24 Eylül 2026
21.2 C
İstanbul

Demirtaş: Resim yaptığım o iki saat, cezaevinde olduğumu tamamen unuttuğum saatlerdir

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, cezaevindeki dördüncü yılını doldururken, 45 isimden gelen 45 farklı soruya yanıt verdi. Demirtaş, dilden edebiyata, siyasi gündemden ekonomiye gelen tüm soruları yanıtlarken, gazeteci Barış Terkoğlu’nun sorusuna “Ben siyasetçiyim ve HDP dışındaki hiçbir örgütsel yapıya bağlı ya da tabi değilim. Silah ve şiddet yöntemini de benimsemediğim, doğru bulmadığım için demokratik siyaset yolunu tercih etmiş bir siyasetçiyim. Demokratik siyaset, şiddetin alternatifi ve panzehiridir. Tüm sorunların barışçıl siyasi yollarla çözülmesi gerektiğine inandığım için de HDP’de siyaset yapıyorum” şeklinde yanıt verdi.

1+1 Forum, 45 isimden Demirtaş’a yönelik aldığı soruları ve yanıtları yayımladı. Demirtaş, 45 insanın soru göndermesini çok anlamlı bulduğunu belirterek, “Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Soruların hepsi çok nitelikli. Dilerim, bu röportajı sonuna kadar okumaktan imtina etmezsiniz. Başta sorularını ileten değerli arkadaşlarıma olmak üzere, iki kişilik hücremizden herkese yürek dolusu sevgilerimizi, selamlarımızı gönderiyoruz” dedi.

“Resim yaptığım o iki saat, cezaevinde olduğumu tamamen unuttuğum saatlerdi”

Demirtaş, cezaevinde çizdiği resimlerle ilgili ressam Ahmet Güneştekin’in sorusuna, “Değerli hücre arkadaşım Abdullah Zeydan ile birlikte, haftada iki saat, hücreden bozma bir atölyede, infaz memurlarının gözetiminde resimle uğraştım biraz, hepsi o. Resim yaptığım o iki saat, cezaevinde olduğumu tamamen unuttuğum saatlerdi, bundan emin olabilirsiniz” derken, şöyle devam etti:

“Öyle ressam bir yönüm yok. Lisede resim derslerinde iyiydim sadece. Zaten korona salgını nedeniyle neredeyse dokuz aydır atölyeye gitmemiz de yasak. Odaya renkli kalem bile verilmiyor. Dolayısıyla artık resimle ilgilenemiyorum.”

“Demokratik siyaset, şiddetin alternatifi ve panzehiridir”

Gazeteci Barış Terkoğlu’nun “Demirtaş PKK’nın ya da Kandil’in vitrini mi, yoksa panzehiri mi?” sorusuna ilişkin “Ben siyasetçiyim ve HDP dışındaki hiçbir örgütsel yapıya bağlı ya da tabi değilim. Silah ve şiddet yöntemini de benimsemediğim, doğru bulmadığım için demokratik siyaset yolunu tercih etmiş bir siyasetçiyim” diyen Demirtaş, “Demokratik siyaset, şiddetin alternatifi ve panzehiridir. Tüm sorunların barışçıl siyasi yollarla çözülmesi gerektiğine inandığım için de HDP’de siyaset yapıyorum” ifadesini kullandı.

Demirtaş’ın 1+1 Forum’da yayımlanan röportajından bazı sorular ve yanıtları şöyle:

  • Ali Duran Topuz (gazeteci, GazeteDuvar’ın yayın yönetmeni): Son yerel seçimde büyükşehirlerde Kürtlerin oyları kilit rol oynadı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi oy desteğine karşılık bir tür cemile olarak Kürtçe kursları açtı. Fakat dünyanın en büyük Kürt nüfusunun yaşadığı İstanbul’u tanıtan 10 dilli, 20 dilli broşürlerde, kitapçıklarda Kürtçe yok, şehirde Kürtçe tabela yok, Kürtçe anons yok. Öte yandan, Kürt meselesi majör kavramlara kilitlenip kalmış görüntüsü vermiyor mu? Yani anayasal eşitlik, anadilde eğitim, siyasal katılım hakları etrafındaki tartışma ve kavgalar sürerken büyükşehirler Kürtçeyi hızla eritiyor. Kürtçenin tartışmalarda daha önde yer alması, Kürtçeye yönelik taleplerin daha da güçlendirilmesi gerekmiyor mu? Bu meseleye ilişkin diğer partilere dair gözlemlerinizi de merak ediyorum.

Kaygılarınıza da, eleştirilerinize de katılıyorum. Ancak Kürtçe dahil olmak üzere bütün dillerin korunabilmesi ve geliştirilebilmesi için bir kamusal destek politikasına ihtiyaç var. Yani anayasal ve yasal bir altyapı sağlanarak, bir devlet ve hükümet politikası olarak Kürtçenin her alanda kullanılması desteklenmediği sürece, baskı altındaki bir dilin korunabilmesi böyle bir çağda neredeyse imkânsızdır. O halde tüm dillere özgürlük sağlayacak bir hükümet programıyla merkezi yönetime, yani hükümete talip olmak en doğru seçenektir. Neden diğer partilerden talep edelim ki? İktidarda yer alıp biz çözelim sorunları. Bir halkın bu en temel hakkına saygı duymayan hiçbir siyasi anlayışın iktidar olma şansı yoktur bence, en azından HDP olmadan şansı yoktur diyelim. Biraz özgüvene ihtiyacımız var sadece. Talep eden değil, icra eden olalım artık. Neden biz de yönetimde olmuyoruz da, gelecek olan yeni yönetimden neyi nasıl talep edeceğimizi düşünüp duruyoruz?

  • İsmail Beşikçi (sosyolog): Anadil – Kürtçe yasakları her dönemde cumhuriyetin temel politikası olmuştur. Bu durumda, HEP, DEP, HADEP, HDP gibi siyasal partilerin yöneticilerinin, milletvekillerinin Kürtçeyi bizzat yaşayarak, ailesiyle, çocuklarıyla, Kürt halkıyla Kürtçe konuşarak Kürtçe yasaklarına karşı bir tutum izlemesi gerekli değil miydi?

Değerli hocam, “Bu konuda haklısınız” demekten başka ne diyebilirim ki? Ama gerçekten de karamsar olmaya gerek yok. Bütün bu sorunları en köklü, en demokratik şekilde çözmek için önümüzde halen ciddi fırsatlar, olanaklar var. Bir dilin varlığını korumak için önce onu kullanmak gerekir elbette. Ama o dilin kullanılmasını kolaylaştıracak bir yönetim anlayışına da ihtiyaç var. Madem Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin de devleti, o halde bunun her alandaki ve anlamdaki uygulamalarla hayata geçmesi gerekir. Bunu da ancak siyasi yönetimin içinde yer alarak çözebiliriz. Şu da yanlış anlaşılmasın, HDP iktidara gelince sorunların tamamı hızla çözülür diye bir şey demiyorum. İktidara, yönetime dahil olmak sorunların çözümünün önünü açar, sorunları çözmeyi kolaylaştırır sadece. Yoksa Kürtçe roman yazacak olan da, okuyacak olan da devlet değildir. Dil meselesinde devlet engel olmak yerine destekleyici olursa ilerleme daha rahat olur demek istiyorum sadece. Peki HDP iktidara gelemese dil ölsün mü? Öyle de değil. Bugünkü imkânlar ölçüsünde anadilini kullanmak ve geliştirmek istisnasız herkesin görev ve sorumluluğu olmalıdır. Benim altını çizdiğim nokta, siyasi vizyona ilişkin boyuttur.

  • Ahmet Güneştekin (ressam): Neredeyse dört yıllık bir tutsaklık nedeniyle özgürlüğünüzden yoksun bir süreç yaşıyorsunuz. Bu süreçte gözlemlediğim kadarıyla, gündeme ve kültürel yaşama hep dahil olup yaşama sevincinizi hiç kaybetmeden varlığınızı ülkeye ve dünyaya hissettiriyorsunuz. Kimi zaman öykü yazarak, kimi zaman müzik dahil sanat disiplinlerinde üretimler sunarak sanatın güçlü kıldığı insanlardan olduğunuzu gösteriyorsunuz. Bir sanatçı olarak resim yapmanızı çok değerli buluyorum. Bu süreçte renklerle çok birlikte oldunuz. Resim yapmak, renklerin iyileştirici etkisinde bir şeyler yaratmak size neler hissettirdi? Gelecekte, özgür dünyada renklerle ve sanatla ilgili bir dünyanın inşasına nasıl bir katkı sunmayı düşünüyorsunuz?

Burada resimle son derece amatör bir şekilde uğraştım. Değerli hücre arkadaşım Abdullah Zeydan ile birlikte, haftada iki saat, hücreden bozma bir atölyede, infaz memurlarının gözetiminde resimle uğraştım biraz, hepsi o. Resim yaptığım o iki saat, cezaevinde olduğumu tamamen unuttuğum saatlerdi, bundan emin olabilirsiniz. Öyle ressam bir yönüm yok. Lisede resim derslerinde iyiydim sadece. Zaten korona salgını nedeniyle neredeyse dokuz aydır atölyeye gitmemiz de yasak. Odaya renkli kalem bile verilmiyor. Dolayısıyla artık resimle ilgilenemiyorum. İleride resimle veya genel olarak sanatla ilgili bir üretimim olur mu, bilemiyorum doğrusu. Kişisel olarak edebiyatla uğraşırım herhalde. Ancak sanatın ve sanatçıların desteklenmesi için aklımda çok ciddi ulusal ve uluslararası ölçekte projeler var. Bir gün dışarıda olursam, konumum ne olursa olsun, bu projeleri hayata geçirmeyi, sanatçıları ve edebiyatçıları destekleyecek çalışmalar yapmayı çok istiyorum.

  • Ercan Kesal (oyuncu, yönetmen): Uruguaylı yazar Galeano yazma sebebini anlatırken “birlikte kurtulmayı umut ettiğim için yazıyorum” diyor. “Birlikte kurtulmak.” Politikacının da önünde sonunda vaat ettiği bir söylem bu. Engels de bir mektubunda, “ekonomi-politiğe dair tüm bildiklerimi Balzac’ın romanlarından öğrendim” diye yazıyor. Öte yandan, 1950’li yıllarda Demokrat Parti’de siyasetle uğraşan, bakanlık da yapan Samet Ağaoğlu yazmanın bizi içimizde biriken tortulardan temizleyeceğini söylüyor. Siz de hikâyeler yazıyor, meseller anlatıyorsunuz. Sadık okurlarınız var. Yazmak politik bir eylem midir? Neden yazıyorsunuz?

Eski zamanlarda “yazmak”, oldukça orijinal bir kişisel ifade biçimiydi. Yazdıklarınızın basılması, bunların okura ulaşması son derece ciddi süreçlerdi. Bu zorlu ve çoğu zaman da riskli süreçleri göze alabilmek için gerçekten de anlamlı bir dürtünüz olmalıydı, “Yazmasaydım ölürdüm” diyen Sair Faik gibi mesela. Ancak bana öyle geliyor ki, şimdilerde bu “yazmak”ın dürtüsü çok da anlamlı değil artık. Kalem bol, kâğıt bol, matbaa bol. İsteyen istediğini yazıyor, basamasa bile internette yayınlıyor. İsviçre’de hiç cinayet işlenmiyor denilmesi üzerine André Gide’in “O yüzden orada edebiyat yok” dediği söylenir. Bizde cinayet de, zulüm de maalesef bol bol olduğundan, derdimizi edebiyatla anlatmak da ciddi bir seçenek, bazen mecburiyet haline geliyor haliyle. Mesela Türkiye’de yazar sayısının düzenli okur sayısından fazla olma ihtimali var! Bu kötü bir şey mi? Valla edebi kaliteyi düşürdüğü, okurun nitelikli edebiyatla buluşmasını da zorlaştırdığı kesin. “Peki durum buyken sen niye yazıyorsun kardeşim” diye sorarsan, yazdıklarımın içimde durmasındansa dışımda durması daha az yoruyor beni. Bir sürü paydaş buluyorum dertlerime, düşüncelerime. Bu da şu hapishane hücresinde yürüttüğümüz zorlu mücadelede iyi geliyor bana. Büyük bir destek ve dayanışma hissediyorum bu şekilde. Ve elbette edebiyat benim mücadele hayatımın bir parçasıdır. Politik bir duruştur, en azından ben öyle bakıyorum. Böyle bakmayan edebiyatçılara da saygı duyuyorum tabii. Politik edebiyat has edebiyatı zehirliyor diyenlere ise asla katılmıyorum. Politik olmayan ne kaldı ki?

  • Özcan Alper (yönetmen): Sevgili Demirtaş, öncelikle sizin, hücre arkadaşınızın ve tüm siyasi tutsakların bir an önce özgürlüğünüze kavuşmanızı diliyorum. Siyasetteki dilinize, cezaevinde başladığınız edebiyat ve yaptığınız resimlere bakınca bana daha çok John Berger’ı hatırlatıyorsunuz. Özellikle siyasetteki temsiliniz sanki onun “yetimler ittifakı” vurgusunu hatırlatıyor. Ama ben tek soru hakkımı şimdilik sinemadan yana kullanmak istiyorum. Eğer bir gün hayatınız bir sinema filmi olsaydı, ki çok uzak bir ihtimal değil, çocukluğunuzdan acı ve tatlı, unutamadığınız bir anınızı paylaşmanızı isteseydik bu nasıl bir sahne olurdu?

Hayatım film olacak kıvamda değil, ama yine de bir gün biri çekerse diye kısa bir şey anlatayım. Yedi yaşımda falan olmalıyım. Diyarbakır’da yazın Küpeli ve Dıngılava havuzları, şehrin en kalabalık serinleme mekânlarıydı. Biz de amcam, dayılarım, benden yaşça büyük bir kuzenim (ki adının Mahmut olduğunu söyleyip herkesin içinde rencide etmek istemiyorum kendisini), abim ve yaşıtım kuzenlerimle kalabalık bir aile grubu olarak Küpeli havuzuna gitmiştik. En küçükleri bendim. Yaşça benden büyük olanlar iyi yüzüyor, yaşıtlarım çata pata yüzüyor, bense yüzemiyorum. Elimle, ayağımla kendimi ıslatıp güneşe yayılıyorum sadece. Sonra bir an, bu Mahmut Abi, beni halter gibi kaldırıp havuzun kenarına getirdi. Bizimkiler gülüyor, ben de gülüyorum tabii. Atacak değil ya beni havuza! Yüzme bilmiyorum bir kere. Şu Mahmut Abi de çok komik biri diyorum, kendi kendime. Ne atması ya, öyle şey mi olur. Ama attı. Resmen havuzun ortasına fırlattı beni ki, kendimi Mersin’den Kıbrıs’a fırlatılmış gibi hissettim. Öyle uzun sürdü suya düşmem. Havuzun o kısmı da bir metreden derin. Bir buçuk metre falan. Atılmanın şiddetiyle dibe batmam haftalar sürdü zaten, bunun bir de yüzeye çıkması var. Ayrıca amcamın, dayımın yetişip beni kurtarması var. Nereden baksanız bir buçuk ay sürer. Suyun altında bunları düşünüp panikliyorum tabii. Yok diyorum, bunlar benim cenazemi bile aylarca bulamazlar. Ulan Mahmut Abi, yazık değil mi bana? Yedi yaşımdayım, daha yaşamaya başlamadım bile. Annemi düşündüm sonra. Nasıl ağlıyorum suyun altında. En azından bana öyle geliyor. Sonra bir mucize oldu ve suyun üstüne çıktım. İki saniye sonra da havuzun kenarında dimdik ayaktaydım. Her şey beş saniye önce bıraktığım gibiydi. Tek bir farkla, yüzme öğrenmiştim artık. Sağol Mahmut Abi.

  • Şanışer (müzisyen): Ben her geçen gün müziğin ve sanatın değiştirici gücüne olan inancımı yitiriyorum maalesef. Orada bulunduğunuz sürede pek çok sanat eseri verdiğinizi göz önünde bulundurarak size şunu sormak istedim: Sanat, sanatçıyı rahatlatmaktan, tedavi etmekten daha büyük bir amaca hizmet edebilir mi gerçekten?

Arkadaşlarınla birlikte yaptığın “Susamam”ı biz burada, kör bir hücrede televizyondan dinledik ve şarkının bizi iyileştirdiğini hissettik. Çok samimiyim, gerçekten öyle oldu. Çok moral bulduk. Böyle böyle ayakta kaldık burada. Direnişlerin, sanatın, edebiyatın, kalabalıkların dışarıdan gelen sesi sadece hapishanelere değil, açık bir cezaevine dönüşmüş ülkeye de iyi geliyor. Yapılan hiçbir güzel şey boşa gitmiyor, emin olabilirsin. Dewamke 🙂

  • Tuğrul Eryılmaz (gazeteci): Evinize girer girmez ilk dinleyeceğiniz özgürlük müziği ve yapacağınız yemek ne olacak?

Yıllarca hapislikten sonra eve girer girmez ille de yemek yapıp özgürlük müziği dinle diyorsanız tamam, öyle yapayım 🙂 Ciwan Haco’dan “Diyarbekir Mala Min a”yı dinleyip sarımsaklı bir Zaza yemeği olan zerbêti yapardım. O kadar sarımsaklı yedikten sonra evde herkes benden uzak durur artık, canın sağolsun Tuğrul Abi.

  • Ümit Ünal (yönetmen, senarist): Devran‘daki “Gün Olur Devran Döner” hikâyesinde, savcının yaşadığı acı hesaplaşmadan etkilenmiştim. Sadece acıyla değil, kara mizahla yoğrulmuş “Kobay”, “Cenaze Levazımatçısı” gibi hikâyeler de çok çarpıcıydı. Memleketimden İnsan Manzaraları‘nı düşündüm, Bir Zamanlar Anadolu’da‘yı düşündüm. Hikâyeleriniz sinemaya da çok yakın. (Bir tanesinin Ümit Kıvanç tarafından kısa film olarak çekildiğini biliyorum.) Sinemada sizi etkileyen filmler, yönetmenler kimler? Yeni edebiyat çalışmalarınız var mı?

Evet, sevgili Ümit Kıvanç, “Ah Asuman” öykümden yola çıkarak bir kısa film çekti. Bu vesileyle, emeği geçen herkese bir kez daha teşekkür ediyorum. Başka da çekilirse sevinirim tabii ki. Kim mutlu olmaz ki böyle bir şeyden. Yönetmen, senarist, oyuncu hafızam maalesef ki çok zayıf. Sinema alanında obur bir tüketiciyim sadece. Esaretin BedeliPiyanistApartmanKelebeğin Rüyası gibi filmler, son zamanlarda televizyondan da tekrar izlediğim için hemen aklıma gelen ilk birkaç film. Yeni edebiyat çalışmalarım da var maalesef. Yazmayacağım demiştim, ama halen yazıyorum. Yayınlanmasa bile yazmak istiyorum.

  • İrfan Aktan (gazeteci): “Gün Olur Devran Döner” öykünüzde karakolda işkenceyle öldürülüp “terörist” diye kayda geçirilen Devran Sürgücü’nün hikâyesini okuyoruz. Devran’ın ölüm tutanağına imza atan, işkenceyi örtbas eden savcı Salim Bey, olaydan yirmi beş sene sonra Devran’ın köyüne, babasına konuk oluyor. Devran’ın babası Hasan Sürgücü’nün oğullarının öldürülmesinde parmağı olan birini ağırlaması, ona beklenen tepkiyi göstermemesi, o anlamlı tepkisizlik, derin sessizlik bize ne anlatıyor? Siz Hasan Sürgücü olsaydınız, aynı şeyi yapar mıydınız?

Hasan Sürgücü olsaydım aynı şeyi yapar mıydım? Zor soru gerçekten. Hasan Sürgücü olmak kolay iş değil. Hasan Amca’nınki tepkisizlik değil aslında. Gelenekle yoğrulmuş sabrın ve erdemin büyük bir tepkisi diyebiliriz. Onunkisi, karşısındaki alçalmayı kendi ağırlığıyla ezmek. Henri Charrière’nin Kelebek romanındaki kahramanı Kelebek gibi, Hasan Amca da yılların verdiği olgunlukla intikam duygusunu erdeme dönüştürmeyi başarıyor. Az bir şey değil bu ve bence çok saygın bir tutum.

  • Çiğdem Toker (gazeteci):Sayın Demirtaş, sağlık ve dirayet dileğiyle… Cezaevleri bünyesindeki 309 iş yurdunda, hükümlü ve tutuklular çalıştırılarak birçok alanda üretim yapılıyor. 180’in üzerinde işkolunda mobilya, konfeksiyon, deri, seracılık, kaz yetiştiriciliği, büyükbaş, gıda, oda parfümü, geleneksel el sanatlarına uzanan bir çeşitlilik mevcut. Dahası, bakanlığın özel sektörle yaptığı protokollerle, hükümlüler bu iş yurtlarında dünyaca tanınmış giyim markaları için bile üretim yapıyor.
  • Bu üretimden Adalet Bakanlığı önemli bir gelir sağlıyor. Son İşyurtları Faaliyet Raporu’na göre, 2019’da elde edilen toplam gelir 4,6 milyar TL. Bu tutarın 3 milyar TL’sini mal ve hizmet satış gelirleri oluşturuyor. Buna karşılık bu geliri yaratan 60 bin 767 hükümlü ve tutukluya ödenen toplam yevmiye tutarı 77 milyon 689 bin 123 TL. Tutuklu ve hükümlülere ödenen yevmiye tutarları ise şöyle: Ustalara 17,25 TL, kalfalara 15,25 lira, çıraklara da 14 lira. Adalet Bakanlığı yönetmeliğinde bu faaliyetin amacı “hükümlüleri topluma kazandırmak ve meslek sahibi olmalarına yardımcı olmak” diye açıklanıyor. Ancak, bu devasa üretim kapasitesinin gönüllülük esasına dayandığı açıklansa da, hükümlülerin uzun çalışma saatlerinden yakındığı biliniyor. Bu tabloya “içeriden” –hukukçu kimliğinizle de– baktığınızda, iş yurtlarındaki faaliyetlerin, mahkûmları topluma kazandırma amacının ötesine geçerek, muhtemelen bir kısmı yeni cezaevlerinin ihale finansmanında da kullanılan, Hazine’ye gelir yaratan bir ucuz iş gücü olarak görüldüğünü söylemek mümkün mü? Değerlendirmeniz nedir?

Çok fazla gündeme gelmeyen bu konu hakkındaki sorunuz için çok teşekkür ediyorum. Hapishanelerde çalıştırılan adli mahkûmların emeklerinin sömürülmesi tam bir utançtır. Bu vesileyle meslek edinenler de olabilir, ama asıl amaç asla “topluma kazandırma” falan değildir, bedava iş gücünden acımasızca yaralanmaktır. Hapishaneler yoksullarla doludur ve yoksullar, dışarıda olduğu gibi içeride de ağır sömürü altında. Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk‘ta söylediği gibi, “yoksulun hemen tüm arzularının cezası hapistir”. İçerideki adli mahkûmların birçoğu, kantinden su ya da sigara alamayacak, ailesine telefon edemeyecek kadar bile parasız, sahipsiz, yoksuldur. Yoksullaştırma ve suça itme, birbirleriyle bağlantılı ve stratejik bir politikadır. İçerideyken emek sömürüsü ise tam da kapitalizmin entegre işleyişinin bir parçasıdır. Kişiyi hiçleştirme, devlet zoru karşısında kişiliksizleştirme, biat eden bir karakter yaratmak asıl amaçtır. “Topluma kazandırma” gibi açık olmayan kavramlar, asıl amacı saklamaya dönüktür sadece. Dışarıdakiler bu konu üzerinde daha fazla durabilse keşke.

  • Uğur Gürses (ekonomist): Ekonomik koşullar giderek kötüleşirken, salgınla beraber daha da ağırlaştı. Milyonlarca çalışan işini kaybederken, milyonlarcası da kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin bağlantılı işsizlik ödeneği ile “işbaşında olmadan işi olarak”, ama işsizlik kıyısında durarak yaşamını idame ettiriyor. İktidar ise bu ekonomik sonuçları, siyasi kutuplaşmayı yükselterek, uluslararası ihtilafları derinleştirerek konsolide etmeye çalışıyor. 2019 seçimleri farklı kesimlerin uzlaşmasıyla bu girdaptan çıkış için büyük bir umut yarattı. Yazdığınız “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisindeki temel unsurlar siyasetin “normalleşmesi” bağlamında ekonomik krizden çıkışın da temel reçetesi aynı zamanda. Bunun için farklı siyasi mahallelerin ittifakında yol haritasını nasıl öngörüyorsunuz?

Devletin ve toplumun demokratikleşmesi beraberinde ekonomik büyümeyi getirebilir, bu mümkündür. Ama mesela bizim savunduğumuz şey ekonomik büyüme değil, üretime dayalı kalkınmadır. Burada da marjlarımız var; üretim doğa katliamına yol açmayacak, emek sömürüsüne dayanmayacak, iş yaşamında cinsiyetçilik olmayacak, sosyal devlet azami düzeyde devreye girecek ve gelir-vergi adaleti sağlanacak. Dolayısıyla, demokrasi ittifakı eşittir demokratik ekonomi anlamına gelmiyor. Ancak ortak bir ekonomik programda, hiç değilse geçiş süreci için, anlaşabilmenin yollarını da bulmak zorundayız. Sonrasında da eğer demokratik siyaset imkânı tüm kesimler açısından adil bir ortama kavuşmuşsa elbette herkes kendi ekonomi programıyla bir sonraki seçime hazırlanacaktır.

  • Banu Güven (gazeteci): Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı (AİHM) Robert Spano Türkiye ziyaretinde Erdoğan ile görüştü, İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora unvanını kabul etti, Mardin’de AKP’nin İl Başkanı ve atadığı kayyum ile de bir araya geldi. Siz hem Büyük Daire’de görülen duruşmanızdan çıkacak kararı bekleyen bir başvurucu hem de bir hukukçu olarak AİHM başkanının bu temaslarını nasıl yorumluyorsunuz? Yargıç Spano’ya ne demek istersiniz?

Hâkimler görüntüde de bağımsız ve tarafsız olduklarına dair izlenim vermek zorundadırlar. Yani sadece yargılama usûlünde veya kararlarında bağımsız ve tarafsız olmaları yetmez. Bu konuya da AİHM’in birçok kararında değinilmiştir. Ben daha ne diyebilirim ki? Kendileri bunu defalarca demişler zaten.

  • Barış Terkoğlu (gazeteci): PKK ile ilişkili olmakla suçlanarak yargılanıyorsunuz. Öte yandan azımsanmayacak sayıdaki kimi destekçilerinize göre siz PKK’ya ya da Kandil’e karşı tavrınızın kurbanı oldunuz. Bunlardan hangisi doğru? Demirtaş PKK’nın ya da Kandil’in vitrini mi, yoksa panzehiri mi?

Ben PKK üyesi veya yöneticisi olsaydım bunu en azından mahkemede asla gizlemezdim. Neysem oyum. Saklayacak, gizleyecek hiçbir şeyim yok. Yasadışı bir faaliyetim yok. Zaten hakkımda öyle bir iddia da yok. Twitter hesabımda açıkladığım ve mahkemede hepsi de çürütülen birkaç somut iddia dışında, iddianamelerin tamamı kamuoyunun duyduğu, bildiği konuşmalarımla doludur. Savcılar bu konuşmalarımdan yola çıkarak PKK kurucusu ve yöneticisi olduğumu iddia edip dava açtılar. Bu da beni PKK yöneticisi yapmaz. Ben siyasetçiyim ve HDP dışındaki hiçbir örgütsel yapıya bağlı ya da tabi değilim. Silah ve şiddet yöntemini de benimsemediğim, doğru bulmadığım için demokratik siyaset yolunu tercih etmiş bir siyasetçiyim. Demokratik siyaset, şiddetin alternatifi ve panzehiridir. Tüm sorunların barışçıl siyasi yollarla çözülmesi gerektiğine inandığım için de HDP’de siyaset yapıyorum.

  • Erdal Er (gazeteci): “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışınızdan sonra Erdoğan’ın yakın çevresine “bana ihanet ettiler” dediği, bu nedenle size kişisel husumet beslediği, bunun sonucu olarak hapiste olduğunuz söyleniyor. Bu iddiaya yorumunuz nedir? Sizin Erdoğan’la kişisel bir sorununuz var mı? Türkiye’de ekonomik, siyasi krizin aşılması, barış ve demokrasinin sağlanması için Erdoğan nasıl bir rol oynayabilir? Çözüm için siyasi rakibiniz Erdoğan’la el sıkışır mısınız? AKP ile HDP yan yana gelebilir mi?

Kişisel husumetin kısmen payı olsa bile asıl neden HDP’nin politik çizgisidir. İçeride olmamızın nedeni de partimizin her konudaki duruşunu savunmamızdır. Erdoğan ile nasıl bir kişisel sorunum olabilir ki? Ben bir siyasi rehine olarak hapisteyim. Kurumsal ve radikal demokratik adımlar cesaretle atılırsa kaos durumundan çıkış mümkün olabilir. Benim ve arkadaşlarımın şahsi özgürlüğünden çok, toplumun özgürlüğünün ve Türkiye’nin demokrasisinin gelişmesi önemlidir. Samimi ve somut demokratik adımları, HDP dahil tüm partilerin destekleyebileceğini düşünüyorum. Elbette demokratikleşmeye en fazla katkı sunması beklenenler, muhalif demokrasi güçleridir. Ancak toplum bu kadar acı çekerken, açlık ve işsizlikle kıvranırken iktidar samimi adımlar atarsa burada aslolan toplumun kazanımını gözetmek olacağından, elbette aklı başında hiç kimse reforma karşı çıkmaz. Reform ve demokrasi adımlarını isimler üzerinden değil, genel ilkeler ve toplumun yararı üzerinden tartışmak yararlı olur. Oyalama ve aldatmaya dönük sözde reform girişimleri ise mevcut krizi derinleştirmekten başka işe yaramaz. Şu andaki sorunları ve krizi yaratan biz değiliz, ama çözüm konusunda kendimizi sorumlu hissederiz. Yeter ki ciddiyeti ve samimiyeti görelim. Bu düşüncelerim, iktidarından muhalefetine tüm partilere yöneliktir. Ve elbette demokratik reformların siyasi muhatabı kurumsal olarak partimiz HDP’dir. Konuşulması gereken, görüşü alınması gereken HDP’dir. HDP’yi dışlayan ve yok sayan hiçbir demokrasi hamlesinin ve demokrasi bloğunun başarı şansı olmaz, samimiyeti de sorgulanır. Ben de buradan tüm gelişmeleri büyük bir dikkatle ve sabırla izlemeye devam edeceğim.

  • Korkut Boratav (iktisatçı): Sizce 7 Haziran seçimleri sonrasında, AKP’nin 1 Kasım seçimlerini kazanmasında HDP’nin ve Kürt hareketinin doğrudan veya dolaylı sorumluluğu nedir?

Kürt hareketinin tümü adına konuşamam. Sivil toplum örgütleri, medyası, çeşitli platformları, gençlik ve kadın hareketleriyle devasa bir alandır çünkü. Ama o dönemde HDP eşbaşkanıydım ve 7 Haziran 2015 ile 1 Kasım 2015 arasında, yerelde iktidar olduğumuz 12 merkezin, hükümetin talimatıyla tanklarla yerle bir edildiğini, binlerce insanın yaşamını yitirdiğini, yaralandığını, 500 binden fazla kişinin iç göçe tabi tutulduğunu, genel merkezimiz dahil olmak üzere parti binalarımızın yakıldığını ve seçim ofislerimizin saldırıya uğradığını, Suruç’ta ve Ankara’da Türkiye tarihinin en büyük kitlesel katliamlarının yapıldığını, seçim çalışmalarımızın zorbalıkla engellendiğini, medya ambargosu uygulandığını, ama tüm bunlara rağmen Meclis’e girebildiğimizi hatırlıyorum. Fakat AKP’ye seçim kazandırmak için doğrudan ya da dolaylı bir faaliyet içinde olmadığımızı herkesin yakından bildiği inancındayım.

  • Mehmet Atlı (müzisyen): “Türkiyelileşmek” siyasetinin Kürtlerde bir kimlik tartışmasını tetiklemesi kaçınılmaz. Madalyonun öbür yüzünde Türklerin/Türkiye’nin de biraz “Kürtleşmesi” gerekmiyor mu? Bu açıdan nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Kimsenin istemediği bir şeye zorlanmaması gerekir. Kimse ne Türkleşsin ne de Kürtleşsin. Sanırım sizin söylemek istediğiniz, Türkiye toplumunun da Kürtleri biraz tanımaya, anlamaya, saygı duymaya, Kürtlerin dilini ve kültürünü öğrenmeye çalışması lâzım. Bu açıdan haklısınız, katılıyorum size. Türkiyelileşme politikası bunu da içermeli, yoksa eksik kalır.

  • Nevşin Mengü (gazeteci): Siyasette bir Z kuşağı rüzgârı esti. Muhalefet Z kuşağına ümit bağlamış durumda. Z kuşağı gençler iktidara daha mesafeli dururken, muhalefete daha sıcak bakıyor. Hem MHP hem HDP bu kuşak arasında daha popüler. Bunu neye bağlıyorsunuz? Muhalefetin, iktidar olmak için tek ümidi Z kuşağı mı?

Gençlerin umut haline gelmesi bence çok önemli ve anlamlı. Siyasi partiler Z kuşağını oy deposu olarak görüyor. Elbette bu yaklaşım son derece çiğ ve ucuzdur. Önümüzdeki seçimde Z kuşağının nasıl davranacağını bilemiyorum. Ama ben gençlerden, HDP’ye sadece destek vermelerini değil, HDP yönetimine etkili bir şekilde girmelerini de rica ediyorum. HDP’de milletvekilli, belediye başkanı veya parti yöneticisi olmak için daha cesur ve özgüvenli davranmalılar. Artık süper hızlı zamanlardan geçiyoruz. HDP’de biz bile eskidik. Bence Z kuşağı, bütün partilerin yönetimini etkileyecek düzeyde aktif olarak siyasete girmelidir. Bunu CHP’li, AKP’li, MHP’li, Deva Partili, Gelecek Partili tüm gençler için söylüyorum. Kendilerine güvensinler, oy vermekle yetinmesinler. Tabii mümkünse oylarının çoğunu da bize versinler 🙂 Onları mahcup etmeyeceğiz.

Son Haberler

İstifa sonrası Mansur Yavaş’tan ilk açıklama: ‘Şaşkınlıkla izliyorum!’

CHP'den istifa ettiğini ve yoluna bağımsız devam edeceğini duyuran...

İki askeri üs Irak’a devredilecek

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep...

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”