26 Temmuz 2026
25.2 C
İstanbul

Esrarengiz bir gemi yüzlerce ton amonyum nitratı nasıl Lübnan’a taşıdı?

Önce, yer sarsıldı, çok az ama neredeyse belli belirsiz. Etrafa hızlıca bakınca, bir sarsıntı olduğunu anlayabiliyordunuz, depodaki dolaplar titriyordu.

Bir, iki, üç saniye ve durdu.

Bir anlık hareketsizlik. Sonra yeri, göğü sallayan bir patlama.

Bu kez bina sallandı, ama ses çok daha büyüktü.

Bütün bunlar Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta, patlamadan 10 kilometre uzaklıkta yaşandı.

Başkent yönünden yükselen dumana bakmak için içgüdüsel bir dürtü. Sonra, yine içgüdüsel bir uzaklaşma. Ya bir patlama daha olursa?

Bir çoğu, bunun duydukları en büyük patlama olduğunu söylüyor ve Lübnanlıların anılarında çok patlama var.

Kuzeyden Beyrut’a giden otoyolda, ambulanslar yoğun trafik yüzünden milim milim ilerliyordu. Çok sayıda araçtakiler, patlama çevresindemi mahallelerde yaşayan arkadaşlarını akrabalarını kontrol etmek, onları oralardan çıkartmak için umutsuzca trafiğe çıkmıştı.

Otobanın karşı yönünde araçlar, hızla diğer yöne gidiyor ve cehennemden uzaklaşmaya çalışıyordu.

Trafik kilitlenmişken, radyolar ve telefonlardan korkunç haberler geliyordu. Dolup taşan hastaneler, binlerce yaralı ve büyüyen bir yangın.

Beyrut’a doğru gidenlere, ordu tarafından zorla U dönüşü yaptırıldı. İsterlerse yayan gidebilirlerdi.

Otoyolun kente girmeden önceki son bölümünde, ayaklar altında camlar eziliyor ve bir traktör enkazı temizleyerek ilerliyordu.

Binalar tanınmaz haldeydi, pencerelerde cam ve görünürde ışık yoktu.

Puerto de Beirut destruido
Kentin tam kalbindeki Beyrut Limanı ve çevresi yerle bir oldu.

Karanlıktan birkaç sessiz figür belirdi. Bazıları yaralıydı ama yürüyorlardı, diğerleri boş bakışlarla oturuyor ve neredeyse hiç ses çıkartmıyorlardı.

Beyrut’a yaklaştıkça, daha da karanlıklaşıyordu.

Limanda yangın

Limanda bir yangınla başlamıştı. Şu anda bile, yangının tam olarak kaçta başladığı net değil.

Ama yerel saatle 17.54’te Amerikan Los Angeles Times gazetesinin muhabiri, gökyüzüne yükselen dumanları gösteren bir tweet attı.

Daha sonra olanlar, sosyal medyada bir dizi paylaşımda görüldü. Gökyüzüne daha yoğun, daha koyu ve enkaz parçaları gönderen bir ilk patlama oldu.

Birkaç parlama görülebiliyordu, sanki havai fişek patlaması gibiydi. Dumanın altında yoğun alevler görülebiliyordu.

Sonra, ilk patlamanın 35 saniye ardından, ikinci dev bir patlama meydana geldi. Dev bir kızıl-kahverengi duman havaya yükseldi daha sonra da beyaz bir duman kubbesi takip etti.

Explosión de nitrato de amonio en Beirut.

Sayısız ölü, binlerce yaralı…Şehrin tam kalbi yıkıldı.

Patlamanın merkezinde, patlayıcılar için kullanılan bir kimyasalın, yaklaşık 3 bin ton amonyum nitratın bulunduğu bir depo vardı.

Boris Prokoshev
Geminin kaptanı Boris Prokoşev, mürettebattan birkaç kişiyle rehin tutulduklarını söylüyor.

Kimsenin istemediği gemi

Bu fotoğraf 2014 yazından. İki kişi, Beyrut Limanı’ndaki bir yük gemisinde gülümsüyorlar. Arkalarındaki depoda zararsız görünen beyay çuvallar yığılı.

Çuvallarda, yaklaşık 3 bin ton yüksek yoğunluklu amonyum nitrat var.

Mavili bir adam, kameraya doğru gülümserken, telefonla konuşuyor.

Aklında çok şey var. Kaptan Boris Prokoşev ve mürettebattan birkaç kişi fotoğraf çekildiği sırada, aylardır limanda mahsur kalmış durumda.

MV Rhosus isimli gemi, 2013’te Eylül ayının sonlarına doğru Gürcistan’ın Batum kentinden yola çıktı ve varış noktası Beira, Mozambik görünüyordu.

Barco Rhosus

1986 yapımı Rhosus, yaşlanmıştı. Önceki aylarda Akdeniz’de yaptığı yolculuklar sırasında denetimlerden geçer not alamamıştı. Sevilla Limanı’ndaki denetçiler, Temmuz 2013’te paslı güverteden, yangın güvenliğine dek 14 karlı kusur tespit etmişti.

Geminin Mayıs 2012’den itibaren yeni bir sahibi vardı. Kıbrıs’ta yaşayan Rus işadamı Igor Greçuşkin. İş yaptığı isimlere göre MV Rhosus Greçuşkin’in armatörlükte ilk deneyimiydi.

Konşimentoya göre, amonyum nitratı tedarik eden Rustavi Azot LLC şirketiydi ve alıcı da, ticari patlayıcılar alanında uzman küçük bir Mozambikli şirket adına, Uluslararası Mozambik Bankası’ydı.

Recibo de la carga que registra a Rustavi Azot LLC como la compañía que provee el nitrato de amonio e indica que el cliente es el Banco Internacional de Mozambique

Gemiye Türkiye’den kaptan olarak katıldığını iddia eden Prokoşev, BBC’ye yaptığı açıklamada biner binmez, gemideki sorunları fark ettiğini söylüyor.

Orijinal mürettebat, dört aydır maaş alamadıkları için gemiyi terk etmişti.

Prokoşev’e göre, gemi yeni mürettabatıyla Atina’ya ulaştığında, geminin sahibi parasını ödeyemeyeceğini söylediği için aldıkları yiyecek ve diğer malzemeleri, tedarikçilere geri vermişti.

Geminin sahibi, Süveyş Kanalı’ndan geçiş ücretini ödeyebilmek için ek kargo ararken, gemi orada dört hafta boyunca bekledi.

Grafik

Gemiyi, Beyrut’un kaderine düğümleyen olaylar zinciri de böyle başladı.

Prokoşev, BBC’ye yaptığı açıklamada, Beyrut’a aralarında ağır buldozerlerin de bulunduğu, yol yapım malzemelerinden oluşan ek kargoyu almak için gittiklerini söyledi.

Ancak birileri, yanlış hesap yapmıştı. Yük vinçlerle kaldırıldığında geminin ambar kapakları eğilmeye başladı.

Prokoşev, “Ambar kapakları eski ve paslıydı. Yükü taşıyamazdık. Reddettim. Gemi limandan ayrılacaktı” diyor.

Yükü almaktan vazgeçtiler ama yeni mürettebat, kaderlerinin seleflerine benzemesinden korkuyordu.

Prokoşev, düğümü çözmek için Kıbrıs’a gidip, Greçuşkin ile görüşmeye karar verdiğini söylüyor

Ancak Rhosus, Beyrut’tan ayrılmadan önce, Lübnan makamları müdahale etti.

Lloyd’s List veri tabanına göre, 100 bin doları bulan borç nedeniyle gemiye 4 Şubat 2014’te el konuldu.

Bazı mürettebat üyelerinin ayrılmasına izin verildi, ancak Prokoşev’e geminin çarkçıbaşı, dördüncü makinisti ve lostromosuyla birlikte kalmaları emredildi.

Gemiden ayrılmalarına bile izin verilmiyordu.

Prokoşev “Bizi rehin aldılar” diyor.

Kaptan Prokoşev her ay bir mektup yazarak, Rusya lideri Vladimir Putin’den yardım almaya çalıştığını anlatıyor. Radio Liberty’ye verdiği b0ir başka mülakatta da, Beyrut’taki Rusya Konsolosluğu’ndan soğuk bir yanıt aldığını söylüyor.

“Bana ‘Putin’in ne yapmasını istiyorsun? Seni zorla serbest bıraktırmak için özel kuvvetleri mi yollasın?’ diye yanıt verdiler” diye konuşuyor.

mürettebatın protestosu
IGeminin mürettebatı, serbest kalmak için protesto düzenledi.

Mürettebatın durumu, Uluslararası Nakliye İşçileri Federasyonu’nun (ITF) da dikkatini çekti. Mart sonunda ITF denetçisi Olga Ananyina, mürettabatın kendine bakacak imkanları olmadığını söyledi.

28 Mart 2014’ta “Mürettebat, hayatta kalmanın eşiğinde” diye yazmıştı.

Igor Greşuçkin’in mürettebata ve limana olan borçları ödeyecek durumda olmadığını söyledi ve bir uyarıda da bulundu;

“Yukarıdaki sorunlara ek olarak mürettebat Rhosus gemisinin, özellikle tehlikeli bir kargo, amonyum nitrat taşıyor olmasından endişeli. Beyrut’taki liman yetkilileri, kargonun boşaltılmasına ya da başka bir gemiye aktarılmasına izin vermiyor. Bu durum, denizcilerin zaten kötü olan durumunu daha da kötüleştiriyor.”

Tek uyarı Ananyina’nınki değildi. Dört ay sonra, sektör yayını yapan internet sitesi FleetMon aynı tehlikeye dikkat çekti.

23 Temmuz 2014 tarihli haber “Mürettebat yüzen bir bombada rehin tutuluyor” başlığını taşıyordu.

Rhosus
Tehlikeli kargo taşıyan Rhosus, 1986 yapımı, eski bir gemiydi.

Makale, ikilemi özetliyordu.

“Liman yetkilileri, tehlikeli bir yükle dolu, terk edilmiş bir geminin ellerinde kalmasını istemiyor” deniliyordu.

Yaşlanan Rhosus’un durumu iyi değildi, aldığı su her gün boşaltılmak zorundaydı. Prokoşev yükten de kaygı duyduklarını anlatıyor.

“Yükün bozulmadığından ve ıslanmadığından emin olmak zorundaydık. Bir gemide yaşıyorsanız, ona bakarsınız, batmak istemezsiniz” diyor.

Mürettebat, hukuki yardım almak için geminin yakıtının bir kısmını sattı. Üç ay süren mahkeme sürecinin ardından, Lübnanlı avukatlar serbest kalmalarını sağladı.

Prokoşev “Tüm bölmeleri kapattık, kilitledik ve anahtarları liman yetkililerine verdik” diyor.

Uluslararası Nakliye İşçileri Federasyonu’na göre, Prokoşev ve Ukraynalı mürettebat üyeleri, nihayet Eylül 2014’te Beyrut’tan ayrıldı.

patlama alanı

Greşuçkin Odessa’ya gidiş masraflarını ödedi, ancak Prokoşev hala 60 bin dolar tutan birikmiş maaşlarını alamadıklarını söylüyor.

Bir süre sonra, ne zaman olduğu net değil, tehlikeli kargo da gemiden taşındı.

Prokoşev, sahibinin ve mürettebatının terk ettiği, su alan Rhosus’un en sonunda battığını söylüyor.

Bir analize göre, Rhosus hala Beyrut Limanı’nda suyun altında yatıyor. Lloyd’s List’e göre gemi Şubat 2018’de mendirekte battı.

Prokoşev 4 Ağustos’taki facianın ardından, Lübnanlı yetkililere kızgın.

Radio Liberty’ye yaptığı açıklamada “Şuç onlarda. Yükten mümkün olduğunca çabuk kurtulmalılardı” diyor.

Yetkililerin, yükü Lübnanlı çiftçilere gübre olarak vermesi gerektiğini söylüyor.

“Kimse yükü merak etmiyorsa, hiç kimsenin değil demektir” diyor.

Geminin sahibi Igor Greşuçkin, BBC’nin sorularına yanıt vermedi.

patlama alanı

Mürettebatı temsil eden iki avukat, davayı “hala geminin ambarında tutulan tehlikeli yükün yarattığı tehlikeyle yüzleştikleri” savıyla kazandıklarını anlatıyor.

Ekim 2015’te yayımlanan sözleri, şu anda tüyler ürperten kelimelerle sona eriyor.

“Amonyum nitratı, gemide tutmanın riskleri nedeniyle, liman yetkilileri kargoyu limanın depolarına boşalttı. Gemi ve yükü, bugüne dek açık artırmayla satılması ve/veya uygun şekilde yok edilmesi için limanda bekliyor.”

Uçuruma yuvarlanırken

Patlamayı ve kubbe şeklini alan dumanı görenlerin bir çoğu, önce bir nüklee patlama yaşandığını düşündü.

Nükleer patlama değildi, ancak gücü çok çok büyüktü.

Amonyum nitrat, dünya genelinde tarımda yüksek nitrojenli gübre olarak kullanılıyor. Ancak özellikle madencilikte, etkili bir patlayıcı da aynı zamanda.

Diğer patlayıcılarla yapılan mukayeseler, genelde yanıltıcı oluyor. Ancak İngiliz ordusu’nda görev yapan eski bir bomba imha uzmanı, Beyrut’taki patlamanın 1-2 bin ton TNT’ye eşit olabileceğini söylüyor. Bazıları daha büyük bile olabileceğine inanıyor.

Ağustos 1945’te Hiroşima’da patlayan atom bombası 12-15 bin ton büyüklüğündeydi.

Amonyum nitrat, bir şehrit ortasında asla bu şekilde depolanmamalıydı. Ancak yine de infilak etmesi için, bir şey gerekiyor.

Peki, facianın başlancıcında depoda ne yanmıştı?

Ana patlama öncesindeki, flaşlar ve küçük patlamalar bir çok kişiye havai fişek gibi göründü.

Lübnan Gümrük Genel Müdürü Badri Daher, Lübnan medyasının etrafta havai fişek depolanıp, depolanmadığı yönündeki sorusuna “Büyük ihtimalle, evet” yanıtını verdi.

Diğer haberlerde, yangının kaynak çalışmasından çıkmış olabileceği de söyleniyordu.

CNN’in haberine göre limanın genel müdürü Hassan Koraytem, “Devletin güvenlik birimi bizden deponun kapısının onarılmasını istedi ve bunu öğlen yaptık. Öğleden sonra ne oldu, hiçbir fikrim yok” dedi.

Yangın başlayınca, söndürülmesi için küçük bir itfaiye ekibi gönderildi. Patlama olduğunda dokuz erkek ve bir kadın itfaiyeci, 12 numaralı deponun önündeydi. Şu anda hepsi kayıp.

Ancak, birçok Lübnanlı yetkilinin, limanda yaklaşan tehlikeden yıllardır haberdar oldukları çok açık.

patlamada hasar görmüş bir gemi

Sıradan Lübnanlılarsa, sadece başkentleri havaya uçtuğunda haberdar oldu.

Bu nedenle, kamuoyu öfkesinin kendilerine yönelmesini bekleyen gümrük yetkilileri, suçun kendilerinde olmadığını göstermek için, hızla çeşitli belgeler sızdırmaya başladılar.

2014-2017 arasında, bir yargıca amonyum nitratı yeniden ihraç etmek ya da satmak için en az beş mektup yollamışlardı.

Mektuplarda, depodaki malzemeyi ve tehlikeli olduğunu bildikleri görülüyor.

Bazıları, bu mektupları okuyup, gümrük yetkililerinin ellerinden geleni yaptığını ve adli makamlardan bir yanıt alamadıklarını düşünebilir.

Ancak bu teze de hızla karşı çıkıldı. Kimse, mektupların gerçek olduğundan şüphe etmiyor. Ancak hikaye, göründüğü kada basit de değil.

Interior de uno de los almacenes del puerto.
Amonyum nitrat dolu çuvallar altı yıl boyunca limandaki depoda bekledi.

Riyad Kubeysi, kariyerinin büyük bölümünde, Beyrut Limanı ve gümrüğündeki yolsuzluklar üzerine çalışan bir araştırmacı gazeteci.

Kubeysi, patlamadan sonraki gün yaptığı analizde, mektupların doğru prosedürler takip edilerek yazılmadığını, ve yargıcın birçok kez bu noktaya dikkat çekip, ek bilgi istediğini söylüyor.

Kubeysi, gümrük yetkililerinin sadece aynı mektubu yollayıp, durduklarını anlatıyor.

Ulaştırma ve Kamu İşleri Bakanlığı’nın isteği üzerine, yargıç yükün gemiden boşaltılmasına izin verdi. Ancak uygun bir yerde depolanması ve uygun güvenlik önlemlerinin alınması gerektiğini de söyledi.

Beyrut merkezli sivil toplum örgütü Legal Agenda’dan Nizar Saghieh, “Bakanlık yükü limanda depoladı ve gümrüğe teslim etti” diyor ve ekliyor:

“Bu, büyük bir hataydı. Kanun bu tür patlayıcıların limanda depolanmasını özellikle yasaklıyor.”

Saghieh, amonyum nitratın limanda depolanmasında sorumluluğun, bakanlık, gümrükler ve liman yönetiminde olduğunu söylüyor:

“Ulaştırma ve Kamu İşleri Bakanlığı yükten sorumluydu. Bakanlık bu sorumluluğu gümrüklere devretti. Yargıç sorumluluğu bakanlığa, bakanlık da gümrüklere verdi.”

Saghieh yapılması gerekenin yükü satmak olduğunu ya da izin isteyip, yok etmek olduğunu hatta izin istemeden bile kargoyu yok etme yetkileri bulunduğunu kaydediyor.

“Tek yaptıklarıysa, o mektupları yollamaktı” diyor.

Beyrut’ta yaşananlar ilk değil.

Şubat 2009’da, 98 konteyner dolusu barut taşıyan Kıbrıs bandralı bir gemi, ABD Donanması tarafından Kızıldeniz’de durduruldu.

Konteynerler, Kıbrıs’taki Evangelos Florakis Donanma Üssü’nde doğrudan güneş ışığının altında depolanmıştı. 11 Temmuz 2011’de hepsi havaya uçtu. 13 kişi hayatını kaybederken, 3 milyar euro’dan fazla hasar meydana geldi.

Serbest düşüşteki Lübnan

Bir hastane sahibine, “İnsanlar hastane kapılarında ölecek mi?” diye sorulmuştu. “Hayır, hastanenin içinde ölecekler, çünkü ilaçlar ve tıbbi malzemeler bitecek” diye yanıtladı.

Bu hastane sahibinin, patlamanın hemen ardından konuştuğunu düşünebilirsiniz.

Ama bu geçen yıl, patlamadan çok önce, Covid-19’dan önce, dünyanın bir çok yerinde hayatın büyük ölçüde “normal” sayıldığı bir dönemde yapılan bir açıklamaydı.

Şimdi, 4 Ağustos 2020’deyse ülke büyük bir darbe yedi. Patlama, ülkedeki trajedinin üzerinde durduğu iki sütunu, hesap vermekten uzak yolsuzluklara bulaşmış bir sistem ve birçok kişinin kurulu düzene hizmet etmesi için bozulduğunu söylediği bir ekonomi.

Geçen yıl, protestolar statükoya saldırırken, ülkenin iç savaş sonrası ekonomik düzeni yıkılacak gibi görünüyordu. Halk, 30 yıl süren yağmanın hesabını sormak için harekete geçerken, mendi servet ve iktidarlarını korumak için çabalayan seçkinler görülüyordu.

Öfke, birçoğunun uzun yıllardır beklediği bir rüya olan, sistemin kendisine karşı, radikal ve tüm ulusu kaplayan bir devrimin sevinciyle karışmıştı.

Sokaklarda yeni bir güç oluşmuş ve siyasetçi sınıfına boyun eğdirmişti. Öfke, bi süre o kadar çoktu ki, siyasetçiler sokaklar bir yana, ekranlarda bile yüzlerini göstermiyondu.

Cientos de manifestantes alrededor de una mezquita
Ekonomik kriz ve yolsuzluğa karşı büyük gösteriler düzenlenmişti.

Ülke genelindeki meydanlarda, çadırlar kurulmuş, geceleri tartışmalar yapılıyordu. Halkın hilafına, az sayıdaki siyasal seçkinin kendilerini zenginleştirmesine izin veren sistemin siyasi, ekonomik ve hukuki çerçevesini yerle bir ediyorlardı.

100 yıllık, mezhebe dayalı iktidar paylaşımı sistemi, 30 yıllık ekonomik model ve belki de hepsinden çok, bankalar yargılanıyordu.

1990’ların başından bu yana, hükümete verdikleri kredilerin faizlerinden kâr ediyorlar.

Farklı mezhepleri temsil eden siyasi gruplar, devletin kaynaklarını paylaştılar ve refahı, istihdamı ve sosyal yardımları topluluklarına dağıttılar.

Borç, borç faizi giderek artan oranda hükümetin bütçesini kısıtladı.

Sistem birçok şoku atlattı; suikastler, İsrail ile savaş, uzayan siyasi felç. Hatta bir dönem kalkındı da. Küresel ekonomik krizin ardından, Lübnan’ın bankacılık sisteminin güvenli görülmesiyle.

Lübnan ekonomisine garanti büyük ölçüde Fransa ve Suudi Arabistan’dan geldi.

Emmanuel Macron, presidente de Francia.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, patlamanın ardından Beyrut’u ziyaret etti.

Ülke ne zaman bir mali krizle karşılaşsa, uluslararası bir kurtarma planı için Fransa diplomatik gücünü, Suudi Arabistan da mali gücünü kullandı.

Yeni, uzun vadeli krediler ve hibeler verildi. Lübnan da eski borcunun faizini ödemeye devam etti. Bu garantilerin üzerine, ülke bir de yurtdışında çalışanların gönderdiği paraya bağımlıydı.

Ancak 2011’de hem ülke dışından gelen paralar, hem de garantiler yavaş yavaş azalmaya başladı.

Suriye’eki iç savaşı, turizmi ve ihracatı vurdu. 2014’te petrol fiyatlarında yaşanan çöküş, ülke dışında, özellikle de Körfez Bölgesi’nde çalışanların yolladığı parayı vurdu. Hizbullah’ı boğmak için ABD’nin uyguladığı ambargo da ekonomiyi olumsuz etkiledi.

ABD’nin müttefikleri ve Körfez ülkeleri garantilerini geri çekti. Şimdi yatırım yapmadan önce, kemer sıkma önlemleri ve reform isteyen Fransa da.

Protestas en Líbano.

Ve sosyal deprem böyle başladı. Bankalar insanların tasarruflarına erişimini engelledi, ancak büyük paralar bir yolunu bulunup, dışarı çıkartıldı. Ulusal para birimi çöktü. Enflasyon, hiperenflasyonun kıyısına geldi. İstihdam kaybedildi, orta sınıflar yoksulluğa, yoksullar sefalete mahkum oldu.

Bu arada, protesto hareketi de yavaşladı. Organize olmaya inatçı bir direnç gösterdi. Bir lider kadrosu ve de iyi tanımlanmış bir koalisyon çıkmadı ortaya.

İktidar yeniden, kurulu siyasi gruplara ve ekonomik seçkinlerin eline geçti.

Protesto hareketi, ekonomik krize neden olanlardan hesap sormaya yemin etmişti.

Patlamanın ardından bu duygu, çok daha öfkeli bir şeye dönüştü; birçok kişi sorumluların ölmesini istiyor.

Ancak Lübnan’ın modern tarihi, neredeyse, sorumluluğu silikleştiren ve herkesin kurtulmasını sağlamak için tasarlanmış bir sistemi ortaya koyuyor.

Onlarca yıldır süren yaygın yolsuzluk ve vurgunculuk gazetecilerin çabaları ve rakip siyasi grupların suçlamalarıyla, ayrıntılarıyla ortaya döküldü.

Ancak, kimseden hesap sorulmadı.

Tüm hesap sorma çabaları, mezhepçilik duvarına çarptı.

Manifestantes en Beirut
Patlamanın ardından binlerce kişi protesto gösterisi düzenledi.

Yetkililer ve politikacılar, ait oldukları siyasi kuruluşların, siyasi yapılar da dini kurumların koruması altındaydı.

Bürokrasideki makamlar, farklı din ve mezheplere aitti. Makamlar Hristiyanlar, Sünniler, Şiiler ve Dürziler arasında paylaşıldı.

Bir partinin siyasi başarısı, programına değil, mezheplerinin bayrağını nasıl taşıdığıyla ve ne kadar ganimet elde ettiğiyle ölçülüyordu.

Ama 6 yıldır Beyrut Limanı’nda tutulan 2700 ton amonyum nitrat havaya uçtu. Bunun hesabını kim verecek?

Bu arada binlerce kişi yaralandı ve hastanelerle, eczaneler malzemelerinin hepsini tüketti. Yüz binlerce kişi evinden oldu ve bir çoğunun evlerini yeniden yapacak parası yok.

Son bir yılda yaşanan her olay, ekonomik krizden Covid-19’a dek, Lübnanlılara ekonomilerinin ne kadar bozuk ve üretken olmadığını, tarımın nasıl yok olduğunu ve ekonomik egemenliklerinin bulunmadığını gösterdi.

Ve en temel ihtiyaçları için bile ithalata ne kadar bağımlı olduklarını.

Çoğu da Beyrut Limanı üzerinden.

BBC’den Rami Ruhayem & Paul Adams haberi.

Son Haberler

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.