25 Eylül 2026
14.9 C
İstanbul

Mehmet Akkaya: Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche, ‘duygu felsefesinin dört büyükleri’

Tek tarz bir felsefe olmadığını birçok kez vurguladığımı anımsatmak isterim. Felsefenin çağlara, filozoflara, akımlara, sınıflara, coğrafyalara göre değişik şekillerde üretildiğini ve icra edildiğini görüyoruz. Bu yüzden de hangi felsefe, kimin için felsefe, neden felsefe? türünden soruların varlığı da insanı şaşırtmamalı. Bu metinde çağdaş felsefe akımı olarak bilinen duygu felsefine dair yazmak istiyorum. Bu felsefeye ülkemizde de, esasen akademik düzeyde büyük bir ilginin olduğunu tespit etmek zor değil.
Duygu felsefesine dair birçok eserden söz edilebilir. Bunlardan birisi de akademi dışından bir entelektüel olan Ahmet İlhan’ın yazdığı kısa adı Duyguların Anatomisi ve Şiirsel İzdüşümler olan eserdir (Sümer Yayıncılık, 2021, İst). Yazar duygu araştırması yaptığı kitapta, bir sınırlamaya giderek modern dönemin dört büyük filozofuna projeksiyon tutmuş görünüyor: Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche.
Son zamanlarda daha çok G. Deleuze ve F. Guattari adlarıyla birlikte gündeme gelen ve adeta moda halini alan anlayış ülkemizde de akademi ve akademi dışı çevrelerde epeyce ilgi görüyor. Akılcı felsefeleri eleştirmekle dikkat çeken ve giderek duygu felsefesi gibi bir terim ve disiplinle de anılır olan düşünceler yığınını anlamak pek de kolay olmuyor. Ahmet İlhan’ın çalışmasını konuyu anlaşır hale getiren eserler içinde değerlendirmek yanlış olmaz.
Spinoza ve Kant için değilse de Schopenhauer ve Nietzsche’nin akıl eleştirisi yaparak duygulara, tutkulara, iç güdülere yönelen düşünürler olduğunu ileri sürebiliriz. Yazar, bu felsefelerin sıfatı için haklı olarak “irrasyonel” terimini kullanıyor (S. 171). Öte yandan İlhan, Spinoza ve Kant üzerinden de düşünürlere ait pek çok metni deşerek duygu felsefesi için materyal sunmuştur. Spinoza için kök duygu olarak iştaha (arzu) vurgu yapması (sevinç ve keder ise temel duygulardır) ve bunu Etica adlı kitaptaki argümanlara dayandırması anlamlıdır (S. 60).
Felsefe ile Felsefe Tarihinin İlişkisi
Felsefe yapmak felsefe tarihini, yücelterek değil ama eleştirel bir gözle de olsa okumayı ve bilmeyi gerektiriyor. Ana akım olarak değerlendirdiğim felsefenin öğrenilmesi, anlaşılması, Marx ve Marksizmin öğrenilmesi ve özgünlüğünün fark edilmesi için de biliniyor olması gerekir. Antikçağ felsefesi denildiğinde Sokrates, Platon ve Aristoteles ne ise Yeniçağ felsefesi dediğimizde de, biraz ihtiyatla söyleyelim, Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche odur. Elbette ki bu filozoflar da diğerleri gibi esasen yeni gelişmekte olan burjuvazinin ve dolayısıyla kurulmakta olan yeni sermaye ilişkilerinin felsefesini inşa etmişlerdir.
Yine de İlhan’ın duygu felsefesi çerçevesinde pek çok açıdan detaylar da vererek inceleme konusu yaptığı dört büyük filozofu, modern dönemin en yüksek zirveleri olarak değerlendirmek pek de yanlış olmayacaktır. Bu yüzden kitap, yazarın girişte de belirttiği gibi hem akademik kesimin hem de akademi dışındaki felsefe topluluklarının ilgisini çekecek bir eserdir. Eser, sınırlı bir dizgi (redaksiyon) sorunu içermekle birlikte başlıkların çarpıcı tarzda düşünülmüş olması ve alt başlıklara verilen önem bakımından, ayrıca şiirsel geçişler ve yazarın kendine özgü şiirsel dili nedeniyle yeni bir felsefi tarzı ifade etmektedir.
Duygular Bedenimizin Fikirleridir
Spinoza, İlhan’ın sunumuna bakılırsa duyguları bedenimizin fikirleri olarak görmektedir. Bu da düşüncenin maddeye eşitlenmesi, fikirlerin bedene denkliği anlamına gelir ki, Hegel’in özdeşlik teorisine giden yolun burada açıldığını düşünebiliriz. Bir bakıma bedenin, zihnin, doğa varlıkları gibi doğa ürünlerinin, sosyal olgularla özdeş sayıldığını düşünebiliriz. Bir varlık kendini doğuran varlıkla benzer olur diye düşünen Spinoza’nın bu görüşünü belirtmek üzere yazarın “natura naturans” (:doğuran doğa) terimini kullanmış olması önemlidir (S. 45).
Düşünce ve duygular da varlığın bir başka biçimi olur ve duygular Spinoza’nın felsefesinde bir adım ön plana çıkar. Yazara bakılırsa “Spinoza’ya gelinceye dek, duyguların lanetlenmiş bir kaderi vardı ve o, bunu tersine çevirir. Öyle ki duyguları, felsefesinin özü haline getirmekten de sakınmaz” (S. 35).
Buna göre Spinoza felsefeyi, bilimi, sanatı, politikayı birbirinden ayıran Descartes ve analitik felsefenin dağıttığı varlık tarzlarını da toparlayıp bir bütünde var kılmış oluyor. Buradan bakıldığında yazarın kendine özgü olarak geliştirdiği duyguların anatomisini şiirsel izdüşümlere neden ve nasıl paralel kıldığını da anlamış oluyoruz. Eser bizi felsefe-şiir ilişkisini ve paralelliğini inceleyeme de götürür ki, o konuya girmek istemiyorum. Felsefe-şiir ilişkisi gibi felsefe-felsefe tarihi ilişkisi açısından, klasik felsefeler ve Yeniçağ felsefelerini karşılaştırma açısından da eserin okurda ufuklar açabileceğini söyleyebiliriz.
Spinoza ve Sosyal İçgüdü
Yine de Spinoza bahsinde eserin tezlerine yönelik şu şerh düşülebilir: Spinoza’nın özdeşçi yaklaşımı, analitik düşünüşe erkenden bir itiraz olarak ortaya çıkarken adeta diyalektik felsefenin işlevini görüyor. Sonraları, Hegel’in hatta Marx’ın bile Spinoza’ya gönderme yapması manidardır. İlhan’ın Spinoza’daki duygu felsefesinin Nazım Hikmet şiirlerinde izdüşümünü görmesi ve onun şiirlerinden örnekler vermesi de aynı nedenledir. Bu pozitif yanına rağmen Spinoza, çağının diğer filozofları gibi toplumun sınıflardan oluştuğu, burjuvazi ile proletarya arasındaki -Spinoza döneminde henüz erken olmakla birlikte- adeta ontolojik karakterli diyebileceğimiz farkın/karşıtlığın da üstünü örtme eğilimi göstermiştir.
Descartes’te temsilini bulan ikili, düalist tez teorisi Spinoza ile değişikliğe uğramış ve tek töze inmiştir: Varlık. Buna doğa veya Tanrı da denilebilir. Her türden düşünce gibi duygular da bu tözün bileşenleri olarak var kılınmışlardır. İlhan’ın sunumundan da anlaşıldığı gibi düşünsel ve duygusal olanların duyuma eşitlendiğini takip ediyoruz. Biyolojik olan fiziksel olana eşitlenirken bunlar da sosyal gerçekliğe bağlanabiliyor. Yazarın “sosyal içgüdü” deyimini kullanması manidardır.
Şunları yazmış İlhan: “İnsan tek başına olamaz, kendini gerçekleştiremez. Çünkü Spinoza’nın da dediği gibi insan ölümlü bir modus olarak kendini bir başkasında gerçekleştirir” (S. 286). Aynı yerde insanlar haz alan varlıklar olarak tasvir edildikten sonra sosyal iç güdünün hazlardan doğduğu ileri sürülmektedir.  Bu bahse tekrar döneceğim.
Kadın ile Erkek: Güzel ve Yüce
Kant için kök duyguyu sorduğumuzda yazarın “güzel” ve “yüce” kavramlarının altını çizeceğini bilmemiz gerekiyor. Konuya temel teşkil eden eser olarak da Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler adlı eserin seçildiği anlaşılmaktadır (S. 109). Duygu sorununu Kant’ın insan sorununa bağlarken yazarın Kant’a bir eleştiri yöneltmesi de ilginç olmuş. Zira Kant’ın, güzeli kadın cinsiyle yüceyi ise erkek cinsiyle ilişkilendirirken pek de akli/bilimsel düşündüğü ileri sürülemez (S. 112). Yazarın Kant’ta duygu araştırması yaparken Kant estetiğine girmesi ve bu noktada da Hegel ile bir karşılaştırma yapması sanırım okurun dikkatini çekecektir. Kant estetikte yarar gözetmez olana odaklanırken Hegel sanatta toplumsallığa ve eş deyişe kamuya dikkat çekmektedir (S. 108).
Yazar Kant’ı duygular bağlamında söz konusu etmiş olsa da, biraz da filozofun büyüklüğünden olsa gerek, sunumu genişletmiştir. Konu epistemolojinin sınırlarına dek genişlemiş olarak görülüyor. “Özgür güzel” ve “bağımlı güzel” gibi terimlere yer verilmesi de konunun genişliğine işaret etmektedir. İnsan üretimiyle ilgiliyse bağımlı güzel (yazar Tahir’in Zühre’ye olan aşkını örnek veriyor) bir de doğal nesnelere yüklenen güzellik duygusu var, bu da özgür güzel oluyor.
Kant son çözümlemede deneyi de aklı da epistemoloji için zorunlu görüyor. Bilginin, akıl ve duyumlar gibi iki bileşenden ibaret olduğu varsayılıyor. A priorik yapılar var bir yanda; bir yanda da zihne veri gelmesi beklenir. Bu ayrıştırma eğilimine bakıldığında  benim anladığım, varlığı, aynı zamanda varlık tarzlarını parçalara ayırmada en mahir filozof Kant’tır. Zihni, kategorilere ayıran da, Aristoteles’ten sonra Kant olmuştur. İnsan duygusallığı da bu kategoriler arasında yer alır (S. 124). Duyguların Anatomisi ve Şiirsel İzdüşümler’de şunları okuyoruz:
“Kant, öncelikle Ahlaki Antropoloji ve Ahlak Metafiziğine bakarak, ahlaki duyguların önemi ve duygularımızın ahlaki değerlendirmesi üzerine düşünür. Kant için duygular, algı ve mevcut deneyim dahil olmak üzere bilişsel yetinin neden olduğu fizyolojik olaylardır” (S. 92). Aynı yerde belirtildiğine göre İlhan açısından Kant, duygularla ilgili hem iyimser hem de kötümser bir bakış geliştirmiştir.
Fikirler Kaynağını Nereden Alır?
Duygu örneğinde de güzeli yüceden ayırdığı gibi Kant, aynı zamanda onu hoşlanma ve haz alma duygusundan da ayırmaktadır. Nerdeyse Spinoza’nın yaptığı toparlamayı yeniden dağıtıyor diyebiliriz. Fakat bazı noktalarda da toparlama yaptığı gibi bir sonuç da çıkarmak mümkün oluyor Kant’tan. Mesela empirizm ile rasyonalizmi birleştirmeye çalışması buna örnektir. Bu ayırma ve birleştirme tutumunun sınıf ilişkilerinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Sınıfsal farklar olduğu müddetçe filozofların birinin birleştirdiği ögeleri bir diğeri parçalayacak, birinin parçaladığı varlık tarzlarını bir başkası toplayıp sentezleyecektir. Sorun ve şaşırtıcı olan, Marx ve Marksizmin, bu gerçeği (fikirler kaynağını nereden alır?) keşfetmiş olmasına rağmen yakın tarihte ve günümüzde de aynı düşünüş yönteminin, aynı şekilde felsefe yapma ve yeni felsefeler inşa etme tarzının sürüyor olmasıdır.
Schopenhauer: Dünyayı Kör Bir İrade Yönetiyor
Schopenhauer açısından dünyanın kaynağında akıl yoktur, nihayetinde yaşam saçmadır. Dünya, rasyonalist filozofların zannettiği gibi akıl ile de kavranılamaz. İlhan’ın da belirttiği gibi kötümser, karamsar ve idealist bir düşünür ile karşı karşıyayız. (S. 158-159). Filozofun ünlü kitabı İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı kitabından yola çıkarak duygu araştırması yapan İlhan’ın yorumuna göre dünyayı kör bir irade yönetiyor. İlhan’a sorulacak olursa “İrade, varlıklarda yaşama isteği veya yok etme sebeplerine karşı direnme ve onlara hakim olma eğilimi olarak ortaya çıkıyor.” (S. 158).
İrade yaşamın olduğu gibi aşk duygusu, cinsel ilişki ve üremenin de temelinde bulunuyor. İlhan’ın verdiği detaylara bakılırsa Schophenhauer’u, erken Freud olarak betimleyebiliriz. Aşkın metafiziği ve cinsel aşkın metafiziği başlıkları altında insan ve duygu araştırması yapıyor filozof. Ona göre aşk duygusu ile üreme özelliğimiz arasında sıkı bir bağ var. Temel motivasyon fizyolojik ve biyolojik yapımız oluyor. Kadın, ilişkilerde daha “sadık”ken erkeğin “özgür” takıldığı anlaşılıyor. Filozofun, bunlara ilişkin gerekçeler de sunduğunu okuyoruz. Bilinçsiz (kör) bir dürtünün altı çiziliyor (S. 173-174). Oysa Schophenhauer’un cinsel ilişkiyi, aşkı, “bilinçsiz” veya “kör” irade üzerinden açıklarken yanıldığını söylemek mümkündür. Ülkemizde, sermayenin son süreçte durumu nasıl yönlendirdiğini, “üç çocuk yapın!” ikazından anlamak zor olmayacaktır. Aynı durum tüm dünyada sermayenin bir talebi, emek sömürüsüne dayanan kapitalizmin bir sonucu olarak yürürlüktedir.
Doğmak En Büyük Hata!
Schophenhauer’un iradeyi anlamasını, Spinoza’dakine benzer bir şekilde arzu-iştah gibi düşündüğünü varsayabiliriz. İnsanda arzu/istek duygusu asla bitmez. Birisi tatmin olursa diğeri başlar. Bu bitmemezlik insanı kötü duygular içine itecektir ve kişi mutsuz olacaktır. Sonuçta Schopenhauer’a bakılırsa bu dünyada mutlu olma imkanı yoktur. Mutlu olduğumuz anlar olabilir ancak. Doğmamak en iyisidir! Zira istencin sonu yoktur. Bu da acı duygusunu tetikler. Görüldüğü gibi filozof optimist bir felsefe değil baştan sona pesimist (karamsar) bir felsefenin kurucusu olmuştur.
Kötümser felsefeler ve Schopenhauer’un felsefesi için de şunu ileri sürmek mümkündür: Eleştirileri kısmen de olsa manalı ve güçlü amma ve lakin öneri ve öngörüleri zayıftır, hatta bu konuda gözler kördür. Bu durum filozofun, insanı, toplumu ve dünyayı duygular üzerinden okumasından kaynaklanıyor olabilir. Nitekim İlhan, Schopenhauer’un duygulara verdiği önemi şu sözlerle vurgulamaktadır:
“Schopenhauer’un felsefesinin, duygularla ilgili olarak bize, çalışmamıza konu ettiğimiz Spinoza, Nietzsche kadar zengin malzeme sunacağını ancak Kant’a göre de bir hayli fazla veri sunacağını belirtebiliriz. Ancak en baştan şunu belirtelim ki Schopenhauer’da duygular meselesi, adını andığımız diğer filozoflardan daha ayrıntılı ve analize dayalı olarak yer bulmuştur” (S. 160).
Yine de bu felsefelerin temel kaynakları arandığında çağımızda onları haklı kılacak bazı maddi kaynaklar gösterilebilir. Örneğin ülkemiz açsından düşünüldüğünde toplumun orta sınıfları ve aydınlar, yenilgi dönemlerinde yaşamın içinden kaçıp sahil beldelerine çekilerek korku, kötümserlik, kaygı duyguları ve romantik ruh hali içinde ömür törpülerler. Bunlara, benzer duygulara kapılarak Avrupa ülkelerine kapağı atanlar da eklenebilir. Diyeceğim şu ki, Schopenhauer gibi filozoflar bir ölçüde bu türden tekil, özel ve sınırlı örneklerin izinden gitmişlerdir. Oysa bilim ve felsefe genelin üzerinden ve içinden gidilerek yapılıyor.
Nietzsche: Kendini Bilmek, Duyguları Bilmektir
Duygu felsefesi bakımından Nietzsche de adeta Schopenhauer’un izinden yürümüştür. Yine de onun kadar kötümser olduğu söylenilemez. Yazarın yansıttığına göre Nietzsche, uygarlık tarihinde uygar bir insan görmediği gibi üst insanı da görmez. Düşünür bu noktada modern değer ve uygulamaları yerdiği gibi dini değerleri de yermiştir. Adeta bir nihilist olarak görülmektedir. Şöyle de denilebilir: Uygarlık tarihi akıl (Nietzsche için duygu)  ile din arasındaki savaşımın tarihidir. Yani üstinsan ile sürü arasındaki mücadeledir. Filozoftaki bu reddiyeci tutum onun yazım tekniğine de yansımıştır. Aforizmalar, şiirsel anlatımlar, İlhan’ın da dikkat çektiği üzere Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki sunum tarzı da Nietzsche’nin özgünlüğüne gönderme yapar (S. 242).
Kitabın adındaki Zerdüşt tipi de batının akılcılığına karşı çıkartılmış bir Doğulu romantik/duygusal kahraman olarak okunabilir. Nietzsche açısından ya da Zerdüşt’e göre insanın kendisini bilmesi temel olarak duygularını bilmesi anlamına gelir (S. 240). Nihayet “Nietzsche, duygusal etkilerin insan bilişi üzerindeki belirleyiciliğinin sadece gerekli değil, aynı zamanda yararlı olduğunu savunuyor” (S. 221).
Nietzsche “Tanrı öldü” diyerek Hıristiyanlığa karşı savaş açmış birisidir. Bu kadarı düşünürü betimlemek için yeterli değildir elbet. O aynı zamanda kapitalizme ve modern değerlere de karşıdır. Araya girerek söyleyelim ki, Nietzsche aynı zamanda komünizme ve eşitlikçi fikirlere de düşman bir filozoftur. Yazar, Nietzsche’de duygu araştırması yaparken Ahlakın Soykütüğü Üstüne adlı kitabı temel almışa benziyor. Egemen din gibi egemen ahlakın da üzerine gidip sert eleştiriler yapan filozof, olanla yetinmek istemez. Din ve ahlak krallığı gibi aklın krallığını da kabul etmez. Aklın yasakladığını yasaklamak zorunda olmadığımız gibi aklın dayattığını da kabul etmek zorunda değiliz.
Sürü İnsanıyla Üstinsanın Çatışması
İyi ve kötü denilenler, Nietzsche açısından aklın uydurmasıdır da diyebiliriz. Akıl dışındaki yeteneklerimiz de son derece değerlidir. Duygular, tutkular, sezgiler, bakışaçıları (perspektivite) önemlidir. Merkezsizliği benimsediği anlaşılan Nietzsche’nin postmodern düşünürler tarafından kaynak/temel alınması manidardır. İlhan’ın anımsatmasına göre Nietzsche, en çok Schopenhauer’dan etkilenmiştir. Dolayısıyla onun izinden gittiği anlaşılan düşünürün felsefesinde toplumsal sorunlar, üretim biçimleri, sosyal meseleler ve kapitalist sömürüye, bir sorun olarak yer yoktur.
Nietzsche’nin duygu felsefesinde burjuvazi ile proletarya arasındaki çatışmanın yerini üstinsan ve sürü denilen kitleler arasındaki mücadele almıştır. Nietzsche, anladığımız kadarıyla emekçi sınıflar içindeki “küçük insanı” da, burjuvazi içindeki “küçük insanı” da eleştirmektedir. Yine de bana sorulursa esasta “küçük insan” derken emekçi sınıfları, köleleri, kadınları vs. kastetmektedir.
Nietzsche de önceki filozoflar gibi sosyal sorunların belirleyiciliğini görmediği için duygu sorununu, kadın ve erkeğe uygularken kandını aşağılayan bir pozisyon alır. Yazar da filozofun bu bilimdışı eğilimini görmüş olacak ki, rahatsızlığını şu açıklamalardan anlayabiliyoruz: “Düşünürün [Nietzsche], müthiş bir belagatle ve keskin bir zekanın yaratıcı buluşlarıyla sergilediği kadın analizi, bir kadının (Lou Salome) şahsında tüm kadınları hedefliyor gibidir. Öyle de olsa tespitleri oldukça can acıtıcı, ayrıntılı ve nettir” (S. 264). Aynı yerde yazar, haklı olarak, Nietzsche’nin “kadın düşmanı” unvanı aldığını da vurgulama ihtiyacı duymuştur. Ezen ile ezilen sınıflar arasındaki gerçeği göremeyen göz, ezilen cins ile ezen cins arasındaki farkı da görmekte yetersiz kalacaktık. Örnek olarak: Nietzsche!
Akıl Felsefesinden Duygu Felsefesine
İlhan’ın çalışması bize, klasik felsefeler ile modern veya çağdaş felsefeler arasında bir ayrım yapmamıza olanak verebilir. Klasik felsefeler esasen özne-nesne ayrımı üzerinden kuruluyor ve burada insan-özne de merkeze konuluyor. Özne felsefesi temelde akılcıdır. Bu felsefeye göre beden zihinden, ruh fizikten, madde düşünceden, doğa tanrıdan, düşünceler duygudan ayrılmaktadır. Yine bu özne merkezli felsefelerde akıl, duygudan üstündür. İlhan ve onun dahil olduğu felsefi ekol ise bu durumu parçalı gördüğü için bunu birleştirmeyi düşünmekle birlikte gerçekte duyguların da felsefede, bilimde, sanatta ve siyasette önemli bir rol oynadığı kanaatindedir.
Akıl felsefesinin ilk kuşak temsilcileri iyi, doğru ve güzelin kriteri olarak “akli” olmayı koymuşlardır. Postmodern felsefeler gibi duygu felsefesi de “akıl felsefesi”nin karşısına çıkarak adeta “ben de varım” demiş oluyor. Ana akım felsefe tarihi izlendiğinde akıl felsefesinden duygu felsefesine doğru bir kayış olduğunu söyleyebiliriz. Felsefenin böyle bir paradigma değişikliğine maruz kalmasının elbette sebepleri vardır. Filozof düzeyinde Schopenhauer ve özellikle Nietzsche ismine vurgu yapmak gerekiyor. Çünkü Nietzsche’nin felsefi eğilimi aydınlanma düşünürlerinin baş tacı yaptığı -bir tepki olarak- “aklın eleştirisi” üzerine kurulmuştur. Yazar da Nietzsche üzerinden modernizm eleştirisine yer vermeyi gerekli görmüştür (S. 266). Bu yüzden İlhan’ın mantığından yola çıkarak “duygu felsefesinin dört büyükleri” ifadesini kullanmış olsak da akla karşı konumlanmaları bakımından Spinoza ve Kant olumlu bir yerde pozisyon almışlardır.
Yazar, duygunun anatomisini ortaya koyarken çemberi, Spinoza ve Kant’a dek genişlettiği için, çemberi biraz geniş çizmiştir diyebiliriz. Benim kitapta en çok ilgimi çeken dağınık biçimleri ve kategorileri toparlamayı hedefleyen, bunu yaparken de duygulara ve yine önemli bir duygu durumu olan arzuya alan açan Spinoza olmuştur. Spinoza, varlığı düşünceye, doğayı tanrıya eşitlerken conatus terimini icat etmiş bir filozoftur. Buna göre her varlık olması gerekeni olabiliyor. Her varlığın bir arzusu, kapasitesi ve yapısal özelliği bulunuyor. Yazarın yaptığı alıntıyı hatırlatmak isterim ki, Sipinoza açısından “imparatorluk içinde imparator yoktur” (S. 88-89). Buna göre özneye rol vermediği anlaşılıyor; daha doğrusu özne ancak kendi isteğine ve yeteneğine göre bir gelişme eğilimi gösteriyor. Bu yüzden bir yorumla söylersem, politik özne gibi komünist partisi de lüzumsuz oluyor!
Duygular Yapısal Değil Kültürel Koşulludur
Yukarıda, yazarın tabiriyle “sosyal” güdülerden söz etmiştim. Güdülerin sosyal yönünden söz edebildiğimiz gibi temel ve temel olmayan duyguların da sosyal yönüne işaret etmek gerekiyor. Bir analoji yaparak söylersek duygularımız sosyal varlığımızı değil sosyal varlığımız duygularımızı belirler! İsteme (arzu) duygusu gibi merkezi duygularımız dahil olmak üzere her türden duygunun kaynağında sosyal dünya gerçekliği vardır diyebiliriz. Bu alanda çalışma yapan düşünür ve araştırmacı-felsefeciler gibi İlhan da konuyu bilim, psikoloji, evrim teorisi ve Darwin’de kadar genişletmiştir. Nihayetinde duygu sosyolojisi, duygu siyaseti, duyguların tarihi, duyguların evrimi, duygu psikolojisi gibi kavram ve disiplinlerden de söz edebiliyoruz (S. 19).
Duygu felsefesi yapan pekçok çalışmada psikoloji felsefesi diyeceğimiz bir eğilimi fark etmek zor olmuyor. Buradaki kaygı ise duyguların yapısal özellik olduğuna inanma ve inandırmadır. İlkel haliyle duyguların, bebeklerde ve hatta yüksek yapılı hayvanlarda da olduğu bir realitedir (S. 80). Erken veya olgun yaşlarımızda her zaman bizimle birlikte olan, bizi biz yapan korku, mutluluk, iğrenme, öfke, acı, haz, isteme, neşe, şaşkınlık, yalnızlık, utanma, sevme, aşk ve umut türünden duygular içindeyizdir. Bunlar, yaşadığımız toplumun özelliklerine göre bastırılır veya serbest bırakılır. Kültürlere göre, coğrafyalara göre de bunlar içeriklenir.
İlhan’a bakılırsa “Düşünür [Spinoza], duygu felsefesiyle insan doğasını, bilincini ve bilinçaltını, dürtü ve arzusunu, düşünce ve tutkular arasındaki ilişkisinin önemini ortaya çıkarır” (S. 40). Aynı yerde duygu felsefesinin işlevini açıklayan İlhan açısından Spinoza, “Duygularımızı tanımakla doğamızı tanımış olacağımızı, bu yolla da daha fazla mutlu olup daha az mutsuz olacağımızın olanağını göstermeye çalışır.”
Burjuva Dünyasının Arzuları Manipüle Etmesi
Gerçekte de düşünceler gibi duyguların en nihayetinde temel kaynağı insan biyolojisi, beden, yürek, kafa, beyin ve beynin üst kısmı olarak betimlenen kortekstir. Oysa bu biyolojik özelliğimizin, bugün bizim sosyal düşünüş ve davranışlarımızı belirleyen duygu durumları ile neredeyse hiçbir ilgisi yoktur. Zira Spinoza, Kant, Schopenhaure ve Nietzsche gibi filozofları da, diğer ana akım düşünürleri de halkı da, tüm insanlığı da ilgilendiren duygular, biyolojik evrimden çok sosyolojik evrimle ilgilidir. Öğrenilmiş ve öğretilmiş duygulardan söz ediyoruz. Buna İlhan’ın Spinoza üzerinden dikkat çektiği cinsel ilişki arzuları da (S. 83), Schopenhaure’un eserinde içkin olan cinsel aşkın metafiziği de dahildir (S. 170).
İnsanın başlıca haz kaynaklarına önem verilmesi, Spinoza’nın buna merkezi bir yer vermesi, her türden bedensel hazzı yasaklama eğilimindeki Hıristiyan düşüncesiyle ve benzeri teolojik anlayışlarla bir çatışmaya girmesine de neden olmuş, Yahudi cemaati, filozofu aforoz etmiştir. Bir bakıma, İlhan’ın andığı duygunun bu dört düşünürü için feodal dünya anlayışı yerine modern burjuva dünyasının düşünsel temellerini atma görevi görmüşlerdir diyebiliriz.
Burjuva dünyasının, aynı zamanda duygularımızı, arzu-isteklerimizi de belirlediğini ve manipüle ettiğini kim reddedebilir? Popüler diye soruyorum, aşk duygusunun, kadına erkeğe, mala mülke sahip olma duygusunun sermaye tarafından koşullandığı bir politik/ideolojik propaganda sorunu mudur dersiniz? Sanmam! Bunu, bir gününüzü ayırarak burjuvazinin kontrolünde olan medyayı ve her türden iletişim araçlarını ve entelektüel/kültürel çalışmaları izleyerek test etmeniz mümkündür.
Merkezli Felsefelerden Merkezi Olmayan Felsefelere
Felsefi bakış açılarının çokluğu ve sürekli de yeni bakış açılarının nedenini sosyal gerçeklikteki sorunlarda aramak gerekiyor. Dolayısıyla önceki felsefeler gibi duygu felsefesi de birilerinin uydurması gibi algılanamaz. Elbette sınıf ilişkileri içinde bu boyutu da dikkate almak üzere esasen üretim ilişkilerini, mülkiyet biçimlerini temel almak gerekiyor. Bütün felsefe tarihi boyunca ön plana çıkartılan akıl felsefesi ya da özne/insan merkezli felsefeler insan ve dünya sorunlarına bir çözüm getirmiş değil. Bu yüzden insanlığın yeni arayışlar içinde olması doğaldır. Üstelik Yeniçağ, bilim ve teknolojinin geliştiği, buna bağlı olarak işbölümü ve branşlaşmanın arttığı bir çağdır.
Felsefenin de çeşitli parçalara, fakültelere, branşlara, ekollere/akımlara ayrılması bizi şaşırtmamalıdır. Hem özne/insan merkezli felsefelerin hem de merkezsizlik (desantral) diyebileceğimiz felsefelerin handikabı, üretim ilişkilerini yok sayıp, sosyal gerçekliğin belirleyiciliğini görmezden gelerek, eş deyişle paranteze alarak felsefe yapmasıdır. İktidarın, sanatın, siyasetin (biyopolitika), felsefenin temeline insan bedenini koymayı denemesi ciddi bir felsefi sorun ve felsefi kriz olarak karşımızda durmaktadır. Buradan bakıldığında Ahmet İlhan’ın çalışması, bizi birçok açıdan ilgilendirmektedir. Çünkü konunun belli başlı düşünürlerini bir araya getirmiş, pek çok temayı da dikkate alarak duygu felsefeni ete kemiğe büründürerek anlaşılır kılmıştır.
Kitapta dile getirilen düşünceleri öğrenmeden, duygu felsefesi konusunda mesafe almadan ve bu felsefeye karşı özgün açıklamalar getirmeden felsefe yapmak kolay görülmüyor. Kitaptaki temalar üzerine çalışmak aynı zamanda yeni ve yakın çağın dört filozofuyla da hesaplaşmak anlamına gelecektir. Anılan büyük düşünürlerin felsefelerine temas etmeden ve üzerine bir katkıda bulunmadan düşünce üretmeye kalkmak abesle iştigaldir. Bu temasta, İlhan’nın kitabının işlevsel olacağını bir kez daha anımsatmama bilmem gerek var mı?

Eserin Adı: Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche Felsefesinde Duyguların Anatomisi ve Şiirsel İzdüşümleri

Yazar adı: Ahmet İlhan

Yayınevi: Sümer Yayıncılık

Türü: Araştırma

Katkıda Bulunanlar:

Yayına Hazırlayan: Sümer Yayıncılık

Son Okuma:Prof. Dr. Ertuğrul Rufayi Turan

Kapak Tasarımı: Semih Büyükkurt

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”