Son dönemlerde İsrail ile Türkiye’nin Suriye hattında karşı karşıya gelmesi ve iki ülke arasındaki gerilimin savaş eşiğine kadar tırmanması, önemli bir soruyu yeniden gündeme getirdi: Paris görüşmelerinde Suriye, Rojava ve SDG üzerinden şekillenen pazarlık bozuldu mu?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca son dönemde yaşanan askerî gerilimde değil, Paris görüşmelerinin arka planında yürütülen çok taraflı pazarlıkta aranmalı.
Paris görüşmelerinin arka planında yalnızca Şam’ın güçlenmesi ve SDG’nin tasfiye edilmesi veya zayıflatılması üzerine müzakereler yürütüldü.
Aynı zamanda görüşmeler, (pazarlık) merkezi Suriye’nin güçlenmesi ve özellikle Kürtlerin yıllar içinde elde ettiği siyasi ve askerî kazanımların hangi ölçüde korunacağı konusunda da tartışmaların devam ettiği biliniyor.
Bu süreçte Türkiye ile İsrail arasında (aracılarla) şekillenen güvenlik pazarlığı belirleyici unsurlardan biri olarak öne çıktı.
İddialara göre Türkiye, Suriye’de özellikle İsrail’in güvenlik açısından hassas gördüğü bölgelerde doğrudan askerî faaliyet yürütmeyeceği yönünde güvence verdi İsrail’e. İsrail tarafının da bunun karşılığında Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığına ve Ankara’nın Rojava ile SDG’ye yönelik çatışmalı baskısına ve planına daha sınırlı tepki göstereceğinin garantisini verdi.
Bu tablo, İsrail’in Rojava ve SDG konusunda neden önceki dönemlere kıyasla daha düşük profilli bir tutum sergilediğini anlamak açısından önemli…
İsrail’in temel önceliği, Suriye’nin güneyinde kendisine yönelik yeni bir askerî tehdit oluşmasını engellemek oldu.
Bu nedenle Tel Aviv’in Suriye’nin Rojava’daki gelişmelere yaklaşımı, Kürtlerin statüsünden çok kendi güvenlik öncelikleri üzerinden önceliğini korumuş oldu.
Ankara açısından ise temel hedef, Rojava’nın mevcut siyasi ve askerî statüsünün kalıcı hâle gelmesini engellemekti. Türkiye, SDG’nin bağımsız bir askerî aktör olarak varlığını sürdürmesinin hem Suriye’nin gelecekteki yapısını hem de Türkiye’nin sınır güvenliği anlayışını doğrudan etkilediğini ileri sürerek bu yöndeki politikalarını sürdürdü. Bu nedenle Ankara, SDG’nin Şam karşısında güçlü bir müzakere pozisyonu elde etmesini de istemedi ve zaman zaman engelledi.
Şam yönetiminin yaklaşımı da büyük ölçüde bu hedefle kesişti. Şam, SDG’nin ayrı bir askerî güç olarak varlığını sona erdirmek, silahlı yapıları merkezi devlet kurumları içerisinde eritmek ve Suriye’nin askerî kontrolünü yeniden merkezi hükümet altında toplamak istedi.
Rojava’nın mevcut özerk yönetim modelinin kalıcılaşması da Şam’ın kabul etmek istemediği başlıklardan biri oldu.
Bu noktada Arap aşiretlerinin de sürece dâhil edilmesi, çatışma pozisyonuna getirildiği ortaya çıkmış oldu.
Şam’ın SDG üzerindeki askerî ve siyasi baskısını yalnızca merkezi hükümet güçleri üzerinden değil, bölgedeki milliyetçi Arap yapıları üzerinden de genişletme arayışı, müzakere masasındaki dengeleri SDG aleyhine değiştirmeyi amaçladı.
ABD’nin yaklaşımı ise Türkiye ve Şam’dan farklı bir çerçevede şekillendi.
Washington, SDG’nin bütünüyle tasfiye edilmesini istemedi. Ancak zayıflatılmış bir SDG’nin daha kolay müzakere masasına oturtulabileceği yönündeki yaklaşımı öne çıktı.
Bununla birlikte Washington, SDG’nin mevcut askerî yapısının Şam ile yapılacak bir anlaşma çerçevesinde yeniden düzenlenmesini ve ABD tarafından sağlanan askerî kapasitenin çatışma anında Şam yönetimine karşı kullanılmamasını güvence altına almaya çalıştı.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack üzerinden yürüttüğü diplomatik temaslarda da bu yaklaşım öne çıktı. Washington açısından temel mesele, Kürtleri tamamen kaybetmeden Suriye’de yeni bir askerî ve siyasi düzen oluşturmak oldu.
Bu nedenle ABD, bir taraftan Kürtleri karşısına almamayı korumaya çalışırken diğer taraftan zayıflatılmış SDG ile Şam arasında bir uzlaşma zemini oluşturmayı hedefledi.
Fransa ise bu yaklaşımın tamamına katılmadı. Paris, SDG’nin tamamen Şam’ın kontrolüne girmesinin Kürtlerin siyasi kazanımlarını ortadan kaldıracağı görüşündeydi. Bu nedenle Rakka ve Deyrizor gibi bölgelerde siyasi müzakere yoluyla çekilmesi ve Kürtlerin Suriye’nin gelecekteki siyasi yapısında ortak olmasını savundu.
Dolayısıyla Paris toplantısında ortaya çıkan tabloda, Türkiye, SDG’nin askerî kapasitesinin sınırlandırılmasını ve Rojava’nın mevcut siyasi statüsünün güçlenmemesini istedi.
Şam, SDG’nin ayrı bir askerî güç olarak varlığını sona erdirmeyi ve merkezi devlet otoritesini yeniden tesis etmeyi hedefledi.
ABD, SDG’nin tamamen tasfiye edilmesine karşı çıkarken örgütün Şam ile yeni bir askerî düzen içerisinde konumlandırılmasını istedi.
Fransa ise Kürtlerin mevcut kazanımlarının mümkün olduğunca korunmasını savundu. İsrail’in önceliği ise Suriye’nin güneyinde kendisine yönelik güvenlik tehdidinin önlenmesi oldu.
Bu nedenle Paris sürecini yalnızca “Şam ile SDG arasındaki müzakereler” şeklinde okumak eksik kaldı. Asıl mesele, Suriye’nin savaş sonrası düzeninin nasıl kurulacağı ve bu yeni düzende Kürtlerin elde ettiği siyasi ve askerî kazanımların ne ölçüde korunacağıydı.
Türkiye’nin İsrail’e verdiği ileri sürülen güvenlik taahhüdü, İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki hareket alanına yönelik tutumu, Şam’ın SDG’yi merkezi sisteme dâhil etme veya askerî kapasitesini tasfiye etme hedefi ve Washington’un SDG’yi tamamen kaybetmeden Şam’la yeni bir düzen kurma çabası aynı denklem içerisinde şekillendi.
Bugün Türkiye ile İsrail arasında Suriye sahasında ortaya çıkan yeni gerilim bu nedenle yalnızca iki ülke arasındaki bir anlaşmazlık olarak değerlendirilmemelidir.
Eğer Paris’te oluştuğu ileri sürülen güvenlik dengesi gerçekten bu parametreler üzerine kurulmuşsa, bugün yaşanan gerilim bu dengenin yeniden müzakere edildiğine veya tarafların önceki mutabakatın sınırlarını yeniden tartışmaya başladığına işaret ediyor olabilir.
Dolayısıyla asıl soru şuydu: Paris’te kurulan denge tamamen bozuldu mu, yoksa taraflar Suriye’nin yeni güç dengelerine göre anlaşmanın sınırlarını yeniden mi belirliyordu?
Paris görüşmelerinin stratejik önemi tam olarak burada ortaya çıktı. Çünkü mesele yalnızca SDG’nin geleceği değil, aynı zamanda Suriye’nin yeni siyasi mimarisinde Kürtlerin ne kadar alan elde edeceği ve bu alanın uluslararası aktörler tarafından ne ölçüde güvence altına alınacağı oldu. @ihsankacar



