24 Eylül 2026
21.8 C
İstanbul

Eski Adalet Bakanı Ergin: Savcı Zekeriya Öz kendisine randevu vermediğim için beni hükümete şikayet etti

Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin, firari savcı Zekeriya Öz ile ilgili olarak açıklamalarda bulundu. Ergin, “Benimle görüşmek için çok talepte bulundu. Bu taleplerini kabul etmedim. Hatta bundan dolayı beni hükümete şikayet etti. Ama 2010 senesinde 102 muvazzaf askere yakalama kararı çıkarttı, o karar üzerine bir kere görüştüm onunla” dedi.

Eski Adalet Bakanı ve DEVA Partisi Genel Sekreteri Sadullah Ergin, Karar TV’de, Ali BayramoğluElif Çakır ve Yıldıray Oğur‘un sorularını cevapladı. Ergin, bakanlığı dönemindeki gelişmeler, demokratikleşme çalışmaları, 7 Şubat MİT krizi, Ergenekon yargılamaları, FETÖ ile mücadele ile DEVA Partisi kuruluşuna dair birçok konuda ilk kez paylaştığı açıklamalarda bulundu.

“Askeri vesayet iddialarının abartılı olduğunu söyleyenler var, bunu duyduğunuzda ne hissediyorsunuz?” sorusuna Sadullah Ergin “Türkiye’de yaşanmışlıklar var. Bunlar vehim falan değil. 9 Şubat olayı 1957-58’de oldu, 27 Mayıs darbesi, 62-63’te Talat Aydemir’in darbe girişimleri var, 69’da var, 9 Mart 71’de Madanoğlu ekibinin bir denemesi var, 12 Mart’ta darbesi var, ardından 12 Eylül 1980 darbesi, peşinden 28 Şubat 1997 müdahalesi, 27 Nisan e-muhtırası geliyor arkasından 15 Temmuz hain darbe girişimi oluyor. Tüm bunlara baktığınız zaman buna vehim denebilir mi? Abartılıyor denebilir mi? Her 8-10 yılda bir “Her 8-10 yılda bir muhtıra veya darbe yaşandı buna bir vehim demek mümkün değil” diye cevap verdi.

Sadullah Ergin şöyle konuştu:

  • “AK Parti’nin 2002-2012 arası döneminde Avrupa Birliği ile müzakereleri açan, o fasılların ilerlemesi için çalışan bir AK Parti var. Ama daha sonra yerinde sayma ve geriye dönüş dönemi var ki, oralarda da geçmiş yıllarda yapılan reformların eleştirilmeye başlandığı bir dönem olarak bakıyorum. Ben 2009’da Adalet Bakanlığına geldiğimde Avrupa Birliği perspektifinde hazırlanmış bir stratejik rapor vardı. 23. 24. Fasılların açılabilmesi için yapılması gereken işlerdi.Yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını sağlayacak, fiziki alt yapısının güçlendirilmesini yargının standartlarının yükseltilmesini gerektiren dönüşümleri yapmaya dönük bir metindi. Bu Türkiye’nin eylem planıydı. Yaptığımız çalışmalar bununla ilgiliydi. Bunlar yapılırken Türkiye’de olağanüstü gelişmeler de oluyordu. O gelişmeler nedeniyle yapılan yasal ve anayasal değişiklikler yapılması gerekti.”

367 krizinde ANAP’ın rolü

Sadullah Ergin, 2007 yılında Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilme sürecinde yaşanan 367 krizinin detaylarını anlattı:

  • “27 Nisan günü Genelkurmayın internet sitesinden bir bildiri yayınlandı. ‘Sakın böyle bir şey yapmayın, yoksa karışmayız ha’ edasında parmak sallayan bir açıklama metniydi. Aynı gün birinci tur oylama yapılıyordu mecliste. İç tüzük çok açık, o gün için 184 milletvekili olursa genel kurul çalışmaya başlar. O gün AK Parti’nin 330’un üzerinde vekili var mecliste. Muhalefet partisi sadece bir grup başkan vekili soktu genel kurula. CHP sözcüsü ‘367 milletvekili olmadan oturum açılamaz’ diye itirazda bulundu. Aynı gün CHP, bu itirazını Anayasa Mahkemesine taşıdı. 4 gün sonra Anayasa Mahkemesinden ‘367 milletvekili gereklidir’ diye bugün bile mahcubiyet duyarak anlattığımız bir karar çıktı maalesef. Bunun üzerine görüşmeler başladı.
  • Anavatan Partisi’yle görüştük. Erkan Mumcu genel başkan. Grup başkanvekilleri Süleyman Sarıbaş’la görüşme yaptık. Onlar bize şartlar sundu. Şu şartları sağlarsanız biz genel kurula girer 367’yi sağlarız, oy kullanmayız. Neydi istedikleri? Anayasayı değiştireceğimizi taahhüt edeceğiz, cumhurbaşkanını halkın seçmesini taahhüt edeceğiz, milletvekilliği süresinin 5 yıldan 4 yıla indirileceğini taahhüt edeceğiz. Meclis’te bir araya gelecek partilerin oy toplamları yüzde 10’u bulursa onlar da cumhurbaşkanı adayı önerebilecekler. Böyle talepleri vardı. Biz bunları karşılayacağımızı ifade ettik.
  • Ben grup başkanvekili olarak açıklama yaptım. ‘Genel Başkanınız açıklasın’ dediler. Tayyip Bey Meclis’e geldi, aynı mahiyette beraberce bir basın açıklaması daha yaptık. Problem kalmadı dedik. Ama öğlen saati oldu, ANAP, milletvekillerini Meclis’ten genel merkezine çekti. Bu olağan dışı bir şeydi. Arada ANAP Genel Başkanı’yla birtakım görüşmeler yapılıyor. Mehmet Ağar Bey’in adı geçiyor. Birtakım şeyler söyleniyor. Kesin bir şey söylemek şu aşamada bizim açımızdan mümkün değil ama oralarda birtakım temaslar oluyor. ANAP bizimle yapmış olduğu mutabakatı bir tarafa bırakarak genel merkeze çekiyor milletvekillerini, kapıları kapatıyorlar ve milletvekillerinin genel kurula çıkmalarına müsaade etmiyorlar. Bunun üzerine erken seçim kararı alındı. Daha sonra bu mutabakat bozulmasına rağmen topluma söz verdiğimiz değişiklikleri yerine getirdik. Yani Cumhurbaşkanını halkın seçmesi ANAP vesilesiyle gerçekleşti.”

‘Yeni anayasa çalışmasında parlamenter sistemi istedik’

Bu sürecin devamında gerçekleşen anayasa çalışmasına da değinen Sadullah Ergin, “Bunun ardından biz 2007’de Ergun Özbudun‘dan yeni anayasa talep ettik. Şu çerçeveyi belirttik: Parlamenter sisteme dayalı, 12 Eylül 82 darbe anayasasının içindeki askeri müdahale izlerini silecek bir anayasa olacak, bireylerin temel haklarını güçlendirilecek, demokrasiyi güçlendirecek maddeler yer alacak. Bunun üzerine Özbudun kendi ekibini kurdu; Levent Köker, Serap Yazıcı, Fazıl Hüsnü Erdem, Zühtü Arslan, Yavuz Atar gibi çok kıymetli kuvvetli isimler vardı. O gün için bizim Ergun Özbudun’dan istediğimiz taslak parlamenter sisteme dayalı bir anayasaydı fakat biz bu çalışmaları yürütürken bir Başbakan Yardımcısı üzerinden Yargıtay’dan bize ‘Yeni anayasa çalışmasına devam ederseniz, istemesek de partinize kapatma davası açmak zorunda kalabiliriz’ mesajı geldi” dedi.

Yıldıray Oğur’un “Neden Yeni Anayasada ısrarcı olmadınız” sorusunu Ergin, “367 krizi yeni yaşanmış, Amerika ve Avrupa’da yoğun ekonomik krizler var, zorlu bir dönemden geçerken Türkiye’nin önünde yeni bir kriz oluşturacak bir hamlenin Türkiye’nin taşıyabileceği bir yük olmadığına karar verildi. O günkü şartlarda öteleme kararı aldık. Ama 14 Mart 2008’de, bu tehdidin gelişinden 6 ay sonra partiye kapatma davası açıldı” karşılığını verdi. 

Ergin 2010 referandumu ile ilgili de açıklamalar yaptı:

  • “Ben bakan olduktan sonra ilk ziyaretimi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptım. Biz Avrupa Birliği ve AİHM’le ortak çalıştık. Türkiye o dönem en çok şikâyet edilen ikinci, en çok ihlal alan birinci ülkeydi. Biz HSYK’da ilke olarak Türkiye’deki yerleşik AİHM içtihatlarına aykırı karar vermemiş olmanın hakim ve savcıların terfi şartları olarak kabul edilmesine karar vermiştik. Bunun üzerine AİHM’de 3. Dil olarak, İngilizce ve Fransızcanın ardından Türkçe yayın başladı. AİHM kararları Türkçe de yayınlandı.
  • 2010 Anayasa değişikliğine büyük haksızlık yapılıyor ve hak etmediği bir husumetle karşılaştığı kanaatindeyim. Bu 26 maddede itiraz edilebilecek ne var? Kadınlarla ilgili pozitif ayrımcılık yapılmasının anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı olmayacağına dair hüküm, kişisel verilerin korunmasını anayasal güvenceye bağlayan madde, yurtdışına çıkışların sadece hakim kararıyla engellenebileceğine dair bir düzenleme vardı, ombudsmanlık kurumu düzenlendi, memurların disiplin cezalarına karşı dava açabileceğine dair hüküm, savaş hali dışında hiçbir sivilin askeri mahkemede yargılanamayacağı hükmü, Anayasa mahkemesine bireysel başvuru düzenlemesi bu anayasal değişiklikle yapıldı.

‘Çoğulcu bir sistem oluşsun istedik’

  • Tartışma konusu HSYK maddesi ise bizim düzenlememiz değildi. Bizim HSYK maddemiz şöyleydi: O dönem HSYK yapısı 7 üyeliydi. İki üyesi Bakan ve müsteşar. Kalan 5 üyesinin 3’ü Yargıtay’dan geliyor 2’si Danıştay’dan geliyor. Öyle bir sistem kurulmuş ki Yargıtay ve Danıştay bu 5 üyeyi seçiyor, o seçilmiş üyeler de Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçiyor. Birbirini seçen bir yapı.  Kırılamayan bir kast sistemi oluşmuştu. Biz 2010’daki düzenlemeyle 22 üyelik bir HSYK istedik. İkisi yine bakan ve müsteşar, 5 üye Yargıtay ve Danıştay’dan gelecek. 10 tanesi ilk derece mahkemelerinden seçimle gelecek. Kalan 5 üyeden biri Adalet Akademisi’nden seçimle gelecek, 4’ünü de Cumhurbaşkanı seçecekti.
  • Bu modelin farklı bir vesayet oluşturmaması için de her seçmenin tek kişiye oy vereceğine (tek oy sistemi) dair hüküm koyduk. Biz blok liste olmasın istedik. Çoğulcu bir sistem oluşsun istedik. Ama ana muhalefet partisi iptal talebiyle bunu Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. O dönem basına yansıyan fotoğraflardan CHP’nin YARSAV’la birlikte çalıştığını görüyoruz. Anayasa Mahkemesi de cımbızla çekerek maddeyi iptal etti. O maddeyi biz yapmadık. Bu metni başka bir hale sokan Anayasa Mahkemesi. Onların değiştirdiği maddenin hesabı bana soruluyor; bu adil değil.”

Sadullah Ergin, “HSYK’daki yapıyı ne zaman anladınız” sorusunu ise “7 Şubat MİT krizindeki sorunu çözmek için HSYK’nın bununla ilgili bir önlem alıp almayacağına baktık. O dönem onların bu yapıyla birlikte hareket ettiğini anladık diye yanıtladı.

‘Zekeriya Öz benimle görüşmek için çok talepte bulundu’

“Ergenekon sürecinde Zekeriya Öz ile hiç görüştünüz mü” diye sorulan Sadullah Ergin “Benimle görüşmek için çok talepte bulundu. Bu taleplerini kabul etmedim. Hatta bundan dolayı beni hükümete şikâyet etti. Ama 2010 senesinde 102 muvazzaf askere yakalama kararı çıkarttı, o karar üzerine bir kere görüştüm onunla. ‘Nasıl böyle bir şey yaparsın’ dedim. Bunun üzerine Başsavcı ile görüştüm ve Başsavcı merkez komutanlığına ‘muvazzaf askerlerle ilgili gelen taleplerin Başsavcı imzasıyla gelmesi halinde işlem yapılacak, bireysel savcılardan gelen yazılarla işlem yapılmayacaktır’ diye müzekkere yazdı. O kriz de bu sayede çözüldü. Bunun dışında hiç görüşmedim, beni de defalarca hükümete şikâyet etmiş biridir Zekeriya Öz” diye cevap verdi.

‘Ahmet Şık ve Nedim Şener’le ilgili endişelerimi Başbakan’a ilettim’

“Hanefi Avcı, ODA TV davaları kafanızda soru işareti oluşturmuş muydu?” sorusu üzerine Sadullah Ergin “Elbette. Ahmet Şık ve Nedim Şener gözaltına alındığında bu tasarrufun nedenini öğrenmek istedim. Bana gönderilen bilgi notu son derece yetersizdi ve bunlarla bu gözaltı işleminin yapılamayacağı görülüyordu. Ama netice itibariyle yargısal bir faaliyet. Savcılık bir işlem yapıyor, bununla ilgili Cumhurbaşkanı Abdullah Gül beni davet etti, görüşmemde ben kendisine kendi kanaatlerimi ifade ettim. Abdullah Gül ertesi gün ‘İşleyişten endişeliyim’ diye açıklama yaptı. Maalesef o dönem yargının hareket tarzını etkilemeye yetmedi çabalarımız. O soruşturmalarda çok pervasız giden işler oldu. Ama benim bakan olarak yargısal faaliyetlere müdahale etme imkanım yoktu. Ancak idari işlerde savcıların işlemlerine müdahale etmem mümkündür. Bu hadise de maalesef yargıya olumsuz sicil olarak girmiştir Bu soruşturmanın Türkiye’de mevcut yargılama faaliyetlerinin sorgulanmasını getirecek ve bu yargılamaların itibar yitirmesine sebep olacak bir soruşturma olduğuna yönelik endişelerimizi Sayın Cumhurbaşkanı ile de Sayın Başbakan ile de paylaştık o dönem” cevabını verdi.

‘Abdullah Gül, MİT krizini çözmek için gayret gösterdi’

Ergin, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasına dair yönetilen “Abdullah Gül, ‘Hakan Fidan ifadeye gitsin dedi mi?” sorusu üzerine şunları söyledi:

“Asla böyle bir şey olmadı. Hakan Fidan telefonla benimle görüştü. Arkasından Cumhurbaşkanımızla görüştüğünü biliyorum. Cumhurbaşkanımız da en kıdemli hukukçusunu bu işe tahsis etmiştir, bu işten devletin kurumlarının zarar görmeden çıkılması için çok büyük gayretleri olmuştur. Abdullah Beyin böyle bir ifadesine ben tanık olmadım. Aksine bu meselenin çözülebilmesi için gayret sarf etmiştir. Abdullah Bey devlet kurumları arasında da temaslar kurarak uygun çözümler üretmiştir. Bunu dönemin Başbakanı da bilir, MİT Müsteşarı Hakan Fidan da bizzat yaşamıştır, içindedir. Bu iddia o günkü Cumhurbaşkanına bir töhmettir.”

7 Şubat’ın ardından bu yapıyla mücadele için ne yaptığı kendisine sorulan dönemin adalet bakanı Sadullah Ergin’in cevabı şöyle oldu:

  • “7 Şubattan sonra ben 24 kritik noktadaki birim amirini değiştirdim. Ama adliyelerdeki değişiklikler HSYK çalışması ile olabilirdi. 17/25 Aralık sürecinde adli kolluk yönetmeliğinde İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığının ortak imzasıyla bir değişiklik yapıldı. İstanbul Savcılığında absürt işler oluyor, usul hukuku ve Başsavcılık hiçe sayılıyordu. Dosyaları bile UYAP’a kaydetmeksizin bu soruşturmalar yapılmış. Bu hukuksuzluklar karşısında tedbir için adli kolluk yönetmeliğinde değişiklik yaptık. HSYK’dan bununla ilgili itirazlar geldi. Bunun üzerine bir açıklama yapmak istediklerini belirttiler. Bana da bu metni gönderdiler ve ben bu metne rıza göstermediğimi, bu açıklamanın geçmiş HSYK açıklamalarından daha kötü bir açıklama olduğunu söyledim. Sonrasında kurul toplantısında üyelerden biri bunu gündeme getirmiş, müsteşarımız da buna karşı muhalefet şerhi yazdı.”

Bugüne dek neden sessiz kaldığının sorulması üzerine Ergin, “Belki naif bir tavır gibi görünebilir ama “’Ben değil, benden önceki arkadaşlardan devraldığım bir yapıdır’ dediğim zaman bir başkasını suçlamış olacağım, ben bunu söylememek için sustum. Doğrusu 7 yıldır da, görev yapmış arkadaşlarımdan herhangi birinin ‘Bu adamın üstüne gidiyorsunuz ama bu adamın bu işlerle alakası yok, bu işler şöyle oldu’ demesini bekledim. Cemil Çiçek’i ayrı tutuyorum, hakkaniyeti teslim eden biri. Ama geldiğimiz noktada doğrusu benim için tahammül edilir sınırları aştı” ifadelerini kullandı.

‘Gönül dünyamda burukluk var’

Gazetecilerin, “Tayyip Bey’e kızgın mısınız, kırgın mısınız” sorusu üzerine Sadullah Ergin “2014 seçimlerinden bir ay sonra iktidara yakın bir platformdan benimle ilgili yayınlar yapılmaya başlandı. Bununla ilgili Sayın Başbakanla görüştüm. Benim bakan olduğum günden o güne dek olan tüm olayları tek tek masaya yatırdık. Hiçbirine itiraz etmedi. Bana saldıran kişilerle ilgili gerekli mesajları verdi Tayyip Bey. Ama süreç içerisinde baktım ki bu devam ediyor. Zımni bir rıza var gibi düşündüm. Benim gönül dünyamda bir burukluksa bu burukluk var evet. Benim görev yaptığım süre içerisinde günbegün yaptığım işleri Tayyip bey de bilir. Dışarıdan muhalif kesimlerden diğer siyasi partilerden gelen hücumları göğüslüyorum. Onlar açısından yapılabilecek eleştiriler var ama işin gerçeğini bilen sayın başbakanın arkasına saklanıp ateş edenler ise bizi yaralıyordu doğrusu. Çünkü diğer siyasi ekolden gelen eleştirilere saygı duyarım. Ama AK Partinin arkasına saklanıp ateş edenlerin bunu yapmaya hakkı yoktu” cevabını verdi.

‘DEVA Partisi bir vicdani sorumluluktur’

DEVA Partisi Kurucusu olan Sadullah Ergin’e “Ne hissettiniz de yeni bir siyasi parti içerisinde yer aldınız, siyasi kırgınlıkla mı hareket ettiniz” sorusunun sorulmasıyla ise şu cevapları verdi:

“Siyasi kırgınlıklar falan bunlar geçmişte kaldı, ben siyasi kırgınlıklar üzerine siyaset yapmam. 2001’de yola çıkarken ortaya koyulan bir hedef vardı. AK Parti’nin programında gösterilen hedefti. Bugün bile baktığınızda ufak tefek düzeltmelerle altına imza atılacak bir metindir o. Ama biz buralara gelmek için yola çıkmadık. Ortak akılla, öngörülebilir bir siyaset yapacağız ve şeffaf olacağız diye yola çıktık.

“Şimdi yıllar geçti aradan o gün bizi bu harekete sevk eden ilkeler; ortak akıl, öngörülebilir siyaset ve şeffaf siyaset talep ettiğimizde biz ayrılıkçı muamelesi görmeye başladık. Bizim arzu ettiğimiz, o kadar gayret ettiğimiz tablo bugünün Türkiye’sine gelmek için değildi. Avrupa Birliği müzakerelerini tamamlamış, Avrupa Birliği’ne tam üye olmuş, özgürlükleri tamamlamış, bireysel hakları tamamlamış, demokratik standartlarını yükseltmiş müreffeh bir Türkiye hedefiyle yola çıktık. Gele gele geldiğimiz nokta maalesef bizim açımızdan vicdani bir sorumluluktur.. Türkiye için derdi olan bir ekiple birlikte oluşturulan bir terkiptir DEVA Partisi. Özlediğimiz Türkiye ideali için bir gayret ortaya koymak için yola çıkıldı.”

‘Yargı telefonla hareket ediyor’

“Bugünkü yargıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani bugünkü yargıyı da aktivist buluyor musunuz, geçmişteki yargıyla kıyasladığınızda?” sorusuna Sadullah Ergin “Geçmişte yapılan yanlışların farklı versiyonları devam etti ve ediyor. Onun için diyorum biz bunun için yola çıkmamıştık diye. Benim görevde olduğum dönemde hakimlerle hiç temasımız olmamıştır. Ama son dönemde gördüğümüz manzara şu: Almanya Başbakanı ya da Fransa Cumhurbaşkanı veya Amerika’dan yönetim arıyor, üç gün-beş gün sonra bu rica karşılanıyor. Yani yargı telefonla hareket eden bir aparata dönüşüyor. Bugünkü görüntü bu” yanıtını verdi.

‘İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek Türkiye’ye kaybettirir’

“İstanbul Sözleşmesi imzalandığında Adalet Bakanıydınız, altında sizin de imzanız var. Bu yürütülen tartışmayla ilgili ne düşünüyorsunuz, sizce hükumet sözleşmeden çekilecek mi” sorusuna cevaben Sadullah Ergin şunları ifade etti:

  • “Hükumetin en büyük handikabı öngörülebilir olmamasıdır. Ne yapacaklarını öngöremiyoruz. Ama eğer bu sözleşmeden çekilinirse Türkiye için yazık olur. Uygulamadan kaynaklanan sorunlar varsa orada bilimsel çalışmalar yapılabilir ve düzeltilebilir ama sözleşmenin bunda bir kabahati yok. Sözleşme bir siyasi irade beyanıdır. Ben kadınlara yönelik şiddeti önleyeceğim, onları saldırılara karşı koruyacağım, saldırıda bulunanları yargılayacağım ve etkin politikalar geliştireceğim diye taahhütte bulunuyor. Sözleşme bu iradenin beyanıdır. Böyle bir sözleşmeden çekilmek Türkiye’ye kaybettirir.“

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”