24 Eylül 2026
13.8 C
İstanbul

Anthony H. Cordesman: ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye savaşları! Kazanarak kaybedilir mi?

Kötü seçenekler sunma açısından en kötüsü Suriye’dir. Kuzeydoğuda ABD tarafından koşula bağlı olarak desteklenen ve Kürtler ile bazı Araplardan oluşan koalisyon sayılmazsa Suriye gerçekte kaybedilmiş durumdadır.

Anthony H. Cordesman, CSIS için yazdığı makalede Amerika’nın Batı Asya’daki başarısızlıklarına değinerek Washington’un bölgedeki rolünün sınırlı kaldığını söylüyor.

ABD’de ard arda üçüncü hükümet döneminde de taktik anlamda pek çok önemli zaferler elde edilmektedir. Ayrıca geniş anlamda büyük bir zafere doğru yol alındığı iddia edilmektedir. Ancak ABD yönetimi henüz savaşların herhangi birisini bitirecek ya da istikrar ve barış getirecek bir strateji açıklayamamaktadır.

Yeni yönetim de öncekiler gibi çatışmanın taktik seviyesine odaklanmış ve bunu bir strateji olarak adlandırmıştır. Ancak savaşları daha uygun koşullarda bitirebilecek net bir stratejiye sahip olmakta başarısız kalmıştır.

Daha da ötesi mevcut hükümet önceki hükümetin savaşın sivil tarafını göz ardı etme politikasını büyük oranda kabul etmiştir. ABD’nin mevcut yönetimi büyük isyanlar ve iç savaşlara sınırlı terör hareketleri muamelesi yapmaktadır.

Net bir sivil-askeri stratejisi, istikrar operasyonları için planları ya da kalıcı bir barış getirecek bir yönetim ve kalkınma düzeyi için seçenekleri yoktur. Genel bir stratejisi yoktur. Aslında yarım bir savaş vermektedir.

Kazanarak kaybetmek: Afganistan

Afganistan’da Taliban’ın son saldırıları ABD’nin bir yıpratma savaşı ile karşı karşıya olduğu gerçeğini göstermektedir. Ayrıca askeri bir başarı kazanması da garanti değildir. Bunun yanında Afganistan’daki siyasi bölünmüşlük ile uğraşma, liderlik sorununu çözme ve halka ekonomik ilerleme ile yolsuzluklardan temizlik sunma konularında belirgin bir stratejisi yoktur.

ABD daha etkin Afgan birlikleri oluşturma konusunda bir dereceye kadar ilerleme kaydetmiş ve Afgan ordusuna yeterli eğitim ve personel desteği vererek önemli yardımlarda bulunmuştur. Hava desteğini de artırmıştır.

Çatışmalara mühimmat kullanılarak verilen hava desteği 2015 yılında 411 sorti iken 2017 yılında ise bu sayı 1248 olmuştur. Diğer bir ifadeyle gerçek mühimmat kullanılan sorti sayısı 2008 yılında ayda 100’ün altındayken 2018 yılının ilk beş ayı itibariye 500’ün üzerinde çıkmıştır.

Bununla birlikte son çatışmalara bakılarak bahsi geçen adımların ülkeyi daha güvenli hale getirmediğini ve Taliban’ın bazı bölgelerdeki nüfuz ve denetimini yavaşça genişletmesini durdurmadığını göstermiştir.

Pakistan da bir sorun olmayı sürdürmektedir ve İran ile Rusya’nın Taliban ile kendi başlarına mücadele etmeye hazır oldukları görülmektedir. ABD ve Afgan yönetimlerinin kaybettiği söylenemese de herhangi bir zafere doğru ilerlediklerine dair elde net bir delil de yoktur.

ABD tüm bunlardan başka savaşın sivil tarafında çok daha büyük yanlışlara imza atmaktadır. Afgan ulusunun inşası ile ilgili bütün büyük çalışmalar durdurulmuş görünmektedir ve halen devam ettirilen sınırlı istikrar çabaları ile sivil-askeri operasyonlarda muhtemelen önemli kesintilere gidilecektir. Ülkeyi yönetmekte başarısız kalmış bir devlet için bu uygun bir yaklaşım değildir.

Afganistan’ın zayıf ve bölünmüş merkezi hükümeti Devlet Başkanı Gani yönetiminde kısmen bir ilerleme kaydetse de bir sonraki seçimde öncekinden daha büyük bir başarı elde edip etmeyeceği belli değildir. Ya da ülkede Taliban’ın nüfuzunu artırıp kalpleri ve akılları gerçekten ele geçirerek halk desteğine sahip olduğu bir seviyeye ulaşmasını engelleyecek birleşik, dürüst ve etkili bir hükümetin iş başına gelip gelmeyeceği de belli değildir. Afganistan böyle bir yönetime umutsuzca ihtiyaç duymaktadır.

On yedi yılın ardından ABD’nin Afganistan’da Taliban’ın kendilerinde önce yorulup hükümetin sunduğu şartlara göre müzakere etmesini umut etmek ya da ülkeyi bölüp Taliban’a merkezi hükümete kıyasla büyük bir parça vermek dışında gerçek bir stratejisi yoktur. ABD savaşın nasıl biteceği bir yana neden bitmesi gerektiği sorusunu da cevaplamaktan acizdir.

Kazanarak kaybetmek: Suriye

Afganistan gibi diğer bir tipik örnek de Suriye’dir. Suriye savaşı Esad’ın zaferine dönüşmüştür. ABD, IŞİD yarı devleti ya da hilafetini büyük oranda mağlup etmiş; ancak diğer yandan Esad’ı güçlendirmiştir.

Devlet terörü, Rus hava gücü ve İran ile Hizbullah’ın destekleri bir araya gelince Esad rejimi adeta yeniden hayat bulmuştur. Suriye nüfusunun yüzde 75’i Esad rejiminin idaresi altındadır ve bu oran gün geçtikçe artmaktadır.

Suriye’de terörün bitirilmesi konusunda ne söylenirse söylensin son istatistiklere göre IŞİD 2012 ile 2017 yılları arasında Suriye ve Irak’ta gerçekleşen terör eylemlerinin yüzde 30’undan daha azında sorumluluk sahibidir.

Esad rejiminin eylemleri bir kenara konsa bile Suriye’deki terör saldırılarında IŞİD’in payı yüzde 31’dir. Daha da ötesi Esad rejimi ülkenin kuzey batısında bulunan İdlib’deki muhalif kalıntılarına yönelik büyük bir savaşa hazırlanmaktadır. Öte yandan Türkiye de Suriye’de sahadaki ABD destekli mücadelede kilit bir role sahip olan Kürtlere aktif biçimde müdahale etmektedir.

Suriye’nin savaşın başlamasından önce çok daha gelişmiş bir ülke olduğu göz önüne alınırsa savaşın sivil yönü Afganistan’dakinden bile kötüdür.

Dünya Bankası’nın yaptığı araştırmaya göre Suriye ekonomisi harap olmuş durumdadır. Birleşmiş Milletler de bu yılın başlarında ülkenin yaklaşık yarısının savaştan etkilenme riski ile karşı karşıya olduğu tahmininde bulunmuştur.

Suriyeliler ülkenin yeniden nasıl inşa edilip savaş yaralarının sarılacağı ve ihtiyaç duyulan paranın nasıl bulunacağı konusunda görüş birliğine varsalar bile hiç kimse ne kadar paraya ihtiyaç duyulduğunu tahmin edememektedir.

Daha da kötüsü Dünya Bankası’nın araştırmalarına göre Suriye kalkınma anlamında on yıl kaybetmiştir. Ekonomisini düzeltip halkın ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve Araplar, Kürtler, Sünniler ve diğer gruplar ile bölgeler arasındaki nefreti bitirip büyük siyasi ve ekonomik bölünmüşlüğü giderebilmesi için ihtiyaç duyabileceği üst düzey yardımlar için güvenilir bir kaynak da mevcut değildir.

ABD burada da savaşın neden bitirilmesi gerektiği ya da kalıcı bir barışın sağlanıp sağlanamayacağı sorularını cevaplayamamaktadır. Aslına bakılırsa ABD stratejisinin görünen tarafı daha çok IŞİD’e yönelik taktiksel zaferlere odaklanmış görünmektedir.

Bu stratejide Suriye’nin geri kalanı yok ya da bazı resmi müzakereler aracılığı ile sihirli bir biçimde huzurlu ve istikrarlı bir hale gelecekmiş gibi düşünülmektedir. Afganistan’dan farklı olarak Suriye’deki ABD destekli askeri güçlerin gelecekteki yapısını ya da ülkenin güvenliğini şekillendirecek bir plan çerçevesi bile yoktur. Bir istikrar planı ya da anlam ifade eden sivil-askeri operasyonlar hiçbir zaman var olmamıştır. ABD burada yarım bir savaş dahi vermemektedir. Belki düşmanın üçte biri ile savaştığı söylenebilir.

Barış açıklamaları ve görüşmelerine gelince isyanlar ve Kürt yerleşim bölgeleri ile bölünmüş bir ülkede gerçek ya da kalıcı bir barış sağlanamaz. Yine de Esad’ın nihai zaferi bile çoğunluğu yönetime karşı düşmanca hisler taşıyan, 400 bin sivilin hayatını kaybettiği, varil bombaları ve kimyasal silahlarla terörize edilen ve milyonlarca kişinin göç etmek ve hatta ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı Sünni çoğunluk üzerinde hakimiyetini sürdürmek isteyen bir diktatör anlamına gelecektir.

Ayrıca İsrail, Türkiye ve Suriye’nin Arap komşularını Rusya ile İran ve Hizbullah nüfuzu ile uğraşmak zorunda bırakabilir. IŞİD ve aşırılık yanlısı başka Sünni direniş gruplarının bir şekilde yeniden doğmasının kaçınılmazlığı da başka bir tehdit olabilir.

Kazanarak kaybetmek: Irak

Ve Irak. ABD Irak’taki ikinci döneminde 2003 ile 2011 arasında yaptıklarına kıyasla askeri anlamda daha doğru işler yapmaktadır. 2015 yılından itibaren, Afganistan savaşında olduğu gibi, Irak’ta da çatışmaya hazır kara kuvvetleri oluşturmaya odaklanmıştır.

Daha sonra bu kuvvetleri gerçek savaşlarda desteklemek amacıyla eğitim ve destek güçleri göndermiştir. ABD ayrıca hava kuvvetlerinin büyük desteği olmadan Afganistan’da Taliban ya da Irak ve Suriye’de IŞİD ile mücadelede başarı şansı olmadığını kabul etmiştir.

Askeri taraf

Nihai sonuç bir başarıdır. En azından IŞİD ile mücadelede örgütün Irak’ın kilit şehirlerini işgal etme tehlikesi ve “hilafeti” ortadan kaldırılmıştır. Aynı zamanda bu başarının bir maliyeti de vardır: İran’ın Irak’taki askeri ve güvenlik rolü büyük oranda artmış olup Şii ve Sünni milisler de güçlenmiştir.

ABD Irak silahlı kuvvetlerini İran’a karşı caydırıcı olabilecek ya da onu yenebilecek bir kapasitede yeniden yapılandırmaya gitmemiştir. Diğer yandan Bağdat’taki merkezi hükümete bağlı Arap güçler ile Kuzeydeki Kürt Peşmerge güçleri arasındaki gerilim 2018 yılı içerisinde büyük bir çatışmaya dönüşmüş ve sonuçta hükümet güçleri Peşmergenin işgal ettiği büyük bölgeleri geri almıştır. Ancak Arap ve Kürt güçleri her zaman olduğu gibi bölünmüş durumdadır.

Bir kez daha askeri seviyedeki başarı büyük oranda taktiksel bir başarıdır ve kalıcı bir barışın askeri tarafında başarılı olmak için belirgin bir stratejiye sahip görünmemektedir. Burada da Başkan’ın 2019 Mali Yılı için Kongre’ye yaptığı talepte kendini gösteren kapsamlı ABD yaklaşımını incelemek faydalı olacaktır. Bu talepler incelendiğinde yeni Ulusal Savunma Stratejisinde bulunandan çok daha fazla ayrıntı görülecektir.

ABD yönetimi herhangi bir sivil yardım talebini minimuma indirse de üç savaşın tamamı için Savunma Bakanlığına ayrılan bütçede 2018 Mali Yılındaki 60,1 milyar dolardan 2019 Mali Yılı için 64,2 milyar dolara artış talebinde bulunmuştur. Bu miktar 2008 Mali Yılındaki rekor olan 187 milyar doların ise çok gerisindedir.

Öte yandan 2019 Mali Yılı bütçe talebi ile Savunma Bakanı ve üst düzey ABD’li yetkililerin açıklamalarına bakılırsa sahadaki Afgan, Iraklı ve Suriyeli güçlere doğrudan eğitim ve yardım konularına ayrılan pay artacaktır.

ABD’nin her bir ülkedeki müttefik muharebe birliklerine gönderdiği yardım asla tam olarak açıklanmamıştır. Ayrıca Savunma Bakanlığının deniz aşırı ülkelere gönderilen askeri ve sivil personel hakkındaki aylık raporlarında Afganistan, Irak ya da Suriye’ye gönderilen personelden bahsedilmemektedir. Ancak 2019 Mali Yılı bütçe talebinde ABD’nin Afganistan, Irak ya da Suriye’de konuşlanan ortalama askeri personel sayısını toplam 12 binde tutmayı planladığı belirtilmiştir. Bu sayının 3 ila 6 bini de “geçici” personel olacaktır.

2019 Mali Yılı için ön görülen söz konusu personel 2008 Mali Yılındaki 187 bine kıyasla az olsa da 2017 Mali Yılındaki 8 bin personele göre daha fazladır. Savunma Bakanlığı yüklenici ya da sivillerin sayısında dikkat çekici bir artış ortaya koymasa da diğer düzeylerde yapılacak yardımlarda da önemli bir artış görülmüştür. Ayrıca bütçe savunmaları da Savunma Bakanlığı raporlarını Dışişleri Bakanlığının deniz aşırı önleyici faaliyetleri ile ilişkilendirmekten uzaktır.

ABD Hava Kuvvetleri Merkez Komutanlığı raporları da hava kuvvetlerinin yerel kara birliklerine destek amaçlı faaliyetlerinde büyük bir artış olduğunu göstermektedir. Irak ve Suriye’de gerçek mühimmatın kullanıldığı sorti sayısı 2014 yılında 1411 iken 2015-2017 yıllarında bu sayı yıllık 10 ila 12 bin olarak gerçekleşmiştir.

2018 yılında söz konusu sayılarda sert bir düşüş yaşanmıştır. Ancak bu düşüş Musul’un yüzlerce sortinin ardından kurtarılması ve hem Irak hem de Suriye’de IŞİD’in ağır yenilgiler almasının ardından gerçekleşmiştir.

2019 Mali Yılı bütçe önerisinde denizaşırı önleyici harekatlarına ayrılan savaş harcamaları payı konusunda üç savaşın her biri için bir plan ya da strateji eksikliği göze çarpmaktadır. Yani sonraki yıllarda ne yapılacağı belirsizdir.

Gelecek Yıl Savunma Planında 2020-2023 Mali Yılları için bir strateji tanımlaması ya da gerçek dünya bütçe tahmini yapılmamıştır. ABD yönetimi bütçe talebinde bulunduğundan beri böyle bir girişimde bulunmamıştır. Ya da Irak silahlı kuvvetlerini yapılandırmak, İran nüfuzunu kırmak, Rusya’nın silah satışını azaltmak ya da anayasal yönetim ve yerel güvenlik için ulusal çapta sistemler yaratmak konusunda bir plan sunmamıştır.

Sivil taraf

Savaşın sivil tarafına gelince ABD IŞİD ile mücadele sırasında zarar görmüş bölgelerin yeniden inşasının maliyeti ya da Irak halkının ihtiyaçlarını karşılayıp merkezi hükümete desteklerini kazanacak ekonomik reformların çok daha yüksek olan maliyeti ile ilgili Dünya Bankası’nın uyarılarını neredeyse bilinçli olarak göz ardı etmiş görünmektedir.

2014 yılında Afganistan’da ulus inşası çabaları ile istikrar operasyonlarını nasıl terk edip büyük askeri desteğini yeniledikten sonra bile bu çabaları eskisi gibi sürdürmediyse yapısal reformlara duyulan ihtiyacın, savaş maliyetinin ve petrol gelirlerinde yaşanan büyük düşüşün bir araya gelmesiyle oluşan büyük baskı sebebiyle iflasın eşiğinden dönen Irak’ta da 2011 yılında aynı şeyi yapmıştır.

ABD yönetim anlamında dünya sıralamasında en altlarda bulunan Irak’ı daha yukarılara taşımak için de çok az çaba göstermiştir.

Daha sonra otoriter birisine dönüşecek Maliki’nin kazandığı 2010 seçimlerinden daha az bölücü olabilecek 2018 seçimlerinin sonuçlarına etkilemek için, Sünni ve Şiiler arasındaki ayrılığı gidermek için ya da Irak ordusundaki kutuplaşma ve yozlaşmayı engellemek için de neredeyse hiç çaba göstermemiştir.

Durum öyle bir hal almıştır ki ABD’nin savaştığı üç ülke de adeta Dünya Bankası’nın yaptığı sıralamada en altta olma yarışına girmiştir. Yolsuzluk konusunda hem İbadi hem de Gani Irak ve Afganistan’da kısmi ilerleme kaydetseler de Uluslararası Şeffaflık isimli kuruluşa göre Suriye dünyadaki en yozlaşmış üçüncü, Afganistan dördüncü ve Irak da on birinci ülkedir.

Irak seçimlerinin sonucu belirsizliğini korumaktadır ve hem bir koalisyon hükümeti kurma hem de onu işler hale getirme konusunda yaşanan problemler göz önüne alınırsa bu belirsizlik birkaç ay daha sürecektir.

Ancak sonuçların kolaylıkla İran’ı güçlendirebileceği, Şiiler ile Sünniler arasında tekrar bir bölünmeye sebep olabileceği ya da merkezi hükümet ile Kürtler arasındaki çekişmenin sürmesine sebep olabileceği açıktır.

Böyle bir sonuç ABD’nin IŞİD “hilafetine” karşı zaferini İran’ın büyük zaferi ve ABD’nin yenilgisine dönüştürebilir. Ancak ABD yönetiminden hiç kimse önümüzdeki dönemde bu sorunla açıktan ilgilenmeye istekli görünmemektedir.

Sıkıcı gerçekleri kavramak

Bu problemleri ifade etmek onlara çözüm bulmaktan çok daha kolaydır. Zira tüm seçenekler büyük risk ve belirsizlikler taşımaktadır ve hiç birisi tam olarak uygun değildir. Bu seçeneklerin bazıları çatışmaları aşamalı bir şekilde azaltıp bitirmektir.

ABD’nin Afganistan ve Irak’ta devam eden askeri yardım ve desteği için gerekli şartların sürdüğü düşünülürse bu seçeneğin çok fazla ciddiye alınacak yanı yoktur. Zafer ilan edip çekilmek bir seçenektir. Doğru şartları ortaya koyup bu şartlar sağlanamadığı takdirde mantıklı bir açıklama yapıp çekilmek de başka bir seçenektir.

Afganistan

Her bir savaşın ve ülkenin stratejik önemi de göz önüne alınmalıdır. Afganistan uluslararası büyük terör faaliyetlerinin merkezi değildir. Afganistan uluslararası terörizmin merkezi olabilecek ülkelerden sadece birisidir. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi bu ülkenin istikrar ve güvenlik sorunlarını Pakistan, İran, Rusya ve Orta Asya’daki komşu ülkelere taşıyabilir.

Afganistan’daki şartların söylemden gerçeğe evrilmesi ve siyasi birliğin sürdürülmesi, yerel güvenlik güçleri oluşturmadaki başarı ve ekonomik reformların maliyeti zorlayıcı olabilir. Ancak başarısız bir devlet tarafından yönetilen bir ülkede kalmayı sürdürmenin maliyeti çok daha fazladır. Daha da ötesi ABD’nin bu şartlara göre hareket etmek zorunda olmasının siyasi maliyeti Afganların kısmi başarısı ya da nihai mağlubiyeti için verilen ucu açık taahhütlerin maliyetine göre çok daha kabul edilebilir seviyededir.

Bu açıdan bakıldığında Taliban ile bir barış anlaşması yapılarak hükümete dahil edilmesi ya da ülkenin bölünmesi de başka bir seçenek olabilir. Ancak ülkeyi etnik ve mezhebi gruplara bölmek, Taliban’ın baskın bir grup olarak yeniden ortaya çıktığını görmek ya da başka bir iç savaşa sebep olmak gibi muhtemel sonuçlarla karşılaşılabilir. Barış müzakereleri başka yollarla yapılan bir savaş ya da yeni bir çeşit güç mücadelesine sıklıkla dönüşebilmektedir.

Suriye

Kötü seçenekler sunma açısından en kötüsü Suriye’dir. Kuzeydoğuda ABD tarafından koşula bağlı olarak desteklenen ve Kürtler ile bazı Araplardan oluşan koalisyon sayılmazsa Suriye gerçekte kaybedilmiş durumdadır.

Söz konusu destek de özellikle Irak’ın stratejik bir tampon bölge oluşturulması konusunda yardımı hak etmesine bağlıdır. Ancak Türkiye ile Kürtlerin çatışmasına dahil olma ya da temelde ortak çalışma imkanı olmayan ideolojik hedeflere sahip bir Suriyeli Kürt hareketini destekleme anlamına gelecekse ABD’nin yardımı ucu açık olmamalıdır.

ABD ile müttefiklerinin Esad, Rusya ve İran tarafından yönetilen bir Suriye’ye çoğu kalkınma amaçlı olmak üzere insani yardıma devam etmeli mi sorusunun da cevabı belirsizdir.

Aslında ABD’nin yapması gereken Sünni ya da diğer isyancı gruplara İdlib’de şimdi ya da daha sonra yapılabilecek yardım konusunu değerlendirmektir.

Irak

Irak ABD açısından taktiksel zaferlerin büyük stratejik kayıplarla sonuçlanması ve bunun önemli sorunlara yol açması muhtemel en büyük riski taşımaktadır. Irak’ın İran tarafından stratejik nüfuzunu genişletmek için kullanabileceği bir köprü vazifesi gören coğrafi yeri, önemli bir petrol ihracatçısı olması ve Körfez ile dünyaya petrol ihracatının güvenliğini şekillendirmedeki rolü stratejik çıkar açısından onu Afganistan ya da Suriye’ye kıyasla çok daha üst seviyelere taşımaktadır.

Bu da Irak’a uzun süreli askeri ve ekonomik yardım yapmayı diğer yandan da seçim sonrası hükümetin ciddi bir potansiyel stratejik ortak olması durumunda yardım ve destek için gerekli sivil çabaları öncelikli konuma taşımaktadır. ABD aynı zamanda Irak’ın İran’a eğim göstermesi halinde ne olacağını ciddi olarak düşünmesi ve seçenekler üzerinde Arap müttefiklerine danışması gerekmektedir.

Geniş seçenekler

Son olarak ABD daha geniş iki seçenek üzerinde düşünmelidir.

İlk seçenek gerçek ekonomik, yönetimsel ve siyasi reformlar için şartlı yardımlar sunmak için Dünya Bankası ile koordine edilebilecek geniş çaplı bir uluslararası çabalardır. Ulus inşası konusunda ABD’nin liderlik etmesi gerekmez.

Daha tarafsız ve uzmanlaşmış uluslararası bir yapı gelecekte de yarım bir savaş vermemek için en iyi cevap olabilir. Ancak net olan bir şey var ki o da ABD’nin mevcut üç savaşı için, terörün kaynaklarıyla mücadele için ya da Yemen ya da Sahra Altı birkaç ülkede devam eden savaş için sadece askeri olan bir cevap yoktur.

İkinci seçenek de gelecekte terörizm ve kontrgerilla faaliyetleri için yükümlülüklerini şekillendirirken mevcut savaşlardan öğrendiği askeri dersleri göz önünde bulundurmalıdır.

Eğitim ve destek çabaları ile hava gücünün en iyi kombinasyonunu bulmak önemli bir derstir ve ABD’nin Rusya ve Çin gibi stratejik önceliklere odaklanmasına imkan verecektir. Ancak en önemli husus ABD’nin müdahalesine gerçekten ihtiyaç duyulan şartları tanımlamak olabilir. ABD öyle ya da böyle söz konusu üç başarısız devlet savaşına müdahil olmuştur.

Gerçek stratejik dostları desteklemek bir şeydir. Umudun tecrübeye galip gelmesine izin vermek ise tamamen farklı bir şeydir. | Çeviri: Gürkan Bayır

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”