24 Eylül 2026
14.2 C
İstanbul

SETA raporu – BBC Türkçe Editörü Murat Nişancıoğlu: BBC ilkelerine göre, hiçbir siyasi baskıya maruz kalmadan gazetecilik yapıyoruz

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nın (SETA) hafta sonu yayımladığı, BBC Türkçe’yle ilgili değerlendirmeleri de içeren raporuyla ilgili çok sayıda yorum yapıldı. Rapor suç duyurusuna konu oldu. Türkiye’den ve ülke dışından basın meslek örgütleri de görüşlerini açıkladılar. Rapor hakkında bir değerlendirmeyi okurlarımızla paylaşmamız gerekiyor.

Her şeyden önce, BBC eleştirilmeye ne yenidir ne de bundan gocunur. BBC hemen hemen her gün, dünyada yayın yaptığı her yerde ve İngiltere’de de mevcut iktidarlar tarafından hükümet karşıtı yayın yapmakla suçlanır. BBC bunları ciddiyetle değerlendirir, yanlış yaptığı bir şey varsa düzeltir ama yoksa da herhangi bir siyasi baskı ve tehdide boyun eğmeden, BBC yayın ilkeleri ve uluslararası gazetecilik standartları doğrultusunda gazeteciliğine cesaretle devam eder.

SETA’nın raporunu da bu çerçevede ele almak gerekir. Doğal olarak bir eleştiriyi ne kadar ciddiye alıp almayacağınızı, eleştiride bulunan tarafın sizi, yayın kurumunuzun yapısını, yayıncılık anlayışını ne kadar bildiği ve ne kadar ciddiye aldığı da belirler.

‘Uzantıları’ ifadesi ipucu veriyor

SETA’nın, “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlığını taşıyan rapor, daha başlığından bu konuda şüphe yaratıyor. Her şeyden önce muhatap aldığınız o uluslararası yayın kuruluşuna saygılı davranmak zorundasınız. “Uzantıları” ifadesi sanki BBC’nin Türkiye’ye sızmış birtakım insanların faaliyetlerde bulunduğu izlenimini veriyor. Bu derece gayriciddi bir başlık daha baştan raporun başka bir şeyin peşinde olduğunun da ipucunu veriyor.

BBC Türkçe, BBC Dünya Servisi’nin 41 dil bölümünden biridir. Merkezi Londra’dadır. BBC’nin Türkiye’de resmi bir temsilciliği vardır. Yasalara uygun şekilde kurulmuştur, yasaların getirdiği sorumluluk ve yükümlülükleri eksiksiz yerine getirir, ilgili kurumlar tarafından denetlenir. İstanbul’da bir ofisi vardır. Bu ofis sadece BBC Türkçe’ye ait değildir. BBC’nin İngilizce yayınları için haber yapan birimi (Newsgathering) ve BBC Yayın Tarama Servisi’nin (BBC Monitoring) Türkçe bölümü ile birlikte bu ofisi paylaşır. BBC Türkçe’nin Türkiye’deki kadrolu çalışanları Türk İş Kanunu’na uygun şekilde çalışırlar, İş Kanunu’nun öngördüğü sözleşmeleri vardır. Ayrıca BBC Türkçe’nin telif ücreti üzerinden çalışan serbest muhabirleri de vardır. Bütün bu çalışanların kimlikleri ve ne iş yaptıkları bellidir. Dolayısıyla kimse meşru bir şekilde mesleğini icra eden bu gazetecileri “uzantılar” ifadesiyle küçük göremez, onlara saygısızlık yapamaz!

BBC binası
ROYAL TELEVİSİON SOCİETY
Image captionBBC binası

BBC, birinden yana ve birine karşı bir yayın organı değildir

Bir araştırmanın ciddiyetini ölçen bir kriter de araştırmacının incelediği ve eleştirdiği konuya ilişkin tüm verileri değerlendirip değerlendirmediğidir. Bunun yerine birkaç haberi cımbızlayıp, o konudaki yayın bütünlüğü kapsamından kopartarak, önceden niyetlendiğimiz sonuca ulaşmak ve bunu kanıtmış gibi göstermeye çalışmak manipülasyondur. Değil üniversitede, orta dereceli bir okul ödevinde bile bunu yaparsanız çakarsınız. Bu raporun yazarı aklınca tam bir kurnazlıkla bunu yapmaya çalışmıştır.

Metnin yazarı BBC yayın ilkeleri konusunda kulaktan dolma bilgilere sahip ama BBC haberciliğinin en önemli prensibinden bihaber. Haberi olsa BBC’nin haberlerinde yorum yapmadığını bilirdi. Evet BBC’nin bir fikri yoktur. Yorum yapmaz. Fakat bütün toplumsal olaylarda ortaya çıkan farklı görüşleri gücü yettiğince, bu görüşlere sahip olan insanların ağzından yansıtmaya çalışır. Dolayısıyla Türkiye’de hükümet yanlısı görüş veya açıklamaların yanına hükümeti eleştiren görüşleri de koyar. Bu, BBC haberciliğinin olmazsa olmaz koşuludur. Haberlerinin dengeli ve hakkaniyetli olması gerekir. Bu dengeyi aynı haber içinde sağlayamazsa müteakip haberler içinde yapmaya çalışır. Bu, internet haberciliğinde özellikle önemlidir, çünkü haberler sürekli yenilenir, değişir, farklı yönleri farklı haberlerde ele alınır. Denge bir haber içinde sağlanamamışsa, bir diğer haber ile sağlanır.

BBC, birinden yana ve birine karşı bir yayın organı değildir. Haberini doğru biçimde yapar, yorumu o konunun aktörlerine bırakır. Görülüyor ki raporun yazarı bundan rahatsız olmuş. O istiyor ki iktidar odakları eleştirilmesin, sadece iktidar yanlısı bir yayın yapılsın.

Ne o zaman hükümet yanlısıydık ne de şimdi hükümet karşıtıyız

Aynı şekilde BBC zaman zaman uluslararası medyada Türkiye hakkındaki yorum ve analizlerin bir özetini yayınlar. BBC Türkçe’nin bunu yapmaktaki amacı etkili uluslararası yayın organlarında Türkiye’nin nasıl yansıtıldığını izleyicilerine aktarmaktır. Raporun yazarının hafızasının da oldukça kısıtlı olduğu görülüyor. 2002-2013 yılları arasında bu uluslararası yayınlarda Türkiye hükümeti güçlü şekilde övülüyor ve destekleniyordu. BBC Türkçe o yıllarda da bu yorum ve analizleri izleyicilerine aktarıyordu. Ne o zaman hükümet yanlısıydık ne de şimdi hükümet karşıtıyız. Gazetecilik yapıyoruz. Hiçbir siyasi baskıya maruz kalmadan, BBC ve uluslararası gazetecilik ilkelerine göre mesleğimizi icra etmemizi belli ki raporun yazarı anlayamıyor.

Şimdi raporda verilen örneklerden biri olan 15 Temmuz darbe girişimine bakalım. Yazarın verdiği örneklerin tümü BBC Türkçe’nin o dönem boyunca yaptığı tüm haberlerden koparılarak aktarılmış. Sanırsınız ki, darbe girişimi ile ilgili sadece bu haberler yapılmış. Şu linke bir göz atın isterseniz:

BBC Türkçe’nin 15 Temmuz darbe girişimi haberleri

Burada bu konudaki haberlerin tümü olmasa bile çoğu var. Bir de darbe gecesi 24 saat boyunca sürdürülen şu canlı yayına da bakın:

Darbe girişiminin 24 saati

(Arşivlendiği için alt sayfaların ekrana gelmesi vakit alıyor maalesef. Toplam 7 sayfa)

Bu örneklere bakıldığında BBC Türkçe’nin darbe girişimi gecesi 24 saat boyunca ve takip eden günlerdeki tüm gelişmeleri, başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, Türkiye içinden ve dışından tüm yetkililerin ve uluslararası alandan yetkililerin açıklamalarını aktarmıştır. Evet BBC Türkçe darbe girişimini takip eden günlerde farklı görüşlere de yer vermiştir. Fethullah Gülen’in açıklamalarını da haber yapmıştır. İşkence iddialarına da değinmiştir ama yazarın iddiasının aksine darbe sırasında sokağa çıkan insanların mücadelelerini ve hikayelerini de sayfalarına taşımıştır. Raporda bunun tersinin iddia edilmesi bu çalışmanın ne derece ciddiye alınabileceğinin bir göstergesidir. Tam bir tahrifatla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedef alındığı iddia edilmekte ve şöyle bir ifadeye yer verilmektedir:

“BBC Türkçe’nin darbenin hemen ardından darbenin failleri ve suçluları yerine ülkenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan bu içerikleri haberleştirmesi demokrasinin ilkeleriyle örtüşmemektedir.”

BBC dünyanın her yerinde ve İngilizce dahil 42 dilde yaptığı tüm yayınlarda demokrasiyi, evrensel insan haklarını, düşünce ve ifade özgürlüğünü ve basın özgürlüğünü tavizsiz savunan bir yayın kuruluşudur. Uluslararası alandaki itibarını bunlara ve doğru, güvenilir haberciliğine borçludur. Bu ciddiyetsiz ve çarpıtılmış örnekleri araştırma diye önümüze koyan kişi herhalde BBC’ye bu konuda laf edecekler arasında son sıralarda yer alır.

Diğer verilen örneklerde de internette bir tarama yapıldığında benzer bir tablo önünüze çıkacaktır. Hepsiyle uğraşmaya gerek duymuyorum çünkü görebildiğim kadarıyla raporun asıl derdi bu değil. Yazar, bilgisizce ve tahrifatla yapılmış bu içerik eleştirilerini başından savdıktan sonra asıl meseleye geliyor: BBC Türkçe’de çalışanların kimlikleri.

Bilimsel bir çalışma iddiasındaki bir metin bir yayın kuruluşunun çalışanlarıyla neden bu kadar ilgilenir? Bir yayın kuruluşu, ürettiği içeriğin doğruluğu, güvenilirliği, dengeli olup olmadığı, farklı görüşleri yansıtıp yansıtmadığı ve kalitesiyle değerlendirilir. O kurumda çalışanların ilişkileri, sosyal medya paylaşımları sizi niye ilgilendiriyor?

Fişleme diyeceğim ama fişleme de değil ki! Tam bir komedi! Bir sürü eksik ve yanlış var.

Bir tanesini ben söyleyeyim, gerisini yazarımız bulsun!

Mark Lowen, BBC Türkçe muhabiri değil ki! Hiçbir zaman da olmadı. İstese de almayız zaten. Türkçesi fena değil ama Türkçe haber yapmak için henüz yetersiz!

Ayrıca aklıma gelmişken hatırlatayım. BBC International adında bir yayın kuruluşu da yok. Siz daha bunların bile farkında değilsiniz, çıkmış BBC değerlendirmesi yapmaya yelteniyorsunuz. Sonra da, daha BBC’nin editoryal yapısını ve işleyişini bilmeden, BBC Türkçe’nin BBC editoryal çizgisine uymadığı şeklinde hiçbir kanıta dayanmayan ithamlarda bulunuyorsunuz.

Kamu çıkarını gözeten habercilik anlayışı

Bir de sanki bu raporun amacı buymuş gibi bazı tavsiyelerde bulunuyorsunuz. BBC tek sesliymiş, çalışanları hep aynı mecralardanmış. Onlar da marjinalmiş. Toplumun farkı kesimlerini yansıtan kişilere bünyesinde yer vermeliymiş.

BBC Türkçe’de şu sırada 17 farklı medya kuruluşundan gelmiş gazeteci çalışıyor. Bu medya kuruluşlarının hepsini bir araya getirseniz internet üzerinden en büyük izleyici kitlesine ulaşırsınız. Kimin ana akım, kimin marjinal olduğuna karar veren merci siz misiniz? Hangi kriterlerle, kimden aldığınız otoriteyle bunu saptıyorsunuz?

BBC’nin çok sesliliği istihdam ettiği gazetecilerden değil, habercilik ilkelerinden, anlayışından kaynaklanır. Her bir birey dünya hakkında 40 çeşit görüşe, bir diğeriyle tamamen zıt siyasi fikirlere sahip olabilir. Bu son derece doğaldır. Ama BBC’nin kapısından içeri girdiği andan itibaren kendi düşünceleri üzerinden değil, BBC ilkeleri çerçevesinde iş yapar. O da doğru, güvenilir, dengeli, farklı görüşleri yansıtan, kamu çıkarını gözeten habercilik anlayışıdır. Bu raporu hazırlayanlar önce çarpıtmadan tahrifata başvurmadan BBC’nin buradaki eksikliklerini göstersinler. Rapordaki şu ifadeye değinmeden de geçemeyeceğim:

“Bu süreçte SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Murat Yeşiltaş’ın ‘Afrin terörizmle mücadelede stratejik önemde‘ başlıklı yazısının BBC Türkçe tarafından paylaşılması ise dikkat çekicidir.”

Raporun yazarı, gidip Dr. Murat Yeşiltaş’a sorsaydı hem şaşırmaz, hem de işin doğrusunu öğrenirdi. BBC Türkçe, Murat Yeşiltaş’ın herhangi bir yazısını paylaşmadı. Afrin konusunda kendisinden bir yazı istedi ve yayımladı. Bundan sonra da SETA çalışanlarından birkaç kez yazı talebinde bulunuldu ama reddedildi. Kimbilir, belki BBC Türkçe’nin tek sesli hale gelmesinden endişe etmişlerdir.

BBC Türkçe işe ısmarlama insan almaz. Her şeyden önce çok iyi Türkçe ve İngilizce bilmek gerekir. Bunun ötesinde merkezi olarak onaylanan iş tanımları çerçevesinde uzun ve birkaç bölümün denetlediği ayrıntılı bir işe alma süreci vardır. BBC Türkçe yönetimi bu sürecin tümüne dahil de değildir. Bu sürecin sonunda iş tanımında aranan niteliklere, becerilere ve deneyime en fazla sahip olduğu kanaatine varılan kişiler BBC kapısından girmeye hak kazanır.

BBC çalışanlarının Twitter paylaşımlarını incelemişsiniz. Arkadaşlarımızın, kadın tecavüzlerine, basın özgürlüğüne, gazetecilerin tutuklanmasına ve düşünceleri nedeniyle yargılanmasına ilişkin paylaşımları sizi neden rahatsız ediyor? Tüm toplumun vicdanına acı bir yara olarak saplanmış Madımak Katliamı’nı anmakta bir sorun mu var? Yoksa siz bunun vahşi bir katliam olduğu görüşünde değil misiniz?

BBC Türkçe’nin tarafsızlık ve fikir çeşitliliğini gözardı ederek haber yaptığı iddiası en ufak bir kanıta dayanmayan bir palavradır. Aksine metin içinde örnek verilen haberler de dahil tüm yayınımızda farklı görüşlerin yansıtılmasına büyük önem veririz. Besbelli ki bu metni kaleme alanları asıl rahatsız eden BBC Türkçe’nin ısrarla uyguladığı bu dengeli yayın politikası ve kimseye biat etmeyen, yaltaklanmayan ciddi, seviyeli dilidir.

Ama raporun asıl amacı bunların hiçbiri değil gördüğüm kadarıyla. Yapılmak istenen bir komplo teorisi mantığıyla çalışanların (buna diğer yayın kuruluşları da dahil) hangi tweetleri RT’lediklerinden yola çıkarak bunlar arasında bir bağlantı kurmak, Türkiye’de yaklaşık 200 kişiden oluşan hükümet karşıtı bir network oluşturduklarını iddia etmek. İş burada tehlikeli ve sinsi bir hedef gösterme ve kara liste oluşturma operasyonuna dönüyor. Ve anlıyoruz ki ilk başta kullanılan “uzantılar” ifadesi tesadüfi değil.

Sonuç olarak neresini tutsanız elinizde kalan, iddialarını kanıtlayamadığı gibi, BBC Türkçe çalışanlarını hedef gösteren yalan ve yanlış bilgiler içeren, üzerine yazıldığı kağıt kadar değeri olmayan bir metin var önümüzde. Son derece sorunlu ve tehlikeli bir zihin dünyası ürünü olan bu metne ve anlayışa bilimsel çalışma demek bilime saygısızlık olur.

Çok yazık ve utanç verici!

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”