26 Temmuz 2026
18.8 C
İstanbul

Esadların Suriyesi | Rüştü Nar

Çocukluğumun tek kanallı döneminde İran-Irak savaşını televizyondan takip ederdim. Savaş ile ilgili kim saldırmış, hangi tarafın kaç kaybı var gibi istatistiki bilgiler haberlerin ilk konusu olmaktaydı. Zaman geçti Körfez Savaşı’nda Birleşik Güçler’in Irak’ı modern silahlarla yok etmesini bu kez canlı ve renkli izlemeye başladık. Gazze’de ve Batı Şeria’da göstericilerin İsrail’in işgaline karşı taş, sopa ve molotof kokteyli saldırıları haberlerin en önemli konusu olurken Ortadoğu’da kan hiç durmadı.

2010 yılında Tunus’ta seyyar satıcılık yapan üniversite öğrencisi Muhammed Buazizi’nin zabıtalar tarafından tokatlanması üzerine kendisini yakması sonucu gösteriler kısa sürede ülkenin her tarafına yayılırken, daha sonra hızla Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve Suriye gibi yolsuzluk ve rüşvet batağına düşmüş ülkelere de sıçradı. Bernard Henry Levy’nin ‘Arap Baharı’ adını verdiği ayaklanmalarda uzun yıllar diktatörlükle yönetilen halklar, demokrasi ve daha çok özgürlük için sokaklara çıktılar/çıkarıldılar. Ayaklanmaların çıktığı ülkelerin diktatör yönetimleriyle de iyi anlaşan Batılı ortaklar halkın sokağa çıkmasıyla birlikte bir anda demokrasi havarisi kesildiler.

Vekalet savaşları ve ülke içindeki mezhep kavgaları Suriye halkına büyük bedeller ödetti ve ödetmeye devam ediyor. İç savaşta herkes kendini haklı görürken karşısındakileri dinlemeyi, müzakere etmeyi düşünmedi ya da gerek duymadı. Olan yine kadınlara ve çocuklara oldu. Kirli savaşın tüm sıkıntısını çeken, IŞİD’in barbarlığı karşısında topraklarını terk etmek zorunda kalan, terk edemeyip de  IŞİD’in eline düşen Ezidi kadınların çığlıklarıyla Ege sahiline vuran Aylan bebeğin cansız vücudu bize insanlığımızı sorgulattı.

Bulunduğu konum, barındırdığı farklı etnik, dinsel mozaik, tarihsel birikimi ve uyguladığı aktif politika nedeniyle bölgede önemli bir aktör olan Suriye’nin yakın tarihine göz atacağız. Ortak kanıya göre modern Suriye tarihi Hafız Esad ile başlamaktadır. Özelde Esad ailesini incelerken genelde modern Suriye tarihinde gezineceğiz.

‘Şam-ı Şerif’

Büyük İskender’in ölümünden sonra, Anadolu’nun güney bölümünden başlayıp neredeyse Hindistan’a kadar bölümü alan General Selevkos’un soyundan gelenlere Selevkos ya da Suriyeli dendi. Tarih boyunca  İbraniler, Asurlular, Babilliler, Persler, Yunanlar, Romalılar, Bizans, Emevîler, Abbâsîler, Eyyubiler, Selçuklular, Memlûklular ve Osmanlı Devleti tarafından yönetilen Suriye’nin başkenti Şam, Emeviler  ve Memlûklulara başkentlik yapmıştı. 1516’da 1. Selim döneminde Osmanlı yönetimine geçen ve yaklaşık 400 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Suriye’ye Osmanlılar Şam-ı Şerif derlerdi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’a bırakılan Suriye’yi 1920’de Faysal’dan teslim alan Fransa, ülkedeki etnik ve mezhepsel farklılıkları körükleyerek Suriyelilerin kendine karşı birleşmesinin önüne geçerek böl-yönet politikasını uyguladı. Güçlü toprak sahipleriyle özellikle Sünni elitle çatışmak yerine onları kazanma politikası izleyerek varlığını korumaya çalıştı. Tüm bunlara rağmen Suriye toplumunda manda yönetimine karşı oluşan muhalif sesler II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle bağımsızlık mücadelesine dönüşerek 17 Nisan 1946’da Suriye Arap Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla taçlandı.

1930 yılında Kuzeybatı Suriye’nin yoksul bölgesi Kardahar’da dünyaya gelen Hafız El Esad adlı çocuğun yoksulluk ve sefaletten kurtulma ümidi okula gitmekti. Yoksul olan bölgenin yeterince işlenecek toprağı da olmayınca zorunlu olarak şehre gidilirdi. Bölge halkından şehre gidenler hizmetçilik yaparlarken çocuklar Sünni ve Hristiyan zenginlerin hizmetine verilirdi ki hizmete verilen çocukların başlarına gelen olaylar yürek acısı olarak anılmaktadır. Fakir Alevilerin bu şartlardan kurtulma yolu ya okumak ya da orduya katılmaktı.

‘Erken kalkan darbe yapar’

Lazkiye’de ortaokula giden Hafız Esad ailede ilkokuldan sonra okuyan tek kişi idi. Sınıflarını başarı ile bitiren Esad, Hristiyan Mişel Eflak ve Sünni Salahattin El Bitar tarafından Şam’da kurulan, ‘Arap ulusu tek olduğu gibi ideolojisi de tek olmalıdır’ diyen ve her türlü yabancı sömürüsüne, iç çürümüşlüğe, yolsuzluğa ve halk düşmanlığına karşı başkaldırıyı temsil eden Baas Partisi’ne henüz 16 yaşında, Arap Cumhuriyeti’nin  kurulduğu yılda yani 1946’da girdi. Bağımsızlıktan sonra 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulması tüm Arap dünyasında olduğu gibi Hafız Esad’da da travmaya yol açtı. İsrail karşıtlığı Hafız Esad’ın ve Suriye’nin temel politikası haline geldi. İsrail’e karşı topraklarının bir kısmını kaybeden Suriye’de Arap-İsrail sonrası mevcut yönetimlerin İsrail’e karşı sert olmaması bahane edilerek birbiri ardına darbeler olmaya başladı. Bağımsızlıktan sonra Suriye’nin ilk Cumhurbaşkanı Şükrü El Kuvvetli olurken 1949’da General Hüsnü El Zaim aynı yıl darbe yaparak yönetime el koydu. Aynı yıl başka bir General Sami Hannavi, el Zaim’i devirdi. Yılsonunda ise Edip Çiçekli darbe yaparak devlete el koydu.

Liseden sonra kırsaldan gelen pek çok genç gibi Hafız Esad’ın ailesinin üniversite öğrenimini karşılayacak gücü yoktu. Hafız Esad ve diğer alevi gençler için tek yol parasız eğitim ile askeri akademi idi. Akademide çocuklar lise üstü eğitim görebiliyorlardı. Ayrıca okula yazılır yazılmaz maaş bağlanıyor, günde üç öğün yemek, kıyafet ve silah veriliyordu. Hafız Esad 1951 yılında akademide havacılık bölümüne girdi. Başarılı bir öğrenci olan Hafız Esad, Sovyetler Birliği’ne savaş pilotu eğitimi için gönderildi. 1950’lerin sonunda fakir Alevi köylüsü çocuk artık usta bir pilotu. Hafız Esad askerlik görevinin yanı sıra Baas Partisi çalışmalarına katılmayı ihmal etmiyordu.

1955 yılında Süveyş Krizi’nin sonrası Nasır’ın Arapların tek bir devlet çatısı altında birleşmesi gerektiği yönündeki çağrısı Suriye’de de karşılığını buldu. Anti-emperyalist, ulusalcı, milliyetçi sol söylem yükselirken iktidarı darbe ile ele geçiren Şükrü el-Kuvvetli yönetimi Mısır ile birleşmek için yoğun bir çaba içine girdi.1958’de Nasır’ın başkanlığında Suriye ile Mısır’ı birleştiren ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ kuruldu. Mısır ile Suriye gibi bölgenin iki güçlü devletinin birleşmesi birliğe girmek isteyenleri de birliği bozmak isteyenleri de harekete geçirmişti. Hafız Esad Mısır’a hayrandı, Arap birliğini destekliyordu. Ancak Mısır’ın birliğe hakim olmasından Nasır’ın Baas Partisini dağıtmak istemesinden de rahatsız oluyordu. Suriye’nin Moskova ile 1955 yılında imzaladığı silah alımı antlaşması dolayısı ile Batı ülkelerinin eleştirileri, Moskova’nın Şam’a verdiği destek ve Şam’ın komünist devlet nitelemesiyle karşı karşıya kalması bahanesiyle Nahlavi’nin ‘komünizmle mücadele’ kapsamında gerçekleştirdiği darbe sonucunda birlik dağıldı. Suriye tekrar istikrarsız bir döneme girerken Hafız Esad ve arkadaşları bu istikrarsız ortamdan yararlanarak bir darbeyle Baas Partisi’ni iktidara taşıdılar.

Darbe ile genç alevi subaylar iktidara gelmişti. Hafız Esad 33 yaşında hava kuvvetleri komutanı olurken kendisi gibi köylü olan Muhammet Umran ve Salah Cedid de bu grupta bulunuyordu. Devlet başkanının Sünni olmasına rağmen iktidar üç alevi genç; Umran, Cedid ve Esad’ın kontrolündeydi. Darbe ile iktidara gelen Baas Partisi büyük toprak sahiplerinin topraklarına el koyup dağıtmaya başlarken devlette etkin ailelerin üyelerini devlet memurluğundan çıkararak siyasal seçkinler sınıfını yeniden yapılandırmaya  başladı. Partinin sosyalist bir boyuta sahip olması kırsaldaki insanlar ile orta sınıf kentlilerin (öğretmen, öğrenci, memur) partiye yönelmesini de beraberinde getirdi. Bu esnada parti içinde sivil kanat ile subaylar arasında anlaşmazlıklar baş göstermeye başladı. Subaylar parti içinde güçlenmeye başladıkça ayrılıklar ve çatışmalar da belirdi ve iki taraf da birbirini ‘parti ilkelerine ihanet’ ile suçlamaya başladılar. Hafız Esad’ın da içinde bulunduğu, Umran ve Cedid’in başını çektiği genç, devrimci ve taşralı kanat Suriye’de sosyalizmin gelişmesini  (Ulusal Liderlik) savunurken, parti kurucuları Mişel Eflak, Salahattin El Bitar ve General Emin el-Hafız’ın başını çektiği, eğitimini Batı’da tamamlamış kentli gelenekçi grup, Arap ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesini içeren Pan-Arabist siyaset izliyorlardı. İki grup arasında yaşanan fikir ayrılıkları sonucu 1966’da Esad’ın da içinde yer aldığı ekip iç darbe ile Emin el-Hafız rejimini devirip Eflak ve  Bitar gibi gelenekçi kadroları temizleyerek iktidarı bütünüyle ele geçirdiler. Darbe sonucunda 33 yaşındaki genç subay Hafız Esad hava kuvvetleri komutanlığının yanında savunma bakanı olarak silahlı kuvvetlere hakim olurken Salah Cedit ise Partiyi ve sivil yönetimi kontrol ediyordu. Muhammet Umran ise iki isim tarafından tehdit olarak algılanınca orduda Alevileri kayırarak mezhepçiliği körüklemek ile suçlanarak tasfiye edildi. Gönderildiği sürgünde Muhaberat tarafından vurularak öldürüldü.

İsrail’in Golan Tepeleri’ni işgal ettiği (6 Gün Savaşı) Haziran 1967 Savaşı’nda hem hava kuvvetleri hem de savunma bakanı olan Hafız Esad Suriyeliler için utanç verici olan yenilginin faturasını kendi sorumluluğu üst düzeyde olmasına rağmen yenilgiyi Cedid’in yanlışlarından kaynaklandığını bahane ederek faturayı Cedid’e çıkardı. Cedid Esad’dan kurtulma planları yaparken, Cedid’in planlarını öğrenen Hafız Esad, Parti kongresi toplandığında salonu kuşatarak Cedid ve arkadaşlarını kendisine darbe yapmakla suçlayarak tutuklattı. Ardından devletin tüm kurumlarındaki Cedid yandaşlarını tasfiye etti. Kendisi gibi Alevi olan en yakın dostunu tasfiye ederken ülkeyi büyük felaketten, hainlerden (!) kurtardığı operasyonlara ‘el hareke el tahsisi’ yani ’yanlışları düzeltme harekatı’ dedi. Bu gün 2000 yılına kadar bayram olarak kutlandı.1971 yılında yapılan referandum ile köylü kökenli Hafız Esad artık Suriye’de tek başına iktidardı.

1963 Baas  darbesinden sonra ülke siyasetinde aktif olan tüm aktörler saf dışı edildikleri için 1970 yılındaki parti içi darbesinden sonra tüm rakiplerinden kurtulmuş halde iktidara gelen Esad, 1967 yılındaki İsrail’e karşı yaşanan ağır yenilgiden sonra muhalefetini sertleştiren Müslüman Kardeşler ve rejimin güvenliğini tehdit eden her türlü oluşuma karşı şiddet ve sindirme politikasını devreye sokacaktı.1973 yılına gelindiğinde Halk Konseyi denilen seçilmiş bir meclisi doğuran anayasa referandum ile kabul edildi. Ancak anayasa Cumhurbaşkanına öyle geniş yetkiler veriyordu ki meclisin işlevi sembolik kalıyordu. Cumhurbaşkanının halk tarafından sınırsız kez seçileceği maddesi her şeyi gözler önüne seriyordu. Anayasa’dan Cumhurbaşkanı’nın ‘Müslüman olması’ şartının kaldırılması Müslüman Kardeşler için Esad’ın Müslüman olmadığının kanıtıydı. Müslüman Kardeşler’in muhalefetiyle ülkenin büyük şehirlerinde gösteriler organize edilince Esad geri adım atmak zorunda kaldı. Anayasa maddesini ‘Cumhurbaşkanının Müslüman olması‘ olarak değiştirdikten sonra Şii ulemadan Alevilerin Müslüman olduğunu belirten fetva aldı. Medreselere ve dini yardım kuruluşlarına kişisel servetinden bağışlar yaparken imamların maaşlarında artışa gidildi. Cuma günleri Sünnilerle namaz kılmaya başlayarak Müslüman olduğunu gösterecek adımlar atmaya başladı.

Esad elde ettiği iktidarı kaçırmamak için kararlıydı. Muhalefetini saf dışı bırakmış, Baas Partisi’nin genel sekreterliğini de üstlenerek hem devletin hem de partinin başına geçmişti ama yeterli değildi. Yandaşlarını çoğaltmak için bireylere kişisel çıkarlar sağlıyor ya da insanları korkutuyordu. Yönetime, yakın akrabalarını ve arkadaşlarını getiriyordu. Bunlardan biri de pahalı zevkleri olan ve karanlık işler çeviren kardeşi Rıfat idi. Toplumu ve devleti Baas Partisi’nin istediği yönde planlayan Esad, istihbarat örgütlerini de etkin hale getirdi. Ülkeye giriş ve çıkışlar, işyeri açabilmek gibi gündelik işleri istihbarat örgütleri inceliyor, vatandaşların devlete sadakatleri Partiye üye olmak ile ölçülüyordu. Rejim Alevi görüntüsü almaya başladıkça Sünni kısımda kuşkular uyanmaya başlıyordu.

Ekonomisi tarıma dayalı bir ülke olan Suriye’de Esad köylülerin hayat standartlarını yükseltmek için kırsal kesimde eğitim ve sağlık hizmetlerini geliştirme, çiftçilere tohum, makine ve kredi sağlamak için çalışmalar yaparken topraksız köylülere toprak dağıtma planlaması uygulamaya konuldu ancak tarımsal üretimde istenilen artışa erişilemedi. Eski iktidarlar devlet kontrollü ekonomi uygulamak için birçok kurumu millileştirmişlerdi. Esad kamu gücünü korumakla birlikte özel sektörün faaliyetlerini gevşetti. Suriye’de okuryazar oranının düşük olması hükümetin dikkatini eğitim alanına vermesine neden olmuş, okula devam eden öğrenci sayısında artış olurken nüfus artış oranının yüksek olması, kalabalık sınıflar ve düşük eğitim şartları gibi olumsuz sonuçları getirmişti. Eğitim öğrencilere Baas ideolojisini aşılamak için kullanılıyor, Baas Partisi ve önemli kişilerin çocukları üniversiteye alınıyor, burslu olarak yurtdışına gönderiliyordu. Esad döneminde kadınlar da birçok haktan yararlanabiliyor parlamentoya girebiliyor -1976 yılında Kültür bakanı bir kadındı- yargıçlık yapabiliyorlardı. Hafız Esad’ın kadın-erkek eşitliğine yönelik çabaları, bu yöndeki teşvikleri muhafazakar toplumda karşılık bulmuyor, aksine İslami değerlere saygısızlık olarak vurgulanıyordu. Esad toplumu değiştirmeye çalışıyor, ülke gelişiyor ancak eğitimli insan sayısının az olması, görevleri liyakate değil de Baas Parti’sine sadakate göre dağıtılması verimsizliğe yol açıyordu. Toplumsal değişim bireylerin enerjisiyle değil devletin boğucu kontrolüyle sağlanmaya çalışıyordu.

İç politikada toplumu dizayn etmeye çalışan Hafız Esad dış politikada Filistin davasına sahip çıkıyor İsrail’i bir tehdit olarak görüyor, Büyük Suriye’nin (Ürdün ,Filistin,Lübnan toprakları) İsrail tarafından işgal edildiğini düşünüyordu. Bu durum tek Suriye’de değil diğer Arap ülkelerinde de ilgiyle izleniyordu. Rejimin meşruiyetini kuvvetlendirmek için Arap ve Batı ülkeleriyle ilişkilerini sıcak tutmaya çalışıyordu. Mısır, Libya, Sudan, Suriye arasında bir federasyon kurulmasını öngören ‘Tiripoli Bildirisi’ yanı sıra İbn Suud’un ‘Körfez Ülkeleri Federasyonu’ tasarısına destek vermesi, Kaddafi’nin Şam’ı ziyaret edip mali yardımda bulunması ve İran Şahı’nın da maddi desteği Suriye’yi ekonomik olarak rahatlatırken Hafız Esad’ın da elini güçlendiriyordu. Ancak 1967 yılından sonra İsrail’e yönelik eylemlerini artıran Filistinli gerillalar ile Suriye ve Mısır’ın 67’de kaybettiği toprakları alma hevesleri artınca Suriye Sovyetler Birliği’nden silah alımını artırmaya başladı.1967’de 50 bin olan silahlı kuvvetler mevcudu 1973’te 225 bine yaklaşmıştı. Yoğun güvenlik ve silah için ayrılan para ekonomiyi de zora sokuyordu. Hafız Esad 67 savaşını acısını çıkartmak ve  İsrail’e kaybettiği Golan Tepeleri’ni geri almak istiyordu. Kendisi gibi düşünen Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte İsrail’e karşı bir harekat planladılar. Başlangıçta Mısır ve Suriye için savaş iyi giderken Mısır’ın savaştan çekilmesi, İsrail ile antlaşmaya varması, üstelik Nasır’ın İsrail parlamentosu Knesset’te konuşması Esad ve Suriye halkı için Sedat’ın Arap davasına ihanet etmesi anlamına geliyordu. Savaş sonunda müttefikini kaybetse de Golan Tepeleri’nin bir kısmını geri alan Esad savaşın kahramanı olurken itibarını da artırıyordu. Mısır gibi güçlü bir müttefikini kaybetse de Esad bu davanın devam etmesini düşünüyordu. Yolu ise basit, bilinen bir yoldu: Silahlanma ile İsrail’e karşı askeri denge politikası.

Büyük Suriye’nin bir parçası olarak kabul edilen Lübnan’ın, Ürdün’ün ve Filistin’in kontrolünde olmasını isteyen Hafız Esad, Filistinli örgütleri kontrol ederek hem Lübnan siyasetini şekillendirmek istiyor hem de Lübnan ve Ürdün’ün Mısır gibi İsrail ile barış yapmasının önüne geçmeye çalışıyordu. Esad, Lübnan’ın Beka vadisini savunamaması durumunda bölgenin İsrail’in kontrolüne geçmesi ile İsrail’in oradan Suriye’ye saldırabileceği endişesini taşıyordu.

Falanj’ın 1975 baharında Filistinlilerle dolu bir otobüse saldırması zaten tepeden tırnağa silahlı olan tüm gruplar arasında çatışmaların başlamasına neden oldu. Lübnan’da iç savaş devam ederken Esad Suriye ordusunu Lübnan’a gönderdi. FKÖ’nün Lübnan’da sağlayacağı üstünlüğün İsrail’in Lübnan’a müdahale gerekçesi olacağını düşünen Esad,  müslüman olan FKÖ’ne karşı Hristiyan Maruni milislerinin yanında yer aldı. Suriye ordusunun Lübnan’da bulunması çatışmaları geçici olarak durdururken bu durum Suriye’nin Lübnan siyasetine doğrudan müdahale etmesi anlamına geliyordu. Esad Lübnan başkanlık seçimlerinde desteklediği kişileri seçtirerek Lübnan’ı rejimin çıkarlarına uygun kullanmak istiyordu.

Esad Sovyetler Birliği’ne yakın duruyor gibi görünse de Soğuk Savaş döneminde pragmatik politikalar geliştirerek elini güçlü tutuyordu. Bölgedeki konumu ve zamanın şartlarına göre ne Sovyetler Birliği ne de ABD’nin kendisini gözden çıkaramayacağının farkında olan Hafız Esad kartlarını da ona göre oynuyordu. İki kutuplu dünyanın herhangi bir tarafına bağlanmadan şartları gözeterek çok kartlı politika geliştiriyordu. İran’ı Suriye’nin bölgesel çıkarları konusunda tehdit olarak algılamasına rağmen İran Şahı’nı ziyaret etmekten geri kalmadı. İran’da gerçekleşen devrim sonrası yeni kurulan rejimi de ilk tanıyan ve destek veren Esad oldu. Sürekli Arap milliyetçiliğine vurgu yapan Esad’ın İran-Irak savaşı patlak verdiğinde Arap olmayan İran’a karşı Arap ülkesi Irak’ı desteklemesini bekleyenler hayal kırıklığına uğradı. Tüm Arap ülkelerinin tepkisini çekse de İran-Irak Savaşı’nda Esad İran’a destek verdi. Esad’ın pragmatik siyaset anlayışı Türkiye ilişkilerinde de kendini gösterdi. Bağımsızlığından sonra Suriye’nin Hatay’a ilişkin talepleri olsa da 80’lerde Suriye -Türkiye ilişkileri normalleşmeye başladı. Ilımlı havada Esad’ın PKK kartını oynaması üzerine gerilim artsa da zarar göreceğini anlayan Esad örgüte verdiği desteği bir anda geri çekmekten de çekinmedi.

Esad’ın FKÖ’ne karşı Falanjistleri desteklemesi, İran-Irak Savaşı’nda İran’ı desteklemesi, bunların yanı sıra rejimin despotluğu, önemli ailelerin çocuklarına ayrıcalıklar (Bedelli askerlik yasası, Sovyetler Birliği’ne burslu öğrenci gönderme) verilmesi toplumda ve muhalefette öfkeyi biriktiriyordu . Rejim yolsuzluğa batmış, Esad’ın yakın akrabaları ve çevresi ülke zenginliklerinin büyük bölümünü eline geçirmişti. Aile bireyleri önemli noktalara atanıyor, ismi yolsuzluklara karışmasa da aile bireylerinin yaptıklarına göz yumuluyor, ordu, istihbarat gibi hassas görevlere Aleviler getiriliyordu. Bütün bu olanlar karşısında başta İhvan olmak üzere İslamcılar Esad’ı, içten zorlamaya başladılar. Yeni zenginler ve seçkinler üreten rejimin laik görüntüsü de muhafazakarları rahatsız etmeye başladı. İhvan’a göre ‘laik kafir’, mezhepsel olarak sapkın İslam düşmanı olan Baas rejimi yıkılmalıydı. Halep, Humus ve Hama’da öncelikle protestolarla başlayan gösteriler 1973 Savaşı’nda Golan Tepeleri’nin İsrail’e bırakılmasıyla İhvan’ın muhalefeti için büyük bir koz olmuştu. Buna karşın Esad İsrail’i dış düşman olarak gösterirken içten gelen İhvan saldırılarına karşı da İhvan’ın arkasındaki gücün Mısır ve Siyonistler olduğu tezini işliyordu.

1970’lerde artan olaylar, 1979’da Halep Topçu Okulu’ndaki Alevi öğrencilerin kurşuna dizilmesi, Esad’a Şam’da sarayının önünde suikast girişiminde bulunulması ile işler çığırından çıktı. Rejim bütün gücüyle İslamcı tehdidi ortadan kaldırmak için orduyu sokaklara sürdü. Bunun yanı sıra Baas üyelerinin de silahlanmasına müsaade edildi. Güvenlik güçleri yüzlerce kişiyi tutuklayıp ardından infaz etti ancak şiddet yayılmaya devam etti. İhvan üyelerine ölüm cezasını öngören 49 no’lu yasa ile içteki muhalefeti sindirmeye çalışan Esad şiddetin tırmanmasına engel olamadı.

Rejim karşıtı güçler 1982 Şubatında Hama’yı özgürleştirdiklerini söyleyip bütün Suriye’yi rejime karşı cihada davet ederken Rıfat Esad komutasındaki ordu Hama’da kıyıcı bir saldırı başlattı. İki hafta sonra yaklaşık 20 bin kişinin öldüğü operasyonun sonunda, binlerce kişi hapse atılıp işkencelerde öldürüldüğünde isyan bitmişti. Rejim sadece isyanı bastırmadı, her Suriyelinin boğazında hissettiği bir yıkımla intikamını aldı. 2011’de başlayan gösteriler ile belki de Hama katliamının rövanşı alınmaya çalışıldı. Rejim muhalifi köktendinciler mezhep kutuplaşmasını bilinçli olarak körükleyerek rejimi mezhepçi gösterip rejime karşı Alevi olmayan çoğunluğun desteğini kazanmak istediler. Es geçtikleri nokta ise ordu, polis ve güvenlik güçlerinin kontrolünün Aleviler’de olduğuydu ve onlar da rejime sadıktı.

Hafız Esad’ın otoritesine karşı ilk meydan okuma Baas Partisi 7. Kongresinde ikinci adam konumuna yükseltilen kardeşi Rıfat Esad’tan geldi. Hama katliamında orduyu ağır silahlarla birlikte şehir sokaklarına süren ‘Halk Örgütleri’ adı altında Baas üyelerinin silahlanmasına göz yuman seçkin savunma bölükleri komutanı  Rıfat Esad ağabeyinin kalp krizlerini fırsat bilip ‘başkan olabilirim’ diye düşünmeye başladı. Rıfat Esad kendi planını yaparken Hafız Esad’da karşı önlemler almakta gecikmedi. Rıfat, savunma bölükleri ile Şam’a girip iktidarı ele geçirmeye hazırlanırken Hafız Esad’a bağlı generaller de kendilerine bağlı birlikleri Şam’ a taşıdılar. Rıfat Esad kardeşinin usta manevrası karşısında sessizce pazarlığa oturmak zorunda kaldı. Rıfat önce iktidardan, ardından da yüklü bir para karşılığında Suriye’den uzaklaştırıldı. Sürgün karşılığında aldığı yüklü paralar ile Londra’da oğlu Ribal’e muhalif bir televizyon kurdurarak muhalefetini oradan sürdürmeye devam etti. Esad’ın ise Hama’da isyancılara, Şam’da kardeşine karşı güçlü durması otoritesinin halk onayından ziyade silahlı kuvvetlerin sadakatine bağlı olduğunu göstermişti.

Kanser olduğu konuşulan Esad’ın iktidarı oğlu Basil’e bırakacağı söyleniyordu. 1962‘de Şam’da dünyaya gelen Basil inşaat mühendisliğinden mezun olduktan sonra Harp okulunda tank subayı eğitimini aldı. Futbola meraklı olan Basil okçuluk ve at yarışlarında da başarılar kazanmıştı. Basil, Esad ailesinde yolsuzlukla lekelenmeyen az sayıda kişiden biri sayılıyordu. Esad ailesi üyeleri arasında meydana gelen anlaşmazlıklarda arabuluculuk görevi üstleniyordu. Samimi, dürüst ve son derece aktif olan Basil halkın sorunlarına ilgi gösterdiği için halk tarafından da seviliyordu.

Basil’in kendi kullandığı aracı ile takla atarak hayatını kaybetmesinde üst düzey kişilerin yasadışı işlerini düzenlemek için oluşturdukları ‘Şebbiha’ (hayalet) -Camları karartılmış Mercedes arabalar ile gezerken hayaleti andırmaları- denilen milis güçlerin parmağı olduğu düşünülmesine yol açtı. Şebbiha Rıfat Esad sayesinde dokunulmazlık zırhı ile güçlenmiş ve şımarıklıkta sınır tanımayan bir grup olmuştu. Bu durum Esad ailesini de rahatsız edince Basil Esad bu gruba savaş açmıştı. Basil’in şebekeye öncülük eden kuzenini adamlarının önünde dövmesi Suriye’de efsane gibi anlatılırdı. Büyük oğlunun zamansız ölümü üzerine Esad diğer oğlu Beşar’ı iktidar için hazırlamaya koyuldu.

Soğuk Savaş döneminde hem Sovyetler Birliği ile hem de ABD ile ittifak kurmaya çalışan Esad kendini bir blok içinde konumlamadı. Sovyetler Birliği’ne yakın dursa da Batıyı karşısına alacak pozisyondan uzak durdu. Ancak İran İslam Devrimi’ni desteklemesi ABD ile Suriye ilişkilerin gerilmesine neden oldu. Çift kutuplu dünya düzeninde denge politikasını takip eden Esad, Sovyet kanadının gücünü kendileri  namına değerlendirirken Sovyet dünya sisteminin bir parçası olmadıklarını söylüyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek güç olarak ABD’nin kalması sonucu Esad’ın kartlarını yeniden dağıtması gerekmekteydi.

Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle başlayan süreçte Esad Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e mektup yazarak Kuveyt’ten çekilmesini, aksi takdirde büyük bir saldırıya hedef olacağını belirtti ancak Saddam’ın kararının değişmemesi üzerine Koalisyon Güçlerine katıldı. ABD güçleriyle birlikte hareket ederek yeni dönemde ABD ile buzların erimesini sağlamış, Batı bloğuna yaklaşmıştı. Zaman zaman da Batıya karşı politikalar üretmeye devam etmişti. ABD, Ortadoğu’ya dönük planlarında Suriye’nin rolü önemli olduğundan Şam’ın çıkışlarını görmezden gelmişti.

Genelkurmay başkanı olduğu dönemlerde İsrail ile barışa yanaşmayacağını ve İsrail’i kovmak için kan dökmeye hazır olduğunu belirten Esad’ın 1991’de Arap-İsrail uyuşmazlığının çözümüne yönelik yapılan Madrid Konferansı’na katılmayı kabul etmesi, 1999’da İsrail-Suriye barış görüşmeleri müzakere etme girişimleri, hatta 2000 yılında Esad ile Clinton’un Cenevre’deki Suriye-İsrail barışına dair görüşmeler sonucu müzakerenin çıkmaza girmesinden İsrail’i sorumlu tutması Esad’ın İsrail karşıtı politikalarından dönüş yaptığı şeklinde değerlendirildi. Cenevre görüşmelerinin çıkmaza girmesi, Lübnan’da Refik Hariri hükümetinin Suriye’den bağımsız politika üretmeye çalışması ve 2000 Mayıs’ında İsrail’in Lübnan’dan askerini çekmesi Esad’ın hareket alanını kısıtlarken, Haziran ayında Esad’ın ölümü Suriye için yeni bir dönemin başlayacağını gösteriyordu.

‘Şam Baharı’

First Lady’ Anisa Makluf’un, 11 Eylül 1965 tarihinde doğurduğu ikinci çocuk da erkekti. Adını “haberci” anlamına gelen  ‘Beşar’ koydular. Şam’da Fransızca eğitim veren okula giden Beşar okul çağlarında Baas Partisi’nin gençlik kollarına katıldı. Şam Üniversitesi’nden göz doktoru olarak mezun olan Beşar Esad 1988’den 1992’ye kadar Şam’daki Tişrin Askeri Hastanesi’nde çalıştı. Ardından Londra’ya gitti. Hafız Esad’ın kendisinden sonra iktidarı oğlu Basil’e bırakacağı söyleniyordu. Kardeşi Basil’in 1994 yılında trafik kazasında ölmesi sonucu Beşar Esad, apar topar Şam’a çağrıldığında 29 yaşındaydı. Askeri eğitim almak için Humus’taki askeri akademiye giden Beşar Esad, bir yıl sonra binbaşı ve üç yıl sonra yarbay ve albay oldu. Hafız Esad’ın ölümünün ardından önce tuğgeneral ve ardından mareşal rütbesi aldı. Hafız el Esad’ın 2000 yılında ölümü üzerine parlamento, Baas Partisi’nin tek adayının iktidara gelebilmesi için başkanlık yaşını 40’tan 34’e düşürdü. Beşar, Humus’lu Sünni bir aileden gelen Esma Akhras  ile yılın sonunda evlendi. Esma Esad, emekli bir diplomat kızı olarak 1975’de dünyaya geldi. 1996 yılında King’s College’den mezun olup ardından Deutsche Bank‘da çalışan Esma Esad, Hafız Esad’ın ölümünden sonra, Aralık 2000’de Devlet Başkanı Beşar Esad ile evlenerek Suriye’ye döndü ve kariyerini bıraktı. Kadın hakları ve eğitimi konusunda ki pozitif tavırları ve giydiği şık kıyafetler ile medyanın ilgisini toplayan Esma Esad  Suriye ayaklanması sırasında büyük ölçüde  sessiz kalacağı  için olumlu imajını zedelemiş oldu. First Lady Esma El Esad, verdiği röportajlarda iç savaştaki ülkesinden kaçması için çok sayıdaki teklifi geri çevirdiğini bu tekliflerin “İnsanların başkanlarına olan inancını sarsmak için yapılmış olduğunu” belirtecekti. Batı medyasını da Suriye savaşına yönelik tek yanlı haber yapmakla suçlayacaktı.

 

Beşar Esad göreve geldikten sonra babasından farklı bir siyaset izleyeceğinin sinyallerini vermişti. Yaptığı açıklamalarda şeffaf, insan haklarına saygılı, uluslar arası hukuka uygun hareket edileceği yeni bir siyasi anlayış ve ekonomik özgürleşmenin olacağı yönünde ümitlerin doğmasına yol açtı. Batı dünyası ile yakınlaşmaya başlayan Beşar Esad babasının Batı ile mesafeli olan ilişkisini daha ileriye götürmek istiyordu.

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a gerçekleştirilen saldırılar sonrası Beşar Esad’ın  teröre, özellikle el-Kaide gibi rejime tehdit olabilecek bir örgüte karşı ABD’yi desteklemesi bir şeylerin değişeceğine yönelik umutların artmasına neden olduysa da 11 Eylül saldırıları sonucu ABD’nin tehdit olarak algıladığı devlet ve yapıları yok etmek için önce Afgaistan’a ardından Irak’a müdahale etmesi sonucu Beşar Esad babasının denge politikası aksine ABD’nin karşısında yer aldı. Beşar Esad döneminde babası zamanında sorunlu olan ülkelerle diplomatik, siyasi ve ekonomik konularda işbirliği başlatılmıştı. Yıllardır rekabet içinde olunan Irak ile de işbirliğine gidilmiş ABD’nin Irak’a olan mesnetsiz müdahalesinden vazgeçmesini, Irak’ın Arapların davası olduğu, birlikte direnişe destek vermeleri gerektiğini, daha da ileri giderek işgal karşısında ABD’nin yanında olan Arapların düşmandan daha çok tehlikeli olduğunu belirterek ABD’yi ve Körfez Ülkelerini ağır dille eleştirdi. Esad’ın bu tavrına karşı Suriye’yi köşeye sıkıştırmak isteyen ABD Suriye’nin Irak’taki silahlı gruplara destek verdiğini ve Iraklı liderlerin ülkeye girmelerine göz yummakla suçlayıp ekonomik siyasi yaptırımlar uygulamaya başladı. Buna karşın Esad ise özellikle Avrupa Birliği ile ilişkileri genişleterek yaptırımların olumsuz etkilerini önlemeye çalıştı.

‘Hariri Suikasti’

Suriye’nin Lübnan’ı kendisinin bir parçası olarak görmesi Lübnan’ın iç işlerine karışmasının bahanesi oluyordu. Lübnan iç savaşının 1976  yılında Suriye’nin girişimleriyle bitirilmesi ve akabinde Suriye ordusunun Lübnan’a yerleşmesi Suriye’nin Lübnan üzerinde etkisini artırdı. Ancak Refik Hariri’nin başbakanlık koltuğuna oturması, Suriye karşıtı bir politika izlemesi ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1559 sayılı kararında ‘Lübnan’daki tüm yabancı güçlerin Lübnan’ı terk etmesi ve Lübnan Hükümeti’nin kontrolü  ele almasını’ ifade eden kararı  Esad’ı zor durumda bıraktı. Esad’ın, Emil Lahud’un başkanlık süresinin uzatılması konusunda müdahalesi ve Refik Hariri ve taraftarlarının Suriye’nin Lübnan’dan tamamen çıkmasını talep etmeye başladığı dönemde 14 Şubat 2005’te Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta düzenlenen bombalı saldırıda Refik Hariri’nin öldürülmesi tüm dikkatleri Suriye’ye çekti. Suikasti “korkunç bir suç“ olarak niteleyen Devlet Başkanı Esad, olayın hem Lübnan’a hem de Suriye’ye yöneltilmiş bir saldırı olduğunu dile getirdi. Ancak Suriye karşıtı bir muhalifin öldürülmesi uluslar arası arenada suikastin sorumlusu olarak Beşar Essad’ın görülmesi, ABD başkanı Bush’un Suriye’nin teröre destek verdiğini ve bu nedenle Ortadoğu’da barışa engel oluşturduğunu söylemesi Esad’ı zor durumda bıraktı. Beşar Esad Suriye birliklerinin Lübnan’dan çekileceğini ilan etti. Esad, birliklerinin komşu ülkede kalmasının aynı zamanda ülkesi için mali bir yük olduğunu belirterek Güvenlik Konseyi’nin Hariri suikasti ile ilgili komisyonun taleplerini yerine getirmesini istedi. Esad, yönetiminin de komisyona yardımcı olmasının yanı sıra Şam yönetimini suçlayacak deliller bulunmaması sonucu zorlu bir süreçten yara almadan kurtuldu.

‘Temmuz Savaşı’

Hizbullah’ın İsrail sınırını geçerek İsrailli askerleri taraması ve kaçırması sonucu İsrail’in karşı saldırı başlatması üzerine 33 gün süren Temmuz savaşı başladı. Beşar Esad savaşın başlamasının hemen ardından İsrail’e karşı net tavrını gösterdi. Arap ülkelerinden İsrail’e karşı direnişi desteklemelerini isteyen Esad, ABD’nin Ortadoğu planının hayal olduğunu söyledi. Savaş için “Hizbullah’ı desteklediğimiz için bizi suçlayanlara karşı her Arap’ın büyük bir gururla göğsünde taşıdığı bir madalya“ diyen Esad’ın bu süreçte izlemiş olduğu yol Arap toplumları nezdinde güçlü bir lider imajı oluştururken, 2007 Mayıs sonunda yapılan referandumda oyların yüzde 97’den fazlasını alarak ikinci kez göreve seçildi.

‘Suriye Baharı’

Suriye’de nüfus olarak çoğunluğu oluşturan, ancak Şam yönetiminde ağırlığı olmayan Sünni aşiretlerin merkezidir Dera. Halk kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi, olağanüstü hal yasasının kaldırılması, reformların yapılması, internet ve medyanın serbest olması gibi isteklerle gösterilere başladı. Öncesinde silahsız olan eylemler daha sonra silahlı bir biçimde diğer şehirlere de yayılmaya başlayınca ordu birlikleri devreye girdi. Beşar Esad bu protestolara sert şekilde karşılık verirken, protestoculara ateş açılmasını emretti ve böylelikle Suriye Ordusu’nun kendi halkına karşı bir savaş başlatmasına yol açtı. Gösterilerin şiddeti artarken Beşar Esad’a bağlı birlikler ve rejime destek veren paramiliter güçlerin (Şebbiha), rejim karşıtlarına yönelik operasyonlarında insanlığa karşı savaş suçu işlemekten çekinmediler.

Esad’ı destekleyenler ülkenin Irak’taki gibi bir iç savaşa sürükleneceği endişesini taşırken bu kesim içerisinde Aleviler çoğunluktaydı. Birçok kişi Suriye devletinin yıkılması veya değişimden korkuyordu. Muhalif grupların Esad’ın gitmesi dışında hiçbir konuda uzlaşamamaları Esad’sız bir Suriye’nin nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin de bir görüş birliği oluşturamamaları Esad’ın zaman içinde güçlenmesine yol açtı. Suriye’de olaylar başladıktan sonra harici aktörler devreye girerek vekalet savaşını başlattılar. Suriye’nin kırılgan, etnik, dinsel ve mezhepsel yapısı kaşınıp kışkırtılınca ülkenin parçalanma senaryoları yanı sıra bölgesel haritalar da devreye girdi. İran rejim karşıtı ayaklanmaların başladığı andan itibaren Esad rejimini destekleyerek Devrim Muhafızları’nı ve paralı askerleri Suriye’ye gönderdi. Suriye’deki iç savaşın Sünni cihatçılar kaynaklı mezhep boyutu, İran’a kendini Şiilerin koruyuculuğu misyonunu yüklenmesi yanı sıra İran’ın Lübnan ve Filistinli örgütlerle olan bağını koruması bakımından da Suriye’nin önemi çok büyüktü. Rusya, Esad’ın iç savaşı kaybetmesine artık kesin gözüyle bakıldığında devreye girdi. 2015 yılında Rusya, Suriye rejimine askeri desteğini başlattı. Rusya resmi hedefini ‘terörle mücadele’ olarak açıklarken sadece IŞİD’i değil Esad karşıtlarını da hedef aldı. Rusya’nın müdahalesi Esad’ın elini güçlendirirken Esad ülkenin büyük bölümünde kontrolü yeniden sağladı. Ama Rusya bu süreçte sivillere karşı işlenen savaş suçları hakkındaki iddialara hep kulaklarını tıkadı. Veto yetkisi olan Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye savaşı ile ilgili karar tasarılarını veto etti. Suudi Arabistan ve Katar 2003 Irak savaşından bu yana İran’ın bölgede artan nüfuzunu engellemeye çalışıyorlardı. Ayaklanmaların başladığı andan itibaren Suriye muhalefetine güçlü destek sağlayan Suudi Arabistan’ın hedefi Esad’ı devirmek ve Suriye‘de Suudi Arabistan’la dost bir rejim inşa etmekti. Bu amaç doğrultusunda da cihatçı gruplar da dahil olmak üzere muhalifleri, para ve silahlarla destekledi. Suudi Arabistan’ın Mısır ve Tunus diktatörlerinin arkasından ağlarken Suriye’nin demokratikleşmesini, halkının daha fazla özgürlüğe kavuşmasının istemesi ise tam bir ironiydi. Türkiye-Suriye ilişkileri 2000’li yılların ortalarına kadar sorunsuz devam etmişti. Hatta 2004 ve 2007 yılında Beşar Esad’ın Türkiyeyi ziyaret etmesi ile ilişkilerde yeni bir sayfa açılıyordu. Bu dönem Türkiye için Suriye ile ilişkilerin en üst düzeye çıkarıldığı dönem oldu. Karşılıklı diplomatik ziyaretler ve gelişen ilişkilerde, Türkiye, Golan Tepeleri Suriye’ye geri verilmeden Suriye-İsrail arasında bir barışın gerçekleştirilemeyeceğini söylerken Beşar Esad ise PKK ile mücadele etmenin Türkiye’nin en tabi hakkı olduğunu söylüyordu. Suriye’de iç savaşın başlamasıyla Esad’ın devrilmesinden yana tavır alan Türkiye ile Suriye arasında gerilim hiç düşmedi. Türk savaş uçağının 2015’te Suriye tarafından hava sahasına girdiği iddiasıyla vurularak düşürülmesi, iki ülke arasındaki gerilimi daha da tırmandırdı. Türkiye Esad’sız bir Suriye düşlerken Esad Suriye’deki rejim karşıtı en büyük iki grubun; IŞİD ve El Kaide bağlantılı Nusra’nın büyümesinde Türkiye’nin bu gruplara verdiği desteğin hayati önem taşıdığını iddia etti. “Bu siyaseti izledikleri sürece sığınmacı sayısı daha da artacak. Eğer sığınmacılar ile ilgili endişeniz varsa, o zaman teröristleri desteklemeye son verin” diyerek Türkiye’yi uyarmaktan geri kalmadı. İran Devrim Muhafızları ile Tahran destekli milislerin Suriye’de bulunması İsrail’in en büyük korkusuydu. Bu nedenden ötürü İsrail, iç savaş başladığında sessiz kalsa da zaman zaman yaptığı hava saldırısıyla, İran’ın Suriye’de kalıcı olmasına izin verilmeyeceği konusunda uyarılarda bulundu.

İç savaş başladıktan sonra Beşar Esad küçük tavizlerden oluşan bir karışımla iktidarını ayakta tutmaya çalıştı. Esad yönetimi açıkladığı önlemlerle Kürtler’den muhafazakar dincilere, çeşitli gruplara göz kırptı. Kısmî afla birlikte,  isyan dalgasının Kürt bölgelerine dağılmasını engellemek için ülkedeki pasaportsuz on binlerce Kürt’e vatandaşlık verilmesi, öğretmenlere başörtüsü yasağının kaldırılması ve Suriye’deki tek kumarhanenin kapatılması gibi önlemler almaya çalışırken zaman içerisinde Baas Partisi dışında da siyasi partilerin kurulmasına olanak sağlayan yasal düzenlemeler ile muhaliflere yönelik genel af çıkardı. Ancak  muhalifler bu açılımları özgürlük ve siyasî hak taleplerini karşılamaktan uzak  oyalama olarak görürken Beşar Esad bu gösteriler için  ‘Ülkeyi yıkmaya yönelik bir İsrail komplosu olarak adlandırıyordu.

Rejimin muhaliflere karşı acımasız şiddeti karşısında Avrupa Birliği ülkeleri, Devlet Başkanı Beşar Esad’ın bazı akrabaları ile rejimin bazı üst düzey yetkililere seyahat yasağı uygulanmasına ve mal varlıklarının dondurulmasına karar verirken zamanla yaptırımlar arttı. Yaptırım uygulanacak  kişiler arasında Suriye’nin ikinci güçlü adamı Cumhuriyet Muhafızları Komutanı Mahir Esad ve  kuzeni Rami Makluf vardı.Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, tüm uluslararası baskıya rağmen, geri adım atmayacağını açıklayarak  yaptırımların önemli bir etki yaratmayacağını Suriye’nin zaten son  30-35 yıldır yaptırımlarla karşı karşıya kaldığını belirtiyordu. İç savaş devam ederken muhaliflerin silah isteklerine AB’nin, muhaliflere  yönelik silah ambargosunu sona erdirme kararı karşısında  Beşar Esad, “Eğer Avrupalılar silah gönderirlerse Avrupa’nın arka bahçesi teröristleşir ve Avrupa da bunun ceremesini çeker” diyerek isyancılara gönderilen silahların Avrupa’ya terör ihraç etmek anlamına geleceğini söylüyordu. “Savaş tecrübesi edinmiş teröristler, radikalleşmiş ideolojileri ile Avrupa’ya geri döneceklerdir” derken, kendisi de iç savaşta zehirli gaz veya misket bombası kullanmaktan imtina etmedi. Guta ve daha sonra Hama’da olamak üzere  yaklaşık 23 kimyasal saldırıdan Esad sorumlu tutulmaktaydı. Esad tüm iddiaların doğru olmadığını ve herkesin sarin gazını üretebileceğini iddia etti. Bu konuda Esad’a Rusya ve Çin’den destek geldi. ABD’nin İdlib’teki  kimyasal silah saldırısından Suriye’yi sorumlu tutarak, Suriye rejimine bağlı güçlere saldırı düzenlemesi üzerine  Beşar Esad, Suriye ordusunun, sahip olduğu “kimyasal silahlardan daha önceden  feragat etmiş olduğunu” belirtirken saldırının “ahmakça ve sorumsuzca olduğunu’ belirtiyordu.

Beşar Esad 2014 yılında yalnızca hükümet birliklerinin kontrolü altındaki bölgelerde yapılan seçimlerde oyların yüzde 88.7’sini alarak üçüncü kez devlet başkanı olurken seçimler öncesinde de Esad’ın seçimlerden de zaferle çıkacağı neredeyse kesin gibiydi. Zira parlamento, Esad’ın tekrar seçilmesi için gerekli altyapıyı hazırlamıştı. Adaylık başvurusunda bulunanların Suriyeli anne ve babadan olmaları ve 10 yıldır Suriye’de yaşaması gerekiyordu ki Suriyeli muhaliflerin uzun süredir yurtdışında oldukları birçoğunun da Suriyeli olmayan eşleri olduğuna bakılırsa amaç muhalifleri saf dışı bırakmak olduğu açık olarak görülmektedir. Esad rejiminin tüm çabalara  rağmen uyguladığı şiddet devam ederken  ABD ordusunun Irak’tan çekilmesinin ardından bölgedeki boşluktan yararlanarak  güçlenen IŞİD,  Suriye’deki ayaklanmaların başlamasının ardından ülkedeki kaosu fırsat bilerek ülkenin geniş kesimlerini kontrolü altına aldı.Sünnî nüfusun yoğun olduğu bölgelerde bir hilafet devleti kurmak isteyen IŞİD’in en büyük mali kaynağını  rejime sattığı petrol gelirleri oluşturuyordu.Rejim, Özgür Suriye Ordusu ve diğer muhalifleri zayıflatmak için  IŞİD ile işbirliği yaparak ondan petrol alıyordu. IŞİD yakarak, ağır şiddet uygulayarak, acımasızca öldürerek yüksek binalardan atarak ya da başlarını keserek öldürdüğü insanların görüntülerini dünyaya yayarken, hem korku uyandırıyor, hem de örgüte pek çok militan kazandırıyordu. IŞİD, gittiği her yerde hemen kendi bayrağını dikip, Hilafet’in yeniden gelmesi için çalıştığını, Müslümanlar’dan ibadetlerini camide yapmalarını isteyerek, sigara, uyuşturucu ve alkolü yasaklayıp, kadınların acil bir durum olmadıkça evlerinde kalmasını belirten kurallarını koyuyordu.

Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturan Kürtler ülkenin dörtte birini kapsayan bir alanda yer alıyordu. Yarı özerk konumda olan bölgenin kontrolü PYD’nin (Demokratik Birlik Partisi) elinde bulunuyordu. İç savaşta IŞİD’e karşı konumlanmış olan Kürtler ve Rejim güçleri arasında  çatışma yaşanmamıştı. Kürtler IŞİD’le mücadelede önemli rol oynadılar. Rejim ile YPG iç savaş boyunca bazen ittifak yaptı bazen karşı saflarda yer aldı. PYD’nin “Kuzey Suriye Federasyonu”nun kurulduğunu ilan etmesi, Şam yönetiminin ise böyle bir federal yapıyı tanımadığını açıklaması üzerine ilişki rekabete evrilirken Esad,‘Ne olursa olsun müzakerelere açık olduğunu, müzakereler sonuç vermez ise bölgeyi güç kullanarak özgürleştireceğini belirtiyordu.

Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaş ardında milyonlarca kurban bıraktı. Yedi yılda 500 binden fazla insan hayatını kaybederken, Suriye içinde ve dışında 11 milyondan fazla insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. 5 milyon insan başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı. Şehirler harabeye çevrildi. Ayaklanmacıların merkezi durumundaki Haçlı kalesi Crac des Chevaliers hükümet güçlerinin top atışlarına maruz kaldı. Ve hatta ikonik Roma dönemi ören yeri Palmira, savunma amaçlı toprak kazıları ve tank ateşi yüzünden tahribata uğradı. Ardından yaklaşık bir yıl IŞİD’ın kontrolünde kalan Palmira antik kenti IŞİD militanlarınca yakılıp yıkıldı. Yapılan yağmacılık, kültürel mirasa geri dönülmeyecek ölçüde zarar verdi. Bunun yanı sıra Suriye’nin ticaret başkenti sayılan Halep’in sütü kesildi. Kerem Aslı’ya Halep’te yanmıştı. İç savaşta Halep’in kendisi yandı.1986 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınan Halep 2006’da İslam Kültür Başkenti ünvanını da taşıyordu. Camileri, kiliseleri Alevisi, Sünnisi ve Hristiyanı ile birlik içinde yaşayabilen eşsiz şehir Suriye halkı gibi yakıldı, yıkıldı parçalandı. Özellikle Halep’in ortaçağ Arap mimarisiyle dünyaca ünlü tarihi merkezi, savaşın ilk günlerindeki şiddetli çarpışmalar sırasında harap oldu. Birçok uluslararası aktörün müdahil olduğu ve sekiz yıldır devam eden iç savaşı bitirmek için aralarında Rusya, Türkiye ve İran’ın da bulunduğu pek çok devletin şu ana kadar yaptıkları girişimler başarılı olmazken, isyanın başında Esad’a ömür biçenlerin atladıkları şey Lübnan’da yıllarca at oynatmış Suriye gizli servisinin ve ordusunun rejime olan bağlılığıydı. Suriye ordusu Mısır’da olduğu gibi tamamen çözülmedi. Ordudan kaçışlar olsa da bütünlüğünü korudu. Rusya’nın sahaya inmesi Suriye’nin iç savaş sonucunda birçok küçük devletçiğe parçalanacağı beklentilerinin de sonu oldu. Beşar Esad; Hama, Halep, Humus gibi şehirlerin  yeniden hakimi oldu. “Esad gidici” diyenler artık Suriye’de barış ya da en azından savaşın sona ermesi için, Beşar Esad ile de konuşmak gerekeceğinin farkına vararak onun Suriye’nin tamamında zafere ulaştığını kabul ettiler. Korkunç iç savaştan, çeyrek milyon insanın ölümünden, işkenceden ve sürgünden birinci derecede sorumlu olan Beşar Esad, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’ın dediği gibi “savaşı kazandı ama barışı hala kazanamadı”.

Ortadoğu’da barış mı? Şimdilik güzel bir hayal…

 

Önerilen Okumalar

Modern Ortadoğu Tarihi/William L.Cleveland

Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi/Hamit Bozarslan

Suriye’de İktidar Mücadelesi/Nikalaos Van Dame

Suriye.Yıkıl Git, Diren Kal/Fehim Taştekin

Rojava-Kürtlerin Zamanı/Fehim Taştekin

Suriye/M.Hüseyin Mercan

Terörizmin Tarihi/Gerard Chaliand,Arnaud Blin

Al Sana Bahar/Hüsnü Mahalli

Diren Suriye/Hüsnü Mahalli

Ortadoğu’da Diktatörler/Hüsnü Mahalli

Rüştü Nar

@iznewsagency

 

 

Son Haberler

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

ABD Savunma Bakanı: ‘İran savaşı şu ana kadar ABD’ye 37,5 milyar dolara mal oldu’

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, İran ile savaşın şu...

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.