24 Eylül 2026
14.2 C
İstanbul

Esrarengiz bir gemi yüzlerce ton amonyum nitratı nasıl Lübnan’a taşıdı?

Önce, yer sarsıldı, çok az ama neredeyse belli belirsiz. Etrafa hızlıca bakınca, bir sarsıntı olduğunu anlayabiliyordunuz, depodaki dolaplar titriyordu.

Bir, iki, üç saniye ve durdu.

Bir anlık hareketsizlik. Sonra yeri, göğü sallayan bir patlama.

Bu kez bina sallandı, ama ses çok daha büyüktü.

Bütün bunlar Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta, patlamadan 10 kilometre uzaklıkta yaşandı.

Başkent yönünden yükselen dumana bakmak için içgüdüsel bir dürtü. Sonra, yine içgüdüsel bir uzaklaşma. Ya bir patlama daha olursa?

Bir çoğu, bunun duydukları en büyük patlama olduğunu söylüyor ve Lübnanlıların anılarında çok patlama var.

Kuzeyden Beyrut’a giden otoyolda, ambulanslar yoğun trafik yüzünden milim milim ilerliyordu. Çok sayıda araçtakiler, patlama çevresindemi mahallelerde yaşayan arkadaşlarını akrabalarını kontrol etmek, onları oralardan çıkartmak için umutsuzca trafiğe çıkmıştı.

Otobanın karşı yönünde araçlar, hızla diğer yöne gidiyor ve cehennemden uzaklaşmaya çalışıyordu.

Trafik kilitlenmişken, radyolar ve telefonlardan korkunç haberler geliyordu. Dolup taşan hastaneler, binlerce yaralı ve büyüyen bir yangın.

Beyrut’a doğru gidenlere, ordu tarafından zorla U dönüşü yaptırıldı. İsterlerse yayan gidebilirlerdi.

Otoyolun kente girmeden önceki son bölümünde, ayaklar altında camlar eziliyor ve bir traktör enkazı temizleyerek ilerliyordu.

Binalar tanınmaz haldeydi, pencerelerde cam ve görünürde ışık yoktu.

Puerto de Beirut destruido
Kentin tam kalbindeki Beyrut Limanı ve çevresi yerle bir oldu.

Karanlıktan birkaç sessiz figür belirdi. Bazıları yaralıydı ama yürüyorlardı, diğerleri boş bakışlarla oturuyor ve neredeyse hiç ses çıkartmıyorlardı.

Beyrut’a yaklaştıkça, daha da karanlıklaşıyordu.

Limanda yangın

Limanda bir yangınla başlamıştı. Şu anda bile, yangının tam olarak kaçta başladığı net değil.

Ama yerel saatle 17.54’te Amerikan Los Angeles Times gazetesinin muhabiri, gökyüzüne yükselen dumanları gösteren bir tweet attı.

Daha sonra olanlar, sosyal medyada bir dizi paylaşımda görüldü. Gökyüzüne daha yoğun, daha koyu ve enkaz parçaları gönderen bir ilk patlama oldu.

Birkaç parlama görülebiliyordu, sanki havai fişek patlaması gibiydi. Dumanın altında yoğun alevler görülebiliyordu.

Sonra, ilk patlamanın 35 saniye ardından, ikinci dev bir patlama meydana geldi. Dev bir kızıl-kahverengi duman havaya yükseldi daha sonra da beyaz bir duman kubbesi takip etti.

Explosión de nitrato de amonio en Beirut.

Sayısız ölü, binlerce yaralı…Şehrin tam kalbi yıkıldı.

Patlamanın merkezinde, patlayıcılar için kullanılan bir kimyasalın, yaklaşık 3 bin ton amonyum nitratın bulunduğu bir depo vardı.

Boris Prokoshev
Geminin kaptanı Boris Prokoşev, mürettebattan birkaç kişiyle rehin tutulduklarını söylüyor.

Kimsenin istemediği gemi

Bu fotoğraf 2014 yazından. İki kişi, Beyrut Limanı’ndaki bir yük gemisinde gülümsüyorlar. Arkalarındaki depoda zararsız görünen beyay çuvallar yığılı.

Çuvallarda, yaklaşık 3 bin ton yüksek yoğunluklu amonyum nitrat var.

Mavili bir adam, kameraya doğru gülümserken, telefonla konuşuyor.

Aklında çok şey var. Kaptan Boris Prokoşev ve mürettebattan birkaç kişi fotoğraf çekildiği sırada, aylardır limanda mahsur kalmış durumda.

MV Rhosus isimli gemi, 2013’te Eylül ayının sonlarına doğru Gürcistan’ın Batum kentinden yola çıktı ve varış noktası Beira, Mozambik görünüyordu.

Barco Rhosus

1986 yapımı Rhosus, yaşlanmıştı. Önceki aylarda Akdeniz’de yaptığı yolculuklar sırasında denetimlerden geçer not alamamıştı. Sevilla Limanı’ndaki denetçiler, Temmuz 2013’te paslı güverteden, yangın güvenliğine dek 14 karlı kusur tespit etmişti.

Geminin Mayıs 2012’den itibaren yeni bir sahibi vardı. Kıbrıs’ta yaşayan Rus işadamı Igor Greçuşkin. İş yaptığı isimlere göre MV Rhosus Greçuşkin’in armatörlükte ilk deneyimiydi.

Konşimentoya göre, amonyum nitratı tedarik eden Rustavi Azot LLC şirketiydi ve alıcı da, ticari patlayıcılar alanında uzman küçük bir Mozambikli şirket adına, Uluslararası Mozambik Bankası’ydı.

Recibo de la carga que registra a Rustavi Azot LLC como la compañía que provee el nitrato de amonio e indica que el cliente es el Banco Internacional de Mozambique

Gemiye Türkiye’den kaptan olarak katıldığını iddia eden Prokoşev, BBC’ye yaptığı açıklamada biner binmez, gemideki sorunları fark ettiğini söylüyor.

Orijinal mürettebat, dört aydır maaş alamadıkları için gemiyi terk etmişti.

Prokoşev’e göre, gemi yeni mürettabatıyla Atina’ya ulaştığında, geminin sahibi parasını ödeyemeyeceğini söylediği için aldıkları yiyecek ve diğer malzemeleri, tedarikçilere geri vermişti.

Geminin sahibi, Süveyş Kanalı’ndan geçiş ücretini ödeyebilmek için ek kargo ararken, gemi orada dört hafta boyunca bekledi.

Grafik

Gemiyi, Beyrut’un kaderine düğümleyen olaylar zinciri de böyle başladı.

Prokoşev, BBC’ye yaptığı açıklamada, Beyrut’a aralarında ağır buldozerlerin de bulunduğu, yol yapım malzemelerinden oluşan ek kargoyu almak için gittiklerini söyledi.

Ancak birileri, yanlış hesap yapmıştı. Yük vinçlerle kaldırıldığında geminin ambar kapakları eğilmeye başladı.

Prokoşev, “Ambar kapakları eski ve paslıydı. Yükü taşıyamazdık. Reddettim. Gemi limandan ayrılacaktı” diyor.

Yükü almaktan vazgeçtiler ama yeni mürettebat, kaderlerinin seleflerine benzemesinden korkuyordu.

Prokoşev, düğümü çözmek için Kıbrıs’a gidip, Greçuşkin ile görüşmeye karar verdiğini söylüyor

Ancak Rhosus, Beyrut’tan ayrılmadan önce, Lübnan makamları müdahale etti.

Lloyd’s List veri tabanına göre, 100 bin doları bulan borç nedeniyle gemiye 4 Şubat 2014’te el konuldu.

Bazı mürettebat üyelerinin ayrılmasına izin verildi, ancak Prokoşev’e geminin çarkçıbaşı, dördüncü makinisti ve lostromosuyla birlikte kalmaları emredildi.

Gemiden ayrılmalarına bile izin verilmiyordu.

Prokoşev “Bizi rehin aldılar” diyor.

Kaptan Prokoşev her ay bir mektup yazarak, Rusya lideri Vladimir Putin’den yardım almaya çalıştığını anlatıyor. Radio Liberty’ye verdiği b0ir başka mülakatta da, Beyrut’taki Rusya Konsolosluğu’ndan soğuk bir yanıt aldığını söylüyor.

“Bana ‘Putin’in ne yapmasını istiyorsun? Seni zorla serbest bıraktırmak için özel kuvvetleri mi yollasın?’ diye yanıt verdiler” diye konuşuyor.

mürettebatın protestosu
IGeminin mürettebatı, serbest kalmak için protesto düzenledi.

Mürettebatın durumu, Uluslararası Nakliye İşçileri Federasyonu’nun (ITF) da dikkatini çekti. Mart sonunda ITF denetçisi Olga Ananyina, mürettabatın kendine bakacak imkanları olmadığını söyledi.

28 Mart 2014’ta “Mürettebat, hayatta kalmanın eşiğinde” diye yazmıştı.

Igor Greşuçkin’in mürettebata ve limana olan borçları ödeyecek durumda olmadığını söyledi ve bir uyarıda da bulundu;

“Yukarıdaki sorunlara ek olarak mürettebat Rhosus gemisinin, özellikle tehlikeli bir kargo, amonyum nitrat taşıyor olmasından endişeli. Beyrut’taki liman yetkilileri, kargonun boşaltılmasına ya da başka bir gemiye aktarılmasına izin vermiyor. Bu durum, denizcilerin zaten kötü olan durumunu daha da kötüleştiriyor.”

Tek uyarı Ananyina’nınki değildi. Dört ay sonra, sektör yayını yapan internet sitesi FleetMon aynı tehlikeye dikkat çekti.

23 Temmuz 2014 tarihli haber “Mürettebat yüzen bir bombada rehin tutuluyor” başlığını taşıyordu.

Rhosus
Tehlikeli kargo taşıyan Rhosus, 1986 yapımı, eski bir gemiydi.

Makale, ikilemi özetliyordu.

“Liman yetkilileri, tehlikeli bir yükle dolu, terk edilmiş bir geminin ellerinde kalmasını istemiyor” deniliyordu.

Yaşlanan Rhosus’un durumu iyi değildi, aldığı su her gün boşaltılmak zorundaydı. Prokoşev yükten de kaygı duyduklarını anlatıyor.

“Yükün bozulmadığından ve ıslanmadığından emin olmak zorundaydık. Bir gemide yaşıyorsanız, ona bakarsınız, batmak istemezsiniz” diyor.

Mürettebat, hukuki yardım almak için geminin yakıtının bir kısmını sattı. Üç ay süren mahkeme sürecinin ardından, Lübnanlı avukatlar serbest kalmalarını sağladı.

Prokoşev “Tüm bölmeleri kapattık, kilitledik ve anahtarları liman yetkililerine verdik” diyor.

Uluslararası Nakliye İşçileri Federasyonu’na göre, Prokoşev ve Ukraynalı mürettebat üyeleri, nihayet Eylül 2014’te Beyrut’tan ayrıldı.

patlama alanı

Greşuçkin Odessa’ya gidiş masraflarını ödedi, ancak Prokoşev hala 60 bin dolar tutan birikmiş maaşlarını alamadıklarını söylüyor.

Bir süre sonra, ne zaman olduğu net değil, tehlikeli kargo da gemiden taşındı.

Prokoşev, sahibinin ve mürettebatının terk ettiği, su alan Rhosus’un en sonunda battığını söylüyor.

Bir analize göre, Rhosus hala Beyrut Limanı’nda suyun altında yatıyor. Lloyd’s List’e göre gemi Şubat 2018’de mendirekte battı.

Prokoşev 4 Ağustos’taki facianın ardından, Lübnanlı yetkililere kızgın.

Radio Liberty’ye yaptığı açıklamada “Şuç onlarda. Yükten mümkün olduğunca çabuk kurtulmalılardı” diyor.

Yetkililerin, yükü Lübnanlı çiftçilere gübre olarak vermesi gerektiğini söylüyor.

“Kimse yükü merak etmiyorsa, hiç kimsenin değil demektir” diyor.

Geminin sahibi Igor Greşuçkin, BBC’nin sorularına yanıt vermedi.

patlama alanı

Mürettebatı temsil eden iki avukat, davayı “hala geminin ambarında tutulan tehlikeli yükün yarattığı tehlikeyle yüzleştikleri” savıyla kazandıklarını anlatıyor.

Ekim 2015’te yayımlanan sözleri, şu anda tüyler ürperten kelimelerle sona eriyor.

“Amonyum nitratı, gemide tutmanın riskleri nedeniyle, liman yetkilileri kargoyu limanın depolarına boşalttı. Gemi ve yükü, bugüne dek açık artırmayla satılması ve/veya uygun şekilde yok edilmesi için limanda bekliyor.”

Uçuruma yuvarlanırken

Patlamayı ve kubbe şeklini alan dumanı görenlerin bir çoğu, önce bir nüklee patlama yaşandığını düşündü.

Nükleer patlama değildi, ancak gücü çok çok büyüktü.

Amonyum nitrat, dünya genelinde tarımda yüksek nitrojenli gübre olarak kullanılıyor. Ancak özellikle madencilikte, etkili bir patlayıcı da aynı zamanda.

Diğer patlayıcılarla yapılan mukayeseler, genelde yanıltıcı oluyor. Ancak İngiliz ordusu’nda görev yapan eski bir bomba imha uzmanı, Beyrut’taki patlamanın 1-2 bin ton TNT’ye eşit olabileceğini söylüyor. Bazıları daha büyük bile olabileceğine inanıyor.

Ağustos 1945’te Hiroşima’da patlayan atom bombası 12-15 bin ton büyüklüğündeydi.

Amonyum nitrat, bir şehrit ortasında asla bu şekilde depolanmamalıydı. Ancak yine de infilak etmesi için, bir şey gerekiyor.

Peki, facianın başlancıcında depoda ne yanmıştı?

Ana patlama öncesindeki, flaşlar ve küçük patlamalar bir çok kişiye havai fişek gibi göründü.

Lübnan Gümrük Genel Müdürü Badri Daher, Lübnan medyasının etrafta havai fişek depolanıp, depolanmadığı yönündeki sorusuna “Büyük ihtimalle, evet” yanıtını verdi.

Diğer haberlerde, yangının kaynak çalışmasından çıkmış olabileceği de söyleniyordu.

CNN’in haberine göre limanın genel müdürü Hassan Koraytem, “Devletin güvenlik birimi bizden deponun kapısının onarılmasını istedi ve bunu öğlen yaptık. Öğleden sonra ne oldu, hiçbir fikrim yok” dedi.

Yangın başlayınca, söndürülmesi için küçük bir itfaiye ekibi gönderildi. Patlama olduğunda dokuz erkek ve bir kadın itfaiyeci, 12 numaralı deponun önündeydi. Şu anda hepsi kayıp.

Ancak, birçok Lübnanlı yetkilinin, limanda yaklaşan tehlikeden yıllardır haberdar oldukları çok açık.

patlamada hasar görmüş bir gemi

Sıradan Lübnanlılarsa, sadece başkentleri havaya uçtuğunda haberdar oldu.

Bu nedenle, kamuoyu öfkesinin kendilerine yönelmesini bekleyen gümrük yetkilileri, suçun kendilerinde olmadığını göstermek için, hızla çeşitli belgeler sızdırmaya başladılar.

2014-2017 arasında, bir yargıca amonyum nitratı yeniden ihraç etmek ya da satmak için en az beş mektup yollamışlardı.

Mektuplarda, depodaki malzemeyi ve tehlikeli olduğunu bildikleri görülüyor.

Bazıları, bu mektupları okuyup, gümrük yetkililerinin ellerinden geleni yaptığını ve adli makamlardan bir yanıt alamadıklarını düşünebilir.

Ancak bu teze de hızla karşı çıkıldı. Kimse, mektupların gerçek olduğundan şüphe etmiyor. Ancak hikaye, göründüğü kada basit de değil.

Interior de uno de los almacenes del puerto.
Amonyum nitrat dolu çuvallar altı yıl boyunca limandaki depoda bekledi.

Riyad Kubeysi, kariyerinin büyük bölümünde, Beyrut Limanı ve gümrüğündeki yolsuzluklar üzerine çalışan bir araştırmacı gazeteci.

Kubeysi, patlamadan sonraki gün yaptığı analizde, mektupların doğru prosedürler takip edilerek yazılmadığını, ve yargıcın birçok kez bu noktaya dikkat çekip, ek bilgi istediğini söylüyor.

Kubeysi, gümrük yetkililerinin sadece aynı mektubu yollayıp, durduklarını anlatıyor.

Ulaştırma ve Kamu İşleri Bakanlığı’nın isteği üzerine, yargıç yükün gemiden boşaltılmasına izin verdi. Ancak uygun bir yerde depolanması ve uygun güvenlik önlemlerinin alınması gerektiğini de söyledi.

Beyrut merkezli sivil toplum örgütü Legal Agenda’dan Nizar Saghieh, “Bakanlık yükü limanda depoladı ve gümrüğe teslim etti” diyor ve ekliyor:

“Bu, büyük bir hataydı. Kanun bu tür patlayıcıların limanda depolanmasını özellikle yasaklıyor.”

Saghieh, amonyum nitratın limanda depolanmasında sorumluluğun, bakanlık, gümrükler ve liman yönetiminde olduğunu söylüyor:

“Ulaştırma ve Kamu İşleri Bakanlığı yükten sorumluydu. Bakanlık bu sorumluluğu gümrüklere devretti. Yargıç sorumluluğu bakanlığa, bakanlık da gümrüklere verdi.”

Saghieh yapılması gerekenin yükü satmak olduğunu ya da izin isteyip, yok etmek olduğunu hatta izin istemeden bile kargoyu yok etme yetkileri bulunduğunu kaydediyor.

“Tek yaptıklarıysa, o mektupları yollamaktı” diyor.

Beyrut’ta yaşananlar ilk değil.

Şubat 2009’da, 98 konteyner dolusu barut taşıyan Kıbrıs bandralı bir gemi, ABD Donanması tarafından Kızıldeniz’de durduruldu.

Konteynerler, Kıbrıs’taki Evangelos Florakis Donanma Üssü’nde doğrudan güneş ışığının altında depolanmıştı. 11 Temmuz 2011’de hepsi havaya uçtu. 13 kişi hayatını kaybederken, 3 milyar euro’dan fazla hasar meydana geldi.

Serbest düşüşteki Lübnan

Bir hastane sahibine, “İnsanlar hastane kapılarında ölecek mi?” diye sorulmuştu. “Hayır, hastanenin içinde ölecekler, çünkü ilaçlar ve tıbbi malzemeler bitecek” diye yanıtladı.

Bu hastane sahibinin, patlamanın hemen ardından konuştuğunu düşünebilirsiniz.

Ama bu geçen yıl, patlamadan çok önce, Covid-19’dan önce, dünyanın bir çok yerinde hayatın büyük ölçüde “normal” sayıldığı bir dönemde yapılan bir açıklamaydı.

Şimdi, 4 Ağustos 2020’deyse ülke büyük bir darbe yedi. Patlama, ülkedeki trajedinin üzerinde durduğu iki sütunu, hesap vermekten uzak yolsuzluklara bulaşmış bir sistem ve birçok kişinin kurulu düzene hizmet etmesi için bozulduğunu söylediği bir ekonomi.

Geçen yıl, protestolar statükoya saldırırken, ülkenin iç savaş sonrası ekonomik düzeni yıkılacak gibi görünüyordu. Halk, 30 yıl süren yağmanın hesabını sormak için harekete geçerken, mendi servet ve iktidarlarını korumak için çabalayan seçkinler görülüyordu.

Öfke, birçoğunun uzun yıllardır beklediği bir rüya olan, sistemin kendisine karşı, radikal ve tüm ulusu kaplayan bir devrimin sevinciyle karışmıştı.

Sokaklarda yeni bir güç oluşmuş ve siyasetçi sınıfına boyun eğdirmişti. Öfke, bi süre o kadar çoktu ki, siyasetçiler sokaklar bir yana, ekranlarda bile yüzlerini göstermiyondu.

Cientos de manifestantes alrededor de una mezquita
Ekonomik kriz ve yolsuzluğa karşı büyük gösteriler düzenlenmişti.

Ülke genelindeki meydanlarda, çadırlar kurulmuş, geceleri tartışmalar yapılıyordu. Halkın hilafına, az sayıdaki siyasal seçkinin kendilerini zenginleştirmesine izin veren sistemin siyasi, ekonomik ve hukuki çerçevesini yerle bir ediyorlardı.

100 yıllık, mezhebe dayalı iktidar paylaşımı sistemi, 30 yıllık ekonomik model ve belki de hepsinden çok, bankalar yargılanıyordu.

1990’ların başından bu yana, hükümete verdikleri kredilerin faizlerinden kâr ediyorlar.

Farklı mezhepleri temsil eden siyasi gruplar, devletin kaynaklarını paylaştılar ve refahı, istihdamı ve sosyal yardımları topluluklarına dağıttılar.

Borç, borç faizi giderek artan oranda hükümetin bütçesini kısıtladı.

Sistem birçok şoku atlattı; suikastler, İsrail ile savaş, uzayan siyasi felç. Hatta bir dönem kalkındı da. Küresel ekonomik krizin ardından, Lübnan’ın bankacılık sisteminin güvenli görülmesiyle.

Lübnan ekonomisine garanti büyük ölçüde Fransa ve Suudi Arabistan’dan geldi.

Emmanuel Macron, presidente de Francia.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, patlamanın ardından Beyrut’u ziyaret etti.

Ülke ne zaman bir mali krizle karşılaşsa, uluslararası bir kurtarma planı için Fransa diplomatik gücünü, Suudi Arabistan da mali gücünü kullandı.

Yeni, uzun vadeli krediler ve hibeler verildi. Lübnan da eski borcunun faizini ödemeye devam etti. Bu garantilerin üzerine, ülke bir de yurtdışında çalışanların gönderdiği paraya bağımlıydı.

Ancak 2011’de hem ülke dışından gelen paralar, hem de garantiler yavaş yavaş azalmaya başladı.

Suriye’eki iç savaşı, turizmi ve ihracatı vurdu. 2014’te petrol fiyatlarında yaşanan çöküş, ülke dışında, özellikle de Körfez Bölgesi’nde çalışanların yolladığı parayı vurdu. Hizbullah’ı boğmak için ABD’nin uyguladığı ambargo da ekonomiyi olumsuz etkiledi.

ABD’nin müttefikleri ve Körfez ülkeleri garantilerini geri çekti. Şimdi yatırım yapmadan önce, kemer sıkma önlemleri ve reform isteyen Fransa da.

Protestas en Líbano.

Ve sosyal deprem böyle başladı. Bankalar insanların tasarruflarına erişimini engelledi, ancak büyük paralar bir yolunu bulunup, dışarı çıkartıldı. Ulusal para birimi çöktü. Enflasyon, hiperenflasyonun kıyısına geldi. İstihdam kaybedildi, orta sınıflar yoksulluğa, yoksullar sefalete mahkum oldu.

Bu arada, protesto hareketi de yavaşladı. Organize olmaya inatçı bir direnç gösterdi. Bir lider kadrosu ve de iyi tanımlanmış bir koalisyon çıkmadı ortaya.

İktidar yeniden, kurulu siyasi gruplara ve ekonomik seçkinlerin eline geçti.

Protesto hareketi, ekonomik krize neden olanlardan hesap sormaya yemin etmişti.

Patlamanın ardından bu duygu, çok daha öfkeli bir şeye dönüştü; birçok kişi sorumluların ölmesini istiyor.

Ancak Lübnan’ın modern tarihi, neredeyse, sorumluluğu silikleştiren ve herkesin kurtulmasını sağlamak için tasarlanmış bir sistemi ortaya koyuyor.

Onlarca yıldır süren yaygın yolsuzluk ve vurgunculuk gazetecilerin çabaları ve rakip siyasi grupların suçlamalarıyla, ayrıntılarıyla ortaya döküldü.

Ancak, kimseden hesap sorulmadı.

Tüm hesap sorma çabaları, mezhepçilik duvarına çarptı.

Manifestantes en Beirut
Patlamanın ardından binlerce kişi protesto gösterisi düzenledi.

Yetkililer ve politikacılar, ait oldukları siyasi kuruluşların, siyasi yapılar da dini kurumların koruması altındaydı.

Bürokrasideki makamlar, farklı din ve mezheplere aitti. Makamlar Hristiyanlar, Sünniler, Şiiler ve Dürziler arasında paylaşıldı.

Bir partinin siyasi başarısı, programına değil, mezheplerinin bayrağını nasıl taşıdığıyla ve ne kadar ganimet elde ettiğiyle ölçülüyordu.

Ama 6 yıldır Beyrut Limanı’nda tutulan 2700 ton amonyum nitrat havaya uçtu. Bunun hesabını kim verecek?

Bu arada binlerce kişi yaralandı ve hastanelerle, eczaneler malzemelerinin hepsini tüketti. Yüz binlerce kişi evinden oldu ve bir çoğunun evlerini yeniden yapacak parası yok.

Son bir yılda yaşanan her olay, ekonomik krizden Covid-19’a dek, Lübnanlılara ekonomilerinin ne kadar bozuk ve üretken olmadığını, tarımın nasıl yok olduğunu ve ekonomik egemenliklerinin bulunmadığını gösterdi.

Ve en temel ihtiyaçları için bile ithalata ne kadar bağımlı olduklarını.

Çoğu da Beyrut Limanı üzerinden.

BBC’den Rami Ruhayem & Paul Adams haberi.

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”