23 Eylül 2026
17.9 C
İstanbul

Ali Bayramoğlu: Öcalan’la Devletin Bazı Unsurları Görüşüyor! Yarın öbür gün Türkiye sıkışıp masaya oturmak zorunda kalabilir

Yenişafak Gazetesi eski yazarı ve İstanbul Şehir Üniversitesi Konuk Öğretim Üyesi Ali Bayramoğlu, Erken Seçimi, Abdullah Gül’ün adaylık sürecini, Kürt Sorunu’nu ve gündeme dair birçok konuyu İznews’e değerlendirdi.

İktidar bloğunun ummadık bir anda erken veya baskın seçim kararı almasını neye bağlıyorsunuz?

Erken seçim kararının alınmasının tahmini olarak yanıtlayabiliriz. Herkesin keskin yanıtları var ama erken seçim kararını alanların kafasının içinde değiliz. Ama şunu söylemek mümkün; birincisi, bu erken seçim zaten kaçınılmazdı. Şunun için kaçınılmazdı: Ekonomi çok iyiye gitmiyor. Dolayısıyla şu an yaşanan ekonomik krizin sonuçlarının henüz alt kesimlere yansımadı ya da az yansıdı. Çok daha sert yansıyacak dönemler olabilir. Yani enflasyonun artışı, petrole, doğalgaza ve oradan hareketle bütün tüketim mallarına yansıdığı zaman bu çok acımasız sonuçlar verebilir ve bu durum da Türkiye’de her türlü seçim kaybettirmiştir. Bu durumu kontrol edemediler bir süre. Zaten kendi içlerinde çok anlaşamıyorlar; piyasa ekonomisi mi olacak, kapalı ekonomi tarzı bir şey mi olacak? Birinci faktörün bu olduğunu düşünebiliriz. Cari politikalardan gelebilecek zararları zamana yaymak ve bu etkiler gelmeden önce sonuç almak. İkinci söylenebilecek şey; Mart yerel seçimleri olacaktı 2019’da. Bu çok önemli. Çünkü yerel yönetim seçimleri, Ak Parti’nin en azından en zayıf olduğu seçimlerdir. Yani %40’lar civarında yerel yönetimlerden oy alır, diğer seçimlerde her zaman yüksek oy almıştır. Dolayısıyla kayıpla başlamak, yerel yönetimlerde çok istemedikleri bir şeydi. Bu faktörü dikkate alabiliriz. Üçüncüsü de, Kürt Meselesi’nde, Anti-Kürt politikasının askeri operasyonlarla -en azından bir dönem- Türk Milliyetçiliğini besleyen bir dil kullandılar. Özellikle Afrin sonrası bundan istifade etme arzusu. Bu faktörlere rağmen seçimin bu kadar erkene çekilmesi beklenecek bir şey değildi. Bence Ak Parti’nin de düşündüğü bir şey değildi. Bunu Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) gündeme getirince, zannedersem Tayyip Erdoğan bazı konularda ikna oldu. MHP açısından ikna edildiği konulardan bir tanesi, MHP’nin İYİ Parti’ye oy kaybetme telaşı. Dolayısıyla siyasi çıkarlar ve yönetilemeyen krizler olarak baktığımız zaman erken seçim mantıklı bir şey iktidar açısından.

Erken seçim kararının bir bağlamda Abdullah Gül’ün tekrar siyaset sahnesine inmesine yönelik engelleyici bir karar olduğunu düşünüyor musunuz?

Sanmıyorum. Çünkü Abdullah Gül’ün ön plana çıkması çok zordu. Ben de çok istedim ve destekledim bir alternatif olabilir diye. Ama Abdullah Gül öyle bir cevvaliyetli siyasi aktör değil ve Abdullah Gül, ne Kürtlerin, milliyetçilerin, solcuların ve muhafazakârların anlaşması müşkül bir iştir. Dolayısıyla onu zaten kendi kendini engelleyecek başka manivelalar vardı. Bu nedenle bunu yaptığını zannetmiyorum. Biraz da baskın seçim mantığı diye bir şey vardır. Yani 66 gün önce ilan ettiler erken seçimi. Bu da parçalı, kendi içinde koordine olmayan, olması zor bir muhalefet için bir şok karardı. Bundan da istifade etmeyi arzuladılar. Bütün bu faktörler, bence iktidar cephesi tarafından kullanıldı. Ama şunu söyleyeyim bununla ilgili; siyasi hayat seçim tekniklerinden ve bu tür niyetlerden oluşmuyor. İnsanların bir siyasi dil karşısında, siyasi uygulama ve iktidar karşısında, özellikle Türkiye’ye baktığımız zaman kızgınlıkları, memnuniyetsizlikleri, öfkeleri ile muhafazakâr kesim içerisinde doğan rahatsızlıklar artınca, bütün bu çabalar tam tersi bir etki de verebiliyor. Nitekim öyle de oldu. Erken seçim ilanından sonra hiç beklenmedik bir şekilde muhalefet enerjisi iktidar enerjisinden çok hızlı bir şekilde geçti.

“Abdullah Gül de zaten hafif titrekti”

Seçimin ilanından sonra, kısa bir dönem muhalefet tarafından Abdullah Gül ismi gündemde tutuldu. Ne oldu da muhalefet Abdullah Gül’den vazgeçti?

İktidar cenahı erken seçim kararıyla çok hızlı bir hamle yaptı. Buna karşı nasıl bir tedbir alınır ya da Tayyip Erdoğan nasıl engellenir. Açıkçası Kılıçdaroğlu’nun çevresindeki bazı isimler, Kılıçdaroğlu’nu bu işe ikna etmeye çalıştılar. Saadet Partisi bu işe çok angaje oldu. Dolayısıyla muhafazakâr bir kesim artı Kılıçdaroğlu ve Abdullah Gül’ün kurduğu temaslar ilk an da ortaya böyle bir ihtimal çıkardı. Kürtlerden sıcak haberler geldi. En azından ikinci turda hatta belki birinci turda dorudan Gül ittifakını destekleme eğilimi, bütün bunlar bir anda bu koşullarda yani baskın seçim koşullarında bir umut ışığı olarak çıktı ama dediğim gibi bu çok müşkül bir işti. Cumhuriyet Halk Partisi içinde sorunlar çıkabilirdi, çıktı. Cumhuriyet Halk Partisi çok parçalı bir makina, Kılıçdaroğlu bunu çok iyi idare etmesine rağmen ama asıl problemi İyi Parti yarattı. Benim kanaatim odur, İyi Parti buna hiçbir şekilde yanaşmayınca, Abdullah Gül de zaten hafif titrekti, o da CHP, SP koalisyonuna sıcak yaklaşmadı. CHP’liler de sıcak yaklaşmadılar ve aniden başlayan şey bir fırtına gibi ortaya çıktı ve aniden düştü. Tabi Abdullah Gül formülünün üstünde çok durduk, duruyoruz. Niye, o zaman imkansızlıklardan bahsettiğimiz için bu böyleydi. Kim herkesi bir araya getirir? Tayyip Erdoğan’a karşı nasıl bir seferberlik olabilir. İşte muhafazakâr biri olsun ki, muhafazakarlardan da oy alsın. Ama öyle bir muhafazakâr olsun ki Kürtler ve Solcuları da dışa itmesin. Abdullah Gül, açıkçası AK Partinin bir döneminin reformcu dönemimin simgelerinden bir tanesi. Kısmen daha “özgürlükçü” tavırları olmuş, sağcı bir siyasetçi olmakla beraber, bunu bir anda mümkün kılan bir aktördü. Bu koşullarda aniden çıktı ve aniden de söndü. Belki çıkışı da sönüşü de biraz tabiiydi. Çünkü problem orda, Abdullah Gül’ün siyasi sahneye çıkmamasıydı. Çıkıp, talep edip, koparan, yarışan bir adam olmaktan çok, siz anlaşın, bana gelin, benim üstünden hareket edelim tavrını ortaya koydu. Ama işte o mücadeleyi vermeyince başka siyasi partiler de daha kolay kaçıyorlar. Mesela Akşener, daha kolay kaçınca CHP de hemen onu takip etti. Ben o koşullarda bunun böyle oluştuğunu düşünüyorum. Bu çok daha ileriye bunu götürebilirsin. Amerika da bunu severdi, Avrupa Birliği de onu isterdi. Ve maalesef hayatımız da çok fazla komplo teorileriyle dolu olmakla birlikte o teoriler kolay şekillenmiyor. Yani, tabi Avrupa Tayyip beyi istemiyor. Amerika hiç istemiyor. Kürtler de istemiyor, muhalifler de istemiyor. Dolayısıyla baktığın zaman gitmesi çok kolay gibi gözüküyor ama öyle olmuyor. Bu iş öyle olmuyor çünkü onu destekleyen başka kesimler de var. Bu biraz onların sosyolojisiyle ilgili bir şey. Sosyolojik yapıyla ilgili bir şeydi o, Abdullah Gülle ilgili bir şeydi o. Abdullah Gül’le ilgili dönemde, o evrede diye düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı sözcüsü Kalın ve Genelkurmay Başkanı Akar, Gül’le ne konuştu? Bu konu hakkında bilginiz var mı?

Önce ben Genelkurmay Başkanı’nın oraya gidip gitmediğinden emin değildim. Sonra ortaya çıktı. Çok kibar bir şekilde, “sen bu işe girmesen, Türkiye’de istikrar önemli”, Ortadoğu’daki durumlarla ilgili telkinlerde bulundular sanırım. Ama bunları nasıl yaptılar, hiçbir fikre sahip değilim, hiçbir bilgim de yok.

Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül’ün adaylığından korkmamıştır sanırım…

Olabilir, göndermiş olabilir. Yani bunun tersini de söyleyebiliriz. Korkmuş da olabilir. Yani, çünkü Abdullah Gül’ün adaylığı demek, Tayyip Erdoğan’ın çok güvendiği muhafazakâr kesimin tekelinin kırılması demek. Oradan %5 veya %10 bile kopsa, Abdullah Gül’e gitse, bu Tayyip Erdoğan için en vahim şeydir. Yani, Tayyip Erdoğan’ın AK Partiden ve HDP’den endişe edeceğini sanmıyorum. Zaten Güneydoğu’da İslami gelenekten gelen oylarla daha çok HDP ya da daha seküler milliyetçi çizgi etrafındaki oyların bölünmesi sabittir. Aralarındaki değişim %3-%5 olur. Seçimden seçime bundan daha fazla değişmiyor. Solcular açısından da durum böyle. Dolayısıyla, risk ne Tayyip Erdoğan için? Risk; muhafazakarların bölünmesi. Muhafazakârların bir kısmının başka partiye oy vermesi.

“Saadet Partisi’nin taşıyıcı olmaktan çok sembolik olarak büyük önem taşıdığını düşünüyorum”

Bu durumda, bunu Saadet Partisi yapabilir mi?

Yapamaz bence. Saadet yapabilir mi? Saadet çok yeniyi, umudu temsil eden bir siyasi gelenek değil. Her ne kadar, Karamolaoğlu çok sempatik, çok özgürlükçü bir dille sahalarda dolaşsa da, yani muhafazakârlar zannedersem o siyasi partiyi tanıyorlardır artık. Arkasında Oğuzhan Asiltürk’ün olduğunu, daha Erbakancı, daha ağır bir kriz devleti siyasetinin egemen olduğu bir yapı orası. Şöyle düşünmek lazım bakın: Mesele sadece siyasi değil. Şimdi muhafazakarların içinde, sınıfsal parçalanmalar ve dokular var. Zaten, Fazilet ve AK Parti’nin ortaya çıkmasını bunlar sağlamıştı. Yani, yeni bir burjuvazi oluşuyordu, yeni bir entegrasyon talebi vardı. Avrupa’yla ve Avrupa değerleriyle… Bu bir tür, önce Fazilet’i sonra AK Parti’yi doğurdu. Erbakan böyle yenildi. Şimdi bugün de böyle bir talep var mı? Kısmen var. Kısmen bir sınıfsal farklılaşma var, ok memnun değiller elitler ve sınıfsal olarak üstte olan gruplar, muhafazakârlar içerisinde de, Tayyip Erdoğan’ın izlediği bu tutucu politikalardan. Entegrasyonu engelleyen bu politikalardan. Bir de çok şahıslaşmış bir siyaset izlemesinden. Peki bunların yeni partisi, yani daha yeni bu sınıfsal hareketin itirazın zıplayıcı partisi Saadet Partisi olabilir mi? Laik kesim için; evet. Laik kesim için muhafazâkar, muhafazakârdır. Ama ben bu hassasiyetleri temsil eden bir siyasi parti olduğunu sanmıyorum.

Saadet Partisi’nin CHP ile ittifak içinde olması, muhafazakârlardan oy alır mı?

Çok fazla değil. Saadet’in orada bir cazibe olup olmayacağından emin değilim ama eğer %3 alacaksa toplam seçimlerde o oranları göreceğiz. O kadar alacak. Ama şu var; İYİ Parti oyunu yükseltebilir. HDP Güneydoğu’da oylarını yükseltebilir. O söylediğim küçük marjlar dediğim geçişler yaşanabilir. Her yerde yaşanabilir. Ve AK Parti, 2015 Haziran’ında gördüğü %40’ı karşısında görebilir. Bu müthiş bir şey. Burada daha önce MHP’ye oyları vermişti. Bu sefer biraz İYİ Parti’ye ve HDP’ye karşı kaybedebilir. Az miktarda Liberal’in verdiği oylar artık ona gitmez. Dolayısıyla, orada Saadet Partisi’nin taşıyıcı olmaktan çok sembolik olarak büyük önem taşıdığını düşünüyorum. Varlığı, o pozisyonda olması muhafazakârları oradan etkilemese bile bir miktar faydası olacaktır diye düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim vaatlerinde özellikle güçlü lider vurgusu ön plana çıkıyor. Daha önce, siz de Erdoğan’ın tabiatında demokrat biri olmadığını söylemiştiniz…

Bunun Türkçesi; daha kavramsal olarak “istikrar” demek istiyor. Güçlü Lider önce birkaç şey demek. Muhafazakârlar açısından istikrar, siyasi istikrar, koalisyonlar olmayacak, kavgalar ve kaos olmayacak. Tek elden verilen kararlar yürütülecek. İkincisi, “bazı kuvvetli adımların muhafazakârlar açısından attım bundan sonra da atabilirim” mesajları veriyor. Bunu Kürt Meselesi’nde yaptı. Bunu İsrail’e karşı yaptı. Dış politik alanda kişiye bağlı riskler aldı. Muhtemelen bunun altını çiziyor. Bir başka altını çizdiği şey de Güçlü Liderle; Güçlü Devlet demek. Güçlü Devletten anlaşılan da siyaset karşısında bir tür asayişin ve devletin güçlü temsili demek. Bence vermiş olduğu mesajlar bunlar. Klasik sağ mesajları bunlar. Ve bu sağ mesajların karşılığı muhafazakârlarda var mı? Var. Olmasa zaten bu adam bu günlere gelmez. Bugün, Afrin olaylarında AK Parti’nin, MHP’nin oyları bir miktar yükseliyorsa, Türk milliyetçiliğinin hastalıklı boyutları bu meseleyi başka türlü görüp bunu destek haline çevirebiliyor. Benim anladığım, güçlü adam, güçlü lider, güçlü taşıyıcı…Bir de şunu hiçbir zaman unutmamak lazım. AK Parti muhafazakârlar için Tayyip Erdoğan demek. Niye? Onların alanlarını o açtı. Onları sistemin içine o soktu. Üniversitede öğrenciler okuyamıyordu bugün okuyorlar… Basın önemli ölçüde onların eline geçti ya da onlara boyun eğmek zorunda kaldı. Şimdi bu bir iktidar kavgası. Bu iktidar kavgasında, muhafazakarların bir kısmı açısından Tayyip Erdoğan onlara yol açan ve onları sistemin içine sokan bir adam…

“PKK’sız Kürt Sorunu’dan Kürtsüz Kürt Sorunu’na geldi”

Kürt Sorunu rafa mı kaldırıldı, çözüldü mü? Bitti mi, ne oldu? Erdoğan meydanlarda Kürt Sorunu’nun bittiğini dile getiriyor…

Geleneksel devlet dili vardır. Oraya bir geri dönüş yaptı AK Parti. AK Parti’nin hikayesini hatırla; Kürt Meselesinde 2002-2003 sonunda iktidara geldiği zaman, zaten tek taraflı ateşkesin olduğu, Öcalan’ın hapishanede iyice tecrit olduğu bir dönem. O dönemde herkesin umudu, Kürtlerin de umudu yükseldi. Fakat 2004, Avrupa Birliği kapısında gelindiğinde, Kürtlerin adının hiç zikredilmemesi yeniden çatışmaları başlattı. Tayyip Erdoğan hemen reaksiyon verdi 2005’te. Açılım, Kürt meselesi vs. O dönemde ilk defa “Kürt Sorunu yoktur ya da geri kalmışlık sorunundan başka bir şey değildir”in bir adım ötesine gitmeye çalıştı. “Hizmet ve siyasetle entegre edebilirim Kürtleri… Ben onları entegre edersem zaten PKK’nın da varlık nedeni ortadan kalkar” diye bir dönem geçti. Yine olmadı. 2009’dan sonra bu kez PKK ve Öcalan’la masaya oturarak Kürt Meselesi’ni tartışmak için değil de, silahı bıraktırmak için yol almak istedi. Kısmen becerebildi. 2013’ten sonrasını biliyorsun. Ama 2013’te özellikle Rojava’nın infilakı Kürt Meselesi’nin çapının, tanımının coğrafi olarak bir kere büyümesi ve genişlemesi, Türkiye içerisinde başlayan çok kuvvetli bir iktidar mücadelesi; Örgüt ve Devlet arasında Kobani olaylarıyla başlayan ve sonra devam eden… Bütün bunlar Tayyip Erdoğan’ı inisyal (asli) projeye geri çevirdi: PKK’sız Kürt Sorunu. Oradan Kürtsüz Kürt Sorunu’na geldi. “Yani Kürt Sorunu diye bir şey yoktur… Nedir Kürt Sorunu? Kimlik haklarıysa; bireysel hakta kullanma imkanları verdik. Bizim limitimiz budur, bu limitle ilgili her şeyi verdik. Bundan daha fazlasını yapmayız. Yapmaya kalktık, kaybettik. 2015 seçimlerini bu yüzden kaybettik. Yapmaya kalktık, kamu otoritesini kaybettik.” Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın şu an için kafasında Kürt Sorunu’nu böyle gördüğünü düşünüyorum. Yani tamamen dış politik yayılma, büyük güçler mücadelesi sorunu ve terör ve şiddetin alanının daraltılması sorunu. Ama bu şu anlama gelmiyor. Tekrar eski günlere geri dönülmez değil, Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde bile… Bir taraftan da görüşmeleri sürdürüyor. Yani sürdürüyor derken masada değil de haberleşiyor…

Kiminle haberleşiyor?

Yani Kürt tarafıyla haberleşiyor. Aslını bilmiyorum. Öcalan’ın bütün konuşmalarının kaydedildiği, mahkumlarla konuşmalarının kaydedildiği kesin. Öcalan’la devletin bazı unsurlarının görüştüğü, görüşmediğini varsayabilir misin? Görüşüyorlardır. Hep görüştüler, yine görüşüyorlar. Belki Hakan Fidan gitmiyordur. Başkaları gidiyor, bunlar kaydediliyor. Bu kayıtlar Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın önüne geliyor. Yani burası Türk devleti… Hapishanedeki Öcalan’ı her zaman izledi, takip etti. Yine aynı şeyi yapıyordur. Ama diğer taraftan, muhtemelen istihbarat örgütlerinin ben bazı aracılarla görüştüğünü düşünüyor. Dağın aracıları mı diyelim, Avrupa’daki adamların aracıları mı diyelim… Bunlar da Tayyip Erdoğan’a raporlar olarak giderler. Kapılar hiçbir zaman kapanmaz. Bu kullanılır, kullanılmaz başka bir tartışma. Varsayarak söylüyorum bunu… Yarın öbür gün Türkiye sıkışıp masaya oturmak zorunda kalabilir. Bunun hiç şakası yok. Bu bölgede ne tür dengeler evirilecek, Amerika-İran ilişkileri nereye savrulacak…

Olası ikinci tur ihtimalinde, muhtemelen oradaki kilit oy Kürtlerin oyudur. Tekrar Kürt Sorunu gündeme gelebilir mi?

Yok, o söz konusu olamaz. Bu durumu ne muhafazakârlar sindirirler, ne de Kürtler inanırlar. Bir de MHP’nin oylarını iyice kaybederler… Şu anda zaten uluslararası dengeler, Türkiye’nin angajmanları müsaade etmez. Birinci turda geçemezse, belki ikinci turda Kürt Meselesinde daha yumuşak bir söylem kullanabilir ama o kadar. Bir taahhütte gireceğini sanmıyorum. Kürt Meselesiyle ilgili asıl mesele, Ortadoğu. Ortadoğu’da Türkiye’nin derdi ne? Kürtler ilerlemesin. Kürtler özerk bir alan oluşturmasın. Çünkü orası hem bizim için risk. Yani Türkiye’nin Kürtleri, hem de PKK’nın yerleştiği, kökleştiği bir alan. Burada engelleyelim diye bakıyorlar. Bazı hamleler yaptılar. Çok ağır bedellerle bazı alanları kopardılar. Yani o koridorun oluşmasını engelledir. O kendileri açısından bir başarıdır. Ama bundan sonraki hedefi nedir: Bir tanesi Menbiç’tir. Menbiç’te böyle olacağını biliyorduk. Çünkü ABD ne Türkiye’den ne de Kürtlerden vazgeçebilecek durumda.

Dengeliyor mu?

Tabi ki, bu çocuk oyuncağı bir şey değil. Herkes ilkelere göre hareket etmiyor, çıkarlara göre hareket ediyor. ABD bölgeye yerleşmek zorunda, çünkü İran meselesi var. Kürtler de her anlamda en yakın müttefikleri. Ama Türkiye de koca bir NATO ülkesi ve yanı başında Türkiye’yle kavga etmek istemiyor. Dolayısıyla, hatta Türkler ve Kürtleri uzlaştıracak bir hamleler bile bekleyebiliriz Amerika’dan. Ama bugün itibariyle, “Münbiç’i Türklere vermiyorum ama Türklerin rahatsız olduğu YPG’yi de oradan Doğu tarafına çekiyorum.” Yani dolayısıyla, Türkiye alabileceklerini aldı. Daha fazla alabileceği bir şey yok. Kandil’e gitmek falan bir masal. Öyle konuşmak… “Vuruyoruz,” kaç yıldır vuruyor. O başka bir şey. Kandil’e gitmek demek; büyük kara operasyonu demek. Büyük kara operasyonu; İran’la, Irak’la, Amerika’yla pek çok açıdan anlaşmak demek. Ve çok da kolay değil. Çok ağır bedeller demek bu. Sincar (Şengal) PKK’nın Suriye-Irak bağlantısının en güçlü olduğu koridor. Orada da ancak Irak’la hareket ederse bir şeyler yapabileceğini biliyor. Dolayısıyla orada da gidip tek başına hareket edemez.

Dolayısıyla milliyetçilere yönelik söylemler…

Tabi, yani dediği şu: Ben Kürtleri tehlike görüyorum. Kürtlerin yayılma alanlarını kesmeye çalışıyorum. Bir tarafını kestim. Suriye’nin doğusuna bir şey yapamam, Fırat’ın doğusuna… Biraz Irak biraz İran’la ilişkileri düzelterek doğrudan PKK alanlarına müdahale de edemeden konuşuyor. Dolayısıyla şimdi buradan ne çıkar? sorusu kadar önemli olan bu tablonun ağırlığı nedir? Bu tablo ağır ve ciddi bir tablo. Türkiye’nin bütün angajmanları, Türkiye’deki Anti-Kürt ittifakı, oluşmuş olan MHP, BBP, AK Parti, ulusalcı ittifakının ana yapıştırıcısı bu. Bölgede Kürt devleti, tehlike ve bölünme vs… Şimdi bunun üstüne kurulan büyük bir paradigma ve büyük bir politika var.

“Muharrem İnce’nin “barışacağız” sözünü ben değerli buluyorum”

CHP bu seçimde farklı bir refleks gösteriyor. Özellikle CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin Kürtlere yönelik yumuşak mesajı ve yine Kürt Sorunu’nun çözümüne ilişkin 3B’sini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Söylem, söylemdir. Küfür edeceğine, sertleşeceğine, militan sayısının ölümünün çetelesini tutacağına, “barışacağız” sözünü ben değerli buluyorum. Bu dönemde değerli buluyorum. Ama şimdi konuşmanın zamanı mı değil mi, bunları bilmiyorum ama Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi soktuğu kurumsal anayasal durum o kadar vahim ki, Tayyip Erdoğan’dan uzaklaşabilmek, ondan kurtulmak için karşımıza birtakım kişileri çıkardı. Muharrem İnce bir kişi, bir parti ve bir program değil. Muharrem İnce’nin bir geçmişi yok. Benim bildiğim bir performansı yok. Ben bir gazeteci olarak şimdi araştırsam Muharrem İnce’nin nelerini bulurum sana. İktidar ve muhafazakârlarla ilgili söylediği ters sözler, Kürtler hakkında ettiği ters sözlerden tut İslamcılara ettiği ters sözlere kadar… Ama bunlar çok ahlaklı işler değil. Bunları yapmanın anlamı yok. Hayat devam ediyor. O da belki değişmiştir, önüne bakıyordur. Ama şöyle bir durumla karşı karşıyayız biz: Tayyip Erdoğan gitsin diye onu kim götürebilecekse ona destek verme halindeyiz. Bu çok apolitik bir şey. Niye apolitik? Dediğim gibi program yok, toplum-siyasetçi bağı yok, angajmanlar yok, ne yapılacağını bilmiyorum. Senin söylediğin 3B’yi biliyorum. 3B’yi ben de söylerim sen de söylersin.

Muharrem İnce’nin 3B’si Erdoğan’ın daha önceki Kürt Sorunu’nun çözümündeki tutumundan daha mı geri bir tutum?

Olabilir. Ben bunları çok ciddiye de aldığımı da söylemiyorum, söyleyemem. Çünkü seçim döneminde böyle çok büyük laflar edilir. Ama dediğim gibi CHP adayının “barış” demesi bile, terör yerine barış demesi bile bir şeydir. Kazanırsa zaten bir tek Muharrem İnce’yle o iş olmaz. Kazanırsa, muhtemelen partisi devreye girecektir, meclisteki ittifak devreye girecektir. Orada yeniden böyle bir koalisyon tarzı bir şey oluşturulmaya çalışılacaktır. Hemen böyle barış masasını kuracak gibi bir şey beklemeyin. Yani iktidarı kazanan önce devletle karşılaşır, devletin gerçekleriyle karşılaşır. Onun gereklerini idrak eder ondan sonra o güzel ve değişimci siyaset devreye girer. Kaldı ki burada değişimci bir model de yok ortada, olsa modelimiz o modeli biz devlete de dayatırız diyeceğiz ama öyle bir model de yok. Onun için apolitik diyorum. Moral bozmayalım, umarım Tayyip Erdoğan’ı biri yener.

İZNEWS | Ercan Ekinci

Son Haberler

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Irak Başbakanı: YBŞ, Bağdat’a katılacak

Irak Başbakanı Ali Falih Zeydi, Şengal Direniş Birlikleri'nin (YBŞ)...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”