24 Eylül 2026
21.8 C
İstanbul

Demirtaş’ın avukatları, suçlamalara 20 ayrı başlıkla yanıt verdi: “Gizli tanık aslında yok, Twitter hesabı sahte…”

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın avukatları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire’nin verdiği, “Hemen tahliye edilmeli” kararından kısa süre sonra hakkında 3 bin 530 sayfalık iddianameyle açılan yeni davada yöneltilen suçlamalara 20 ayrı başlıkla yanıt verdi.

Avukatlar, iddiaları sıralayarak, belgelerle bu iddiaların daha önce açılan ve halen devam eden yargılamada da konu edildiğine dikkati çekti. Avukatlar, buna rağmen iddiaları yanıtladı. Avukatların hazırladığı dosyada, iddianamede beyanları esas alınan “Mercek” adlı gizli tanığın aslında var olmadığı, Demirtaş’a KCK yönetici tarafından gönderildiği öne sürülen mektubun sahte delil olduğu, Demirtaş’a mal edilen tweet’lerin de sahte bir hesap tarafından atıldığı belgelerle anlatılıyor.

Demirtaş’ın, bazı gazeteci, yazar, hukukçu ve aydınlara gönderdiği mektubun ekinde, avukatlarının hazırladığı dosya da yer aldı. Söz konusu dosyada, 20 ayrı başlıkta, Demirtaş hakkındaki iddialar yanıtlandı. Kapsamlı biçimde hazırlanan dosyada, iddialar sıralandı ve bu iddialara ayrı başlıklarla yanıt verildi. İddialar ve verilen yanıtlar özetle şöyle:

İddia: Selahattin Demirtaş’ın 24 Nisan 2012 tarihinde ABD’nin başkenti Washington DC’de bulunan Brooking Enstitüsü’nde katıldığı bir paneldeki konuşmasının bir bölümü, konuşmasının bağlamından koparılarak Demirtaş aleyhine algı oluşturmak amacıyla kullanılmıştır. İlgili bölümün ses çözümü aşağıdaki şekildedir.

Soru: Burada dikkate alınması gereken bir olay, 800 kiloluk bir gorilin odada olması ve o da PKK. Yani, bu, sizler kendi pozisyonunuzu nasıl açıklıyorsunuz? Siz PKK’ye ne kadar yakınsınız? PKK’nin kullandığı yöntemleri nasıl görüyorsunuz? Bu konudaki sizin düşünceniz önemli.

Demirtaş: Evet, şimdi, her şeyden önce, PKK 30 yıldan daha fazla bir süredir Kürt sorunu, Kürt halkının hakları için silahlı mücadele yöntemini seçmiş bir örgüttür. Biz PKK’yi silahlı bir halk hareketi olarak tanımlıyoruz. Biz bugüne kadar, 1990’dan bugüne kurulmuş hiçbir partimiz, PKK’yi terör örgütü olarak tanımlamadı. Çünkü halk tarafından da desteklenen ama şiddet yöntemini tercih etmiş bir örgüt olarak tanımladık kendisini.

Ancak bizler, şiddeti bir çözüm yöntemi, silahı da bir çözüm yöntemi olarak tercih etmediğimiz için, 1990’dan bu yana demokratik siyasal mücadele yürüten bir partiyiz. Ve bizler, partimize oy veren insanların çok önemli bir kısmının da aynı zamanda PKK’ye sempati duyduğunu biliyoruz.

Ancak bizim PKK ile aramızda organik bir ilişki, organik bir bağ hiçbir zaman olmadı. Sein Fein-IRA ilişkisinde olduğu gibi iç içe geçmiş örgütler değiliz.

Biz PKK’yi doğrudan veya dolaylı, hiçbir şekilde temsil etmiyoruz. Biz BDP olarak, aldığımız oylarla elde ettiğimiz meşruiyete ve taleplerimize dayanarak kendi partimizi, sadece kendi yönetimimizi temsil ediyoruz.

Ancak şunu da biliyoruz ki, PKK de Orta Doğu’da ve Türkiye’de özellikle, bir realitedir. Dolayısıyla Kürt sorununun çözümü sürecinde, dikkate alınması ve bir şekilde temasa geçilerek ikna edilmesi gereken bir aktördür diye düşünüyoruz.

Ve biz bu siyasi çözüm sürecinde, aynı zamanda barışın da gerçekleşmesi için, eş zamanlı olarak mutlaka ama mutlaka PKK’nin de ikna edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ve bu siyasi çözüm arayışları sırasında da mutlaka silahların susması akan kanın durması gerektiği inancındayız.

“O konuşmanın metni…”

İddia: Demirtaş’ın, çözüm sürecinin devam ettiği 2013 yılında düzenlenen, İstanbul Nevroz kutlamasında yaptığı ve dönemin basını tarafından “barış konuşması” olarak anılan konuşması nedeniyle kendisine 4 yıl 8 ay hapis cezası verilmiştir. Sn. Demirtaş ile ilgili bu ceza dosyası kesinleşmemiş olup halen Yargıtay aşamasındadır. Söz konusu konuşmaya ilişkin polis tutanağı ile Demirtaş’ın konuşmasının ses çözümü aşağıda sunulmuştur.

Yanıt: Söz konusu tutanakta, “Türk ve Kürt halkının barış içinde birlikte yaşayabileceğini, siyasetçilerin konuşarak çözüm üretebileceğini aktardığı tespit edilmiştir” ifadeleri yer aldı. Metnin devamında Demirtaş’ın yaptığı konuşmanın tam metni aktarıldı.

Heykel konuşması

İddia: Demirtaş’ın 13 Aralık 2012’de Mardin-Kızıltepe’de düzenlenen mitingde, “Apo’nun heykelini dikeceğiz” söylediği iddiası gerek seçim dönemlerinde iktidar tarafından kullanılmış gerekse de Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden ana dava olarak bilinen yargılamaya konu olmuştur.

“O konuşmayı yaptığım gün, Öcalan, Erdoğan’a iki mektup göndermişti”

Yanıt: Demirtaş’ın bu konuda Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaptığı savunma aktarıldı. Demirtaş’ın savunmasındaki ifadeleri şöyle aktarıldı:

“Şu kadarını söyleyeyim ki o video çok kullanıldı, ben, “Öcalan’ın daha heykelini dikeceğiz” dediğim günde, Erdoğan’ın elinde İmralı’dan Öcalan tarafından yazılmış iki tane mektup vardı. Yeni İmralı çözüm sürecini başlatan mektuplar. Ve bu mektuplar üzerine zaten kısa süre sonra da çözüm süreci başladı, İmralı çözüm süreci.

Ben o konuşmayı yaptığımda, gözlerimin önünde otobüsten görebileceğim şekilde, elinde bir tane Öcalan posteri var diye 15-20 kişilik bir genç grubu kıyasıya dövüyordu polisler. Gözlerimin önünde. Ben de hem mektuptan haberdardım hem de Erdoğan’ın mektuba verdiği cevaptan haberdardım ve Ankara’da şu konuşuluyordu; bu defa barış çok yakın ve bu barışı gerçekleştirecek olanların heykeli dikilecek.

Aslında patenti bana ait değil. İsmini söylemeyim ama bende o anda çağrışım yaptıran şey, bir hükümet yetkilisinin kullandığı cümledir, aynen budur. Dolayısıyla ben orada, yakında barış gelecek ve Öcalan da bu barışın mimarlarından biri olacak ve heykeli dikilecek. Sembolik olarak denir ya hani, barışı getirecek insanın heykeli dikilir kardeşim, halk arasında kullanılan bir deyimdir.

Böyle heykeli dikilecek insan, heykeli dikilecek adam, heykeli dikilecek kadın denir ya. Böylesine kullandığım bir sözü, Erdoğan’ın da kendisi de biliyor, bakın o dönem çıkıp itiraz etmiyor hiç kimse itiraz etmiyor, aradan yedi yıl geçiyor, Erdoğan bir seçim kampanyasında bu videoyu miting miting dolaştırıp, “Bakın, Apo’nun heykelini dikecekmiş bunlar. Bilmem kimle ittifak yapmış bunlar.” İşte böyle diyecek kadar küçülebiliyor. Utanç duydum yani. Onun düştüğü halden utanç duydum. Bir ülkenin Cumhurbaşkanı kendini bu kadar küçültmemeli. O konuşmayı niye yaptığımı kendisi de biliyor, o dönemin bakanları da biliyor.”

“Şiddet, Erdoğan’ın ‘Kobani düştü düşecek’ sözleriyle başladı”

İddia: Bilindiği gibi, 6-8 Ekim 2014 tarihinde ülkemizde meydana gelen ve çok sayıda yurttaşımızın yaşamını yitirdiği ve yaralandığı, bunun yanı sıra mal kayıplarına yol açan acı olaylar yaşanmıştı. Demirtaş’ın, bu acı olaylarla ilgili, hakikatleri ortaya koyduğu, 19 Ekim 2020 tarihinde Gazete Duvar’da yayımlanan yazısı aşağıda sunulmuştur.

Yanıt: Demirtaş’ın yazısı, özetle şöyle: “6 Ekim’de de 7 Ekim’de de 8 ve 9 Ekim günlerinde de, HDP’nin açıklamasının şiddet çağrısı içerdiğine dair hiç kimse en küçük bir imada bile bulunmamıştır. Öyle ki, 7 Ekim’de Islahiye’de mülteci kampında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, HDP’nin şiddet çağrısı yaptığına dair tek bir kelime bile etmedi. Çünkü ortada öyle bir şey yoktu. Şiddet, Erdoğan’ın “Kobani düştü, düşecek” ifadesi üzerine başladı. HDP’nin 6 Ekim akşamı saat 21.50’de yayımladığı açıklamadan sonra Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde çeşitli gösteriler yapıldı. Ki zaten bu gösteriler Ağustos 2014’ten itibaren yapılan gösterilerin bir devamı niteliğindeydi ve etkili de oldu.

Ancak tek bir şiddet olayı, yaralanma ya da ölüm meydana gelmedi. Zaten ertesi sabah hiçbir gösteri ya da olay da yoktu. Her yer sakin ama kaygılı bir bekleyiş içindeydi. Biz HDP olarak Kobani sınırındaki Suruç’ta kitlesel bir mitingin yapılmasının iyi olabileceğini tartışıyor ve bunun imkanlarını araştırıyorduk. Peki HDP’nin çağrısından sonra Başbakan, TBMM Başkanı, İçişleri Bakanı veya muhalefet partilerinin “HDP ortalığı yakıp yıkmaya çağırıyor, provokasyona gelmeyin, bu çağrıya uymayın” şeklinde bir açıklaması var mı, yok. Çünkü ne şiddet var ne de HDP’nin açıklamasının şiddet çağrısı olduğuna dair en küçük bir algı var. Eğer bir parti “ortalığı yakın, yıkın” diye bir çağrı yapıyorsa ülkeden resmi veya sivil düzeyde tek bir uyarı da mı gelmez? Gelmedi.

Çünkü ortada şiddet çağrısı yoktu. Peki buna rağmen nasıl oldu da bunca şiddet, katliam ve yıkım yaşandı? Size yine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Ekim 2014 tarihli konuşmasını hatırlatmak durumundayım. Ne demişti orada? “Kobani düştü, düşecek.” İşte provokasyonları tetikleyen cümle budur. Bu konuşmadan sonra birkaç yerde insanlar yeniden gösterilere başladılar. Çünkü ülkenin cumhurbaşkanı, Kobani’ye yardım edeceği yerde -hani çözüm süreci de var ya, hani Kürtlerle barış oluyor ya, hani analar ağlamayacak ya- adeta keyifle Kobani’nin az sonra düşeceğini ilan ediyordu. Ve ilk provokasyon da bu konuşmadan hemen sonra yaşandı. Muş’un Varto ilçesinde, polis göstericilere ateş açarak 25 yaşındaki Hakan Buksur adlı HDP’liyi katletti. Aynı gün, toplam 13 kişi daha, kimliği belirsiz veya gizlenen kişilerce katledildi. Dolayısıyla provokasyonlara HDP’liler katledilerek başlandı.

“KCK’lılar değil HDP yöneticileri”

İddia: 19. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden davanın iddianamesinde, Sn. Demirtaş’ın KCK yöneticileriyle telefonda konuştuğu iddia edilmiş ancak konuştuğu kişilerin sadece isimleri yazılmış, görevleri belirtilmemiş, konuşmaların içeriğine dair herhangi bir suçlama da yöneltilmemiştir. Yasa dışı yollarla dinlenen konuşma tapeleri dosyaya konulan, Sn. Demirtaş ile konuştukları iddia edilen kişilerin gerçek kimlikleri ve görevleri aşağıda sunulmuştur.

Yanıt:

Ahmet Yıldırım: Dicle Üniversitesi’nde Doçent, PM Üyesi, sonradan Muş Milletvekili

Ali Şimşek: Diyarbakır İl Başkanı

Ali Oruç: Parti Meclis Üyesi

Çimen Işık: Parti Meclis Üyesi

Kamuran Yüksek: Örgütlemeden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı

Kazım Kurt: Hakkari Belediye Başkanı

Mazlum Tekdağ: Parti Meclis Üyesi

Mehmet Abbasoğlu: Eski Genel Başkan ve Yerel Yönetimler Komisyon Üyesi

Nadir Yıldırım: Parti Meclis Üyesi, sonradan Van Milletvekili

Nejdet Atalay: İl Başkanı sonradan Batman Belediye Başkanı

Osman Baydemir: Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı, sonradan Şanlıurfa Milletvekili

Selma Irmak: Genel Başkan Yardımcısı, sonradan Hakkari Milletvekili

Şükran Aydın: Bismil Belediye Başkanı

Turan Genç: Yerel Yönetimler Komisyonu Üyesi

“’Mercek’ adlı gizli tanık aslında yok”

İddia: Demirtaş’ın TBMM’de Kürtçe konuşma yapması için talimat aldığını iddia eden ve bu ifadeleri, 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden davanın iddianamesinde yer alan “Mercek” adlı gizli tanığın gerçekte hiç olmadığı ve böyle beyanlarının da bulunmadığı, bizzat Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına ısrarlarımız üzerine yazılan müzekkere cevabında belirtilmiştir. İlgili müzekkere aşağıda sunulmuştur.

Yanıt: Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen müzekkerede, gizli tanıt evrakları arasında ‘Mercek’ adlı gizli tanığa ait evrakların bulunmadığı belirtildi. Duruşma tutanağına da bu ifadenin işlendiği görüldü.

“107 görüntünün hiçbirinde Demirtaş yok”

İddia: 19. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden davanın iddianamesinde, Sn. Demirtaş’ın, olaylı geçen çok sayıda izinsiz gösteriye bizzat katıldığı belirtilerek, 107 adet görüntü kaydı, görüntü incelemesi yapılmadan dava dosyasına eklenmiştir. Israrlarımız üzerine, yargılamanın üçüncü yılında görüntüler bilirkişiye gönderilmiş ve yapılan görüntü çözümünde, 107 görüntünün tek bir tanesinde dahi Demirtaş’a rastlanılmadığı ortaya çıkmıştır. Bu görüntü çözümleri, aşağıda sunulmuştur.

Yanıt: Metnin devamında bilirkişilere yaptırılan incelemeler özetlenerek, 107 görüntünün hiçbirinde Demirtaş’ın bulunmadığı, belgelerle ortaya konuldu.

29 FETÖ’cü savcı

İddia: 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden dava dosyasında bulunan fezlekeleri hazırlayan FETÖ’cü savcıların listesi ve hazırladıkları fezlekelerin numaraları aşağıda sunulmuştur.

Yanıt: Metnin devamında Demirtaş hakkında fezleke düzenleyen 29 savcının ismi ve FETÖ gerekçesiyle görevden alındıkları tarihler tek tek sıralandı.

“Hendek” konuşması

İddia: 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam eden davanın iddianamesinde suçlama konusu olan, Demirtaş’ın 26-27 Aralık 2015 tarihinde düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Genel Kurulu’ndaki konuşmanın içeriğine dair beyanının 8 Ocak 2020 tarihli SEGBİS kayıtları aşağıda sunulmuştur.

Yanıt: Metnin devamında, Demirtaş’ın konuşması aktarıldı. Demirtaş’ın, hendeklerle ilgili sözleri özetle şöyle: “Şimdi benim bu direniş dediğim, halkın direnişi, bizim direnişimiz dediğim, halkın direnişini kutluyoruz dediğim her yeri savcı cımbızlayarak “hendek ve barikat direnişini selamlıyor, kutluyor” diye verdi. Medya da halen o şekilde vermeye devam ediyor. Oysa bizim HDP olarak başlattığımız direniş, bütün bu çatışmaları durdurmaya dönük bir sivil direnişti. Ondan sonraki konuşma metinlerimin de bu şekilde algılanması lazım.

O dönem, bu girişimlerimizi provoke eden hükümet de başka çevreler de maalesef ki başarılı olmamızı engellediler. Ondan sonra defalarca basına çıktım, açıklama yaptım. Dedim ki, bu siyaset alanına çekme çağrısıdır, özerklik ilanı değildir. Bu kadar kızılca kıyamet koparıyorsunuz, ama işler daha da kötüye gidecek. Anlatmaya çalıştım röportajlarla. Basın da bize kapalı, kimse haberimizi de yapmıyor. Türkiye’ye sesimizi duyuramıyoruz. Ama yine de açıklamalarım var, fezleke ile ilgili konuşmalara, savunmaya sıra geldiğinde bunu detaylı bir şekilde sizinle paylaşacağım, ama bunu bilin isterim.

İddia: Demirtaş, hendek döneminde, bir dizi ilçede düzenlenen mitinglerde konuşmalar yapmıştır. Cizre, Nusaybin, Diyadin, Varto, Lice, Yüksekova, Başkale’de yaptığı konuşmalar şöyledir.

Yanıt: Metnin devamında, ayrı başlıklarla, Demirtaş’ın bu ilçelerde yaptığı konuşmalar özetlendi. Konuşmalar özetle şöyle: “Biz elimizden geleni yaptık daha fazlasını yapmaya devam edeceğiz. Silahların susması ve diyalogla sorunların çözülmesi için çağrılarımızı her gün daha güçlü yapacağız. Bu savaş politikalarının son bulması için siyasetçiler olarak, neyse görevimiz asla ondan çekinmeyeceğiz, kaçınmayacağız.”

“Bizler Halkların Demokratik Partisi’nin bütün yöneticileri, bütün seçilmişleri, sesimiz duyulana kadar, barış çığlıklarımız bir anlam bulana kadar, karşılık bulana kadar, her gün sesimizi yükselterek “barış, barış, barış” diye bağırmaya devam edeceğiz. Özgürlüklerimizi, haklarımızı, sahip olmamız gerekip de elimizden zorla alınan, gasp edilen her şeyi bizler siyasetle kazanabiliriz. Buna inandığımız için HDP’deyiz. Bu gücümüzün olduğuna inandığımız için HDP’deyiz. Biz AKP’yle, devletin yanlış politikalarıyla baş edebilecek güçteyiz.

Tek bir gencimizin silah tutmasına gerek yok. Canını ortaya koymasına gerek yok. Siz gereğinden fazla öldünüz. Gereğinden fazla acı, zulüm çektiniz. Burada demokrasi ve özgürlük mücadelesinde görev bizimdir, görev seçilmişlerindir. Biz sizin hakkınızı, hukukunuzu her yerde korkusuzca savunacağız. Nusaybin esnafı, Nusaybin gençliği, Nusaybin’in kadınları, Nusaybin’in ticaret erbabı, her biriniz, çiftçisi, öğrencisi fedakârlık yapılması gerektiği her zaman en büyük fedakârlıkları yaptınız. Özgürlüğünüz için bedel ödenmesi gerektiği zaman gözünüzü budaktan sakınmadınız ama biz “yeter” diyoruz artık. Çektikleriniz yeter, bu yolun artık özgürlüğe doğru açılması için son bir hamleyle barış mücadelesini yükseltelim, hem ateşkesi sağlayalım, hem müzakere masasına dönüşü sağlayalım.”

Sahte delil

İddia: 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden davanın iddianamesinde Sn. Demirtaş’a yöneltilen suçlamalardan biri de Sabri Ok adlı bir KCK yöneticisinden mektupla talimat aldığı iddiasıdır. Söz konusu mektubun hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş sahte bir delil olduğu, Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, Sn. Gültan Kışanak‘ın aynı iddiayla yargılandığı davada tespit edilmiştir.

Bunun yanı sıra, söz konusu mektubun gönderildiği iddia edilen aile de bu iddiayı, polise verdiği ifadede açıkça reddetmiştir. Söz konusu mektubu aileye götürdüğü iddia edilen Ali Oruç yargılanmış ve bu suçlamadan beraat etmiştir. Ancak sahteliği kesinleşen ve hakkında beraat kararı verilen, olmayan bu mektup, bütün bunlara rağmen Sn. Demirtaş hakkında hazırlanan iddianamede delil olarak konulmuştur. İlgili belgeler aşağıda sunulmuştur.

Yanıt: Metnin devamında, söz konusu mektupla ilgili farklı savcılık ve mahkemelerdeki yargılama süreçleri aktarıldı ve böyle bir mektubun gelmediğine yönelik ifadeler sıralandı.

“Bağlamından koparılan konuşma”

İddia: 7 Ocak 2021 tarihinde açılan davanın 3.530 sayfalık iddianamede, Demirtaş hakkındaki çok sayıda haber, internet sitelerinden derlenmiştir. Bu haberlere konu olanlar Demirtaş’ın Meclis grup toplantısı konuşmaları, basın toplantıları, miting konuşmaları gibi kamuya açık konuşmalardır. İddianamede Sn. Demirtaş aleyhine sadece iki adet somut delil bulunmaktadır. Bunlardan biri, birbirleriyle çelişen ama bunun yanı sıra da farklı zaman ve yerlerde bire bir aynı sözleri içeren açık ve gizli tanık ifadeleridir. Bunlarla ilgili çelişkiler ve tuhaflıklar aşağıda sunulmuştur.

Yanıt: Metnin devamında, çelişkiler şöyle sıralandı: “Biri açık, diğeri gizli olan iki tanık, Sn. Demirtaş’ın 30 Eylül 2014 tarihinde Kobani kentine geçtiğini, orada örgütsel talimat aldığını, aynı gün dönüşte Mürşitpınar Sınır Kapısı’nda yaptığı basın açıklamasında geçen, “Bu bir yalvarma değildir. Bu bir minnet değildir. Tarihi direnişe hep birlikte katılalım. Tarihi direnişi hep birlikte yapalım ki, tarih ittifakı da tarih birliği de oluşturma fırsatımız olsun” şeklindeki sözlerini, örgütten aldığı talimat doğrultusunda söylediğini iddia etmektedirler.

İddianame, Sn. Demirtaş tarafından yapılan bu açıklamanın 6-8 Ekim olaylarını başlatan çağrı olarak kabul etmektedir. Bütünlükten koparılan dört cümlenin bağlamı Demirtaş’ın konuşmasından, bağlamı koparılarak alınan bu dört cümle, iddianamenin 3.407, 3.412, 3.454, 3.460 ve 3.461 numaralı sayfalarında bulunmaktadır. İddianamenin herhangi bir yerinde, bu cümlelerin geçtiği konuşmanın tam metni ya da bu cümlelerin bağlamıyla ilgili herhangi bir bölüm bulunmamaktadır. Demirtaş’ın, söz konusu basın açıklamasındaki konuşmasından, bu sözlerin yer aldığı bölüm şöyledir:

“Çok kritik saatlerden, çok kritik dakikalardan geçiyoruz. Şurada konuştuğumuz saatlerde cephede halen çatışmalar devam ediyor. İmkansızlıklar içerisinde bir halk direniyor. Amerika’nın, Rusya’nın teknolojik silahları ve modern silahlarını, tekniğini ele geçirmiş olan IŞİD büyük bir hızla işgalini ilerletiyor, saldırısını ilerletiyor. Bu barbarlıktan kurtulmanın tek yolu birlikte hareket etmektir. İttifak içerisinde, insanım diyen herkesin ortak vicdan etrafında birleşmesi gerekir. Kobani bugün Türkiye’nin her yerinde aynı düzeyde sahiplenilmelidir.”

İddianamedeki dört cümlenin bağlamına bakıldığında, 30 Eylül 2014 tarihli bu konuşma içeriğinin, örgütsel bir talimatın kamuoyuna yönelmiş bir çağrı niteliği olmadığı açıkça görülmektedir. Sadece gerçek bile, açık ve gizli tanık beyanlarını tek başına çürütmektedir. Demirtaş gerçekten böyle bir talimat almış ve bu talimat doğrultusunda bir çağrıda bulunmuş olsaydı hakkında o dönemde acilen bir soruşturma açılması ve fezleke düzenlenmesi gerekirdi. Oysa anılan bu konuşma, hiçbir zaman herhangi bir soruşturmaya konu edilmemiştir.

Öyle ki, Demirtaş hakkında açılan ve halen Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden davanın iddianamesinin, 31 nolu fezlekesindeki 6-8 Ekim olaylarıyla ilgili suçlamalarda dahi bu konuşmaya hiçbir şekilde yer verilmemiştir. Bütünüyle yorum ve tahmine dayanan tanık beyanları da karşılaştırıldığında beyanların çelişkili olduğu görülmektedir. Tanık Kerem Gökalp, dönemin DBP Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek’in, örgüt üst yönetiminden almış olduğu talimatları Demirtaş’a aktardığını (iddianamenin 3.412 nolu sayfası) gizli tanık “Mahir” ise KCK Türkiye sözcülüğünde isimli bir grupta bulunduklarını iddia ettiği kişilerin Demirtaş’a talimat verdiklerini iddia etmektedirler. (İddianamenin 3.460 ve 3.461 nolu sayfaları.) Açık ve gizli tanıkların beyanlarındaki çelişkilerin yanı sıra, aynı tanıkların kişisel yorum ve tahminleri Demirtaş’a yönelik suçlama konusu yapılmıştır.

Örneğin, iddianamenin 3.407 nolu sayfasındaki “Mahir” adlı gizli tanığın beyanında, “İlk etapta Selahattin Demirtaş bu açıklamayı yaparak sorumluluğu tek başına almak istemedi. Böyle bir açıklama yapması durumunda hukuki anlamda sorumlu olacağını biliyordu. Ancak siyasi kariyerindeki geleceğini ve Kandil tarafından üzerinde oluşturulacak baskıyı göze alamadığından, KCK Türkiye sözcülüğünün yapmasını istediği açıklamayı yaptı” şeklinde bir bölüm bulunmaktadır. Burada açıkça görüldüğü üzere, kişisel yorum ve tahmin söz konusudur. İddianamenin 3.413 nolu sayfasındaki Kerem Gökalp adlı tanığın beyanında, “HDP, DBP MYK ve PM’si, DTK ve Selahattin Demirtaş bu şekilde açıklama yapmamış olsaydı 6-8 Ekim olaylarındaki serhildan eylemlerinin şiddeti bu denli olmaz ve ölümler yaşanmayabilirdi” şeklinde bir bölüm bulunmaktadır. Burada da açıkça görüldüğü üzere, kişisel yorum ve tahmin söz konusudur. Bu iddianın dayanaktan tamamen yoksun olduğu açıkça görülmektedir.

İddia: “Sahte Twitter hesabı delil sayıldı”

Yanıt: Metnin devamında, 7 Ocak 2021 tarihinde açılan davanın 3.530 sayfalık iddianamede, Demirtaş aleyhine olan iki adet somut delilden biri, kendisine ait olmayan sahte bir Twitter hesabından atıldığı iddia edilen tweet’lerdir. Bu hesabın, Sn. Demirtaş ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Kendisinin hesabı, https://twitter.com/hdpdemirtas adresli, @hdpdemirtas kullanıcı adlı, 2010 yılının Aralık ayında açılmış olan, Twitter tarafından mavi rozet verilerek doğrulanmış olan hesaptır. O dönemde Barış ve Demokrasi Partisi Eş Genel Başkanı olduğu için @bdpdemirtas olan hesabın kullanıcı adı, kendisi HDP’ye geçtikten sonra @hdpdemirtas olarak değiştirilmiştir.

Barış çağrısı

İddia: Sn. Demirtaş’ın şiddet karşıtı barış mesajlarını içeren sayısız konuşma ve açıklamalarının bir bölümü aşağıda sunulmuştur.

Yanıt: Metnin devamında, Demirtaş’ın yaptığı çok sayıda konuşmadan örnekler verildi. Örnek verilen konuşmalardan biri, özetle şöyle:

“Önceki gün Adıyaman’da yaşamını yitiren asker de bugün Ceylanpınar’da katledilen polisler de bu ülkenin, ezilen insanların, emekçilerin çocuklarıdır. Hepimizin çocuklarıdır. Ben onlara da Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarına sabırlar diliyorum. Acılarını yürekten paylaştığımızı ifade etmek istiyorum. Biz başka türlü bu şiddet sarmalından çıkamayız. Barışı her koşulda savunmak dışında, barışı ilkesel bir yaşam tarzı olarak savunmak dışında, tutunabileceğimiz başka bir şey olamaz. Bilelim ki eğer bu ülke hepimizin ortak vatanı ve hep birlikte yaşayacaksak birbirimizin hakkına hukukuna, dinine kültürüne inancına, yaşam tarzına, daha fazla saygı duyacağız. Özgürlüğü de ancak böyle büyütebiliriz.”

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”