Haber Merkezi I “Gece”nin sayfalarını açtığınız ilk anda, bir çocuğun anıları fışkıracaktır yüzünüze. Hatıraların gecesinde ilk ağızdan Nazi Almanya’sında yaşananların dile getirilebilecek bir kısmı anlatılmaktadır.
15 yaşında, genel geçer hayatın vurdumduymazlığında yaşayan genç bir çocuğun savaşın içine uyanmasıyla başlar “Gece”.
İlk bildiri: Yahudiler üç gün boyunca evlerinden çıkmayacaklar. Aksi takdirde cezası ölümdür.
Ne oldu, ne yaşandı, ne bitti anlatmayacağım. Sadece düşünmenizi, hayal etmenizi istiyorum. Gestapoların gittikçe palazlanan sırıtışlarının ardında, mesafesiz bir yakınlıkla peronda bekliyorsunuz. Bir yanılgı, öyle bir yanılgı ki bineceğiniz trenin sizi kurtuluşa erdireceğini sanıyorsunuz. Öyle bir yanılgı ki ardı arkası kesilmeyecek ölümlerin yolculuğu olacaktı.
Balık istifi bir vagondasınız. Oturmak şöyle dursun aynı anda herkesin ayakta durabileceği bir alan bile yok. Çaresizlik anlarında ayyuka çıkabilecek bir fikir. İnsanlar sırayla oturmaya karar verdiler. Yolculuk boyunca erzağınız olmasına karşın asla doyacak kadar yemek yemiyorsunuz. Saklamak ilkeniz, yarın ve sonraki günler için, hiçbir zaman gelmeyecek olan günler için.
Kara, isli duman uzaktan görünüyor. Birbiri ardına sıralanmış vagonlar kulakları sağır edecek çığlıklarla alevlere yaklaşıyor. Ayaklarınız toprağa basıyor ve burun delikleriniz, ciğerleriniz, kanınız yanık et kokusuyla buluşuyor. Kim bilir belki de doyulmamışlık hissiyatında, bu yanık et kokusu hoşunuza dahi gitmiştir. Neden sonra aklınıza gelmez ki insan etinin yanık kokusudur bu koku.
Ölüm fırınları, evet ölüm fırınları, tren raylarının ulaştığı yerdi. Hayat güzeldir filmini hatırlarsınız, bir çocuk için savaşın içindeki hayat ne kadar güzeldiyse o kadar güzeldi Elie için. Kötü olan hiçbir şeye inanmaz çocuklar. Tehlike gümbür gümbür, bağır çağır gelir ama çocuklar küçücük gözleriyle görmezler onu.
Doğal seçilim, güçlü olan güçsüz olanı yer; zayıf olan Yahudiler fırına mahkûm olur. Ardı ise yanık et kokusu.
Kulağınızda her saat, her dakika, “kep at”, “kep giy” kelimeleri çınlıyor. Sorular zihinlere doluyor: “İnsan ne için dua eder”, “İyi kalpli Tanrı nerede?”.
Dişinizde altın bir dolgu var; bir doktor, cellattan eksik olmayan dokunuşlarıyla üstünüze eğilmiş, feryatlar içinde dişinizi salınmış köklerinden söküyor.
Zülfü Livaneli’nin Serenad’ında karşılaştığımız keman, “Gece”de de yolumuza çıkar. Hiçbir şeye sahip değilken bir kemana sahip olduğunuzu düşünün. Korkuyla tüm bakışlardan sakındığınız bir kemana.
Bir yolculuk, bir vagon daha. Duydukları insana ne kadar ağır gelir. Atlasın sırtına sürülen dünyadan ne kadar ağır yükler olabilir.
“En azından sen bana acı…”
“Ona acımak! Tek oğlu olan ben!”
Başladığı gibi acı ile son bulur her şey.
“Aynanın derinliklerinden bir ceset bana bakıyordu. Gözlerimdeki bakışı beni hiç terk etmedi.”
Şimdi Yahudileri, Nazileri, kötü, kötücül düşünen insanları bir tarafa bırakın. Bir çocuk olduğunuzu hatırlayın ve sıkın yumruklarınızı. Sıkın! Kalbiniz bir yumruk kadar. Bakın ve anımsayın ne kadar küçük. Küçük olan şu kalbinize ne kadar büyükçe bir nefret sığdırabilirsiniz. Lanetlenmiş veya aksi hangi tarihte, hangi unutulmuş toprakta, hangi çocuğun kalbi kötülükle doludur. Ve kötülüğü hak eder!
Elie Wiesel, belki çok dramatik belki de çok sansürlü bir şekilde 1943 yılında yaşadığı trajediyi kaleme almıştır. Tarihe kazınan bu tanıklığı ile Nobel Barış Ödülü’nü almaya layık görülmüştür.
İnceleme: Büşra Abacı
Kitap Adı: Gece
Yazar: Elie Wiesel
Çevirmen: Dila Balça Öğün
Basım Yılı: 2015
Yayın Evi: Koridor yayınları
ISBN: 9786054629978

