Haber Merkezi I “Geldin işte” diyerek seslendi sevgilisine “Geldin işte”, gelmeyecekmiş yanılgısıyla.
Ludwig, yoksulluğun basamaklarını üçer beşer ardında bırakan hırslı bir genç adamdır. Dokuz yıl önce hikâyesi başlar iken, ancak yoksul insanlarda rastlanabilecek bir gururla yanıp tutuşuyordu. Yeminliydi, bir daha asla ve asla birilerinin bayağı tavırlarla onu yaralamasına izin vermeyecekti.
Bilirsiniz ki “Asla, asla deme!” derler. Böyle bir ironi ile karşı karşıya kalmıştı genç adam. Ve Ludwig’in direnişi yenik düşmüştü. Tanrı şahitti nasıl olduysa oldu, patronunun evinde özel sekreter olarak işe başladı. Elzem bir zorunluluktu başta. Daha sonraları, onun için hazırlanmış konuk odasında, kendini zenginliğe yabancı hissettiren duygularla kavruluyordu. Belki de Ludwig’i, iğrenç diye nitelendirdiği tahta bavulunun saklanabilirliğini kıskandıran hiçlik duygusundan başka bir şey değildi. Bu hiçlik duygusu ile içindeki karanlık kuyunun taştığı sırada karşılaşmışlardı. İlk konuşmaları dahi özgürlüğe dairdi.
Bir özgürlük konuşmasının başlangıcı ve sonucu olarak kendini o eve ait hissetmeye başlamıştı. Bu aidiyette, kadının huzurlu bir ışıkla aydınlanmış yüzünün etkisi yadsınamaz.
Nerede, ne zaman bunun tutkulu bir aşk olduğunun farkına vardı? İnce bir çizgiydi. İpekten dokunmuş bir ip. Aşk, nefes ve dudak aracılığıyla kendini zikir ve itiraf edebildiği zaman aşk idi. Aşk, iki topraktan olmanın sarıldığı vakit, solun sağa denk gelmesi ile aşk idi. Aşk bir kulağa ruh üflemekti.
Ta ki gece vakti şimşek çakması gibi her şeyi aydınlatan bir yırtılmayla andı o kelimeyi: “Aşk.”
Genç adamın Meksika’ya iki yıllığına gidecek olmasının korkusu, kadının kıvılcımlarını ateşe dönüştürmüştü. Elleri masumca ve korku ile birleşmişti ardından. Dudakları, elleri, kalpleri on günü aşkın süre, gelen tüm gölgeleri siper ederek tutunmuşlardı birbirlerine.
Daha sonraları karşılıklı oturdukları tren vagonunda genç adamın zihninden şu düşünceler geçiyordu:
“Acz içinde geçen yıllar, duygularımıza karşı acz içinde geçen yıllar… Dokuz yıl oldu ve sesinin tek bir tonu değişmemiş, bedenimin tek bir sinir ucu onu farklı algılamıyor. Hiçbir şey yitmemiş, hiçbir şey geçmemiş, varlığı eskiden olduğu gibi sevgi dolu bir mutluluk yaratıyor.”
iki yıl sürmesi planlanan Meksika seyahati, tüm dünya denizlerininin Almanlara kapanması sonucu, seneleri buldu. Birinci dünya savaşı girmişti aralarına. Savaşın, ölümün kıyısında yalnız yaşamanın dayanılmaz ağırlığına dayanamayan Ludwig, bir Alman kızı ile evlendi.
Bir an geldi ki barış çığlıkları Meksika meydanlarında yükselirken, adeta Ludwig’in içinde çığırıyordu. Bir heyecan, bir yarım kalmışlık duygusu. Evet, tam tamına dokuz yılın ardından aynı telefon numarasına sahip evin kapı zilini çalıyordu.
Saçlarına bir tutam gümüş düşmüş kadın ile karşı karşıya idi. Zaman nerede kalmıştı? Her şey eskisi gibiydi, sadece onlarda eskisi gibi oldukları yanılgısında idi.
İhtirasına yenik düşen Ludwig, kadını Heidelberg’e giden gece treninde, kendisine eşlik etmeye davet etti. Ve işte o trende karşılıklı oturuyorlardı. Ludwig, kadının kendisine çokça tanıdık ve çokça yabancı olduğu hissine kapılıyordu. Geçmişlerini ve şimdilerini karşılaştırma gayretinden kendini alamıyordu. Bir karara vardı ki genç adam: “Geç olup olmadığını kimse bilmez.” “Ne kadın eski kadındı ne de adam eski adam.”
Neden sonra aklına geldi şu iki dize:
“Issız eski parktaki karlar içinde,
arıyor geçmişi iki gölge.”
Stefan Zweig’in 1920’li yıllarda yazdığı düşünülen novellanın el yazması, ölümünden çok sonraları 1970’li yıllarda gün yüzüne çıkarılmıştır. Zweig okurken ,mutlu son aramamak gerek ,üstüne üstlük psikolojik olarak çöküntüde olan karakterlerle daima yüz yüzesinizdir. Aşkın sınır tanımazlığı, zamana ve mekana karşı koyuşları üzerine yazılması ve bunu ifade ediliş şekli “Geçmişe Yolculuk” öyküsünü, etkileyici metinler arasına taşımıştır.
İnceleme: Büşra Abacı
Kitap adı:Geçmişe Yolculuk
Özgün adı: Die Reise İn Die Vergongenheit
Yazar: Stefan Zweig
Basım yılı: 1. Basım Şubat 2018
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Almanca aslından çeviren: Regaip Minareci
Sayfa sayısı: 52

