniden şekillenebilir. Ancak asgari düzeyde de olsa devam edeceğini düşünüyorum.

Yalnız şunu da belirtmek gerekiyor, ABD ve Türkiye arasında çok boyutlu ve derin ilişkiler var. ABD, Türkiye’nin Suriye Kürtleri ile ilgili taleplerine kolay kolay yeşil ışık yakmasa da Türkiye’nin hassasiyetleri ile en azından Suriye sahasında kendi ajandasını dengelemeye çalışacaktır.

‘ABD’nin Suriye’den tamamen bir çekilme gerçekleştiremeyeceği ortada.’

Trump’ın Suriye’den çekiliyoruz açıklamasının ardından, Pentagon’un bir direnç gösterdiğini görüyoruz. Akabinde çelişkili açıklamalar gelmeye başladı. Çekilecek- çekilmeyecek gibi… Çekilme fikri sadece Trump’a mı ait?  Pentagon veya bazı senatörlerin direncinin gerçek sebebi Kürtleri korumak mı, yoksa İran tehdidi mi?

ABD Suriye’den çekiliyoruz açıklamasını ilk kez dile getirmiyor. Daha önce de benzer açıklamalar yaptılar. Hatta Barack Obama döneminde de bu tartışılıyordu. ABD nezdinde de gelecekte, Suriye’deki varlığı çok net değildi. Çünkü sahada Rusya, İran ve diğer ülkeler de var. ABD’nin kalıcı olmak istemesi bu ülkelerle ilişkilerini doğrudan etkileyen, sahada da tansiyonu yükselten bir adım olacaktı.

Trump çekilme açıklaması yaptığı günden beri ben de “ABD Suriye’den tamamen çekilmeyecektir” şeklinde görüşü olan insanlardan biriyim. Nitekim son olarak yapılan açıklamalarda ABD Suriye’deki askerlerini hem tamamen çekmiyor hem de çektiği askerleri de Erbil ve Ürdün gibi Suriye’nin sınırındaki bölgelere kaydıracağını söylüyor. Dolayısıyla ABD’nin Suriye’den tamamen bir çekilme gerçekleştiremeyeceği ortada.

Bu çekilip çekilmeme konusundaki tedirginlik sadece Kürtlerle ilgili değil. Evet şu anda Kürtler, ABD için en uygun partner. Bununla birlikte ABD ile müttefiklik ilişkisi yürütmekte Kürtler açısından bir takım kazanımlar sağlıyor. Bu kazanımlardan biri sağlanan uluslararası destek,  bir diğeri ise silah ve finansman desteği. Diğer yandan Suriye’de yeniden siyasal yapının dizayn edilmesi gerekiyor. Bu aşamada Kürtlerin uluslararası gücü ne kadar fazla olursa Şam ile yürütülecek müzakerelerde masaya o kadar güçlü oturur. Dolayısıyla Kürtler ile Amerika arasındaki ilişkileri bir kazan-kazan ilişkisi olarak değerlendirmek daha doğru olur. Bazı çevrelerde ABD-Kürtler ilişkisi bir çeşit kader ilişkisiymiş gibi ve biraz da duygusal ağırlıklı olarak değerlendiriliyor. Ancak böyle değerlendirmek yanıltıcı olabilir diye düşünüyorum.

ABD’nin Suriye’den çekilmesi meselesine gösterilen dirençlerde ise birincisi; ABD ve Kürtler arasındaki müttefiklik ilişkisinin ABD’ye sağladığı kazançlar açısından önemli. İkinci nokta da İran faktörü; İran’ın özellikle Arap ayaklanması döneminde kazananlar kampında olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla ABD’nin şuan ki önceliğinin İran olduğunu söyleyebiliriz. Aslında Kürtlerle ABD arasındaki ilişkiler İran ajandasını da doğrudan etkiliyor çünkü Suriye Kürtlerinin bulunduğu noktalar, İran’a karşı bir hat çekilmesi çerçevesinde de oldukça işlevsel olabilir. Yani bu direnç gösterilirken birçok faktörün bir arada olduğunu söyleyebiliriz.

‘Şam yönetimi ile Kürtler arasında yapılacak görüşmeler Suriye’deki sürece taraf olan diğer ülkelerin tavrına da bağlı’

Şam yönetimi ile Kürtler arasındaki görüşmeler ne yönde seyrediyor? Kürtler, Suriye’de Irak modeli federatif bir yapı veya genişletilmiş özerklikten söz ediyor. Şam yönetimi bunu kabul eder mi?

Şam yönetimi ile Kürtler arasındaki görüşmelerin ağırlıklı olarak Suriye’deki sürece taraf olan diğer ülkelerin tavrına da bağlı olduğunu söyleyebiliriz. ABD’nin desteği maksimum düzeyde devam ettiği sürece Kürtler elbette Şam ile yapılan görüşmeler de masaya çok daha güçlü oturacaklardır.

Tabi ABD’nin Kürtlere desteği ne kadar sürer ya da Kürtlere sizin belirttiğiniz taleplerini ısrarla dile getirmelerini sağlayacak kadar bir destek söz konusu olur mu bunlar henüz kesin değil. Bu dönemi bir çeşit bilek güreşi ya da tarafların birbirlerini yokladıkları bir süreç olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Diğer taraftan Kürtlerin bir takım talepleri söz konusu ancak henüz tam olarak “biz kesinlikle şu modeli istiyoruz, içeriği de şöyle olmalı” şeklinde çok detaylandırılmış bir taleplerinin olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü dediğimiz gibi pazarlık süreci devam ediyor.

Zaten Şam yönetimi ile Kürtler arasındaki ilişkiler inişli çıkışlı bir biçimde bölgedeki siyasi gelişmelere ve sahada bulunan güçler arasındaki gelişmelere göre şekilleniyor.

Şam yönetimi hiçbir şekilde bir federatif yapı ya da genişletilmiş özerklik gibi bir talebi kabul etmeyeceğini daha önce duyurmuştu. Şam, birçok kez Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve üniter yapısını bozacak herhangi bir modeli kabul etmeyeceğini açıkladı ve bu çerçevede de ilerleyecektir. Rusya ve İran’ın da Şam yönetiminin görüşüne paralel bir politika benimsediğini biliyoruz.

Suriye sahasında sadece ABD yok. Bölgede Rusya, İran ve Türkiye gibi ülkeler de var. Kürtlerin her ne kadar ABD ilişkilerinden dolayı edindikleri bir güç ve bu çerçevede masada dile getirdikleri bir takım talepleri olsa da sahadaki diğer güçlerin varlığı ve ayrıca ABD’nin önümüzdeki aylarda ne yapacağının çok belirsiz olması sebebi ile bu görüşmelerin çok kısa sürede sonuçlanmayacağını söylemek mümkün. Bu gibi tartışmaların en azından bir kaç ay daha kolay kolay şekillenmeyeceğini düşünüyorum.

‘Şam yönetimi, Türkiye’nin görüşme taleplerine olumlu yaklaşacaktır’

Soçi’de Adana mutabakatı gündeme getirildi. Türkiye’nin yeniden Şam yönetimiyle ilişki kurmasının gündemde olduğu konuşuluyor. Suriye hükümeti, bu çabalara nasıl bakar?

Soçi görüşmesinde Türkiye, İdlib konusu, Suriye’deki Kürt oluşumlar ve aynı zamanda Fırat’ın doğusuna operasyon vs. gibi birçok konuda destek arayışındaydı. Putin’de Adana Mutabakatını gündeme getirdi ve Türkiye’ye artık “Şam ile görüşmen lazım bu sorunları da git onunla çöz” şeklinde bir mesaj vermiş oldu.

Şimdi Türkiye ile Suriye arasında görüşmelerin artık başlaması gerektiğine dâhil bir takım yorumlar yapılıyor. Aslında bunun yıllar önce gerçekleşmiş olması gerekiyordu çünkü Türkiye başından beri çok yanlış bir Suriye politikası güdüyor.

Suriye’deki vekâlet savaşına taraf olan ülkeler sahadaki askeri ve siyasi değişimlere göre kendi politikalarını değiştirdiler ya da güncellediler. Şuan Türkiye ısrarla 2011 yılındaki politikasını güden tek ülke. ÖSO’yu desteklemesi, Fırat’ın doğusuna operasyon yapmaya niyetlenmesi ya da Suriye Kürtlerini kendisine tamamen tehdit sayıp o bölgede bir etki alanı oluşturmak istemesi gibi politikaları söz konusu.

Türkiye’nin İdlib’e yönelik bir askeri operasyona şiddetle karşı çıkması, Suriye’nin bir taraftan toprak bütünlüğünü tanıdığını beyan edip diğer taraftan aslında toprak bütünlüğüne tamamen zıt adımlar atması gibi birçok eylemi var. Dolayısıyla Türkiye’nin artık Suriye ile görüşmesinin gerekli olduğu çok açık bir şekilde ortada. Nihayetinde Suriye sahasında en büyük güçlerden biri olan Rusya da bu mutabakata atıf yaparak bunu Türkiye’ye doğrudan hatırlatmış oldu.

Suriye hükümeti bu çabalara nasıl bakar? Şahsi kanaatim Şam yönetimin bu çabalara olumsuz bakmayacağı şeklinde. Ancak iki ülke arasında çok fazla dosya biriktiğini söyleyebiliriz. Muhtemelen görüşmeler başladığında Şam’ın masada Türkiye’nin önüne koyacağı bir kaç dosya olacaktır.

Tabi Türkiye’nin, Suriye ile görüşmelerini niçin ve hangi amaçla başlatacağı da önemli bir soru. Mesela Kürtlere karşı Şam yönetimi ile birlikte hareket etme amacı mı taşıyacak? Yoksa artık 2011 yılından beri güdülen yanlış politikanın düzeltilmesi ve komşu ülke olarak Suriye’nin tanınması çerçevesinde mi görüşmelerini başlatacak, bunlar da önem taşıyan başlıklar.

Varsayalım ki Türkiye, Suriye ile komşu ülke çerçevesinde ilişkilerini başlattı. Bu noktada muhtemelen Şam’ın ilk gündeme getireceği konulardan biri Kürt meselesi değil Türkiye’nin hala desteklemekte olduğu ÖSO grupları olacaktır. Diğer taraftan yine İdlib’deki Türkiye varlığı, Türkiye’nin topyekûn Suriye’deki varlığı gibi konular Türkiye’nin önüne gelecektir.

Diğer bir noktada; Türkiye, Suriye ile Kürtlere karşı destek almak üzere görüşmeye niyetli ise bunun istediği gibi gelişmeyeceğini söyleyebiliriz.

Mevcut şartlara göre Şam’ın görüşme kanallarını açalım şeklinde olumlu yaklaşacağını düşünüyor olsam da görüşmeler çok kolay ilerlemeyecektir.

‘ABD ve Rusya, Türkiye’nin güvenlik koridoru meselesine çok sıcak yaklaşmıyor’

Türkiye’nin talep ettiği güvenlik koridoru/tampon bölge meselesi var. 30 km kadar genişliğinde ve inisiyatifin kendisinde olmasını talep ediyor. Rusya ve ABD Türkiye’nin bu talebini nasıl karşılıyor?

Türkiye, ABD’nin çekilme kararını açıklamasının ardından Suriye’de bir boşluk olacağını fark eden ülkelerden biri oldu. Bu güvenlik koridoru meselesinde biraz da bu boşluğu doldurmak niyetiyle hızlı davranmak amacı taşıyordu. Muhtemelen Türkiye bu çerçevede “Bir güvenlik koridoru oluşturulur, bu koridor tek benim kontrolümde olur. Aynı zamanda birlikte hareket ettiğim ÖSO gruplarının da rahat hareket etmesini sağlar. Fırat’ın doğusunda da bir askeri harekâta gerek kalmadan operasyon yapılmış gibi çeşitli düzenlemeleri sahada yapabilirim” şeklinde çıkarımlar yaptı. Yapılan açıklamalardan bunu anlıyoruz fakat Suriye’de yıllarca çok kanlı bir vekâlet savaşı yaşandı. Birçok ülke buna çok ciddi finansman akıttı, siyasi destek verdi, silah desteği verdi. Bütün bu akıtılan kaynaklardan sonra ne Rusya’nın ne de ABD’nin Türkiye’ye neredeyse bu denli büyük, paketlenmiş bir hediye şeklinde Suriye’yi vermesi çok olası görünmüyordu zaten.

Velhasıl ABD ve Rusya’nın Türkiye’nin tek başına bir tampon bölge oluşturması meselesini onaylamayacağını en azından mevcut şartlar çerçevesinde söyleyebiliriz.

Hem ABD’nin hem de Rusya’nın buna sıcak bakmamasının kendilerine göre sebepleri var. Rusya Suriye’nin üniter yapısını, toprak bütünlüğünü düşünüyor. Ayrıca zaten Türkiye’nin Suriye’deki varlığından da çok hoşnut değil. Zaman zaman Rusya’dan da “Artık Türkiye bölgedeki varlığına son vermeli, askerlerini çekmeli” şeklinde açıklamalar geliyordu. Soçi’deki son görüşmelerde de artık göze batacak kadar fazla toprak bütünlüğü vurgusu vardı. ABD nezdinde ise yine farklı sebepler söz konusu. Burada ABD’nin şu anki müttefiki Kürtler ve “Türkiye bu tampon bölgeyi Kürtlere karşı oluşturmak istiyor” şeklinde bir görüşe sahip.

Toparlayacak olursak, ABD ve Rusya Türkiye’nin güvenlik koridoru meselesine çok sıcak yaklaşmıyor. Zaten Şam yönetimi şiddetle karşı çıkıyor. İran’da karşı çıkanlar arasında. Dolayısıyla aslında tampon bölge meselesinde, Türkiye’nin son haftalarda yoğunlaştırmış olduğu diplomatik çabalarının sonuç vermediğini söyleyebiliriz.

Ayrıca Suriye-İsrail ve Lübnan-İsrail sınırları başta olmak üzere bölgede tampon bölgeler var. Ancak bölgedeki tampon bölge pratiklerinde tarafların çatışmalarının engellenmesi veya bir tarafın diğerinden korunması amaçları öne çıkıyor. Suriye sahasında, tampon bölge oluşturulmasını gerektirecek yoğun çatışma yaşanmıyor.

ABD’nin “AB ve BM nezdinde bir koridorun oluşturulması” açıklaması çok ayakları sağlam yere basan bir hamle gibi durmuyor

ABD’nin oluşacak güvenlik koridorda “SDG ve Türkiye yer alamayacak” şeklinde bir açıklaması oldu. AB ve BM nezdinde bir koridorun oluşması mümkün mü?

Başlı başına bir koridorun oluşup oluşmayacağı oldukça belirsiz. Fakat ABD kendisinden sonra oluşacak boşluğa kendi çıkarlarını koruyacak şekilde bir takım alternatifler yaratmaya çalışıyor. Tabi Türkiye ile Kürtler arasında bölgede bir çatışma riskini de göze almak istemiyor.

Ancak diğer taraftan Suriye sahasında diğer ülkelerde var. Suriye ile farklı Arap ülkeleri arasında çeşitli ilişkiler de başladı. 2011’de üyeliği askıya alınan Suriye’nin Arap liginde yeniden üyeliğinin aktive edilmesi gibi bir durum söz konusu. Haliyle ABD’nin tampon bölge çabaları var ama bu da henüz kesin değil. ABD, son bir kaç haftadır BM ve çeşitli AB ülkelerinin katılımı ile böyle bir koridor oluşur şeklinde açıklamalar yapıyor olsa da AB ülkelerinden buna tamamen yeşil ışık yakan çok fazla ülke çıkmadı. Onlarda muhtemelen kendi aralarında bunun gerekli olup olmadığını ya da hangi çerçevede yapılabileceğini tartışıyorlar. Ayrıca böylesi bir koridorun, BM devrede olacağı için onun onayının çerçevesinde oluşturulması, en azından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde onaylanması gerekebilir. Böylesi bir hamlede Rusya, Çin’in BMGK’da veto yetkisinin olduğunu biliyoruz. Velhasıl mevcut şartlara göre ABD’nin bu hamlesi de çok ayakları sağlam yere basan bir hamle gibi durmuyor.

Suriye’de IŞİD dışında çok sayıda cihatçı grup daha bulunmakta. Savaşı kaybetmiş durumdalar. Bu grupların bundan sonra Şam yönetiminden talepleri ne olabilir?

Suriye’deki cihatçı gruplar İdlib’e toplanmış durumdalar. Şu anda Şam’ın İdlib’e bir operasyon yapma konusunda oldukça istekli olduğunu biliyoruz. Rusya bu konuda biraz daha uluslararası diplomatik süreçleri göz önüne alıyor, operasyonun ertelenmesi gibi bir takım taleplere yeşil ışık yakabiliyor. Ancak Şam yönetimi askeri operasyona oldukça istekli çünkü Şam’a göre İdlib’de toplanmış radikal gruplarla iş birliği yapılması ya da bir anlaşma sağlanması olası değil.

İdlib’e yönelik operasyonu istemeyen ülkelerin başında Türkiye geliyor. Ayrıca AB ülkeleri de böyle bir operasyon olursa buradaki cihatçı grupların bütün dünyaya yayılmasından korkuyorlar ve yeni bir mülteci akınından daha da kötüsü radikallerden oluşan bir mülteci akınından dolayı tedirginler. Dolayısıyla onlar da  “İdlib olduğu gibi kalsın” şeklinde bir görüşü savunuyorlar.

Türkiye’nin ise farklı gerekçeleri var. Türkiye’nin İdlib’de gözlem noktaları bulunuyor. Eğer İdlib’e operasyon yapılırsa Türkiye oradaki gözlem noktalarını kaybedecek, garantörlük sıfatını kaybedecek ve muhtemelen Rusya ve Şam operasyon sonrasında Türkiye’ye “Afrin’den ve El-Bab operasyonu ile girdiğin yerlerden de çekil” şeklindeki taleplerini yüksek sesle dile getirecekler gibi görünüyor.

Oradaki radikal grupların Şam yönetiminden herhangi bir istekte bulunmaları şuanda söz konusu değil. Şam açısından tek çözüm askeri operasyon ancak İdlib’deki radikal gruplar yakın zamana kadar ‘muhalif’ gibi ‘silahlı muhalefet’ gibi isimlerle adlandırılıyorlardı. Türkiye’de dâhil birçok ülke tarafından bu grupların radikal oldukları dile getirilmiyordu. Bu yeni kabullenmeye başlanan bir durum. Şu anda bu grupları önceki yıllar gibi açıktan ve açıkça savunacak herhangi bir ülkede yok gibi görünüyor. Dolayısıyla bu gruplar çok kötü sıkışmış durumdalar.

Nitekim bu grupların nereye gideceği nereye tahliye edileceği yani operasyon olmazsa bu gruplara ne yapılacağı nasıl bir çözüm bulunacağı da henüz belirsiz. İdlib’deki radikal gruplar için durumun oldukça karışık olduğunu söyleyebiliriz.

‘Suriye’deki iç gidişatı da doğrudan şekillendiren temel faktör Suriye’deki vekâlet savaşına taraf olan ülkelerin attıkları adımlar’

Son olarak Suriye’deki çözüm süreci nasıl ilerliyor?

Suriye’deki çözüm süreci iki boyutta ilerliyor. İlki Suriye’nin kendi iç süreci, birde Suriye’de vekâlet savaşı sebebi ile oluşan bir dış süreç söz konusu.

Suriye içindeki savaş sahada büyük ölçüde bitti. Şehirlerin nispeten toparlanma aşaması, yeniden imar süreci, ülke dışındaki mülteci olan Suriyelilerin geri dönüşü, ekonominin toparlanması vs. gibi süreçler son iki yıldır başlamıştı. 2018’de de hız kazandı. Bir anayasanın hazırlanması, Suriye içindeki siyasi hareketlerin toparlanması, çok partili hayata geçiş ile birlikte bir program hazırlanması, yeniden bir iç siyasi yapının dizayn edilmesi gibi bir takım çabalar, tartışmalar devam ediyor.

Bir de dış süreç söz konusu. Bu sürece önceki sorularda aslında genel olarak bir açıklama getirmiştik. Bununla birlikte ABD, İran, Türkiye ve Rusya dâhil çeşitli AB ülkelerinin söz söyleyeceği bir takım şartlarda söz konusu. Sonuçta Suriye’deki vekâlet savaşının ardından her ülke Suriye’de bir etki alanı oluşturmak istiyor ve oluşturduğu etki alanını aynı zamanda korumak istiyor.

Nihayetinde iç şartlar itibari ile Suriye yavaş yavaş kendini toparladıkça iç tartışmalarla birlikte yeni bir düzen kuracak gibi görünüyor. Ancak bu da dış şartlara bağlı olarak gelişiyor. Suriye’deki süreç çok da Suriyelilerin kendi başlarına karar verecekleri bir süreç değil.

Şu dönemde Suriye’deki iç gidişatı da doğrudan şekillendiren temel faktör Suriye’deki vekâlet savaşına taraf olan ülkelerin beklentileri, attıkları adımlar ve hamleler.

Yani ABD, çekildikten sonra nereye gidecek, nasıl bir politika güdecek, mesela askerlerini Suriye sınırındaki bir noktaya çektiği zaman bu bölgedeki askerlerinin yeni yetkileri, görevleri amaçları neler olacak?  Rusya, Suriye’deki savaş durulduktan sonra ne tarz bir politik ajanda güdecek? İran’ın da Suriye içinde bir varlığı var, peki İran ne yapacak? İran’ın hamlelerine ABD nasıl karşılık verecek? Bütün bu soruların benzeri birçok sorun ortaya çıkıyor. Nitekim Suriye’de bir toparlanma süreci yeniden bir anayasal süreç başladı. Ancak bu da Suriyelilerin kendi başlarına halledecekleri, kendi kendilerine kaldıkları bir dönem değil. Bu süreç dış etkenlerle paralel ilerleyecek gibi görünüyor.

Kesin olarak sadece şunu söyleyebiliriz, Suriye’deki savaş ve çatışma süreci büyük ölçüde bitti.

@iznewsagency

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”