24 Eylül 2026
19 C
İstanbul

IŞİD’e karşı savaşan Kürt kadınlarını konu alan filmin yönetmeni Caroline Fourest: Filmi izleyenler, “Kürtler bizim için savaştı, onlara yardım etmemiz lazım”

Fransız gazeteci ve yönetmen Caroline Fourest’in: “Soeurs D’Armes – Kadınların Silah Kardeşliği filminde Kürtler, savaşan grupların gerçek renklerinden ve ortak motif olan Kürdistan güneşinden yola çıkarak kadınlar ve Kürtlerin fanatizme karşı kazandıkları bu savaşın bir metaforu olarak kalsın istedim.

Filmin, IŞİD’in devlet olarak çöküşü ile eskimesini ve tarihe mal edilmesini istemedim. Bu grup, çok daha derin olan asıl kötülüğün bir tezahürüydü. Savaş ne yazık ki henüz bitmedi ve daha uzun sürecek. Hafızamızın da bu tehdit karşısında canlı kalması ve bizlere daha güç vermesi gerekiyor.

Dünya Kürtleri tek bayrak altında bir ulus olarak görüyor. Açıkçası Japonya’da veya Avrupa’da bu filmi izleyecek olanlar “YPJ, Peşmerge” demeyecekler. Zaten çok azı bunu biliyor. Ancak şunu söyleyecekler,  “Evet, Kürtler bizim için savaştı!, bu nedenle onları terk etmemeliyiz”. Bir de, “Kürtler Irak’ta bağımsızlıklarını istiyor, Suriye’de bizi yardıma çağırıyorlar. Onlara yardım etmemiz lazım.” diyecekler.”

Fransız gazeteci ve yönetmen Caroline Fourest’in Kürt kadın savaşçılarının IŞİD’e karşı mücadelesini konu edinen uzun metrajlı filmi “Kadınların Silah kardeşliği -Soeurs D’Armes” Henüz gösterime girmeden fragmanıyla oldukça büyük ilgi uyandırdı. Yönetmen Fourest ile filmi ve filmde tema edindiği savaşçı Kürt kadınını konuştuk.

Röportaj: Ruken Hatun Turhallı

 “Kadınların Silah Kardeşliği” Filmi yapma fikri sizde ne zaman ve nasıl oluştu?

Dört yıl önceydi, aynı hayat ve aynı savaş anı içinde, kadınların hem ataerkil baskının en korkuncunu hem de feminizmin en ileri düzeyini bir arada yaşamakta olduğunu fark ettiğim anda, ilk fikir oluştu. Sonra, kurtulan Ezdi kızların hikâyelerini okudum. Cihatçıların kadınlar tarafından öldürülme düşüncesiyle dehşetle titrediklerini öğrendiğimde, artık aşağı yukarı ne olup bittiğini biliyordum. Sanki kadın düşmanı deliliklerinin, artık kadın eliyle sonuna geldiklerini onlar da fark etmiş gibiydiler. Nihayetinde kadın korkuları onlara karşı dönmüştü. Bir de uzun bir süredir, neredeyse on beş yıldır radikal dincilik ve İslamcılık üzerine çalışıyorum. Sadece kurgunun bu ikonografik, güçlü, devrimci, tersine dönüşü, tam anlamıyla yakalayabileceğini düşündüm.

Peki, sizin için tetikleyici unsur ne oldu?

Charlie Hebdo saldırısında birçok arkadaşım ve meslektaşımı kaybettim. Bir film yapma fikri aklıma, tam da o gün, 7 Ocak 2015 bu saldırıdan sonra, arkadaşlarımın çoğunu kaybettiğimde aklıma geldi. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Charb, Kürtlere hayrandı. Öldürülmeden hemen önce Kürlerle ilişkiye girmeyi ve saflarına katılmayı hayal ediyordu. Kürt direnişine katılan enternasyonalist bir tugayın hikâyesini anlatmak, benim için bir bakıma onun bu rüyasını gerçekleştirmenin bir aracı oldu. Ben bile katılma arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Bu duyguyla baş etmekte oldukça zorlandım. Film işte bu duygulardan yola çıktı…

Dünya, Kürtleri, özellikle de Kürt kadınlarını IŞİD’e karşı verdikleri cansiperane mücadele ile tanıdı. Oysa dünya mücadelelerinden habersiz olsa bile Kürtler ve Kürt kadınları çok eskiden beri zulme karşı direniyorlardı. Siz Kürtleri ne zaman ve nasıl tanıdınız?

Geçenlerde fark ettim, daha yirmi yaşımda,1995’de, yazdığım ilk makalelerden birinde Kürtlere ayrımcılığı işlemişim, Türk rejiminin yaklaşımını ‘faşist’ olarak ele almışım. Fransa, eskiden beri Kürtleri destekleyen bir geleneğe sahip. Bu gelenek Fransa’da entelektüeller arasında ciddi oranda diri kalmıştı. Ancak, benim Kürt kadın savaşçılarla ilk karşılaşmam sinema vesilesiyle oldu, onları ilk kez Hûner Selîm’in ‘My sweet Pepper Land’ filminde gördüm. Sonrasında gerçek savaşçıları da gördüm. Hem gerilla hem Peşmerge’den hem de PAK’dan kadın savaşçıları gördüm. Beni Şengal’e götürenler de Peşmergeler oldu. Şengal’e, Musul’un alınmasından önce ve sonra olmak üzere tam üç defa gittim.

Bu projenin gerçekleştirilmesi esnasında henüz bilmediğiniz, sizi şaşırtan, özellikle aklınızda iz bırakan şeyler oldu mu? 

Daha Kürdistan’a gitmeden önce senaryomun ilk taslağını yazmıştım. Tamamen kurgusal amaçlarla burada biraz çılgıncasına yazdıklarım, orada gerçeğin eleğinden geçti ve doğrulandı. Örneğin, kafamda kızların cihatçılarla karşı karşıya geldiklerinde onları panikleten bir tür çığlık atıyor olabileceklerini hayal etmiştim. Şengal Dağı’nda ilk kez karşılaştığım kadın gerillalar gerçekten de cihatçıları korkutmak için savaş esnasında bazen “tilili” çektiklerini söylediler. Kulaklarıma inanamadım. Onlardan bu çığlığı benim için bir kez atmalarını istediğimde kızardılar ve utandıkları için bunu önümde yapamayacaklarını söylediler. Çok dokunaklıydı…

Filminizin adı “Kadınların Silah Kardeşliği” Silah ve kadınların bir araya gelemeyeceğini söyleyenlere sözünüz ne olurdu?

Onlara bunu özellikle savaşçı kadınların karşısında söylemekten kaçınmalarını tavsiye ederim. Bence, tüm ataerkil dünya, kadınların bu denli güçlü olabileceğini gördüğünde çok ürktü. İşte benim asıl ilgimi çeken şey de bu. Bir kez olsun gücün eril değil de dişil tarafta olduğu feminist bir savaş filmi yapmak ihtiyacı doğdu.

Senaryo ve sinopsis yazımı esnasında olay örgüsünü hangi kriterlere göre kurguladınız ve karakterleri neye göre belirlediniz? Yael, Kenza ve Zara gibi isimlerin sembolik bir anlamı var mı?

Özellikle genç Ezdi kadın kahraman Zara’nın olduğu tüm bölümler sembolik açıdan çok önemli. Ezdi kadınların başına gelenler bu fanatiklerin, sınır tanımayan kadın düşmanı şiddetini savaşın altında yatan derin nedenleri sembolize ediyor. Fakat ben aynı zamanda filmim aracılığıyla Avrupalı gençlerin de kendilerini keşfetmelerini istedim. Çünkü özellikle onlar IŞİD gibi grupların propaganda ile hedef aldığı kitledir. Gençler, İnternet üzerinden manipüle edilerek iş başvurusu yapar gibi örgüte alınma noktasına geldiler. Sonra da bilmedikleri toprakları kolonileştirmeye ve insanları köleleştirmeye yönlendirildiler. Aslında gazeteci olmanın kötü bir yanı var. Cihatçılar ne zaman bir eylem yapsa, elimizde olmadan onları haber yaparak kahramanlaştırıyoruz. Kahraman oluyorlar çünkü haberlerin konusu onlar. Bir sinemacı olarak istiyorum ki, Avrupa gençliği onlara medyada asla göstermediğimiz, gerçek kahramanların da olduğunu görsün. Bu bizim yansıtmadıklarımızı, Kürt Savaşçıları, nihayet bu gerçek kahramanlarla tanımlayabilsin. Gençliğimiz Kürt direnişine katılan kahramanların da olduğunu görsün. Bu gönüllülerden birinin adının örneğin Kenza olması, Cezayir kökenli bir Fransız olması, Kürt yanlısı ve laik olması bir rastlantı değil. Ciddi bir sembolizm var orada. Arapça kökenli bu ismi özellikle Avrupa’daki kestirmeci ırkçı ve önyargılı yaklaşımlarla mücadele etmek için seçtim.

Filmi Fas’ta çekmeyi tercih etmişsiniz. Filmi Rojava veya Kürdistan Bölgesi gibi öykünün yaşandığı yerlerde, onu yaşayan insanlarla beraber çekmek daha gerçekçi olmaz mıydı?

Aslında filmin bazı sahnelerini Kürdistan Bölgesi’nde Peşmerge ile beraber çektim. Çekimler esnasında Kürdistan Bölgesel Yönetimi bana çok misafirperver davrandı. Hikâyenin öteki Kürt gruplarını da içerdiğini bildikleri halde son derece naziktiler. Benden hiçbir zaman senaryomu okumayı istemediler. Ellerinden gelen yardımı da yaptılar. Sonra filmi Rojava Kürdistanı’nda çekmek istiyorduk. Ancak uygulamada bu çok zor oldu. Gerek zaman, gerek, masraflar, gerekse güvenlik açısından bunun imkânsız olduğunu gördük. Sinema çalışmalarında biliyorsunuz, yarım saatlik bir gecikme bile projenin tamamını felç edebiliyor. Sınırları geçmek için harcadığımız zamanı düşünerek, böyle bir lüksümüzün olmadığına karar verdik. Yine bu filmin finansmanı bizler için çok zor oldu. Kimse filmin başarılı olacağına inanmıyordu. Ben kendim Kürdistan Bölgesi’ndeki masrafları kısmen finanse etmek zorunda kaldım. Yapımcılarım gereğinden fazla risk almıştılar. Gerçek bir savaş filmini çok az bir bütçe ile yapmamız gerekiyordu. Bunu yapmanın tek yolu filmi hızla ve en uygun teknolojik koşullarda iyi bir biçimde yapmaktan geçiyordu. Bu koşulları bize sunan en iyi yer Fas oldu. Zaten Irak ve Suriye’yi konu edinen tüm büyük savaş filmleri orada çekiliyor.

Fas’ta filmi çekerken çok duygulandırıcı anlar yaşadık. Plato olarak kullandığımız bir Berberi köyünde halk çekim için inşa ettiğimiz Ezdi Laleş’ini, çekim sonrasında yıkmamıza engel oldu. Orda yaşayanlar mabedin hatıra olarak kalmasını istediler. Yine çok duygulandırıcı bir olay, Fas’ta rastladığımız Kobanili bir mülteciyi oyuncu koçu olarak işe aldık. Kobanili oyuncu koçumuz, Faslı figüranlara nasıl Kobanilileri ve Ezdileri oynayacaklarını açıklıyordu. Figüranların çoğu Berberi halkındandı ve Ezdilerin yaşadıklarıyla direkt bir özdeşim kuruyorlardı. Sinemanın büyüsünün yarattığı bu duygu paylaşımı eşiz bir şeydi, Kürtleri, Arapları ve Berberileri birbirine bağlıyor ve herkes IŞİD’in yaptıklarına karşı bir şeyler yaratma fikrini seviyordu.

Filminizde, Kürtlerin öncü olduğu, siyasal ve askeri örgütlerin isimlerini belirtmiyorsunuz. Bunu evrensel ruhu korumak endişesiyle yaptığınızı belirtmiştiniz.  Böyle bir seçimin sizi gerçeklerden ve dolayısıyla tam da bu anlamda ulaşmak istediğiniz evrenselden uzaklaştırabileceğinden endişe duymadınız mı?

Evet, biliyorum, bunu bu savaşta yer alan ya da hala ön saflarda savaşan insanlara açıklamak kolay olmayacak. Ancak, benim filmim dokümanter değil, kurmaca bir film. Şüphesiz gerçek yaşanılanları benim filmimden çok daha iyi anlatan filmler yapıldı. Fakat bunların izleyicisi sınırlı sayıdaki bilinçli kesimlerdi. Bu film ise çok daha büyük ve çok daha genç bir izleyici kitlesini hedefliyor. Bu insanlar muhtemelen ne Kürtleri ne de Ezdileri tanıyorlar. Dahası, belki bu savaşta ne olduğundan bile haberleri yok. İşte benim açımdan onlara dokunmak için, Kürtlerin iç kavgalarına girmeyen gerçek bir aksiyon ve duygu filminin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Bu büyük kitle zaten onları anlayacak araçlara sahip değil. Bir de inanıyorum ki tarih de zaten bu savaşı Kürtlerin kendi aralarında bölünmüşlüğü üzerinden yazmayacak. Şanlı tarihe kalacak olan şey Kürtlerin her bir parçasının kendi özgücüyle Islam Devleti’ne karşı nasıl direndiği ve sonuçta her birinin kendi yöntemleriyle ona karsı nasıl muzaffer olduğudur. Bazen, evrenselliğe ulaşmak adına somut gerçeklikten uzaklaşmak ve daha ileriye bakabilmek gerekir. Bu anlamda dokümanter bir filmin sağlayamadığını, kurmaca bir film kolayca yapabilir. Ben şahsen dışarıdan yapılan bir filmin Kürtleri aynı hikayenin etrafında toplaması ve aynı yöne doğru bakmaları fikrini çok seviyorum. Kürtlerin ortak bir geleceği hayalini kurabilmesi için geçmiş üzerine bir uzlaşıya varması gerekiyor. Sinema bu uzlaşıya ve ortak gelecek hayaline katkıda bulunabilseydi bu muhteşem olurdu.

“Kadınların Silah Kardeşliği” filminde Kürtler, savaşan grupların gerçek renklerinden ve ortak motif olan Kürdistan güneşinden yola çıkarak yeniden çizdiğim, tek ortak Kürdistan bayrağı altında savaşıyorlar. Buna paralel olarak, IŞİD bayrağını da hafif bir biçimde değiştirdik. Yine siyah beyaz ve kırık el yazısıyla, ancak çapraz kılıçları da ekledik. Bu, halifeliği yeniden kurmayı hayal eden bütün radikal İslamcı gurupların paylaştığı bir simge. Film, kadınlar ve Kürtlerin fanatizme karşı kazandıkları bu savaşın bir metaforu olarak kalsın istedim. Filmin, IŞİD’in devlet olarak çöküşü ile eskimesini ve tarihe mal edilmesini istemedim. Bu grup sadece çok daha derin olan asıl kötülüğün bir tezahürüydü. Savaş ne yazık ki henüz bitmedi ve daha uzun sürecek. Hafızamızın da bu tehdit karşısında canlı kalması ve bizlere güç vermesi gerekiyor. Dünya Kürtleri tek bayrak altında bir ulus olarak görüyor. Açıkçası Japonya’da veya Avrupa’da bu filmi izleyceek olanlar “YPJ, Peşmerge” demeyecekler. Zaten çok azı bunu biliyor. Ancak şunu söyleyecekler, “Evet, Kürtler bizim için savaştı!, bu nedenle onları terk etmemeliyiz.” Bir de, “Kürtler Irak’ta bağımsızlıklarını istiyor, Suriye’de bizi yardıma çağırıyorlar. Onlara yardım etmemiz lazım” diyecekler.

Ezdilere karşı işlenen soykırım aynı zamanda kadınlara karşı da işlenen bir kadın soykırımı. Uluslararası kadın hareketlerinin buna karşı göstermesi gereken duyarlılığı yeterli oranda gösterdiğine inanıyor musunuz ?

Hayır maalesef. Bunu Nadia Murad’ın, Donald Trump’ ile tanıştırıldığı zaman, Donald Trump’ın gösterdiği talihsiz tepkiden de görüyoruz. Uluslararası mecrada, kurumsal kadın dayanışması çok zayıf. Dünya hala bu soykırımın vardığı dehşetin derecesini yeterince anlamadı. Maalesef benim filmimde de jenosit çok işlenmiyor. Aslında ham gerçeği verdiğinizde izlenmesi çok zor bir film ortaya çıkıyor. Ancak, benim filmim daha ziyade direnişle, mücadele ile ilgili. Filmin merak uyandıracağından ve daha ileri gitme, gerçekte ne olduğunu öğrenme arzusu uyandıracağından eminim. Dünya çapında en azından öyle olacağını umuyorum. Şu anda bir distribütör bulmakta zorlansak da, tam bu nedenlerden dolayı filmimin Amerika Birleşik devletlerinde, Arap dünyasında ve her yerde görülmesini önemsiyorum (İnanılmaz boyutta büyük taleplerin buralardan geldiğini de belirtmeliyim.)

Sadece büyük seyirci kitlesine yönelik ana akım bir film, dünya kamuoyunu Kürtlerin sorunlarına karşı daha duyarlı hale getirebilir. Bağımsızlık istediler diye Kürdistan Bölgesi’nde Kürtler saldırıya uğradığında veya Rojava’da yardıma ihtiyaçları olduğunda yüz üstü bırakılırlarsa, dünya kamuoyu şoka uğramış gibi hissedecektir.

Uluslararası toplumun insanlığa karşı işlenen bu suçun faillerini yargılama konusundaki isteksizliğini nasıl açıklıyorsunuz? Kurbanların Kürtler ve Ezdiler gibi azınlıklardan olması, bunların yarısından fazlasının kadın olması bir neden olabilir mi?

Ben özellikle bir taraftan Türklerin, diğer taraftan Rusların desteklediği Beşar El Esad’ın uyguladığı baskının Rojava’nın yargı yetkisine sahip özerk bir bölge olarak tanınmasını imkansız kıldığını hissediyorum. Rojava’ya yargılama yetkisi tanınsaydı, oradaki mahkemeler yabancı cihatçıları Irak’ta olduğu gibi yargılayabilirdi. Nihayetinde “geri dönenler” sorunu kısmen çözülürdü. Bir de Rojava Kürtlerinin denize açılma imkanı olsaydı, Kürdistan Bölgesi ile aralarındaki ilişkiler de iyileşebilirdi belki. Şayet Türkler Rojava’ya yoğun olarak saldırırsa ki böyle bir ihtimal var.  İşte o gün dünyanın hangi tarafta olduğunu belirlemesi lazım. O tarafın, Kürtlerin yanı olacağını umuyorum.

Siyaset Bilimi Yüksek Okulun’da (Science Po) “Evrenselcilik ve çok kültürlülük” teması üzerine ders veriyorsunuz. Genellikle çelişkili olarak bulunan bu iki kavram, insan haklarının evrenselliğini, özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğini hayata geçirirken kültürel çeşitliliği de aynı oranda öne çıkaran Kürdistan Bölgesi ve Rojava Kürdistan’ında bu uyum içinde uygulanıyor. Bunun evrenselci çok kültürlülüğünün dünyada feministleri için bir ilham kaynağı olabileceğini düşünüyor musunuz?

Öyle olduğunu düşünüyorum. Yıllardır kültürel çeşitliliğe saygıyı, feminizm ve laiklik gibi ortak değerleri dile getiren Aydınlanma Felsefesine dayalı evrensel bir ırkçılık karşıtlığını öğretiyorum. Kürtlerin dünyanın bu bölümünde bu kadar güçlü ve ilham verici değerlerin öncülüğünü yapması büyük bir umut kaynağıdır. Kaosun ortasında ışık kaynağı da olan bir bahçe gibi. Dolayısıyla, karanlık ve kaos yanlılarının onu boğmaması için hepimizin onun etrafında kollarımızı birleştirmemiz lazım.

Kürtlerle ilgili başka filmler de yapmayı düşünüyor musunuz ? Mesela, Kürdistan Bölgesi’nde, Baas rejimine karsı kahramanca direnen, 1974’te işkenceden geçirilen ve idam edilen Leyla Qasim var. Saddam Hüseyin’in 1980 ile 1990 arası, 182.000 Kürt’ün katledildiği Enfal Operasyonu var. Bu operasyonda binlerce kadın ve çocuk canlı olarak toprağa gömüldü. Aileler hala kayıplarını arıyorlar.

Evet, ekrana getirilmeyi hak eden binlerce Kürt hikâyesi var. Ben yirmilerimden beri Kürtler üzerine çalışıyorum. Bir gün yine bu konulardan birini işleyebilirim. Şu an için önceliğim “Kadınların Silah Kardeşliği” nin promosyonu. Filmin dünyayı dolaşmasını istiyorum. Dünyanın dört bir yanında bu filmi izlerken izleyicilerin yüzünde oluşacak duyguları merak ediyorum. Filmin Japonya’dan Arap dünyasına, Güney Afrika’dan Endonezya’ya (buralarda çoktan satın alındı), tüm dünyayı dolaşmasını dört gözle bekliyorum. Yine, biri Mısır’da El Gouna Festivali’nde, diğeri Kürdistan Bölgesi’nde Süleymaniye’de Film festivali olmak üzere, iki avant prömiyerimiz olacak. Ondan sonra Rojava’daki kadın festivaline de gideceğiz büyük ihtimalle. Bu filmi, Arap dünyasında sinema yapan insanlara, katliamdan kurtulan Ezdilere ve gerçek Kürt savaşçılarına göstermek düşüncesi eşiz bir duygu. Benim hayalim işte bu. Filmimin insanları çeşitlilikleri içinde birleştirebilmesini hedefliyorum.

Editörün notu: Sorularımızı Türkçeden Fransızcaya ve yanıtlarını Fransızcadan Türkçeye çeviren Zeynep Turhallı ve Lionel Citot’a çok teşekkürler. | @iznews agency

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”