24 Eylül 2026
13.8 C
İstanbul

Esadların Suriyesi | Rüştü Nar

Çocukluğumun tek kanallı döneminde İran-Irak savaşını televizyondan takip ederdim. Savaş ile ilgili kim saldırmış, hangi tarafın kaç kaybı var gibi istatistiki bilgiler haberlerin ilk konusu olmaktaydı. Zaman geçti Körfez Savaşı’nda Birleşik Güçler’in Irak’ı modern silahlarla yok etmesini bu kez canlı ve renkli izlemeye başladık. Gazze’de ve Batı Şeria’da göstericilerin İsrail’in işgaline karşı taş, sopa ve molotof kokteyli saldırıları haberlerin en önemli konusu olurken Ortadoğu’da kan hiç durmadı.

2010 yılında Tunus’ta seyyar satıcılık yapan üniversite öğrencisi Muhammed Buazizi’nin zabıtalar tarafından tokatlanması üzerine kendisini yakması sonucu gösteriler kısa sürede ülkenin her tarafına yayılırken, daha sonra hızla Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve Suriye gibi yolsuzluk ve rüşvet batağına düşmüş ülkelere de sıçradı. Bernard Henry Levy’nin ‘Arap Baharı’ adını verdiği ayaklanmalarda uzun yıllar diktatörlükle yönetilen halklar, demokrasi ve daha çok özgürlük için sokaklara çıktılar/çıkarıldılar. Ayaklanmaların çıktığı ülkelerin diktatör yönetimleriyle de iyi anlaşan Batılı ortaklar halkın sokağa çıkmasıyla birlikte bir anda demokrasi havarisi kesildiler.

Vekalet savaşları ve ülke içindeki mezhep kavgaları Suriye halkına büyük bedeller ödetti ve ödetmeye devam ediyor. İç savaşta herkes kendini haklı görürken karşısındakileri dinlemeyi, müzakere etmeyi düşünmedi ya da gerek duymadı. Olan yine kadınlara ve çocuklara oldu. Kirli savaşın tüm sıkıntısını çeken, IŞİD’in barbarlığı karşısında topraklarını terk etmek zorunda kalan, terk edemeyip de  IŞİD’in eline düşen Ezidi kadınların çığlıklarıyla Ege sahiline vuran Aylan bebeğin cansız vücudu bize insanlığımızı sorgulattı.

Bulunduğu konum, barındırdığı farklı etnik, dinsel mozaik, tarihsel birikimi ve uyguladığı aktif politika nedeniyle bölgede önemli bir aktör olan Suriye’nin yakın tarihine göz atacağız. Ortak kanıya göre modern Suriye tarihi Hafız Esad ile başlamaktadır. Özelde Esad ailesini incelerken genelde modern Suriye tarihinde gezineceğiz.

‘Şam-ı Şerif’

Büyük İskender’in ölümünden sonra, Anadolu’nun güney bölümünden başlayıp neredeyse Hindistan’a kadar bölümü alan General Selevkos’un soyundan gelenlere Selevkos ya da Suriyeli dendi. Tarih boyunca  İbraniler, Asurlular, Babilliler, Persler, Yunanlar, Romalılar, Bizans, Emevîler, Abbâsîler, Eyyubiler, Selçuklular, Memlûklular ve Osmanlı Devleti tarafından yönetilen Suriye’nin başkenti Şam, Emeviler  ve Memlûklulara başkentlik yapmıştı. 1516’da 1. Selim döneminde Osmanlı yönetimine geçen ve yaklaşık 400 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Suriye’ye Osmanlılar Şam-ı Şerif derlerdi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’a bırakılan Suriye’yi 1920’de Faysal’dan teslim alan Fransa, ülkedeki etnik ve mezhepsel farklılıkları körükleyerek Suriyelilerin kendine karşı birleşmesinin önüne geçerek böl-yönet politikasını uyguladı. Güçlü toprak sahipleriyle özellikle Sünni elitle çatışmak yerine onları kazanma politikası izleyerek varlığını korumaya çalıştı. Tüm bunlara rağmen Suriye toplumunda manda yönetimine karşı oluşan muhalif sesler II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle bağımsızlık mücadelesine dönüşerek 17 Nisan 1946’da Suriye Arap Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla taçlandı.

1930 yılında Kuzeybatı Suriye’nin yoksul bölgesi Kardahar’da dünyaya gelen Hafız El Esad adlı çocuğun yoksulluk ve sefaletten kurtulma ümidi okula gitmekti. Yoksul olan bölgenin yeterince işlenecek toprağı da olmayınca zorunlu olarak şehre gidilirdi. Bölge halkından şehre gidenler hizmetçilik yaparlarken çocuklar Sünni ve Hristiyan zenginlerin hizmetine verilirdi ki hizmete verilen çocukların başlarına gelen olaylar yürek acısı olarak anılmaktadır. Fakir Alevilerin bu şartlardan kurtulma yolu ya okumak ya da orduya katılmaktı.

‘Erken kalkan darbe yapar’

Lazkiye’de ortaokula giden Hafız Esad ailede ilkokuldan sonra okuyan tek kişi idi. Sınıflarını başarı ile bitiren Esad, Hristiyan Mişel Eflak ve Sünni Salahattin El Bitar tarafından Şam’da kurulan, ‘Arap ulusu tek olduğu gibi ideolojisi de tek olmalıdır’ diyen ve her türlü yabancı sömürüsüne, iç çürümüşlüğe, yolsuzluğa ve halk düşmanlığına karşı başkaldırıyı temsil eden Baas Partisi’ne henüz 16 yaşında, Arap Cumhuriyeti’nin  kurulduğu yılda yani 1946’da girdi. Bağımsızlıktan sonra 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulması tüm Arap dünyasında olduğu gibi Hafız Esad’da da travmaya yol açtı. İsrail karşıtlığı Hafız Esad’ın ve Suriye’nin temel politikası haline geldi. İsrail’e karşı topraklarının bir kısmını kaybeden Suriye’de Arap-İsrail sonrası mevcut yönetimlerin İsrail’e karşı sert olmaması bahane edilerek birbiri ardına darbeler olmaya başladı. Bağımsızlıktan sonra Suriye’nin ilk Cumhurbaşkanı Şükrü El Kuvvetli olurken 1949’da General Hüsnü El Zaim aynı yıl darbe yaparak yönetime el koydu. Aynı yıl başka bir General Sami Hannavi, el Zaim’i devirdi. Yılsonunda ise Edip Çiçekli darbe yaparak devlete el koydu.

Liseden sonra kırsaldan gelen pek çok genç gibi Hafız Esad’ın ailesinin üniversite öğrenimini karşılayacak gücü yoktu. Hafız Esad ve diğer alevi gençler için tek yol parasız eğitim ile askeri akademi idi. Akademide çocuklar lise üstü eğitim görebiliyorlardı. Ayrıca okula yazılır yazılmaz maaş bağlanıyor, günde üç öğün yemek, kıyafet ve silah veriliyordu. Hafız Esad 1951 yılında akademide havacılık bölümüne girdi. Başarılı bir öğrenci olan Hafız Esad, Sovyetler Birliği’ne savaş pilotu eğitimi için gönderildi. 1950’lerin sonunda fakir Alevi köylüsü çocuk artık usta bir pilotu. Hafız Esad askerlik görevinin yanı sıra Baas Partisi çalışmalarına katılmayı ihmal etmiyordu.

1955 yılında Süveyş Krizi’nin sonrası Nasır’ın Arapların tek bir devlet çatısı altında birleşmesi gerektiği yönündeki çağrısı Suriye’de de karşılığını buldu. Anti-emperyalist, ulusalcı, milliyetçi sol söylem yükselirken iktidarı darbe ile ele geçiren Şükrü el-Kuvvetli yönetimi Mısır ile birleşmek için yoğun bir çaba içine girdi.1958’de Nasır’ın başkanlığında Suriye ile Mısır’ı birleştiren ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ kuruldu. Mısır ile Suriye gibi bölgenin iki güçlü devletinin birleşmesi birliğe girmek isteyenleri de birliği bozmak isteyenleri de harekete geçirmişti. Hafız Esad Mısır’a hayrandı, Arap birliğini destekliyordu. Ancak Mısır’ın birliğe hakim olmasından Nasır’ın Baas Partisini dağıtmak istemesinden de rahatsız oluyordu. Suriye’nin Moskova ile 1955 yılında imzaladığı silah alımı antlaşması dolayısı ile Batı ülkelerinin eleştirileri, Moskova’nın Şam’a verdiği destek ve Şam’ın komünist devlet nitelemesiyle karşı karşıya kalması bahanesiyle Nahlavi’nin ‘komünizmle mücadele’ kapsamında gerçekleştirdiği darbe sonucunda birlik dağıldı. Suriye tekrar istikrarsız bir döneme girerken Hafız Esad ve arkadaşları bu istikrarsız ortamdan yararlanarak bir darbeyle Baas Partisi’ni iktidara taşıdılar.

Darbe ile genç alevi subaylar iktidara gelmişti. Hafız Esad 33 yaşında hava kuvvetleri komutanı olurken kendisi gibi köylü olan Muhammet Umran ve Salah Cedid de bu grupta bulunuyordu. Devlet başkanının Sünni olmasına rağmen iktidar üç alevi genç; Umran, Cedid ve Esad’ın kontrolündeydi. Darbe ile iktidara gelen Baas Partisi büyük toprak sahiplerinin topraklarına el koyup dağıtmaya başlarken devlette etkin ailelerin üyelerini devlet memurluğundan çıkararak siyasal seçkinler sınıfını yeniden yapılandırmaya  başladı. Partinin sosyalist bir boyuta sahip olması kırsaldaki insanlar ile orta sınıf kentlilerin (öğretmen, öğrenci, memur) partiye yönelmesini de beraberinde getirdi. Bu esnada parti içinde sivil kanat ile subaylar arasında anlaşmazlıklar baş göstermeye başladı. Subaylar parti içinde güçlenmeye başladıkça ayrılıklar ve çatışmalar da belirdi ve iki taraf da birbirini ‘parti ilkelerine ihanet’ ile suçlamaya başladılar. Hafız Esad’ın da içinde bulunduğu, Umran ve Cedid’in başını çektiği genç, devrimci ve taşralı kanat Suriye’de sosyalizmin gelişmesini  (Ulusal Liderlik) savunurken, parti kurucuları Mişel Eflak, Salahattin El Bitar ve General Emin el-Hafız’ın başını çektiği, eğitimini Batı’da tamamlamış kentli gelenekçi grup, Arap ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesini içeren Pan-Arabist siyaset izliyorlardı. İki grup arasında yaşanan fikir ayrılıkları sonucu 1966’da Esad’ın da içinde yer aldığı ekip iç darbe ile Emin el-Hafız rejimini devirip Eflak ve  Bitar gibi gelenekçi kadroları temizleyerek iktidarı bütünüyle ele geçirdiler. Darbe sonucunda 33 yaşındaki genç subay Hafız Esad hava kuvvetleri komutanlığının yanında savunma bakanı olarak silahlı kuvvetlere hakim olurken Salah Cedit ise Partiyi ve sivil yönetimi kontrol ediyordu. Muhammet Umran ise iki isim tarafından tehdit olarak algılanınca orduda Alevileri kayırarak mezhepçiliği körüklemek ile suçlanarak tasfiye edildi. Gönderildiği sürgünde Muhaberat tarafından vurularak öldürüldü.

İsrail’in Golan Tepeleri’ni işgal ettiği (6 Gün Savaşı) Haziran 1967 Savaşı’nda hem hava kuvvetleri hem de savunma bakanı olan Hafız Esad Suriyeliler için utanç verici olan yenilginin faturasını kendi sorumluluğu üst düzeyde olmasına rağmen yenilgiyi Cedid’in yanlışlarından kaynaklandığını bahane ederek faturayı Cedid’e çıkardı. Cedid Esad’dan kurtulma planları yaparken, Cedid’in planlarını öğrenen Hafız Esad, Parti kongresi toplandığında salonu kuşatarak Cedid ve arkadaşlarını kendisine darbe yapmakla suçlayarak tutuklattı. Ardından devletin tüm kurumlarındaki Cedid yandaşlarını tasfiye etti. Kendisi gibi Alevi olan en yakın dostunu tasfiye ederken ülkeyi büyük felaketten, hainlerden (!) kurtardığı operasyonlara ‘el hareke el tahsisi’ yani ’yanlışları düzeltme harekatı’ dedi. Bu gün 2000 yılına kadar bayram olarak kutlandı.1971 yılında yapılan referandum ile köylü kökenli Hafız Esad artık Suriye’de tek başına iktidardı.

1963 Baas  darbesinden sonra ülke siyasetinde aktif olan tüm aktörler saf dışı edildikleri için 1970 yılındaki parti içi darbesinden sonra tüm rakiplerinden kurtulmuş halde iktidara gelen Esad, 1967 yılındaki İsrail’e karşı yaşanan ağır yenilgiden sonra muhalefetini sertleştiren Müslüman Kardeşler ve rejimin güvenliğini tehdit eden her türlü oluşuma karşı şiddet ve sindirme politikasını devreye sokacaktı.1973 yılına gelindiğinde Halk Konseyi denilen seçilmiş bir meclisi doğuran anayasa referandum ile kabul edildi. Ancak anayasa Cumhurbaşkanına öyle geniş yetkiler veriyordu ki meclisin işlevi sembolik kalıyordu. Cumhurbaşkanının halk tarafından sınırsız kez seçileceği maddesi her şeyi gözler önüne seriyordu. Anayasa’dan Cumhurbaşkanı’nın ‘Müslüman olması’ şartının kaldırılması Müslüman Kardeşler için Esad’ın Müslüman olmadığının kanıtıydı. Müslüman Kardeşler’in muhalefetiyle ülkenin büyük şehirlerinde gösteriler organize edilince Esad geri adım atmak zorunda kaldı. Anayasa maddesini ‘Cumhurbaşkanının Müslüman olması‘ olarak değiştirdikten sonra Şii ulemadan Alevilerin Müslüman olduğunu belirten fetva aldı. Medreselere ve dini yardım kuruluşlarına kişisel servetinden bağışlar yaparken imamların maaşlarında artışa gidildi. Cuma günleri Sünnilerle namaz kılmaya başlayarak Müslüman olduğunu gösterecek adımlar atmaya başladı.

Esad elde ettiği iktidarı kaçırmamak için kararlıydı. Muhalefetini saf dışı bırakmış, Baas Partisi’nin genel sekreterliğini de üstlenerek hem devletin hem de partinin başına geçmişti ama yeterli değildi. Yandaşlarını çoğaltmak için bireylere kişisel çıkarlar sağlıyor ya da insanları korkutuyordu. Yönetime, yakın akrabalarını ve arkadaşlarını getiriyordu. Bunlardan biri de pahalı zevkleri olan ve karanlık işler çeviren kardeşi Rıfat idi. Toplumu ve devleti Baas Partisi’nin istediği yönde planlayan Esad, istihbarat örgütlerini de etkin hale getirdi. Ülkeye giriş ve çıkışlar, işyeri açabilmek gibi gündelik işleri istihbarat örgütleri inceliyor, vatandaşların devlete sadakatleri Partiye üye olmak ile ölçülüyordu. Rejim Alevi görüntüsü almaya başladıkça Sünni kısımda kuşkular uyanmaya başlıyordu.

Ekonomisi tarıma dayalı bir ülke olan Suriye’de Esad köylülerin hayat standartlarını yükseltmek için kırsal kesimde eğitim ve sağlık hizmetlerini geliştirme, çiftçilere tohum, makine ve kredi sağlamak için çalışmalar yaparken topraksız köylülere toprak dağıtma planlaması uygulamaya konuldu ancak tarımsal üretimde istenilen artışa erişilemedi. Eski iktidarlar devlet kontrollü ekonomi uygulamak için birçok kurumu millileştirmişlerdi. Esad kamu gücünü korumakla birlikte özel sektörün faaliyetlerini gevşetti. Suriye’de okuryazar oranının düşük olması hükümetin dikkatini eğitim alanına vermesine neden olmuş, okula devam eden öğrenci sayısında artış olurken nüfus artış oranının yüksek olması, kalabalık sınıflar ve düşük eğitim şartları gibi olumsuz sonuçları getirmişti. Eğitim öğrencilere Baas ideolojisini aşılamak için kullanılıyor, Baas Partisi ve önemli kişilerin çocukları üniversiteye alınıyor, burslu olarak yurtdışına gönderiliyordu. Esad döneminde kadınlar da birçok haktan yararlanabiliyor parlamentoya girebiliyor -1976 yılında Kültür bakanı bir kadındı- yargıçlık yapabiliyorlardı. Hafız Esad’ın kadın-erkek eşitliğine yönelik çabaları, bu yöndeki teşvikleri muhafazakar toplumda karşılık bulmuyor, aksine İslami değerlere saygısızlık olarak vurgulanıyordu. Esad toplumu değiştirmeye çalışıyor, ülke gelişiyor ancak eğitimli insan sayısının az olması, görevleri liyakate değil de Baas Parti’sine sadakate göre dağıtılması verimsizliğe yol açıyordu. Toplumsal değişim bireylerin enerjisiyle değil devletin boğucu kontrolüyle sağlanmaya çalışıyordu.

İç politikada toplumu dizayn etmeye çalışan Hafız Esad dış politikada Filistin davasına sahip çıkıyor İsrail’i bir tehdit olarak görüyor, Büyük Suriye’nin (Ürdün ,Filistin,Lübnan toprakları) İsrail tarafından işgal edildiğini düşünüyordu. Bu durum tek Suriye’de değil diğer Arap ülkelerinde de ilgiyle izleniyordu. Rejimin meşruiyetini kuvvetlendirmek için Arap ve Batı ülkeleriyle ilişkilerini sıcak tutmaya çalışıyordu. Mısır, Libya, Sudan, Suriye arasında bir federasyon kurulmasını öngören ‘Tiripoli Bildirisi’ yanı sıra İbn Suud’un ‘Körfez Ülkeleri Federasyonu’ tasarısına destek vermesi, Kaddafi’nin Şam’ı ziyaret edip mali yardımda bulunması ve İran Şahı’nın da maddi desteği Suriye’yi ekonomik olarak rahatlatırken Hafız Esad’ın da elini güçlendiriyordu. Ancak 1967 yılından sonra İsrail’e yönelik eylemlerini artıran Filistinli gerillalar ile Suriye ve Mısır’ın 67’de kaybettiği toprakları alma hevesleri artınca Suriye Sovyetler Birliği’nden silah alımını artırmaya başladı.1967’de 50 bin olan silahlı kuvvetler mevcudu 1973’te 225 bine yaklaşmıştı. Yoğun güvenlik ve silah için ayrılan para ekonomiyi de zora sokuyordu. Hafız Esad 67 savaşını acısını çıkartmak ve  İsrail’e kaybettiği Golan Tepeleri’ni geri almak istiyordu. Kendisi gibi düşünen Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte İsrail’e karşı bir harekat planladılar. Başlangıçta Mısır ve Suriye için savaş iyi giderken Mısır’ın savaştan çekilmesi, İsrail ile antlaşmaya varması, üstelik Nasır’ın İsrail parlamentosu Knesset’te konuşması Esad ve Suriye halkı için Sedat’ın Arap davasına ihanet etmesi anlamına geliyordu. Savaş sonunda müttefikini kaybetse de Golan Tepeleri’nin bir kısmını geri alan Esad savaşın kahramanı olurken itibarını da artırıyordu. Mısır gibi güçlü bir müttefikini kaybetse de Esad bu davanın devam etmesini düşünüyordu. Yolu ise basit, bilinen bir yoldu: Silahlanma ile İsrail’e karşı askeri denge politikası.

Büyük Suriye’nin bir parçası olarak kabul edilen Lübnan’ın, Ürdün’ün ve Filistin’in kontrolünde olmasını isteyen Hafız Esad, Filistinli örgütleri kontrol ederek hem Lübnan siyasetini şekillendirmek istiyor hem de Lübnan ve Ürdün’ün Mısır gibi İsrail ile barış yapmasının önüne geçmeye çalışıyordu. Esad, Lübnan’ın Beka vadisini savunamaması durumunda bölgenin İsrail’in kontrolüne geçmesi ile İsrail’in oradan Suriye’ye saldırabileceği endişesini taşıyordu.

Falanj’ın 1975 baharında Filistinlilerle dolu bir otobüse saldırması zaten tepeden tırnağa silahlı olan tüm gruplar arasında çatışmaların başlamasına neden oldu. Lübnan’da iç savaş devam ederken Esad Suriye ordusunu Lübnan’a gönderdi. FKÖ’nün Lübnan’da sağlayacağı üstünlüğün İsrail’in Lübnan’a müdahale gerekçesi olacağını düşünen Esad,  müslüman olan FKÖ’ne karşı Hristiyan Maruni milislerinin yanında yer aldı. Suriye ordusunun Lübnan’da bulunması çatışmaları geçici olarak durdururken bu durum Suriye’nin Lübnan siyasetine doğrudan müdahale etmesi anlamına geliyordu. Esad Lübnan başkanlık seçimlerinde desteklediği kişileri seçtirerek Lübnan’ı rejimin çıkarlarına uygun kullanmak istiyordu.

Esad Sovyetler Birliği’ne yakın duruyor gibi görünse de Soğuk Savaş döneminde pragmatik politikalar geliştirerek elini güçlü tutuyordu. Bölgedeki konumu ve zamanın şartlarına göre ne Sovyetler Birliği ne de ABD’nin kendisini gözden çıkaramayacağının farkında olan Hafız Esad kartlarını da ona göre oynuyordu. İki kutuplu dünyanın herhangi bir tarafına bağlanmadan şartları gözeterek çok kartlı politika geliştiriyordu. İran’ı Suriye’nin bölgesel çıkarları konusunda tehdit olarak algılamasına rağmen İran Şahı’nı ziyaret etmekten geri kalmadı. İran’da gerçekleşen devrim sonrası yeni kurulan rejimi de ilk tanıyan ve destek veren Esad oldu. Sürekli Arap milliyetçiliğine vurgu yapan Esad’ın İran-Irak savaşı patlak verdiğinde Arap olmayan İran’a karşı Arap ülkesi Irak’ı desteklemesini bekleyenler hayal kırıklığına uğradı. Tüm Arap ülkelerinin tepkisini çekse de İran-Irak Savaşı’nda Esad İran’a destek verdi. Esad’ın pragmatik siyaset anlayışı Türkiye ilişkilerinde de kendini gösterdi. Bağımsızlığından sonra Suriye’nin Hatay’a ilişkin talepleri olsa da 80’lerde Suriye -Türkiye ilişkileri normalleşmeye başladı. Ilımlı havada Esad’ın PKK kartını oynaması üzerine gerilim artsa da zarar göreceğini anlayan Esad örgüte verdiği desteği bir anda geri çekmekten de çekinmedi.

Esad’ın FKÖ’ne karşı Falanjistleri desteklemesi, İran-Irak Savaşı’nda İran’ı desteklemesi, bunların yanı sıra rejimin despotluğu, önemli ailelerin çocuklarına ayrıcalıklar (Bedelli askerlik yasası, Sovyetler Birliği’ne burslu öğrenci gönderme) verilmesi toplumda ve muhalefette öfkeyi biriktiriyordu . Rejim yolsuzluğa batmış, Esad’ın yakın akrabaları ve çevresi ülke zenginliklerinin büyük bölümünü eline geçirmişti. Aile bireyleri önemli noktalara atanıyor, ismi yolsuzluklara karışmasa da aile bireylerinin yaptıklarına göz yumuluyor, ordu, istihbarat gibi hassas görevlere Aleviler getiriliyordu. Bütün bu olanlar karşısında başta İhvan olmak üzere İslamcılar Esad’ı, içten zorlamaya başladılar. Yeni zenginler ve seçkinler üreten rejimin laik görüntüsü de muhafazakarları rahatsız etmeye başladı. İhvan’a göre ‘laik kafir’, mezhepsel olarak sapkın İslam düşmanı olan Baas rejimi yıkılmalıydı. Halep, Humus ve Hama’da öncelikle protestolarla başlayan gösteriler 1973 Savaşı’nda Golan Tepeleri’nin İsrail’e bırakılmasıyla İhvan’ın muhalefeti için büyük bir koz olmuştu. Buna karşın Esad İsrail’i dış düşman olarak gösterirken içten gelen İhvan saldırılarına karşı da İhvan’ın arkasındaki gücün Mısır ve Siyonistler olduğu tezini işliyordu.

1970’lerde artan olaylar, 1979’da Halep Topçu Okulu’ndaki Alevi öğrencilerin kurşuna dizilmesi, Esad’a Şam’da sarayının önünde suikast girişiminde bulunulması ile işler çığırından çıktı. Rejim bütün gücüyle İslamcı tehdidi ortadan kaldırmak için orduyu sokaklara sürdü. Bunun yanı sıra Baas üyelerinin de silahlanmasına müsaade edildi. Güvenlik güçleri yüzlerce kişiyi tutuklayıp ardından infaz etti ancak şiddet yayılmaya devam etti. İhvan üyelerine ölüm cezasını öngören 49 no’lu yasa ile içteki muhalefeti sindirmeye çalışan Esad şiddetin tırmanmasına engel olamadı.

Rejim karşıtı güçler 1982 Şubatında Hama’yı özgürleştirdiklerini söyleyip bütün Suriye’yi rejime karşı cihada davet ederken Rıfat Esad komutasındaki ordu Hama’da kıyıcı bir saldırı başlattı. İki hafta sonra yaklaşık 20 bin kişinin öldüğü operasyonun sonunda, binlerce kişi hapse atılıp işkencelerde öldürüldüğünde isyan bitmişti. Rejim sadece isyanı bastırmadı, her Suriyelinin boğazında hissettiği bir yıkımla intikamını aldı. 2011’de başlayan gösteriler ile belki de Hama katliamının rövanşı alınmaya çalışıldı. Rejim muhalifi köktendinciler mezhep kutuplaşmasını bilinçli olarak körükleyerek rejimi mezhepçi gösterip rejime karşı Alevi olmayan çoğunluğun desteğini kazanmak istediler. Es geçtikleri nokta ise ordu, polis ve güvenlik güçlerinin kontrolünün Aleviler’de olduğuydu ve onlar da rejime sadıktı.

Hafız Esad’ın otoritesine karşı ilk meydan okuma Baas Partisi 7. Kongresinde ikinci adam konumuna yükseltilen kardeşi Rıfat Esad’tan geldi. Hama katliamında orduyu ağır silahlarla birlikte şehir sokaklarına süren ‘Halk Örgütleri’ adı altında Baas üyelerinin silahlanmasına göz yuman seçkin savunma bölükleri komutanı  Rıfat Esad ağabeyinin kalp krizlerini fırsat bilip ‘başkan olabilirim’ diye düşünmeye başladı. Rıfat Esad kendi planını yaparken Hafız Esad’da karşı önlemler almakta gecikmedi. Rıfat, savunma bölükleri ile Şam’a girip iktidarı ele geçirmeye hazırlanırken Hafız Esad’a bağlı generaller de kendilerine bağlı birlikleri Şam’ a taşıdılar. Rıfat Esad kardeşinin usta manevrası karşısında sessizce pazarlığa oturmak zorunda kaldı. Rıfat önce iktidardan, ardından da yüklü bir para karşılığında Suriye’den uzaklaştırıldı. Sürgün karşılığında aldığı yüklü paralar ile Londra’da oğlu Ribal’e muhalif bir televizyon kurdurarak muhalefetini oradan sürdürmeye devam etti. Esad’ın ise Hama’da isyancılara, Şam’da kardeşine karşı güçlü durması otoritesinin halk onayından ziyade silahlı kuvvetlerin sadakatine bağlı olduğunu göstermişti.

Kanser olduğu konuşulan Esad’ın iktidarı oğlu Basil’e bırakacağı söyleniyordu. 1962‘de Şam’da dünyaya gelen Basil inşaat mühendisliğinden mezun olduktan sonra Harp okulunda tank subayı eğitimini aldı. Futbola meraklı olan Basil okçuluk ve at yarışlarında da başarılar kazanmıştı. Basil, Esad ailesinde yolsuzlukla lekelenmeyen az sayıda kişiden biri sayılıyordu. Esad ailesi üyeleri arasında meydana gelen anlaşmazlıklarda arabuluculuk görevi üstleniyordu. Samimi, dürüst ve son derece aktif olan Basil halkın sorunlarına ilgi gösterdiği için halk tarafından da seviliyordu.

Basil’in kendi kullandığı aracı ile takla atarak hayatını kaybetmesinde üst düzey kişilerin yasadışı işlerini düzenlemek için oluşturdukları ‘Şebbiha’ (hayalet) -Camları karartılmış Mercedes arabalar ile gezerken hayaleti andırmaları- denilen milis güçlerin parmağı olduğu düşünülmesine yol açtı. Şebbiha Rıfat Esad sayesinde dokunulmazlık zırhı ile güçlenmiş ve şımarıklıkta sınır tanımayan bir grup olmuştu. Bu durum Esad ailesini de rahatsız edince Basil Esad bu gruba savaş açmıştı. Basil’in şebekeye öncülük eden kuzenini adamlarının önünde dövmesi Suriye’de efsane gibi anlatılırdı. Büyük oğlunun zamansız ölümü üzerine Esad diğer oğlu Beşar’ı iktidar için hazırlamaya koyuldu.

Soğuk Savaş döneminde hem Sovyetler Birliği ile hem de ABD ile ittifak kurmaya çalışan Esad kendini bir blok içinde konumlamadı. Sovyetler Birliği’ne yakın dursa da Batıyı karşısına alacak pozisyondan uzak durdu. Ancak İran İslam Devrimi’ni desteklemesi ABD ile Suriye ilişkilerin gerilmesine neden oldu. Çift kutuplu dünya düzeninde denge politikasını takip eden Esad, Sovyet kanadının gücünü kendileri  namına değerlendirirken Sovyet dünya sisteminin bir parçası olmadıklarını söylüyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek güç olarak ABD’nin kalması sonucu Esad’ın kartlarını yeniden dağıtması gerekmekteydi.

Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle başlayan süreçte Esad Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e mektup yazarak Kuveyt’ten çekilmesini, aksi takdirde büyük bir saldırıya hedef olacağını belirtti ancak Saddam’ın kararının değişmemesi üzerine Koalisyon Güçlerine katıldı. ABD güçleriyle birlikte hareket ederek yeni dönemde ABD ile buzların erimesini sağlamış, Batı bloğuna yaklaşmıştı. Zaman zaman da Batıya karşı politikalar üretmeye devam etmişti. ABD, Ortadoğu’ya dönük planlarında Suriye’nin rolü önemli olduğundan Şam’ın çıkışlarını görmezden gelmişti.

Genelkurmay başkanı olduğu dönemlerde İsrail ile barışa yanaşmayacağını ve İsrail’i kovmak için kan dökmeye hazır olduğunu belirten Esad’ın 1991’de Arap-İsrail uyuşmazlığının çözümüne yönelik yapılan Madrid Konferansı’na katılmayı kabul etmesi, 1999’da İsrail-Suriye barış görüşmeleri müzakere etme girişimleri, hatta 2000 yılında Esad ile Clinton’un Cenevre’deki Suriye-İsrail barışına dair görüşmeler sonucu müzakerenin çıkmaza girmesinden İsrail’i sorumlu tutması Esad’ın İsrail karşıtı politikalarından dönüş yaptığı şeklinde değerlendirildi. Cenevre görüşmelerinin çıkmaza girmesi, Lübnan’da Refik Hariri hükümetinin Suriye’den bağımsız politika üretmeye çalışması ve 2000 Mayıs’ında İsrail’in Lübnan’dan askerini çekmesi Esad’ın hareket alanını kısıtlarken, Haziran ayında Esad’ın ölümü Suriye için yeni bir dönemin başlayacağını gösteriyordu.

‘Şam Baharı’

First Lady’ Anisa Makluf’un, 11 Eylül 1965 tarihinde doğurduğu ikinci çocuk da erkekti. Adını “haberci” anlamına gelen  ‘Beşar’ koydular. Şam’da Fransızca eğitim veren okula giden Beşar okul çağlarında Baas Partisi’nin gençlik kollarına katıldı. Şam Üniversitesi’nden göz doktoru olarak mezun olan Beşar Esad 1988’den 1992’ye kadar Şam’daki Tişrin Askeri Hastanesi’nde çalıştı. Ardından Londra’ya gitti. Hafız Esad’ın kendisinden sonra iktidarı oğlu Basil’e bırakacağı söyleniyordu. Kardeşi Basil’in 1994 yılında trafik kazasında ölmesi sonucu Beşar Esad, apar topar Şam’a çağrıldığında 29 yaşındaydı. Askeri eğitim almak için Humus’taki askeri akademiye giden Beşar Esad, bir yıl sonra binbaşı ve üç yıl sonra yarbay ve albay oldu. Hafız Esad’ın ölümünün ardından önce tuğgeneral ve ardından mareşal rütbesi aldı. Hafız el Esad’ın 2000 yılında ölümü üzerine parlamento, Baas Partisi’nin tek adayının iktidara gelebilmesi için başkanlık yaşını 40’tan 34’e düşürdü. Beşar, Humus’lu Sünni bir aileden gelen Esma Akhras  ile yılın sonunda evlendi. Esma Esad, emekli bir diplomat kızı olarak 1975’de dünyaya geldi. 1996 yılında King’s College’den mezun olup ardından Deutsche Bank‘da çalışan Esma Esad, Hafız Esad’ın ölümünden sonra, Aralık 2000’de Devlet Başkanı Beşar Esad ile evlenerek Suriye’ye döndü ve kariyerini bıraktı. Kadın hakları ve eğitimi konusunda ki pozitif tavırları ve giydiği şık kıyafetler ile medyanın ilgisini toplayan Esma Esad  Suriye ayaklanması sırasında büyük ölçüde  sessiz kalacağı  için olumlu imajını zedelemiş oldu. First Lady Esma El Esad, verdiği röportajlarda iç savaştaki ülkesinden kaçması için çok sayıdaki teklifi geri çevirdiğini bu tekliflerin “İnsanların başkanlarına olan inancını sarsmak için yapılmış olduğunu” belirtecekti. Batı medyasını da Suriye savaşına yönelik tek yanlı haber yapmakla suçlayacaktı.

 

Beşar Esad göreve geldikten sonra babasından farklı bir siyaset izleyeceğinin sinyallerini vermişti. Yaptığı açıklamalarda şeffaf, insan haklarına saygılı, uluslar arası hukuka uygun hareket edileceği yeni bir siyasi anlayış ve ekonomik özgürleşmenin olacağı yönünde ümitlerin doğmasına yol açtı. Batı dünyası ile yakınlaşmaya başlayan Beşar Esad babasının Batı ile mesafeli olan ilişkisini daha ileriye götürmek istiyordu.

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a gerçekleştirilen saldırılar sonrası Beşar Esad’ın  teröre, özellikle el-Kaide gibi rejime tehdit olabilecek bir örgüte karşı ABD’yi desteklemesi bir şeylerin değişeceğine yönelik umutların artmasına neden olduysa da 11 Eylül saldırıları sonucu ABD’nin tehdit olarak algıladığı devlet ve yapıları yok etmek için önce Afgaistan’a ardından Irak’a müdahale etmesi sonucu Beşar Esad babasının denge politikası aksine ABD’nin karşısında yer aldı. Beşar Esad döneminde babası zamanında sorunlu olan ülkelerle diplomatik, siyasi ve ekonomik konularda işbirliği başlatılmıştı. Yıllardır rekabet içinde olunan Irak ile de işbirliğine gidilmiş ABD’nin Irak’a olan mesnetsiz müdahalesinden vazgeçmesini, Irak’ın Arapların davası olduğu, birlikte direnişe destek vermeleri gerektiğini, daha da ileri giderek işgal karşısında ABD’nin yanında olan Arapların düşmandan daha çok tehlikeli olduğunu belirterek ABD’yi ve Körfez Ülkelerini ağır dille eleştirdi. Esad’ın bu tavrına karşı Suriye’yi köşeye sıkıştırmak isteyen ABD Suriye’nin Irak’taki silahlı gruplara destek verdiğini ve Iraklı liderlerin ülkeye girmelerine göz yummakla suçlayıp ekonomik siyasi yaptırımlar uygulamaya başladı. Buna karşın Esad ise özellikle Avrupa Birliği ile ilişkileri genişleterek yaptırımların olumsuz etkilerini önlemeye çalıştı.

‘Hariri Suikasti’

Suriye’nin Lübnan’ı kendisinin bir parçası olarak görmesi Lübnan’ın iç işlerine karışmasının bahanesi oluyordu. Lübnan iç savaşının 1976  yılında Suriye’nin girişimleriyle bitirilmesi ve akabinde Suriye ordusunun Lübnan’a yerleşmesi Suriye’nin Lübnan üzerinde etkisini artırdı. Ancak Refik Hariri’nin başbakanlık koltuğuna oturması, Suriye karşıtı bir politika izlemesi ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1559 sayılı kararında ‘Lübnan’daki tüm yabancı güçlerin Lübnan’ı terk etmesi ve Lübnan Hükümeti’nin kontrolü  ele almasını’ ifade eden kararı  Esad’ı zor durumda bıraktı. Esad’ın, Emil Lahud’un başkanlık süresinin uzatılması konusunda müdahalesi ve Refik Hariri ve taraftarlarının Suriye’nin Lübnan’dan tamamen çıkmasını talep etmeye başladığı dönemde 14 Şubat 2005’te Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta düzenlenen bombalı saldırıda Refik Hariri’nin öldürülmesi tüm dikkatleri Suriye’ye çekti. Suikasti “korkunç bir suç“ olarak niteleyen Devlet Başkanı Esad, olayın hem Lübnan’a hem de Suriye’ye yöneltilmiş bir saldırı olduğunu dile getirdi. Ancak Suriye karşıtı bir muhalifin öldürülmesi uluslar arası arenada suikastin sorumlusu olarak Beşar Essad’ın görülmesi, ABD başkanı Bush’un Suriye’nin teröre destek verdiğini ve bu nedenle Ortadoğu’da barışa engel oluşturduğunu söylemesi Esad’ı zor durumda bıraktı. Beşar Esad Suriye birliklerinin Lübnan’dan çekileceğini ilan etti. Esad, birliklerinin komşu ülkede kalmasının aynı zamanda ülkesi için mali bir yük olduğunu belirterek Güvenlik Konseyi’nin Hariri suikasti ile ilgili komisyonun taleplerini yerine getirmesini istedi. Esad, yönetiminin de komisyona yardımcı olmasının yanı sıra Şam yönetimini suçlayacak deliller bulunmaması sonucu zorlu bir süreçten yara almadan kurtuldu.

‘Temmuz Savaşı’

Hizbullah’ın İsrail sınırını geçerek İsrailli askerleri taraması ve kaçırması sonucu İsrail’in karşı saldırı başlatması üzerine 33 gün süren Temmuz savaşı başladı. Beşar Esad savaşın başlamasının hemen ardından İsrail’e karşı net tavrını gösterdi. Arap ülkelerinden İsrail’e karşı direnişi desteklemelerini isteyen Esad, ABD’nin Ortadoğu planının hayal olduğunu söyledi. Savaş için “Hizbullah’ı desteklediğimiz için bizi suçlayanlara karşı her Arap’ın büyük bir gururla göğsünde taşıdığı bir madalya“ diyen Esad’ın bu süreçte izlemiş olduğu yol Arap toplumları nezdinde güçlü bir lider imajı oluştururken, 2007 Mayıs sonunda yapılan referandumda oyların yüzde 97’den fazlasını alarak ikinci kez göreve seçildi.

‘Suriye Baharı’

Suriye’de nüfus olarak çoğunluğu oluşturan, ancak Şam yönetiminde ağırlığı olmayan Sünni aşiretlerin merkezidir Dera. Halk kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi, olağanüstü hal yasasının kaldırılması, reformların yapılması, internet ve medyanın serbest olması gibi isteklerle gösterilere başladı. Öncesinde silahsız olan eylemler daha sonra silahlı bir biçimde diğer şehirlere de yayılmaya başlayınca ordu birlikleri devreye girdi. Beşar Esad bu protestolara sert şekilde karşılık verirken, protestoculara ateş açılmasını emretti ve böylelikle Suriye Ordusu’nun kendi halkına karşı bir savaş başlatmasına yol açtı. Gösterilerin şiddeti artarken Beşar Esad’a bağlı birlikler ve rejime destek veren paramiliter güçlerin (Şebbiha), rejim karşıtlarına yönelik operasyonlarında insanlığa karşı savaş suçu işlemekten çekinmediler.

Esad’ı destekleyenler ülkenin Irak’taki gibi bir iç savaşa sürükleneceği endişesini taşırken bu kesim içerisinde Aleviler çoğunluktaydı. Birçok kişi Suriye devletinin yıkılması veya değişimden korkuyordu. Muhalif grupların Esad’ın gitmesi dışında hiçbir konuda uzlaşamamaları Esad’sız bir Suriye’nin nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin de bir görüş birliği oluşturamamaları Esad’ın zaman içinde güçlenmesine yol açtı. Suriye’de olaylar başladıktan sonra harici aktörler devreye girerek vekalet savaşını başlattılar. Suriye’nin kırılgan, etnik, dinsel ve mezhepsel yapısı kaşınıp kışkırtılınca ülkenin parçalanma senaryoları yanı sıra bölgesel haritalar da devreye girdi. İran rejim karşıtı ayaklanmaların başladığı andan itibaren Esad rejimini destekleyerek Devrim Muhafızları’nı ve paralı askerleri Suriye’ye gönderdi. Suriye’deki iç savaşın Sünni cihatçılar kaynaklı mezhep boyutu, İran’a kendini Şiilerin koruyuculuğu misyonunu yüklenmesi yanı sıra İran’ın Lübnan ve Filistinli örgütlerle olan bağını koruması bakımından da Suriye’nin önemi çok büyüktü. Rusya, Esad’ın iç savaşı kaybetmesine artık kesin gözüyle bakıldığında devreye girdi. 2015 yılında Rusya, Suriye rejimine askeri desteğini başlattı. Rusya resmi hedefini ‘terörle mücadele’ olarak açıklarken sadece IŞİD’i değil Esad karşıtlarını da hedef aldı. Rusya’nın müdahalesi Esad’ın elini güçlendirirken Esad ülkenin büyük bölümünde kontrolü yeniden sağladı. Ama Rusya bu süreçte sivillere karşı işlenen savaş suçları hakkındaki iddialara hep kulaklarını tıkadı. Veto yetkisi olan Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye savaşı ile ilgili karar tasarılarını veto etti. Suudi Arabistan ve Katar 2003 Irak savaşından bu yana İran’ın bölgede artan nüfuzunu engellemeye çalışıyorlardı. Ayaklanmaların başladığı andan itibaren Suriye muhalefetine güçlü destek sağlayan Suudi Arabistan’ın hedefi Esad’ı devirmek ve Suriye‘de Suudi Arabistan’la dost bir rejim inşa etmekti. Bu amaç doğrultusunda da cihatçı gruplar da dahil olmak üzere muhalifleri, para ve silahlarla destekledi. Suudi Arabistan’ın Mısır ve Tunus diktatörlerinin arkasından ağlarken Suriye’nin demokratikleşmesini, halkının daha fazla özgürlüğe kavuşmasının istemesi ise tam bir ironiydi. Türkiye-Suriye ilişkileri 2000’li yılların ortalarına kadar sorunsuz devam etmişti. Hatta 2004 ve 2007 yılında Beşar Esad’ın Türkiyeyi ziyaret etmesi ile ilişkilerde yeni bir sayfa açılıyordu. Bu dönem Türkiye için Suriye ile ilişkilerin en üst düzeye çıkarıldığı dönem oldu. Karşılıklı diplomatik ziyaretler ve gelişen ilişkilerde, Türkiye, Golan Tepeleri Suriye’ye geri verilmeden Suriye-İsrail arasında bir barışın gerçekleştirilemeyeceğini söylerken Beşar Esad ise PKK ile mücadele etmenin Türkiye’nin en tabi hakkı olduğunu söylüyordu. Suriye’de iç savaşın başlamasıyla Esad’ın devrilmesinden yana tavır alan Türkiye ile Suriye arasında gerilim hiç düşmedi. Türk savaş uçağının 2015’te Suriye tarafından hava sahasına girdiği iddiasıyla vurularak düşürülmesi, iki ülke arasındaki gerilimi daha da tırmandırdı. Türkiye Esad’sız bir Suriye düşlerken Esad Suriye’deki rejim karşıtı en büyük iki grubun; IŞİD ve El Kaide bağlantılı Nusra’nın büyümesinde Türkiye’nin bu gruplara verdiği desteğin hayati önem taşıdığını iddia etti. “Bu siyaseti izledikleri sürece sığınmacı sayısı daha da artacak. Eğer sığınmacılar ile ilgili endişeniz varsa, o zaman teröristleri desteklemeye son verin” diyerek Türkiye’yi uyarmaktan geri kalmadı. İran Devrim Muhafızları ile Tahran destekli milislerin Suriye’de bulunması İsrail’in en büyük korkusuydu. Bu nedenden ötürü İsrail, iç savaş başladığında sessiz kalsa da zaman zaman yaptığı hava saldırısıyla, İran’ın Suriye’de kalıcı olmasına izin verilmeyeceği konusunda uyarılarda bulundu.

İç savaş başladıktan sonra Beşar Esad küçük tavizlerden oluşan bir karışımla iktidarını ayakta tutmaya çalıştı. Esad yönetimi açıkladığı önlemlerle Kürtler’den muhafazakar dincilere, çeşitli gruplara göz kırptı. Kısmî afla birlikte,  isyan dalgasının Kürt bölgelerine dağılmasını engellemek için ülkedeki pasaportsuz on binlerce Kürt’e vatandaşlık verilmesi, öğretmenlere başörtüsü yasağının kaldırılması ve Suriye’deki tek kumarhanenin kapatılması gibi önlemler almaya çalışırken zaman içerisinde Baas Partisi dışında da siyasi partilerin kurulmasına olanak sağlayan yasal düzenlemeler ile muhaliflere yönelik genel af çıkardı. Ancak  muhalifler bu açılımları özgürlük ve siyasî hak taleplerini karşılamaktan uzak  oyalama olarak görürken Beşar Esad bu gösteriler için  ‘Ülkeyi yıkmaya yönelik bir İsrail komplosu olarak adlandırıyordu.

Rejimin muhaliflere karşı acımasız şiddeti karşısında Avrupa Birliği ülkeleri, Devlet Başkanı Beşar Esad’ın bazı akrabaları ile rejimin bazı üst düzey yetkililere seyahat yasağı uygulanmasına ve mal varlıklarının dondurulmasına karar verirken zamanla yaptırımlar arttı. Yaptırım uygulanacak  kişiler arasında Suriye’nin ikinci güçlü adamı Cumhuriyet Muhafızları Komutanı Mahir Esad ve  kuzeni Rami Makluf vardı.Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, tüm uluslararası baskıya rağmen, geri adım atmayacağını açıklayarak  yaptırımların önemli bir etki yaratmayacağını Suriye’nin zaten son  30-35 yıldır yaptırımlarla karşı karşıya kaldığını belirtiyordu. İç savaş devam ederken muhaliflerin silah isteklerine AB’nin, muhaliflere  yönelik silah ambargosunu sona erdirme kararı karşısında  Beşar Esad, “Eğer Avrupalılar silah gönderirlerse Avrupa’nın arka bahçesi teröristleşir ve Avrupa da bunun ceremesini çeker” diyerek isyancılara gönderilen silahların Avrupa’ya terör ihraç etmek anlamına geleceğini söylüyordu. “Savaş tecrübesi edinmiş teröristler, radikalleşmiş ideolojileri ile Avrupa’ya geri döneceklerdir” derken, kendisi de iç savaşta zehirli gaz veya misket bombası kullanmaktan imtina etmedi. Guta ve daha sonra Hama’da olamak üzere  yaklaşık 23 kimyasal saldırıdan Esad sorumlu tutulmaktaydı. Esad tüm iddiaların doğru olmadığını ve herkesin sarin gazını üretebileceğini iddia etti. Bu konuda Esad’a Rusya ve Çin’den destek geldi. ABD’nin İdlib’teki  kimyasal silah saldırısından Suriye’yi sorumlu tutarak, Suriye rejimine bağlı güçlere saldırı düzenlemesi üzerine  Beşar Esad, Suriye ordusunun, sahip olduğu “kimyasal silahlardan daha önceden  feragat etmiş olduğunu” belirtirken saldırının “ahmakça ve sorumsuzca olduğunu’ belirtiyordu.

Beşar Esad 2014 yılında yalnızca hükümet birliklerinin kontrolü altındaki bölgelerde yapılan seçimlerde oyların yüzde 88.7’sini alarak üçüncü kez devlet başkanı olurken seçimler öncesinde de Esad’ın seçimlerden de zaferle çıkacağı neredeyse kesin gibiydi. Zira parlamento, Esad’ın tekrar seçilmesi için gerekli altyapıyı hazırlamıştı. Adaylık başvurusunda bulunanların Suriyeli anne ve babadan olmaları ve 10 yıldır Suriye’de yaşaması gerekiyordu ki Suriyeli muhaliflerin uzun süredir yurtdışında oldukları birçoğunun da Suriyeli olmayan eşleri olduğuna bakılırsa amaç muhalifleri saf dışı bırakmak olduğu açık olarak görülmektedir. Esad rejiminin tüm çabalara  rağmen uyguladığı şiddet devam ederken  ABD ordusunun Irak’tan çekilmesinin ardından bölgedeki boşluktan yararlanarak  güçlenen IŞİD,  Suriye’deki ayaklanmaların başlamasının ardından ülkedeki kaosu fırsat bilerek ülkenin geniş kesimlerini kontrolü altına aldı.Sünnî nüfusun yoğun olduğu bölgelerde bir hilafet devleti kurmak isteyen IŞİD’in en büyük mali kaynağını  rejime sattığı petrol gelirleri oluşturuyordu.Rejim, Özgür Suriye Ordusu ve diğer muhalifleri zayıflatmak için  IŞİD ile işbirliği yaparak ondan petrol alıyordu. IŞİD yakarak, ağır şiddet uygulayarak, acımasızca öldürerek yüksek binalardan atarak ya da başlarını keserek öldürdüğü insanların görüntülerini dünyaya yayarken, hem korku uyandırıyor, hem de örgüte pek çok militan kazandırıyordu. IŞİD, gittiği her yerde hemen kendi bayrağını dikip, Hilafet’in yeniden gelmesi için çalıştığını, Müslümanlar’dan ibadetlerini camide yapmalarını isteyerek, sigara, uyuşturucu ve alkolü yasaklayıp, kadınların acil bir durum olmadıkça evlerinde kalmasını belirten kurallarını koyuyordu.

Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturan Kürtler ülkenin dörtte birini kapsayan bir alanda yer alıyordu. Yarı özerk konumda olan bölgenin kontrolü PYD’nin (Demokratik Birlik Partisi) elinde bulunuyordu. İç savaşta IŞİD’e karşı konumlanmış olan Kürtler ve Rejim güçleri arasında  çatışma yaşanmamıştı. Kürtler IŞİD’le mücadelede önemli rol oynadılar. Rejim ile YPG iç savaş boyunca bazen ittifak yaptı bazen karşı saflarda yer aldı. PYD’nin “Kuzey Suriye Federasyonu”nun kurulduğunu ilan etmesi, Şam yönetiminin ise böyle bir federal yapıyı tanımadığını açıklaması üzerine ilişki rekabete evrilirken Esad,‘Ne olursa olsun müzakerelere açık olduğunu, müzakereler sonuç vermez ise bölgeyi güç kullanarak özgürleştireceğini belirtiyordu.

Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaş ardında milyonlarca kurban bıraktı. Yedi yılda 500 binden fazla insan hayatını kaybederken, Suriye içinde ve dışında 11 milyondan fazla insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. 5 milyon insan başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı. Şehirler harabeye çevrildi. Ayaklanmacıların merkezi durumundaki Haçlı kalesi Crac des Chevaliers hükümet güçlerinin top atışlarına maruz kaldı. Ve hatta ikonik Roma dönemi ören yeri Palmira, savunma amaçlı toprak kazıları ve tank ateşi yüzünden tahribata uğradı. Ardından yaklaşık bir yıl IŞİD’ın kontrolünde kalan Palmira antik kenti IŞİD militanlarınca yakılıp yıkıldı. Yapılan yağmacılık, kültürel mirasa geri dönülmeyecek ölçüde zarar verdi. Bunun yanı sıra Suriye’nin ticaret başkenti sayılan Halep’in sütü kesildi. Kerem Aslı’ya Halep’te yanmıştı. İç savaşta Halep’in kendisi yandı.1986 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınan Halep 2006’da İslam Kültür Başkenti ünvanını da taşıyordu. Camileri, kiliseleri Alevisi, Sünnisi ve Hristiyanı ile birlik içinde yaşayabilen eşsiz şehir Suriye halkı gibi yakıldı, yıkıldı parçalandı. Özellikle Halep’in ortaçağ Arap mimarisiyle dünyaca ünlü tarihi merkezi, savaşın ilk günlerindeki şiddetli çarpışmalar sırasında harap oldu. Birçok uluslararası aktörün müdahil olduğu ve sekiz yıldır devam eden iç savaşı bitirmek için aralarında Rusya, Türkiye ve İran’ın da bulunduğu pek çok devletin şu ana kadar yaptıkları girişimler başarılı olmazken, isyanın başında Esad’a ömür biçenlerin atladıkları şey Lübnan’da yıllarca at oynatmış Suriye gizli servisinin ve ordusunun rejime olan bağlılığıydı. Suriye ordusu Mısır’da olduğu gibi tamamen çözülmedi. Ordudan kaçışlar olsa da bütünlüğünü korudu. Rusya’nın sahaya inmesi Suriye’nin iç savaş sonucunda birçok küçük devletçiğe parçalanacağı beklentilerinin de sonu oldu. Beşar Esad; Hama, Halep, Humus gibi şehirlerin  yeniden hakimi oldu. “Esad gidici” diyenler artık Suriye’de barış ya da en azından savaşın sona ermesi için, Beşar Esad ile de konuşmak gerekeceğinin farkına vararak onun Suriye’nin tamamında zafere ulaştığını kabul ettiler. Korkunç iç savaştan, çeyrek milyon insanın ölümünden, işkenceden ve sürgünden birinci derecede sorumlu olan Beşar Esad, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’ın dediği gibi “savaşı kazandı ama barışı hala kazanamadı”.

Ortadoğu’da barış mı? Şimdilik güzel bir hayal…

 

Önerilen Okumalar

Modern Ortadoğu Tarihi/William L.Cleveland

Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi/Hamit Bozarslan

Suriye’de İktidar Mücadelesi/Nikalaos Van Dame

Suriye.Yıkıl Git, Diren Kal/Fehim Taştekin

Rojava-Kürtlerin Zamanı/Fehim Taştekin

Suriye/M.Hüseyin Mercan

Terörizmin Tarihi/Gerard Chaliand,Arnaud Blin

Al Sana Bahar/Hüsnü Mahalli

Diren Suriye/Hüsnü Mahalli

Ortadoğu’da Diktatörler/Hüsnü Mahalli

Rüştü Nar

@iznewsagency

 

 

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”