30 Temmuz 2026
27.4 C
İstanbul

Mehmet Akkaya: Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche, ‘duygu felsefesinin dört büyükleri’

Tek tarz bir felsefe olmadığını birçok kez vurguladığımı anımsatmak isterim. Felsefenin çağlara, filozoflara, akımlara, sınıflara, coğrafyalara göre değişik şekillerde üretildiğini ve icra edildiğini görüyoruz. Bu yüzden de hangi felsefe, kimin için felsefe, neden felsefe? türünden soruların varlığı da insanı şaşırtmamalı. Bu metinde çağdaş felsefe akımı olarak bilinen duygu felsefine dair yazmak istiyorum. Bu felsefeye ülkemizde de, esasen akademik düzeyde büyük bir ilginin olduğunu tespit etmek zor değil.
Duygu felsefesine dair birçok eserden söz edilebilir. Bunlardan birisi de akademi dışından bir entelektüel olan Ahmet İlhan’ın yazdığı kısa adı Duyguların Anatomisi ve Şiirsel İzdüşümler olan eserdir (Sümer Yayıncılık, 2021, İst). Yazar duygu araştırması yaptığı kitapta, bir sınırlamaya giderek modern dönemin dört büyük filozofuna projeksiyon tutmuş görünüyor: Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche.
Son zamanlarda daha çok G. Deleuze ve F. Guattari adlarıyla birlikte gündeme gelen ve adeta moda halini alan anlayış ülkemizde de akademi ve akademi dışı çevrelerde epeyce ilgi görüyor. Akılcı felsefeleri eleştirmekle dikkat çeken ve giderek duygu felsefesi gibi bir terim ve disiplinle de anılır olan düşünceler yığınını anlamak pek de kolay olmuyor. Ahmet İlhan’ın çalışmasını konuyu anlaşır hale getiren eserler içinde değerlendirmek yanlış olmaz.
Spinoza ve Kant için değilse de Schopenhauer ve Nietzsche’nin akıl eleştirisi yaparak duygulara, tutkulara, iç güdülere yönelen düşünürler olduğunu ileri sürebiliriz. Yazar, bu felsefelerin sıfatı için haklı olarak “irrasyonel” terimini kullanıyor (S. 171). Öte yandan İlhan, Spinoza ve Kant üzerinden de düşünürlere ait pek çok metni deşerek duygu felsefesi için materyal sunmuştur. Spinoza için kök duygu olarak iştaha (arzu) vurgu yapması (sevinç ve keder ise temel duygulardır) ve bunu Etica adlı kitaptaki argümanlara dayandırması anlamlıdır (S. 60).
Felsefe ile Felsefe Tarihinin İlişkisi
Felsefe yapmak felsefe tarihini, yücelterek değil ama eleştirel bir gözle de olsa okumayı ve bilmeyi gerektiriyor. Ana akım olarak değerlendirdiğim felsefenin öğrenilmesi, anlaşılması, Marx ve Marksizmin öğrenilmesi ve özgünlüğünün fark edilmesi için de biliniyor olması gerekir. Antikçağ felsefesi denildiğinde Sokrates, Platon ve Aristoteles ne ise Yeniçağ felsefesi dediğimizde de, biraz ihtiyatla söyleyelim, Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche odur. Elbette ki bu filozoflar da diğerleri gibi esasen yeni gelişmekte olan burjuvazinin ve dolayısıyla kurulmakta olan yeni sermaye ilişkilerinin felsefesini inşa etmişlerdir.
Yine de İlhan’ın duygu felsefesi çerçevesinde pek çok açıdan detaylar da vererek inceleme konusu yaptığı dört büyük filozofu, modern dönemin en yüksek zirveleri olarak değerlendirmek pek de yanlış olmayacaktır. Bu yüzden kitap, yazarın girişte de belirttiği gibi hem akademik kesimin hem de akademi dışındaki felsefe topluluklarının ilgisini çekecek bir eserdir. Eser, sınırlı bir dizgi (redaksiyon) sorunu içermekle birlikte başlıkların çarpıcı tarzda düşünülmüş olması ve alt başlıklara verilen önem bakımından, ayrıca şiirsel geçişler ve yazarın kendine özgü şiirsel dili nedeniyle yeni bir felsefi tarzı ifade etmektedir.
Duygular Bedenimizin Fikirleridir
Spinoza, İlhan’ın sunumuna bakılırsa duyguları bedenimizin fikirleri olarak görmektedir. Bu da düşüncenin maddeye eşitlenmesi, fikirlerin bedene denkliği anlamına gelir ki, Hegel’in özdeşlik teorisine giden yolun burada açıldığını düşünebiliriz. Bir bakıma bedenin, zihnin, doğa varlıkları gibi doğa ürünlerinin, sosyal olgularla özdeş sayıldığını düşünebiliriz. Bir varlık kendini doğuran varlıkla benzer olur diye düşünen Spinoza’nın bu görüşünü belirtmek üzere yazarın “natura naturans” (:doğuran doğa) terimini kullanmış olması önemlidir (S. 45).
Düşünce ve duygular da varlığın bir başka biçimi olur ve duygular Spinoza’nın felsefesinde bir adım ön plana çıkar. Yazara bakılırsa “Spinoza’ya gelinceye dek, duyguların lanetlenmiş bir kaderi vardı ve o, bunu tersine çevirir. Öyle ki duyguları, felsefesinin özü haline getirmekten de sakınmaz” (S. 35).
Buna göre Spinoza felsefeyi, bilimi, sanatı, politikayı birbirinden ayıran Descartes ve analitik felsefenin dağıttığı varlık tarzlarını da toparlayıp bir bütünde var kılmış oluyor. Buradan bakıldığında yazarın kendine özgü olarak geliştirdiği duyguların anatomisini şiirsel izdüşümlere neden ve nasıl paralel kıldığını da anlamış oluyoruz. Eser bizi felsefe-şiir ilişkisini ve paralelliğini inceleyeme de götürür ki, o konuya girmek istemiyorum. Felsefe-şiir ilişkisi gibi felsefe-felsefe tarihi ilişkisi açısından, klasik felsefeler ve Yeniçağ felsefelerini karşılaştırma açısından da eserin okurda ufuklar açabileceğini söyleyebiliriz.
Spinoza ve Sosyal İçgüdü
Yine de Spinoza bahsinde eserin tezlerine yönelik şu şerh düşülebilir: Spinoza’nın özdeşçi yaklaşımı, analitik düşünüşe erkenden bir itiraz olarak ortaya çıkarken adeta diyalektik felsefenin işlevini görüyor. Sonraları, Hegel’in hatta Marx’ın bile Spinoza’ya gönderme yapması manidardır. İlhan’ın Spinoza’daki duygu felsefesinin Nazım Hikmet şiirlerinde izdüşümünü görmesi ve onun şiirlerinden örnekler vermesi de aynı nedenledir. Bu pozitif yanına rağmen Spinoza, çağının diğer filozofları gibi toplumun sınıflardan oluştuğu, burjuvazi ile proletarya arasındaki -Spinoza döneminde henüz erken olmakla birlikte- adeta ontolojik karakterli diyebileceğimiz farkın/karşıtlığın da üstünü örtme eğilimi göstermiştir.
Descartes’te temsilini bulan ikili, düalist tez teorisi Spinoza ile değişikliğe uğramış ve tek töze inmiştir: Varlık. Buna doğa veya Tanrı da denilebilir. Her türden düşünce gibi duygular da bu tözün bileşenleri olarak var kılınmışlardır. İlhan’ın sunumundan da anlaşıldığı gibi düşünsel ve duygusal olanların duyuma eşitlendiğini takip ediyoruz. Biyolojik olan fiziksel olana eşitlenirken bunlar da sosyal gerçekliğe bağlanabiliyor. Yazarın “sosyal içgüdü” deyimini kullanması manidardır.
Şunları yazmış İlhan: “İnsan tek başına olamaz, kendini gerçekleştiremez. Çünkü Spinoza’nın da dediği gibi insan ölümlü bir modus olarak kendini bir başkasında gerçekleştirir” (S. 286). Aynı yerde insanlar haz alan varlıklar olarak tasvir edildikten sonra sosyal iç güdünün hazlardan doğduğu ileri sürülmektedir.  Bu bahse tekrar döneceğim.
Kadın ile Erkek: Güzel ve Yüce
Kant için kök duyguyu sorduğumuzda yazarın “güzel” ve “yüce” kavramlarının altını çizeceğini bilmemiz gerekiyor. Konuya temel teşkil eden eser olarak da Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler adlı eserin seçildiği anlaşılmaktadır (S. 109). Duygu sorununu Kant’ın insan sorununa bağlarken yazarın Kant’a bir eleştiri yöneltmesi de ilginç olmuş. Zira Kant’ın, güzeli kadın cinsiyle yüceyi ise erkek cinsiyle ilişkilendirirken pek de akli/bilimsel düşündüğü ileri sürülemez (S. 112). Yazarın Kant’ta duygu araştırması yaparken Kant estetiğine girmesi ve bu noktada da Hegel ile bir karşılaştırma yapması sanırım okurun dikkatini çekecektir. Kant estetikte yarar gözetmez olana odaklanırken Hegel sanatta toplumsallığa ve eş deyişe kamuya dikkat çekmektedir (S. 108).
Yazar Kant’ı duygular bağlamında söz konusu etmiş olsa da, biraz da filozofun büyüklüğünden olsa gerek, sunumu genişletmiştir. Konu epistemolojinin sınırlarına dek genişlemiş olarak görülüyor. “Özgür güzel” ve “bağımlı güzel” gibi terimlere yer verilmesi de konunun genişliğine işaret etmektedir. İnsan üretimiyle ilgiliyse bağımlı güzel (yazar Tahir’in Zühre’ye olan aşkını örnek veriyor) bir de doğal nesnelere yüklenen güzellik duygusu var, bu da özgür güzel oluyor.
Kant son çözümlemede deneyi de aklı da epistemoloji için zorunlu görüyor. Bilginin, akıl ve duyumlar gibi iki bileşenden ibaret olduğu varsayılıyor. A priorik yapılar var bir yanda; bir yanda da zihne veri gelmesi beklenir. Bu ayrıştırma eğilimine bakıldığında  benim anladığım, varlığı, aynı zamanda varlık tarzlarını parçalara ayırmada en mahir filozof Kant’tır. Zihni, kategorilere ayıran da, Aristoteles’ten sonra Kant olmuştur. İnsan duygusallığı da bu kategoriler arasında yer alır (S. 124). Duyguların Anatomisi ve Şiirsel İzdüşümler’de şunları okuyoruz:
“Kant, öncelikle Ahlaki Antropoloji ve Ahlak Metafiziğine bakarak, ahlaki duyguların önemi ve duygularımızın ahlaki değerlendirmesi üzerine düşünür. Kant için duygular, algı ve mevcut deneyim dahil olmak üzere bilişsel yetinin neden olduğu fizyolojik olaylardır” (S. 92). Aynı yerde belirtildiğine göre İlhan açısından Kant, duygularla ilgili hem iyimser hem de kötümser bir bakış geliştirmiştir.
Fikirler Kaynağını Nereden Alır?
Duygu örneğinde de güzeli yüceden ayırdığı gibi Kant, aynı zamanda onu hoşlanma ve haz alma duygusundan da ayırmaktadır. Nerdeyse Spinoza’nın yaptığı toparlamayı yeniden dağıtıyor diyebiliriz. Fakat bazı noktalarda da toparlama yaptığı gibi bir sonuç da çıkarmak mümkün oluyor Kant’tan. Mesela empirizm ile rasyonalizmi birleştirmeye çalışması buna örnektir. Bu ayırma ve birleştirme tutumunun sınıf ilişkilerinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Sınıfsal farklar olduğu müddetçe filozofların birinin birleştirdiği ögeleri bir diğeri parçalayacak, birinin parçaladığı varlık tarzlarını bir başkası toplayıp sentezleyecektir. Sorun ve şaşırtıcı olan, Marx ve Marksizmin, bu gerçeği (fikirler kaynağını nereden alır?) keşfetmiş olmasına rağmen yakın tarihte ve günümüzde de aynı düşünüş yönteminin, aynı şekilde felsefe yapma ve yeni felsefeler inşa etme tarzının sürüyor olmasıdır.
Schopenhauer: Dünyayı Kör Bir İrade Yönetiyor
Schopenhauer açısından dünyanın kaynağında akıl yoktur, nihayetinde yaşam saçmadır. Dünya, rasyonalist filozofların zannettiği gibi akıl ile de kavranılamaz. İlhan’ın da belirttiği gibi kötümser, karamsar ve idealist bir düşünür ile karşı karşıyayız. (S. 158-159). Filozofun ünlü kitabı İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı kitabından yola çıkarak duygu araştırması yapan İlhan’ın yorumuna göre dünyayı kör bir irade yönetiyor. İlhan’a sorulacak olursa “İrade, varlıklarda yaşama isteği veya yok etme sebeplerine karşı direnme ve onlara hakim olma eğilimi olarak ortaya çıkıyor.” (S. 158).
İrade yaşamın olduğu gibi aşk duygusu, cinsel ilişki ve üremenin de temelinde bulunuyor. İlhan’ın verdiği detaylara bakılırsa Schophenhauer’u, erken Freud olarak betimleyebiliriz. Aşkın metafiziği ve cinsel aşkın metafiziği başlıkları altında insan ve duygu araştırması yapıyor filozof. Ona göre aşk duygusu ile üreme özelliğimiz arasında sıkı bir bağ var. Temel motivasyon fizyolojik ve biyolojik yapımız oluyor. Kadın, ilişkilerde daha “sadık”ken erkeğin “özgür” takıldığı anlaşılıyor. Filozofun, bunlara ilişkin gerekçeler de sunduğunu okuyoruz. Bilinçsiz (kör) bir dürtünün altı çiziliyor (S. 173-174). Oysa Schophenhauer’un cinsel ilişkiyi, aşkı, “bilinçsiz” veya “kör” irade üzerinden açıklarken yanıldığını söylemek mümkündür. Ülkemizde, sermayenin son süreçte durumu nasıl yönlendirdiğini, “üç çocuk yapın!” ikazından anlamak zor olmayacaktır. Aynı durum tüm dünyada sermayenin bir talebi, emek sömürüsüne dayanan kapitalizmin bir sonucu olarak yürürlüktedir.
Doğmak En Büyük Hata!
Schophenhauer’un iradeyi anlamasını, Spinoza’dakine benzer bir şekilde arzu-iştah gibi düşündüğünü varsayabiliriz. İnsanda arzu/istek duygusu asla bitmez. Birisi tatmin olursa diğeri başlar. Bu bitmemezlik insanı kötü duygular içine itecektir ve kişi mutsuz olacaktır. Sonuçta Schopenhauer’a bakılırsa bu dünyada mutlu olma imkanı yoktur. Mutlu olduğumuz anlar olabilir ancak. Doğmamak en iyisidir! Zira istencin sonu yoktur. Bu da acı duygusunu tetikler. Görüldüğü gibi filozof optimist bir felsefe değil baştan sona pesimist (karamsar) bir felsefenin kurucusu olmuştur.
Kötümser felsefeler ve Schopenhauer’un felsefesi için de şunu ileri sürmek mümkündür: Eleştirileri kısmen de olsa manalı ve güçlü amma ve lakin öneri ve öngörüleri zayıftır, hatta bu konuda gözler kördür. Bu durum filozofun, insanı, toplumu ve dünyayı duygular üzerinden okumasından kaynaklanıyor olabilir. Nitekim İlhan, Schopenhauer’un duygulara verdiği önemi şu sözlerle vurgulamaktadır:
“Schopenhauer’un felsefesinin, duygularla ilgili olarak bize, çalışmamıza konu ettiğimiz Spinoza, Nietzsche kadar zengin malzeme sunacağını ancak Kant’a göre de bir hayli fazla veri sunacağını belirtebiliriz. Ancak en baştan şunu belirtelim ki Schopenhauer’da duygular meselesi, adını andığımız diğer filozoflardan daha ayrıntılı ve analize dayalı olarak yer bulmuştur” (S. 160).
Yine de bu felsefelerin temel kaynakları arandığında çağımızda onları haklı kılacak bazı maddi kaynaklar gösterilebilir. Örneğin ülkemiz açsından düşünüldüğünde toplumun orta sınıfları ve aydınlar, yenilgi dönemlerinde yaşamın içinden kaçıp sahil beldelerine çekilerek korku, kötümserlik, kaygı duyguları ve romantik ruh hali içinde ömür törpülerler. Bunlara, benzer duygulara kapılarak Avrupa ülkelerine kapağı atanlar da eklenebilir. Diyeceğim şu ki, Schopenhauer gibi filozoflar bir ölçüde bu türden tekil, özel ve sınırlı örneklerin izinden gitmişlerdir. Oysa bilim ve felsefe genelin üzerinden ve içinden gidilerek yapılıyor.
Nietzsche: Kendini Bilmek, Duyguları Bilmektir
Duygu felsefesi bakımından Nietzsche de adeta Schopenhauer’un izinden yürümüştür. Yine de onun kadar kötümser olduğu söylenilemez. Yazarın yansıttığına göre Nietzsche, uygarlık tarihinde uygar bir insan görmediği gibi üst insanı da görmez. Düşünür bu noktada modern değer ve uygulamaları yerdiği gibi dini değerleri de yermiştir. Adeta bir nihilist olarak görülmektedir. Şöyle de denilebilir: Uygarlık tarihi akıl (Nietzsche için duygu)  ile din arasındaki savaşımın tarihidir. Yani üstinsan ile sürü arasındaki mücadeledir. Filozoftaki bu reddiyeci tutum onun yazım tekniğine de yansımıştır. Aforizmalar, şiirsel anlatımlar, İlhan’ın da dikkat çektiği üzere Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki sunum tarzı da Nietzsche’nin özgünlüğüne gönderme yapar (S. 242).
Kitabın adındaki Zerdüşt tipi de batının akılcılığına karşı çıkartılmış bir Doğulu romantik/duygusal kahraman olarak okunabilir. Nietzsche açısından ya da Zerdüşt’e göre insanın kendisini bilmesi temel olarak duygularını bilmesi anlamına gelir (S. 240). Nihayet “Nietzsche, duygusal etkilerin insan bilişi üzerindeki belirleyiciliğinin sadece gerekli değil, aynı zamanda yararlı olduğunu savunuyor” (S. 221).
Nietzsche “Tanrı öldü” diyerek Hıristiyanlığa karşı savaş açmış birisidir. Bu kadarı düşünürü betimlemek için yeterli değildir elbet. O aynı zamanda kapitalizme ve modern değerlere de karşıdır. Araya girerek söyleyelim ki, Nietzsche aynı zamanda komünizme ve eşitlikçi fikirlere de düşman bir filozoftur. Yazar, Nietzsche’de duygu araştırması yaparken Ahlakın Soykütüğü Üstüne adlı kitabı temel almışa benziyor. Egemen din gibi egemen ahlakın da üzerine gidip sert eleştiriler yapan filozof, olanla yetinmek istemez. Din ve ahlak krallığı gibi aklın krallığını da kabul etmez. Aklın yasakladığını yasaklamak zorunda olmadığımız gibi aklın dayattığını da kabul etmek zorunda değiliz.
Sürü İnsanıyla Üstinsanın Çatışması
İyi ve kötü denilenler, Nietzsche açısından aklın uydurmasıdır da diyebiliriz. Akıl dışındaki yeteneklerimiz de son derece değerlidir. Duygular, tutkular, sezgiler, bakışaçıları (perspektivite) önemlidir. Merkezsizliği benimsediği anlaşılan Nietzsche’nin postmodern düşünürler tarafından kaynak/temel alınması manidardır. İlhan’ın anımsatmasına göre Nietzsche, en çok Schopenhauer’dan etkilenmiştir. Dolayısıyla onun izinden gittiği anlaşılan düşünürün felsefesinde toplumsal sorunlar, üretim biçimleri, sosyal meseleler ve kapitalist sömürüye, bir sorun olarak yer yoktur.
Nietzsche’nin duygu felsefesinde burjuvazi ile proletarya arasındaki çatışmanın yerini üstinsan ve sürü denilen kitleler arasındaki mücadele almıştır. Nietzsche, anladığımız kadarıyla emekçi sınıflar içindeki “küçük insanı” da, burjuvazi içindeki “küçük insanı” da eleştirmektedir. Yine de bana sorulursa esasta “küçük insan” derken emekçi sınıfları, köleleri, kadınları vs. kastetmektedir.
Nietzsche de önceki filozoflar gibi sosyal sorunların belirleyiciliğini görmediği için duygu sorununu, kadın ve erkeğe uygularken kandını aşağılayan bir pozisyon alır. Yazar da filozofun bu bilimdışı eğilimini görmüş olacak ki, rahatsızlığını şu açıklamalardan anlayabiliyoruz: “Düşünürün [Nietzsche], müthiş bir belagatle ve keskin bir zekanın yaratıcı buluşlarıyla sergilediği kadın analizi, bir kadının (Lou Salome) şahsında tüm kadınları hedefliyor gibidir. Öyle de olsa tespitleri oldukça can acıtıcı, ayrıntılı ve nettir” (S. 264). Aynı yerde yazar, haklı olarak, Nietzsche’nin “kadın düşmanı” unvanı aldığını da vurgulama ihtiyacı duymuştur. Ezen ile ezilen sınıflar arasındaki gerçeği göremeyen göz, ezilen cins ile ezen cins arasındaki farkı da görmekte yetersiz kalacaktık. Örnek olarak: Nietzsche!
Akıl Felsefesinden Duygu Felsefesine
İlhan’ın çalışması bize, klasik felsefeler ile modern veya çağdaş felsefeler arasında bir ayrım yapmamıza olanak verebilir. Klasik felsefeler esasen özne-nesne ayrımı üzerinden kuruluyor ve burada insan-özne de merkeze konuluyor. Özne felsefesi temelde akılcıdır. Bu felsefeye göre beden zihinden, ruh fizikten, madde düşünceden, doğa tanrıdan, düşünceler duygudan ayrılmaktadır. Yine bu özne merkezli felsefelerde akıl, duygudan üstündür. İlhan ve onun dahil olduğu felsefi ekol ise bu durumu parçalı gördüğü için bunu birleştirmeyi düşünmekle birlikte gerçekte duyguların da felsefede, bilimde, sanatta ve siyasette önemli bir rol oynadığı kanaatindedir.
Akıl felsefesinin ilk kuşak temsilcileri iyi, doğru ve güzelin kriteri olarak “akli” olmayı koymuşlardır. Postmodern felsefeler gibi duygu felsefesi de “akıl felsefesi”nin karşısına çıkarak adeta “ben de varım” demiş oluyor. Ana akım felsefe tarihi izlendiğinde akıl felsefesinden duygu felsefesine doğru bir kayış olduğunu söyleyebiliriz. Felsefenin böyle bir paradigma değişikliğine maruz kalmasının elbette sebepleri vardır. Filozof düzeyinde Schopenhauer ve özellikle Nietzsche ismine vurgu yapmak gerekiyor. Çünkü Nietzsche’nin felsefi eğilimi aydınlanma düşünürlerinin baş tacı yaptığı -bir tepki olarak- “aklın eleştirisi” üzerine kurulmuştur. Yazar da Nietzsche üzerinden modernizm eleştirisine yer vermeyi gerekli görmüştür (S. 266). Bu yüzden İlhan’ın mantığından yola çıkarak “duygu felsefesinin dört büyükleri” ifadesini kullanmış olsak da akla karşı konumlanmaları bakımından Spinoza ve Kant olumlu bir yerde pozisyon almışlardır.
Yazar, duygunun anatomisini ortaya koyarken çemberi, Spinoza ve Kant’a dek genişlettiği için, çemberi biraz geniş çizmiştir diyebiliriz. Benim kitapta en çok ilgimi çeken dağınık biçimleri ve kategorileri toparlamayı hedefleyen, bunu yaparken de duygulara ve yine önemli bir duygu durumu olan arzuya alan açan Spinoza olmuştur. Spinoza, varlığı düşünceye, doğayı tanrıya eşitlerken conatus terimini icat etmiş bir filozoftur. Buna göre her varlık olması gerekeni olabiliyor. Her varlığın bir arzusu, kapasitesi ve yapısal özelliği bulunuyor. Yazarın yaptığı alıntıyı hatırlatmak isterim ki, Sipinoza açısından “imparatorluk içinde imparator yoktur” (S. 88-89). Buna göre özneye rol vermediği anlaşılıyor; daha doğrusu özne ancak kendi isteğine ve yeteneğine göre bir gelişme eğilimi gösteriyor. Bu yüzden bir yorumla söylersem, politik özne gibi komünist partisi de lüzumsuz oluyor!
Duygular Yapısal Değil Kültürel Koşulludur
Yukarıda, yazarın tabiriyle “sosyal” güdülerden söz etmiştim. Güdülerin sosyal yönünden söz edebildiğimiz gibi temel ve temel olmayan duyguların da sosyal yönüne işaret etmek gerekiyor. Bir analoji yaparak söylersek duygularımız sosyal varlığımızı değil sosyal varlığımız duygularımızı belirler! İsteme (arzu) duygusu gibi merkezi duygularımız dahil olmak üzere her türden duygunun kaynağında sosyal dünya gerçekliği vardır diyebiliriz. Bu alanda çalışma yapan düşünür ve araştırmacı-felsefeciler gibi İlhan da konuyu bilim, psikoloji, evrim teorisi ve Darwin’de kadar genişletmiştir. Nihayetinde duygu sosyolojisi, duygu siyaseti, duyguların tarihi, duyguların evrimi, duygu psikolojisi gibi kavram ve disiplinlerden de söz edebiliyoruz (S. 19).
Duygu felsefesi yapan pekçok çalışmada psikoloji felsefesi diyeceğimiz bir eğilimi fark etmek zor olmuyor. Buradaki kaygı ise duyguların yapısal özellik olduğuna inanma ve inandırmadır. İlkel haliyle duyguların, bebeklerde ve hatta yüksek yapılı hayvanlarda da olduğu bir realitedir (S. 80). Erken veya olgun yaşlarımızda her zaman bizimle birlikte olan, bizi biz yapan korku, mutluluk, iğrenme, öfke, acı, haz, isteme, neşe, şaşkınlık, yalnızlık, utanma, sevme, aşk ve umut türünden duygular içindeyizdir. Bunlar, yaşadığımız toplumun özelliklerine göre bastırılır veya serbest bırakılır. Kültürlere göre, coğrafyalara göre de bunlar içeriklenir.
İlhan’a bakılırsa “Düşünür [Spinoza], duygu felsefesiyle insan doğasını, bilincini ve bilinçaltını, dürtü ve arzusunu, düşünce ve tutkular arasındaki ilişkisinin önemini ortaya çıkarır” (S. 40). Aynı yerde duygu felsefesinin işlevini açıklayan İlhan açısından Spinoza, “Duygularımızı tanımakla doğamızı tanımış olacağımızı, bu yolla da daha fazla mutlu olup daha az mutsuz olacağımızın olanağını göstermeye çalışır.”
Burjuva Dünyasının Arzuları Manipüle Etmesi
Gerçekte de düşünceler gibi duyguların en nihayetinde temel kaynağı insan biyolojisi, beden, yürek, kafa, beyin ve beynin üst kısmı olarak betimlenen kortekstir. Oysa bu biyolojik özelliğimizin, bugün bizim sosyal düşünüş ve davranışlarımızı belirleyen duygu durumları ile neredeyse hiçbir ilgisi yoktur. Zira Spinoza, Kant, Schopenhaure ve Nietzsche gibi filozofları da, diğer ana akım düşünürleri de halkı da, tüm insanlığı da ilgilendiren duygular, biyolojik evrimden çok sosyolojik evrimle ilgilidir. Öğrenilmiş ve öğretilmiş duygulardan söz ediyoruz. Buna İlhan’ın Spinoza üzerinden dikkat çektiği cinsel ilişki arzuları da (S. 83), Schopenhaure’un eserinde içkin olan cinsel aşkın metafiziği de dahildir (S. 170).
İnsanın başlıca haz kaynaklarına önem verilmesi, Spinoza’nın buna merkezi bir yer vermesi, her türden bedensel hazzı yasaklama eğilimindeki Hıristiyan düşüncesiyle ve benzeri teolojik anlayışlarla bir çatışmaya girmesine de neden olmuş, Yahudi cemaati, filozofu aforoz etmiştir. Bir bakıma, İlhan’ın andığı duygunun bu dört düşünürü için feodal dünya anlayışı yerine modern burjuva dünyasının düşünsel temellerini atma görevi görmüşlerdir diyebiliriz.
Burjuva dünyasının, aynı zamanda duygularımızı, arzu-isteklerimizi de belirlediğini ve manipüle ettiğini kim reddedebilir? Popüler diye soruyorum, aşk duygusunun, kadına erkeğe, mala mülke sahip olma duygusunun sermaye tarafından koşullandığı bir politik/ideolojik propaganda sorunu mudur dersiniz? Sanmam! Bunu, bir gününüzü ayırarak burjuvazinin kontrolünde olan medyayı ve her türden iletişim araçlarını ve entelektüel/kültürel çalışmaları izleyerek test etmeniz mümkündür.
Merkezli Felsefelerden Merkezi Olmayan Felsefelere
Felsefi bakış açılarının çokluğu ve sürekli de yeni bakış açılarının nedenini sosyal gerçeklikteki sorunlarda aramak gerekiyor. Dolayısıyla önceki felsefeler gibi duygu felsefesi de birilerinin uydurması gibi algılanamaz. Elbette sınıf ilişkileri içinde bu boyutu da dikkate almak üzere esasen üretim ilişkilerini, mülkiyet biçimlerini temel almak gerekiyor. Bütün felsefe tarihi boyunca ön plana çıkartılan akıl felsefesi ya da özne/insan merkezli felsefeler insan ve dünya sorunlarına bir çözüm getirmiş değil. Bu yüzden insanlığın yeni arayışlar içinde olması doğaldır. Üstelik Yeniçağ, bilim ve teknolojinin geliştiği, buna bağlı olarak işbölümü ve branşlaşmanın arttığı bir çağdır.
Felsefenin de çeşitli parçalara, fakültelere, branşlara, ekollere/akımlara ayrılması bizi şaşırtmamalıdır. Hem özne/insan merkezli felsefelerin hem de merkezsizlik (desantral) diyebileceğimiz felsefelerin handikabı, üretim ilişkilerini yok sayıp, sosyal gerçekliğin belirleyiciliğini görmezden gelerek, eş deyişle paranteze alarak felsefe yapmasıdır. İktidarın, sanatın, siyasetin (biyopolitika), felsefenin temeline insan bedenini koymayı denemesi ciddi bir felsefi sorun ve felsefi kriz olarak karşımızda durmaktadır. Buradan bakıldığında Ahmet İlhan’ın çalışması, bizi birçok açıdan ilgilendirmektedir. Çünkü konunun belli başlı düşünürlerini bir araya getirmiş, pek çok temayı da dikkate alarak duygu felsefeni ete kemiğe büründürerek anlaşılır kılmıştır.
Kitapta dile getirilen düşünceleri öğrenmeden, duygu felsefesi konusunda mesafe almadan ve bu felsefeye karşı özgün açıklamalar getirmeden felsefe yapmak kolay görülmüyor. Kitaptaki temalar üzerine çalışmak aynı zamanda yeni ve yakın çağın dört filozofuyla da hesaplaşmak anlamına gelecektir. Anılan büyük düşünürlerin felsefelerine temas etmeden ve üzerine bir katkıda bulunmadan düşünce üretmeye kalkmak abesle iştigaldir. Bu temasta, İlhan’nın kitabının işlevsel olacağını bir kez daha anımsatmama bilmem gerek var mı?

Eserin Adı: Spinoza, Kant, Schopenhauer ve Nietzsche Felsefesinde Duyguların Anatomisi ve Şiirsel İzdüşümleri

Yazar adı: Ahmet İlhan

Yayınevi: Sümer Yayıncılık

Türü: Araştırma

Katkıda Bulunanlar:

Yayına Hazırlayan: Sümer Yayıncılık

Son Okuma:Prof. Dr. Ertuğrul Rufayi Turan

Kapak Tasarımı: Semih Büyükkurt

Son Haberler

Rojava’da kayıp kişilere ilişkin açıklama

Rojava'da faaliyet gösteren Tutuklu ve Kayıplar Komitesi, bölgede kayıp kişilerin sayısının 628 olduğunu açıkladı. Komite, ayrıca Suriye Geçici Hükümeti'ne bağlı cezaevlerinde tutulan 138 kişinin varlığının doğrulandığını bildirdi. Komitenin verdiği bilgilere göre, tutuklu olduğu doğrulanan 138 kişi İdlib, Rakka, Deyrezor, Halep, Menbic ve Humus'taki cezaevlerinde bulunuyor. Açıklamada, kayıp vakalarının 6-29 Ocak 2026 tarihleri arasında Kuzey ve Doğu Suriye ile Halep'te yaşanan çatışmalarla bağlantılı olduğu ifade edildi. DSG ve YPJ mensupları esir alındı Söz konusu dönemde Halep'in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri ile Kuzey ve Doğu Suriye'deki bazı bölgelere saldırılar düzenlendi. Saldırıların, Demokratik Suriye Güçleri'nin (DSG) Deyr Hafir bölgesinden çekildiği süreçte gerçekleştiği, geri çekilme sırasında DSG’nin çatışmalara maruz kaldığı belirtildi. Komite, yaşanan olaylar sırasında DSG, İç Güvenlik Güçleri ve Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) mensuplarından bazılarının esir alındığını açıkladı. Ayrıca yüzlerce kişinin akıbetinin hâlâ bilinmediği, kayıplara ilişkin yeni bilgilere ulaşılamadığı kaydedildi.

Rusya’dan Ukrayna’ya şiddetli bombardıman: Çok sayıda ölü ve yaralı

Ukrayna, Rus ordusunun, başta Kiev olmak üzere ülkenin farklı bölgelerine geceden beri düzenlediği saldırılarda en az 13 kişinin öldüğünü, 31 kişinin yaralandığını bildirdi. Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko, sosyal medya hesabından yaptığı yazılı açıklamada, Rusya'nın yerel saatle 02.23'ten itibaren kente balistik füzelerle saldırı başlattığını belirtti. Kliçko, başkente yönelik saldırılarda iki semtte hasar meydana geldiğini ifade etti. Ukrayna'daki bazı sosyal medya hesaplarında yapılan paylaşımlarda, başkent Kiev sakinlerinin güvenlik için geceyi kentin metro istasyonlarında geçirdiği görüldü. Ukrayna Devlet Acil Durum Servisinden yapılan açıklamada ise ilk belirlemelere göre, Kiev'e yapılan saldırıda bir kişinin öldüğü, 2 kişinin yaralandığı belirtildi. Açıklamada ayrıca, Kiev bölgesinde yer alan Skibin köyüne yönelik gerçekleştirilen saldırıda da 5 kişinin yaralandığı kaydedildi. Rus ordusunun Dnipropetrovsk bölgesindeki Raduşne köyüne saldırı düzenlediği aktarılan açıklamada, 2’si çocuk 5 kişinin öldüğü, 8 kişinin yaralandığı bilgisine yer verildi. Poltava bölgesine yapılan saldırıda bir kişinin yaşamını yitirdiği belirtilen açıklamada, Lviv kentine yönelik saldırıda ise en az 8 kişinin yaralandığı bildirildi. Açıklamada, bazı bölgelerdeki arama kurtarma çalışmalarının sürdüğü ifade edildi. Öte yandan Kriviy Rig Kenti Savunma Konseyi Başkanı Oleksandr Vilkul da sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Rusya'nın kentin dış semtinde yer alan Novopil yerleşim yerine füzeli saldırı düzenlediğini belirtti. Saldırıda 3'ü çocuk 6 kişinin hayatını kaybettiği bilgisini paylaşan Vilkul, 2'si çocuk 8 kişinin yaralandığını kaydetti. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy dün akşam yaptığı açıklamada, Rus ordusunun bu gece ülkesine yoğun hava saldırısı gerçekleştirme ihtimalinin yüksek olduğunu belirtmişti.

Halep ve El Bab’da IŞİD hücrelerine baskın

Suriye İçişleri Bakanlığına bağlı İç Güvenlik Güçleri, Genel İstihbarat Teşkilatı ile koordineli yürütülen operasyonlarda Halep ve El Bab'da IŞİD hücrelerine ait sığınakların hedef alındığını duyurdu. Yapılan açıklamada, Halep ili ve kırsalındaki örgüte ait çok sayıda noktaya eş zamanlı baskın düzenlendiği belirtilerek, operasyonlarda patlayıcı maddeler, el yapımı patlayıcılar (EYP), intihar yelekleri ve çeşitli silahların ele geçirildiği, çok sayıda IŞİD mensubunun da gözaltına alındığı bildirildi. Yetkililer, operasyon kapsamında örgütün kullandığı patlayıcı ve silah depolarının da tespit edilerek kontrol altına alındığını açıkladı. İç Güvenlik Güçleri, operasyona ilişkin görüntüleri de kamuoyuyla paylaştı. "Yedi kişilik iki IŞİD hücresi dağıtıldı" Suriye İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Nureddin el-Baba, yerel basına yaptığı açıklamada, operasyon sonucunda yedi kişiden oluşan iki IŞİD hücresinin çökertildiğini söyledi. El-Baba, söz konusu hücrelerin Halep kent merkezi ile kırsalındaki hükümet binalarına yönelik terör saldırıları planladığını belirterek, operasyon sırasında patlayıcı maddeler ve intihar yeleklerinin ele geçirildiğini ifade etti. Yetkililer, operasyonun ülkede IŞİD hücrelerinin yeniden yapılanmasını engellemeye ve olası saldırıları önlemeye yönelik güvenlik çalışmaları kapsamında gerçekleştirildiğini kaydetti.

‘Suudi Arabistan ile birlikte Irak’taki İran destekli grupların üslerini vurduk’

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Suudi Arabistan Silahlı Kuvvetleri ile ortaklaşa, Irak'ta İran tarafından desteklenen silahlı gruplara ait üs ve karargahlara yönelik çok sayıda hassas saldırı düzenlediklerini açıkladı. CENTCOM, çarşamba günü yayımladığı açıklamada, "ABD ve Suudi Arabistan güçleri, Devrim Muhafızları tarafından ABD güçleri ile Suudi Arabistan'ın enerji altyapısını hedef almak üzere yönlendirilen İran bağlantılı teröristlerin mevzilerine hassas saldırılar düzenledi." ifadelerini kullandı. Açıklamaya göre ABD ve Suudi Arabistan savaş uçakları, Irak'ın doğusundaki farklı bölgelerde bulunan bu gruplara ait çok sayıda lojistik merkez ve silah deposunu hedef aldı. CENTCOM, operasyonların son 72 saat içinde Devrim Muhafızları tarafından yönlendirilen 30'dan fazla İHA saldırısına verilen "güçlü bir yanıt" olduğunu belirtti. Komutanlık ayrıca, ABD güçlerine yönelik saldırı girişimlerinin başarısız olduğunu ancak tehdidin sürdüğünü vurguladı. Açıklamada, "2026 yılının Şubat-Nisan ayları arasında Irak'ta İran destekli milisler tarafından ABD vatandaşları ve tesislerine yönelik 600'den fazla saldırı girişimi kaydedildi." denildi. CENTCOM, İran'a yönelik sert uyarısında ise, "Devrim Muhafızları ve vekil grupları bu saldırılara son vermelidir. Aksi halde ABD'nin daha kapsamlı askeri karşılık vermesi kaçınılmaz olacaktır." ifadelerini kullandı. Haşdi Şabi ise aynı saldırılarla ilgili yaptığı açıklamada, Irak'ın çeşitli bölgelerindeki resmi üslerinin ABD ve Suudi Arabistan tarafından hedef alındığını, saldırılarda ölü ve yaralıların bulunduğunu bildirdi. Açıklamada, "Bu sabah Irak'ın çeşitli bölgelerindeki resmi Haşdi Şabi üsleri, ABD ve Suudi Arabistan güçlerinin düzenlediği hain terör saldırılarının hedefi oldu." denildi. İlk bilgilere göre saldırılarda çok sayıda kişi hayatını kaybetti ve yaralandı. Ayrıca Haşdi Şabi'ye ait bina ve tesislerde ağır maddi hasar oluştu. Haşdi Şabi, saldırıları "tehlikeli bir tırmanma" ve "Irak'ın egemenliğinin ihlali" olarak nitelendirerek, "Bu saldırılar resmi güvenlik kurumlarını hedef almaktadır." açıklamasını yaptı. Açıklamada, ilgili kurumların sahadaki gelişmeleri takip ettiği, can ve mal kaybına ilişkin tespit çalışmalarının sürdüğü belirtildi. Haşdi Şabi, hasar tespit çalışmalarının tamamlanmasının ardından kamuoyuyla daha ayrıntılı bilgi paylaşacağını da duyurdu. Öte yandan Ninova Operasyonlar Komutanlığı, vilayet sınırındaki Haşdi Şabi güçlerine yönelik saldırıda 8 Haşdi Şabi mensubunun öldüğünü, 4 kişinin de yaralandığını açıkladı.

Irak İslami Direnişi: Suudi Arabistan’a yönelik saldırıyı biz yapmadık

Kendilerini "Irak İslami Direnişi" (el-Mukavemet'ul İslami) olarak adlandıran İran destekli silahlı gruplar, Suudi Arabistan'daki petrol tesislerine yönelik İHA (insansız hava aracı) saldırılarının Irak topraklarından yapıldığı yönündeki iddiaları reddetti. Grup, Riyad yönetimini Irak'a yönelik olası bir saldırıya karşı uyararak "Pişman olursunuz" tehdidinde bulundu. Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı Sözcüsü Turki el-Maliki, 27 Temmuz 2026 Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Doğu bölgesi ve başkent Riyad'daki petrol tesislerini hedef alan çok sayıda İHA'nın imha edildiğini duyurmuştu. El-Maliki, söz konusu saldırının "Irak topraklarından ve İran'a bağlı terörist milisler tarafından" gerçekleştirildiğini ileri sürmüş ve Suudi Arabistan'ın bu saldırıya uygun zaman ve mekanda karşılık verme hakkını saklı tuttuğunu belirtmişti. Silahlı gruptan Riyad'a sert yanıt Bu iddiaların ardından, İran'a yakınlığıyla bilinen Irak İslami Direnişi'nden yazılı bir açıklama geldi. Suudi Arabistan'ın iddialarının kesin bir dille reddedildiği açıklamada, "Suudi Arabistan'ın bu iddiası, Irak'a ve halkına düşmanlık etmenin bu rejimin ayrılmaz bir parçası olduğu yönündeki inancımızı pekiştiriyor" denildi. Açıklamada, Riyad yönetiminin Yemen'deki başarısızlığını örtbas etmeye çalıştığı savunularak, "Bu suçlamalar, Yemenlilerin ülkenin altyapısını sarsan darbelerine karşılık vermedeki acziyetlerini haklı çıkarma girişimidir" ifadelerine yer verildi. Olası bir misillemeye karşı Suudi Arabistan'ı uyaran Şii silahlı grup, "Onlar tarafından yapılacak herhangi bir aptalca eyleme, pişmanlıktan parmaklarını ısıracak kadar sert bir yanıt verilecektir" dedi. Grup ayrıca Riyad yönetimine, Irak'ı suçlamak yerine "Yemen halkına yönelik zalimane ablukayı kaldırması" çağrısında bulundu. Irak Hükümeti soruşturma başlattı Öte yandan, karşılıklı açıklamalar üzerine Irak Hükümeti de harekete geçti. Irak Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı Sözcüsü Sabah Numan, Başbakan ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Ali Falih Zeydi'nin, Suudi Arabistan'ın "Saldırılar Irak topraklarından yapıldı" iddialarını araştırmak üzere ilgili güvenlik birimlerine özel talimat verdiğini duyurdu. Irak'ın iyi komşuluk ilkelerine anayasal düzeyde bağlı olduğunun altını çizen Sözcü Numan, şunları kaydetti: "Irak topraklarının, kardeş ve dost ülkelere yönelik herhangi bir saldırı için geçiş güzergahı veya başlangıç noktası olarak kullanılmasına asla izin verilmeyecektir. Hükümetimiz iddialara ilişkin kanıtları titizlikle inceleyecek ve soruşturma sonuçlarına göre olaya karıştığı tespit edilen herkese karşı en sert yasal yaptırımları uygulayacaktır."

BM Genel Sekreteri Guterres: İsrail, Suriye’yi kendi haline bırakmalı

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, İsrail'in Suriye'deki ihlallerinin kabul edilemez olduğunu belirterek, "İsrail, Suriye'yi kendi haline bırakmalıdır." dedi. Guterres, Suriye devlet televizyonu El İhbariye'ye yaptığı açıklamada, İsrail'in Suriye topraklarındaki faaliyetlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. "İsrail, Suriye'yi kendi haline bırakmalıdır. İsrail'in ihlalleri kabul edilemez." diyen Guterres, Suriye'nin kendi geleceğini belirlemesine izin verilmesi gerektiğini vurguladı. Guterres, Suriye'ye yönelik bazı yaptırımların halen yürürlükte olduğuna işaret ederek, bunların kaldırılması ve Suriye hükümetine somut mali destek sağlanması gerektiğini söyledi. Uluslararası toplumun Suriye'yi desteklemekle yükümlü olduğunu belirten Guterres, "Suriye, bölgesel istikrar ve barışın sembolü haline gelmiştir." değerlendirmesinde bulundu. BM Genel Sekreteri, çok sayıda kişinin işkence gördüğü ve öldürüldüğü Sednaya Hapishanesi'ni ziyaretinde derinden etkilendiğini belirterek, kayıp kişilerin hayatta mı yoksa ölü mü olduğunun bilinmemesinin kendisini en fazla etkileyen konulardan biri olduğunu belirten ifade etti. Yerinden edilenlerin dönüşü Suriye'deki insani duruma da değinen Guterres, çok sayıda yerinden edilmiş kişinin kendi bölgelerine döndüğünü belirtti. Guterres, mağdurlara ve ailelerine özel destek sağlanması gerektiğini belirterek, hayatta kalanlara da gerekli yardımın ulaştırılması çağrısında bulundu. Ülke içinde yerinden edilen kişi sayısının hızla azaldığını ifade eden Guterres, Suriye'nin yeniden istikrar kazanması ve kalkınması için uluslararası desteğin önemine dikkati çekti. Guterres ayrıca, devrik Esed rejiminin Suriyelilere yönelik uyguladığı baskılar nedeniyle 15 yıl boyunca Suriye'yi ziyaret etmediğini belirterek, ziyaretin kendisi için özel bir anlam taşıdığını söyledi.

‘Netanyahu, Trump’ın Suriye, Lübnan ve Gazze’den çekilme talebini reddedecek’

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail ordusunun Suriye ve Lübnan'ın güneyinin yanı sıra Gazze Şeridi'nden çekilmesi yönündeki talebi reddedeceği öne sürüldü. İsrail’de yayın yapan Kanal 13 televizyonunun haberinde, Netanyahu'nun ABD’ye hareket etmeden önce düzenlediği haftalık kabine toplantısında, Washington yönetiminin İsrail ordusunun Lübnan, Suriye ve Gazze Şeridi’nden çekilmesini talep ettiği aktarıldı. Netanyahu'nun kabine üyelerine, "Buna şiddetle karşı çıkacağım ve onlara hayır diyeceğim" dediği belirtilen haberde, Trump'ın İsrail ordusunun çekilmesini istediği Gazze Şeridi'ne Uluslararası İstikrar Gücü'nün (ISF) girişine Tel Aviv yönetimince onay verildiğine dikkati çekildi. Kanal 13'e konuşan kaynaklar, Tel Aviv yönetiminin Hamas tamamen silahsızlanana ve Gazze Şeridi’nden çıkarılıncaya kadar İsrail ordusunun "Sarı Hat" üzerindeki kontrolünü sürdüreceği ve geri çekilme olmayacağı ilkesini savunduğunu söyledi. Sadece 200 temcilci var Kaynaklar, şu aşamada ISF'de Uganda ve Fas gibi İsrail’le dost ülkelerden yalnızca yaklaşık 200 temsilci bulunduğunu ifade etti. İsrail kabinesinin ISF'ye "Uluslararası Kuruluşlar İçin Dokunulmazlıklar" yasası çerçevesinde dokunulmazlık tanınmasını onayladığına işaret eden kaynaklar, bu güçlerin İsrail ordusunun işgali dışındaki bölgelerde ve orduyla tam koordinasyon içinde faaliyet göstereceğini vurguladı. Bir yetkili, "Herhangi bir ISF unsurunun ülkeye girişi başbakan, savunma bakanı ve dışişleri bakanının ayrı ayrı onayına tabi olacaktır. İsrail, hangi ülkelerin güç gönderebileceğini yalnızca barış anlaşmamız bulunan ve uluslararası alanda ülkeye veya yetkililerine karşı faaliyet yürütmeyen devletler arasından seçecektir” ifadelerini kullandı. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun yarın Washington'da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geleceği bildirilmişti.

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.