26 Temmuz 2026
25.1 C
İstanbul

Anthony H. Cordesman: ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye savaşları! Kazanarak kaybedilir mi?

Kötü seçenekler sunma açısından en kötüsü Suriye’dir. Kuzeydoğuda ABD tarafından koşula bağlı olarak desteklenen ve Kürtler ile bazı Araplardan oluşan koalisyon sayılmazsa Suriye gerçekte kaybedilmiş durumdadır.

Anthony H. Cordesman, CSIS için yazdığı makalede Amerika’nın Batı Asya’daki başarısızlıklarına değinerek Washington’un bölgedeki rolünün sınırlı kaldığını söylüyor.

ABD’de ard arda üçüncü hükümet döneminde de taktik anlamda pek çok önemli zaferler elde edilmektedir. Ayrıca geniş anlamda büyük bir zafere doğru yol alındığı iddia edilmektedir. Ancak ABD yönetimi henüz savaşların herhangi birisini bitirecek ya da istikrar ve barış getirecek bir strateji açıklayamamaktadır.

Yeni yönetim de öncekiler gibi çatışmanın taktik seviyesine odaklanmış ve bunu bir strateji olarak adlandırmıştır. Ancak savaşları daha uygun koşullarda bitirebilecek net bir stratejiye sahip olmakta başarısız kalmıştır.

Daha da ötesi mevcut hükümet önceki hükümetin savaşın sivil tarafını göz ardı etme politikasını büyük oranda kabul etmiştir. ABD’nin mevcut yönetimi büyük isyanlar ve iç savaşlara sınırlı terör hareketleri muamelesi yapmaktadır.

Net bir sivil-askeri stratejisi, istikrar operasyonları için planları ya da kalıcı bir barış getirecek bir yönetim ve kalkınma düzeyi için seçenekleri yoktur. Genel bir stratejisi yoktur. Aslında yarım bir savaş vermektedir.

Kazanarak kaybetmek: Afganistan

Afganistan’da Taliban’ın son saldırıları ABD’nin bir yıpratma savaşı ile karşı karşıya olduğu gerçeğini göstermektedir. Ayrıca askeri bir başarı kazanması da garanti değildir. Bunun yanında Afganistan’daki siyasi bölünmüşlük ile uğraşma, liderlik sorununu çözme ve halka ekonomik ilerleme ile yolsuzluklardan temizlik sunma konularında belirgin bir stratejisi yoktur.

ABD daha etkin Afgan birlikleri oluşturma konusunda bir dereceye kadar ilerleme kaydetmiş ve Afgan ordusuna yeterli eğitim ve personel desteği vererek önemli yardımlarda bulunmuştur. Hava desteğini de artırmıştır.

Çatışmalara mühimmat kullanılarak verilen hava desteği 2015 yılında 411 sorti iken 2017 yılında ise bu sayı 1248 olmuştur. Diğer bir ifadeyle gerçek mühimmat kullanılan sorti sayısı 2008 yılında ayda 100’ün altındayken 2018 yılının ilk beş ayı itibariye 500’ün üzerinde çıkmıştır.

Bununla birlikte son çatışmalara bakılarak bahsi geçen adımların ülkeyi daha güvenli hale getirmediğini ve Taliban’ın bazı bölgelerdeki nüfuz ve denetimini yavaşça genişletmesini durdurmadığını göstermiştir.

Pakistan da bir sorun olmayı sürdürmektedir ve İran ile Rusya’nın Taliban ile kendi başlarına mücadele etmeye hazır oldukları görülmektedir. ABD ve Afgan yönetimlerinin kaybettiği söylenemese de herhangi bir zafere doğru ilerlediklerine dair elde net bir delil de yoktur.

ABD tüm bunlardan başka savaşın sivil tarafında çok daha büyük yanlışlara imza atmaktadır. Afgan ulusunun inşası ile ilgili bütün büyük çalışmalar durdurulmuş görünmektedir ve halen devam ettirilen sınırlı istikrar çabaları ile sivil-askeri operasyonlarda muhtemelen önemli kesintilere gidilecektir. Ülkeyi yönetmekte başarısız kalmış bir devlet için bu uygun bir yaklaşım değildir.

Afganistan’ın zayıf ve bölünmüş merkezi hükümeti Devlet Başkanı Gani yönetiminde kısmen bir ilerleme kaydetse de bir sonraki seçimde öncekinden daha büyük bir başarı elde edip etmeyeceği belli değildir. Ya da ülkede Taliban’ın nüfuzunu artırıp kalpleri ve akılları gerçekten ele geçirerek halk desteğine sahip olduğu bir seviyeye ulaşmasını engelleyecek birleşik, dürüst ve etkili bir hükümetin iş başına gelip gelmeyeceği de belli değildir. Afganistan böyle bir yönetime umutsuzca ihtiyaç duymaktadır.

On yedi yılın ardından ABD’nin Afganistan’da Taliban’ın kendilerinde önce yorulup hükümetin sunduğu şartlara göre müzakere etmesini umut etmek ya da ülkeyi bölüp Taliban’a merkezi hükümete kıyasla büyük bir parça vermek dışında gerçek bir stratejisi yoktur. ABD savaşın nasıl biteceği bir yana neden bitmesi gerektiği sorusunu da cevaplamaktan acizdir.

Kazanarak kaybetmek: Suriye

Afganistan gibi diğer bir tipik örnek de Suriye’dir. Suriye savaşı Esad’ın zaferine dönüşmüştür. ABD, IŞİD yarı devleti ya da hilafetini büyük oranda mağlup etmiş; ancak diğer yandan Esad’ı güçlendirmiştir.

Devlet terörü, Rus hava gücü ve İran ile Hizbullah’ın destekleri bir araya gelince Esad rejimi adeta yeniden hayat bulmuştur. Suriye nüfusunun yüzde 75’i Esad rejiminin idaresi altındadır ve bu oran gün geçtikçe artmaktadır.

Suriye’de terörün bitirilmesi konusunda ne söylenirse söylensin son istatistiklere göre IŞİD 2012 ile 2017 yılları arasında Suriye ve Irak’ta gerçekleşen terör eylemlerinin yüzde 30’undan daha azında sorumluluk sahibidir.

Esad rejiminin eylemleri bir kenara konsa bile Suriye’deki terör saldırılarında IŞİD’in payı yüzde 31’dir. Daha da ötesi Esad rejimi ülkenin kuzey batısında bulunan İdlib’deki muhalif kalıntılarına yönelik büyük bir savaşa hazırlanmaktadır. Öte yandan Türkiye de Suriye’de sahadaki ABD destekli mücadelede kilit bir role sahip olan Kürtlere aktif biçimde müdahale etmektedir.

Suriye’nin savaşın başlamasından önce çok daha gelişmiş bir ülke olduğu göz önüne alınırsa savaşın sivil yönü Afganistan’dakinden bile kötüdür.

Dünya Bankası’nın yaptığı araştırmaya göre Suriye ekonomisi harap olmuş durumdadır. Birleşmiş Milletler de bu yılın başlarında ülkenin yaklaşık yarısının savaştan etkilenme riski ile karşı karşıya olduğu tahmininde bulunmuştur.

Suriyeliler ülkenin yeniden nasıl inşa edilip savaş yaralarının sarılacağı ve ihtiyaç duyulan paranın nasıl bulunacağı konusunda görüş birliğine varsalar bile hiç kimse ne kadar paraya ihtiyaç duyulduğunu tahmin edememektedir.

Daha da kötüsü Dünya Bankası’nın araştırmalarına göre Suriye kalkınma anlamında on yıl kaybetmiştir. Ekonomisini düzeltip halkın ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve Araplar, Kürtler, Sünniler ve diğer gruplar ile bölgeler arasındaki nefreti bitirip büyük siyasi ve ekonomik bölünmüşlüğü giderebilmesi için ihtiyaç duyabileceği üst düzey yardımlar için güvenilir bir kaynak da mevcut değildir.

ABD burada da savaşın neden bitirilmesi gerektiği ya da kalıcı bir barışın sağlanıp sağlanamayacağı sorularını cevaplayamamaktadır. Aslına bakılırsa ABD stratejisinin görünen tarafı daha çok IŞİD’e yönelik taktiksel zaferlere odaklanmış görünmektedir.

Bu stratejide Suriye’nin geri kalanı yok ya da bazı resmi müzakereler aracılığı ile sihirli bir biçimde huzurlu ve istikrarlı bir hale gelecekmiş gibi düşünülmektedir. Afganistan’dan farklı olarak Suriye’deki ABD destekli askeri güçlerin gelecekteki yapısını ya da ülkenin güvenliğini şekillendirecek bir plan çerçevesi bile yoktur. Bir istikrar planı ya da anlam ifade eden sivil-askeri operasyonlar hiçbir zaman var olmamıştır. ABD burada yarım bir savaş dahi vermemektedir. Belki düşmanın üçte biri ile savaştığı söylenebilir.

Barış açıklamaları ve görüşmelerine gelince isyanlar ve Kürt yerleşim bölgeleri ile bölünmüş bir ülkede gerçek ya da kalıcı bir barış sağlanamaz. Yine de Esad’ın nihai zaferi bile çoğunluğu yönetime karşı düşmanca hisler taşıyan, 400 bin sivilin hayatını kaybettiği, varil bombaları ve kimyasal silahlarla terörize edilen ve milyonlarca kişinin göç etmek ve hatta ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı Sünni çoğunluk üzerinde hakimiyetini sürdürmek isteyen bir diktatör anlamına gelecektir.

Ayrıca İsrail, Türkiye ve Suriye’nin Arap komşularını Rusya ile İran ve Hizbullah nüfuzu ile uğraşmak zorunda bırakabilir. IŞİD ve aşırılık yanlısı başka Sünni direniş gruplarının bir şekilde yeniden doğmasının kaçınılmazlığı da başka bir tehdit olabilir.

Kazanarak kaybetmek: Irak

Ve Irak. ABD Irak’taki ikinci döneminde 2003 ile 2011 arasında yaptıklarına kıyasla askeri anlamda daha doğru işler yapmaktadır. 2015 yılından itibaren, Afganistan savaşında olduğu gibi, Irak’ta da çatışmaya hazır kara kuvvetleri oluşturmaya odaklanmıştır.

Daha sonra bu kuvvetleri gerçek savaşlarda desteklemek amacıyla eğitim ve destek güçleri göndermiştir. ABD ayrıca hava kuvvetlerinin büyük desteği olmadan Afganistan’da Taliban ya da Irak ve Suriye’de IŞİD ile mücadelede başarı şansı olmadığını kabul etmiştir.

Askeri taraf

Nihai sonuç bir başarıdır. En azından IŞİD ile mücadelede örgütün Irak’ın kilit şehirlerini işgal etme tehlikesi ve “hilafeti” ortadan kaldırılmıştır. Aynı zamanda bu başarının bir maliyeti de vardır: İran’ın Irak’taki askeri ve güvenlik rolü büyük oranda artmış olup Şii ve Sünni milisler de güçlenmiştir.

ABD Irak silahlı kuvvetlerini İran’a karşı caydırıcı olabilecek ya da onu yenebilecek bir kapasitede yeniden yapılandırmaya gitmemiştir. Diğer yandan Bağdat’taki merkezi hükümete bağlı Arap güçler ile Kuzeydeki Kürt Peşmerge güçleri arasındaki gerilim 2018 yılı içerisinde büyük bir çatışmaya dönüşmüş ve sonuçta hükümet güçleri Peşmergenin işgal ettiği büyük bölgeleri geri almıştır. Ancak Arap ve Kürt güçleri her zaman olduğu gibi bölünmüş durumdadır.

Bir kez daha askeri seviyedeki başarı büyük oranda taktiksel bir başarıdır ve kalıcı bir barışın askeri tarafında başarılı olmak için belirgin bir stratejiye sahip görünmemektedir. Burada da Başkan’ın 2019 Mali Yılı için Kongre’ye yaptığı talepte kendini gösteren kapsamlı ABD yaklaşımını incelemek faydalı olacaktır. Bu talepler incelendiğinde yeni Ulusal Savunma Stratejisinde bulunandan çok daha fazla ayrıntı görülecektir.

ABD yönetimi herhangi bir sivil yardım talebini minimuma indirse de üç savaşın tamamı için Savunma Bakanlığına ayrılan bütçede 2018 Mali Yılındaki 60,1 milyar dolardan 2019 Mali Yılı için 64,2 milyar dolara artış talebinde bulunmuştur. Bu miktar 2008 Mali Yılındaki rekor olan 187 milyar doların ise çok gerisindedir.

Öte yandan 2019 Mali Yılı bütçe talebi ile Savunma Bakanı ve üst düzey ABD’li yetkililerin açıklamalarına bakılırsa sahadaki Afgan, Iraklı ve Suriyeli güçlere doğrudan eğitim ve yardım konularına ayrılan pay artacaktır.

ABD’nin her bir ülkedeki müttefik muharebe birliklerine gönderdiği yardım asla tam olarak açıklanmamıştır. Ayrıca Savunma Bakanlığının deniz aşırı ülkelere gönderilen askeri ve sivil personel hakkındaki aylık raporlarında Afganistan, Irak ya da Suriye’ye gönderilen personelden bahsedilmemektedir. Ancak 2019 Mali Yılı bütçe talebinde ABD’nin Afganistan, Irak ya da Suriye’de konuşlanan ortalama askeri personel sayısını toplam 12 binde tutmayı planladığı belirtilmiştir. Bu sayının 3 ila 6 bini de “geçici” personel olacaktır.

2019 Mali Yılı için ön görülen söz konusu personel 2008 Mali Yılındaki 187 bine kıyasla az olsa da 2017 Mali Yılındaki 8 bin personele göre daha fazladır. Savunma Bakanlığı yüklenici ya da sivillerin sayısında dikkat çekici bir artış ortaya koymasa da diğer düzeylerde yapılacak yardımlarda da önemli bir artış görülmüştür. Ayrıca bütçe savunmaları da Savunma Bakanlığı raporlarını Dışişleri Bakanlığının deniz aşırı önleyici faaliyetleri ile ilişkilendirmekten uzaktır.

ABD Hava Kuvvetleri Merkez Komutanlığı raporları da hava kuvvetlerinin yerel kara birliklerine destek amaçlı faaliyetlerinde büyük bir artış olduğunu göstermektedir. Irak ve Suriye’de gerçek mühimmatın kullanıldığı sorti sayısı 2014 yılında 1411 iken 2015-2017 yıllarında bu sayı yıllık 10 ila 12 bin olarak gerçekleşmiştir.

2018 yılında söz konusu sayılarda sert bir düşüş yaşanmıştır. Ancak bu düşüş Musul’un yüzlerce sortinin ardından kurtarılması ve hem Irak hem de Suriye’de IŞİD’in ağır yenilgiler almasının ardından gerçekleşmiştir.

2019 Mali Yılı bütçe önerisinde denizaşırı önleyici harekatlarına ayrılan savaş harcamaları payı konusunda üç savaşın her biri için bir plan ya da strateji eksikliği göze çarpmaktadır. Yani sonraki yıllarda ne yapılacağı belirsizdir.

Gelecek Yıl Savunma Planında 2020-2023 Mali Yılları için bir strateji tanımlaması ya da gerçek dünya bütçe tahmini yapılmamıştır. ABD yönetimi bütçe talebinde bulunduğundan beri böyle bir girişimde bulunmamıştır. Ya da Irak silahlı kuvvetlerini yapılandırmak, İran nüfuzunu kırmak, Rusya’nın silah satışını azaltmak ya da anayasal yönetim ve yerel güvenlik için ulusal çapta sistemler yaratmak konusunda bir plan sunmamıştır.

Sivil taraf

Savaşın sivil tarafına gelince ABD IŞİD ile mücadele sırasında zarar görmüş bölgelerin yeniden inşasının maliyeti ya da Irak halkının ihtiyaçlarını karşılayıp merkezi hükümete desteklerini kazanacak ekonomik reformların çok daha yüksek olan maliyeti ile ilgili Dünya Bankası’nın uyarılarını neredeyse bilinçli olarak göz ardı etmiş görünmektedir.

2014 yılında Afganistan’da ulus inşası çabaları ile istikrar operasyonlarını nasıl terk edip büyük askeri desteğini yeniledikten sonra bile bu çabaları eskisi gibi sürdürmediyse yapısal reformlara duyulan ihtiyacın, savaş maliyetinin ve petrol gelirlerinde yaşanan büyük düşüşün bir araya gelmesiyle oluşan büyük baskı sebebiyle iflasın eşiğinden dönen Irak’ta da 2011 yılında aynı şeyi yapmıştır.

ABD yönetim anlamında dünya sıralamasında en altlarda bulunan Irak’ı daha yukarılara taşımak için de çok az çaba göstermiştir.

Daha sonra otoriter birisine dönüşecek Maliki’nin kazandığı 2010 seçimlerinden daha az bölücü olabilecek 2018 seçimlerinin sonuçlarına etkilemek için, Sünni ve Şiiler arasındaki ayrılığı gidermek için ya da Irak ordusundaki kutuplaşma ve yozlaşmayı engellemek için de neredeyse hiç çaba göstermemiştir.

Durum öyle bir hal almıştır ki ABD’nin savaştığı üç ülke de adeta Dünya Bankası’nın yaptığı sıralamada en altta olma yarışına girmiştir. Yolsuzluk konusunda hem İbadi hem de Gani Irak ve Afganistan’da kısmi ilerleme kaydetseler de Uluslararası Şeffaflık isimli kuruluşa göre Suriye dünyadaki en yozlaşmış üçüncü, Afganistan dördüncü ve Irak da on birinci ülkedir.

Irak seçimlerinin sonucu belirsizliğini korumaktadır ve hem bir koalisyon hükümeti kurma hem de onu işler hale getirme konusunda yaşanan problemler göz önüne alınırsa bu belirsizlik birkaç ay daha sürecektir.

Ancak sonuçların kolaylıkla İran’ı güçlendirebileceği, Şiiler ile Sünniler arasında tekrar bir bölünmeye sebep olabileceği ya da merkezi hükümet ile Kürtler arasındaki çekişmenin sürmesine sebep olabileceği açıktır.

Böyle bir sonuç ABD’nin IŞİD “hilafetine” karşı zaferini İran’ın büyük zaferi ve ABD’nin yenilgisine dönüştürebilir. Ancak ABD yönetiminden hiç kimse önümüzdeki dönemde bu sorunla açıktan ilgilenmeye istekli görünmemektedir.

Sıkıcı gerçekleri kavramak

Bu problemleri ifade etmek onlara çözüm bulmaktan çok daha kolaydır. Zira tüm seçenekler büyük risk ve belirsizlikler taşımaktadır ve hiç birisi tam olarak uygun değildir. Bu seçeneklerin bazıları çatışmaları aşamalı bir şekilde azaltıp bitirmektir.

ABD’nin Afganistan ve Irak’ta devam eden askeri yardım ve desteği için gerekli şartların sürdüğü düşünülürse bu seçeneğin çok fazla ciddiye alınacak yanı yoktur. Zafer ilan edip çekilmek bir seçenektir. Doğru şartları ortaya koyup bu şartlar sağlanamadığı takdirde mantıklı bir açıklama yapıp çekilmek de başka bir seçenektir.

Afganistan

Her bir savaşın ve ülkenin stratejik önemi de göz önüne alınmalıdır. Afganistan uluslararası büyük terör faaliyetlerinin merkezi değildir. Afganistan uluslararası terörizmin merkezi olabilecek ülkelerden sadece birisidir. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi bu ülkenin istikrar ve güvenlik sorunlarını Pakistan, İran, Rusya ve Orta Asya’daki komşu ülkelere taşıyabilir.

Afganistan’daki şartların söylemden gerçeğe evrilmesi ve siyasi birliğin sürdürülmesi, yerel güvenlik güçleri oluşturmadaki başarı ve ekonomik reformların maliyeti zorlayıcı olabilir. Ancak başarısız bir devlet tarafından yönetilen bir ülkede kalmayı sürdürmenin maliyeti çok daha fazladır. Daha da ötesi ABD’nin bu şartlara göre hareket etmek zorunda olmasının siyasi maliyeti Afganların kısmi başarısı ya da nihai mağlubiyeti için verilen ucu açık taahhütlerin maliyetine göre çok daha kabul edilebilir seviyededir.

Bu açıdan bakıldığında Taliban ile bir barış anlaşması yapılarak hükümete dahil edilmesi ya da ülkenin bölünmesi de başka bir seçenek olabilir. Ancak ülkeyi etnik ve mezhebi gruplara bölmek, Taliban’ın baskın bir grup olarak yeniden ortaya çıktığını görmek ya da başka bir iç savaşa sebep olmak gibi muhtemel sonuçlarla karşılaşılabilir. Barış müzakereleri başka yollarla yapılan bir savaş ya da yeni bir çeşit güç mücadelesine sıklıkla dönüşebilmektedir.

Suriye

Kötü seçenekler sunma açısından en kötüsü Suriye’dir. Kuzeydoğuda ABD tarafından koşula bağlı olarak desteklenen ve Kürtler ile bazı Araplardan oluşan koalisyon sayılmazsa Suriye gerçekte kaybedilmiş durumdadır.

Söz konusu destek de özellikle Irak’ın stratejik bir tampon bölge oluşturulması konusunda yardımı hak etmesine bağlıdır. Ancak Türkiye ile Kürtlerin çatışmasına dahil olma ya da temelde ortak çalışma imkanı olmayan ideolojik hedeflere sahip bir Suriyeli Kürt hareketini destekleme anlamına gelecekse ABD’nin yardımı ucu açık olmamalıdır.

ABD ile müttefiklerinin Esad, Rusya ve İran tarafından yönetilen bir Suriye’ye çoğu kalkınma amaçlı olmak üzere insani yardıma devam etmeli mi sorusunun da cevabı belirsizdir.

Aslında ABD’nin yapması gereken Sünni ya da diğer isyancı gruplara İdlib’de şimdi ya da daha sonra yapılabilecek yardım konusunu değerlendirmektir.

Irak

Irak ABD açısından taktiksel zaferlerin büyük stratejik kayıplarla sonuçlanması ve bunun önemli sorunlara yol açması muhtemel en büyük riski taşımaktadır. Irak’ın İran tarafından stratejik nüfuzunu genişletmek için kullanabileceği bir köprü vazifesi gören coğrafi yeri, önemli bir petrol ihracatçısı olması ve Körfez ile dünyaya petrol ihracatının güvenliğini şekillendirmedeki rolü stratejik çıkar açısından onu Afganistan ya da Suriye’ye kıyasla çok daha üst seviyelere taşımaktadır.

Bu da Irak’a uzun süreli askeri ve ekonomik yardım yapmayı diğer yandan da seçim sonrası hükümetin ciddi bir potansiyel stratejik ortak olması durumunda yardım ve destek için gerekli sivil çabaları öncelikli konuma taşımaktadır. ABD aynı zamanda Irak’ın İran’a eğim göstermesi halinde ne olacağını ciddi olarak düşünmesi ve seçenekler üzerinde Arap müttefiklerine danışması gerekmektedir.

Geniş seçenekler

Son olarak ABD daha geniş iki seçenek üzerinde düşünmelidir.

İlk seçenek gerçek ekonomik, yönetimsel ve siyasi reformlar için şartlı yardımlar sunmak için Dünya Bankası ile koordine edilebilecek geniş çaplı bir uluslararası çabalardır. Ulus inşası konusunda ABD’nin liderlik etmesi gerekmez.

Daha tarafsız ve uzmanlaşmış uluslararası bir yapı gelecekte de yarım bir savaş vermemek için en iyi cevap olabilir. Ancak net olan bir şey var ki o da ABD’nin mevcut üç savaşı için, terörün kaynaklarıyla mücadele için ya da Yemen ya da Sahra Altı birkaç ülkede devam eden savaş için sadece askeri olan bir cevap yoktur.

İkinci seçenek de gelecekte terörizm ve kontrgerilla faaliyetleri için yükümlülüklerini şekillendirirken mevcut savaşlardan öğrendiği askeri dersleri göz önünde bulundurmalıdır.

Eğitim ve destek çabaları ile hava gücünün en iyi kombinasyonunu bulmak önemli bir derstir ve ABD’nin Rusya ve Çin gibi stratejik önceliklere odaklanmasına imkan verecektir. Ancak en önemli husus ABD’nin müdahalesine gerçekten ihtiyaç duyulan şartları tanımlamak olabilir. ABD öyle ya da böyle söz konusu üç başarısız devlet savaşına müdahil olmuştur.

Gerçek stratejik dostları desteklemek bir şeydir. Umudun tecrübeye galip gelmesine izin vermek ise tamamen farklı bir şeydir. | Çeviri: Gürkan Bayır

Son Haberler

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.