Bir Rus Halk Masalı
Kimileri bu hikâyenin Atkarsk kasabasında geçtiğini söyler, kimileri de Volks’ta. Ancak birçok uyarlamada Uryupin’ de geçer. Bu nedenle biz de mekânı Uryupin’miş gibi kabul edeceğiz. Tüm rivayetler, olayların Büyük Çar Petro’nun saltanatının ilk yıllarında meydana geldiği ve söz konusu kasabanın sıçan musibeti tarafından istila edildiği konusunda hemfikirdir.
Sıçanlar, Uryupin kasabasına genelde yaz aylarında gelir, tahılları berbat eder ve hastalık taşır. Ancak kasaba halkı, aynen diğer kasaba halkları gibi soğuk kış aylarının bu zararlıların büyük kısmını öldüreceğini bilmenin rahatlığıyla, yaz aylarında onlarla birlikte yaşamayı öğrenmiştir. Soğuk hava belki hepsini silip süpürmeyecek ama en azından sayılarını azaltacaktır; böylece gelecek yaz bir önceki yazdan beter olmayacaktır.
Ancak Uryupin kasabasında son zamanlarda kışlar beklenenden çok daha soğuk geçtiği halde, hava, sıçanların nüfusu üzerinde yeterli etkiye sahip olamamıştı. Bahar ayında ortaya çıkan sıçanların sayısı, geçen sonbahara göre pek de azalmamıştı ve her sonbahar sayıları bir önceki bahardakinin üç katına çıkıyordu. Üçüncü yaz ayı itibarıyla, sıçanlar kasabanın her tarafını sarmıştı ve halk büyük bir çaresizlik içindeydi. Uryupin’i terk edebilirlerdi. Yiyebilecekleri hiçbir şey kalmayana kadar sıçanlara bırakabilirlerdi kasabayı. Sıçanlar açlıktan ölürlerdi ve böylece halk bir ya da iki yıl sonra geri dönerdi.
Ancak plan henüz uygulamaya konmadan önce, temmuz ayının sonlarına doğru, kasabaya bir tüccar geldi. Bu adam Rus değildi. Bir Avrupalı olmalıydı. Halka, sorunlarından haberdar olduğunu ve onlara yardımcı olabileceğini söyledi. Yorgun bir katırın çektiği basit bir at arabasıyla gelmişti. Arabanın üstü, içinde ne olduğunu görmeye imkân tanımayacak bir branda ile kaplıydı.
Tüccar, arabasının içindeki şeylerin kasabadaki tüm sıçanları öldürebileceğini söyledi. Kasabanın ileri gelenleri arabanın içinde ne olduğunu sordu ve ancak tüccar para konusunda anlaşmaya varıncaya dek bir şey göstermeyecekti. Halk tüccarın teklifini kabul etmeye dünden razı idi.
Tüccar, sakladığı kafesi ortaya çıkarmak için arabasının üstünü örten brandayı teatral bir şekilde çekti çıkardı. Kafeste maymunlar vardı; bir düzine kadar maymun. Brandanın altında karanlıkta duruyorlardı. Ancak gün ışığı onlara vurur vurmaz çığlıklar atmaya, çevredekilere saldıracakmışçasına kafesin parmaklıklarını zorlamaya başladılar.
Maymunlar pek iri değildi, hatta insanların ancak dizine kadar geliyorlardı. Gerçi onları olduklarından daha küçük gösteren şey, iki ayaklarının üstünde tamamen dik durdukları kambur halleriydi. Kafaları, eski insanların kafalarına benziyordu: Etli butlu, kırışık deriliydi ve tek bir kıl bile yoktu.
Tüccar, kafesi açtı ve maymunlar kasabaya dağıldılar. Yerde, ağırlıklarını arka ayaklarına vererek dört ayakları üstünde ilerliyorlardı. Bilekleri toprağa hemen hemen hiç değmiyordu. Çok geçmeden ahırlara tırmanmaya ve mahzenlere inmeye başladılar. Birkaç dakika içinde hepsi gözden kaybolmuştu.
Kasaba halkı bekledi. Tüccar, halkı, kedi ve köpeklerini dışarı salmamaları konusunda uyarmıştı; çünkü maymunlar, avları konusunda pek de seçici değillerdi. Tüccarın hayvanlarını iş üstünde gören olmadı; ancak herkes çalıştıklarını duyabiliyordu. Onuncu günün sonunda sıçanlar tamamen yok olmuştu. Halk tüccara parasını ödemek istedi ancak tüccar henüz işin tamamlanmadığını, dostlarının geri dönmediğini ve yiyebilecekleri şeyler tükeninceye dek de dönmeyeceklerini söyledi.
Hakikaten de Uryupin halkı bir daha sıçan görmedi; ancak maymunların çığlıklarını duyabiliyorlardı. On dördüncü gün kuşluk vakti ilk maymun uyumak üzere tüccarın kafesli arabasına geri dönmüştü. Akşamın erken saatlerinde hepsi dönmüştü. Tüccar kafesi kilitledi, ödemesini aldı ve gitti.
Ve kasabanın insanları sessizliğe gömüldüler. Maymun çığlıklarından kurtuldukları için huzurluydular ancak günler geçtikçe insanlar sessizliğin ağırlığını daha çok hissetmeye başladı. İlk başta sessizliğin sebebini maymun çığlıklarının kesilmiş olmasına bağladılar. Tüccar ve maymunlar gelmeden önceki hallerinden farklı bir sessizlik vardı. Bu sessizlik mutlak, tam bir sessizlikti.
Ve bu tarz hikâyelerde genelde olduğu gibi bu sessizliğin sebebini ilk fark eden kişi on yaşlarında bir çocuktu. Sessizlik vardı, çünkü hiç kuş cıvıltısı yoktu. Tüccarın yaratıkları, işlerini bitirdikten sonra, Uryupin kasabasında bir tane bile canlı kuş kalmamıştı.
Ve kuşlar bir daha asla o kasabaya geri dönmediler. ( ON İKİ / JASPER KENT)
Bir masal okudunuz ve bu masalda kuşların yok oluşu ve bir daha bu Rus kasabasına hiçbir kuşun yerleşmediği anlatıldı. Gel gelelim Yaşar Kemal’e ve Tek Kanatlı Bir Kuş’a.
Yaşar Kemal bir kasaba hikâyesi anlatıyor. Çok farklı hayatların bir anda iç içe geçeceği ve aynı hızla kopuş sergileyeceği bir hikâye. Hiçbir koşulda denk gelmeyecek, birbirine dokunmayacak insanların duygusal bağ kurabileceğini, birbirlerine sarılabileceğini gösteriyor Yaşar Kemal bize.
Posta müdürü Remzi Tavdemir’in bir bozkır ıssızlığında yolculuk yaptığı trenden indiği sırada başlıyor hikâye. Tabi ki Posta Müdürü Remzi’nin yanı başında yılların yarenliğini yapan Melek Hanım vardı. Remzi Efendi, “Yokuşlu” adında bir kasabaya tayin ediliyor. Trenden ,Yokuşlu’ya en yakın kasabada iniyor. Tren garında in cin top oynuyor. Issızlığın içinde garda sorumlu birini buluyor. İstasyon Şefi. Şefe Yokuşlu’ya nasıl gideceklerini soruyorlar, şef ise onlara gerisin geri Ankara’ya gitmelerini telkin ediyor. Yokuşlu yok. Yokuşlu halkı gitmişti. Yokuşlu’nun başına bir iş gelmişti, öyle bir işti ki kimsecikler bilmezdi. Herkesler bilirdi ama “Yokuşlu” yoktu artık.
Remzi ise gidecek yeri olmadığı için, biraz da görev bilinci ile Yokuşlu’ya doğru yola çıkma kararı aldı. Yol bilmez iz bilmez ve hiçbir araba Yokuşlu’ya gitmez; ancak yakınına gidebilecek bir araba bulurlar ve biner bir ceviz ağacının altında inerler. Alabildiğine bozkır, ceviz ağacının dibine çöker; eşyalarını, komşularının yapıp sandıklarına yükledikleri bir ay yetecek kadar çokluktaki erzaklarını sırtlarından indirirler. Ve bir deli bekleyiş başlar. Kasabadan gelecek veya kasabaya gidecek birileri beklenir. Bu bekleyişin sonunda kasabaya gitmek için birileri gelir. İşte bu noktada farklı hayatlar iç içe girer.
Yokuşlu köyünden seneler önce çıkmış; Almanya’ya yerleşmiş; evlenmiş Zeliha’nın, annesinin elini öpmeye Yokuşlu köyüne gelmesi açıklığa kavuşturur bu köyün terk ediliş sebebini.
Nasıl ki Rus masalında anlatıldığı gibi sıçanlar kasabayı istila ettiğinde insanlar kasabayı terk etme niyetindeydiler. Ki terk etmeliydiler, kuşların şehirlerini terk etmemesi için. Yaşar Kemal de “Tek Kanatlı Bir Kuş” romanında ecinni kuşlar tarafından istila edilen bir kasabanın hikâyesini paylaşır bizimle. Rus masalının yanı sıra Yaşar Kemal’in romanında, insanlar kuşların istilası karşısında yenik düşmüştür.
“Bir şey olmuş ki kasabaya, kimse bilmiyor, söylemiyor; bir şey olmuş ki kasabaya, işte öyle böyleyken, gene yandım yıkıldım. Kasabaya bir şey oldu.”
İnceleme: Büşra Abacı
Kitap Adı: Tek Kanatlı Bir Kuş
Yazarın Adı: Yaşar Kemal
Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Tarihi: 11. Baskı Ocak 2018
Sayfa Sayısı: 72
ISBN: 9789750826184

