27 Temmuz 2026
25.1 C
İstanbul

Ali Bayramoğlu: Öcalan’la Devletin Bazı Unsurları Görüşüyor! Yarın öbür gün Türkiye sıkışıp masaya oturmak zorunda kalabilir

Yenişafak Gazetesi eski yazarı ve İstanbul Şehir Üniversitesi Konuk Öğretim Üyesi Ali Bayramoğlu, Erken Seçimi, Abdullah Gül’ün adaylık sürecini, Kürt Sorunu’nu ve gündeme dair birçok konuyu İznews’e değerlendirdi.

İktidar bloğunun ummadık bir anda erken veya baskın seçim kararı almasını neye bağlıyorsunuz?

Erken seçim kararının alınmasının tahmini olarak yanıtlayabiliriz. Herkesin keskin yanıtları var ama erken seçim kararını alanların kafasının içinde değiliz. Ama şunu söylemek mümkün; birincisi, bu erken seçim zaten kaçınılmazdı. Şunun için kaçınılmazdı: Ekonomi çok iyiye gitmiyor. Dolayısıyla şu an yaşanan ekonomik krizin sonuçlarının henüz alt kesimlere yansımadı ya da az yansıdı. Çok daha sert yansıyacak dönemler olabilir. Yani enflasyonun artışı, petrole, doğalgaza ve oradan hareketle bütün tüketim mallarına yansıdığı zaman bu çok acımasız sonuçlar verebilir ve bu durum da Türkiye’de her türlü seçim kaybettirmiştir. Bu durumu kontrol edemediler bir süre. Zaten kendi içlerinde çok anlaşamıyorlar; piyasa ekonomisi mi olacak, kapalı ekonomi tarzı bir şey mi olacak? Birinci faktörün bu olduğunu düşünebiliriz. Cari politikalardan gelebilecek zararları zamana yaymak ve bu etkiler gelmeden önce sonuç almak. İkinci söylenebilecek şey; Mart yerel seçimleri olacaktı 2019’da. Bu çok önemli. Çünkü yerel yönetim seçimleri, Ak Parti’nin en azından en zayıf olduğu seçimlerdir. Yani %40’lar civarında yerel yönetimlerden oy alır, diğer seçimlerde her zaman yüksek oy almıştır. Dolayısıyla kayıpla başlamak, yerel yönetimlerde çok istemedikleri bir şeydi. Bu faktörü dikkate alabiliriz. Üçüncüsü de, Kürt Meselesi’nde, Anti-Kürt politikasının askeri operasyonlarla -en azından bir dönem- Türk Milliyetçiliğini besleyen bir dil kullandılar. Özellikle Afrin sonrası bundan istifade etme arzusu. Bu faktörlere rağmen seçimin bu kadar erkene çekilmesi beklenecek bir şey değildi. Bence Ak Parti’nin de düşündüğü bir şey değildi. Bunu Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) gündeme getirince, zannedersem Tayyip Erdoğan bazı konularda ikna oldu. MHP açısından ikna edildiği konulardan bir tanesi, MHP’nin İYİ Parti’ye oy kaybetme telaşı. Dolayısıyla siyasi çıkarlar ve yönetilemeyen krizler olarak baktığımız zaman erken seçim mantıklı bir şey iktidar açısından.

Erken seçim kararının bir bağlamda Abdullah Gül’ün tekrar siyaset sahnesine inmesine yönelik engelleyici bir karar olduğunu düşünüyor musunuz?

Sanmıyorum. Çünkü Abdullah Gül’ün ön plana çıkması çok zordu. Ben de çok istedim ve destekledim bir alternatif olabilir diye. Ama Abdullah Gül öyle bir cevvaliyetli siyasi aktör değil ve Abdullah Gül, ne Kürtlerin, milliyetçilerin, solcuların ve muhafazakârların anlaşması müşkül bir iştir. Dolayısıyla onu zaten kendi kendini engelleyecek başka manivelalar vardı. Bu nedenle bunu yaptığını zannetmiyorum. Biraz da baskın seçim mantığı diye bir şey vardır. Yani 66 gün önce ilan ettiler erken seçimi. Bu da parçalı, kendi içinde koordine olmayan, olması zor bir muhalefet için bir şok karardı. Bundan da istifade etmeyi arzuladılar. Bütün bu faktörler, bence iktidar cephesi tarafından kullanıldı. Ama şunu söyleyeyim bununla ilgili; siyasi hayat seçim tekniklerinden ve bu tür niyetlerden oluşmuyor. İnsanların bir siyasi dil karşısında, siyasi uygulama ve iktidar karşısında, özellikle Türkiye’ye baktığımız zaman kızgınlıkları, memnuniyetsizlikleri, öfkeleri ile muhafazakâr kesim içerisinde doğan rahatsızlıklar artınca, bütün bu çabalar tam tersi bir etki de verebiliyor. Nitekim öyle de oldu. Erken seçim ilanından sonra hiç beklenmedik bir şekilde muhalefet enerjisi iktidar enerjisinden çok hızlı bir şekilde geçti.

“Abdullah Gül de zaten hafif titrekti”

Seçimin ilanından sonra, kısa bir dönem muhalefet tarafından Abdullah Gül ismi gündemde tutuldu. Ne oldu da muhalefet Abdullah Gül’den vazgeçti?

İktidar cenahı erken seçim kararıyla çok hızlı bir hamle yaptı. Buna karşı nasıl bir tedbir alınır ya da Tayyip Erdoğan nasıl engellenir. Açıkçası Kılıçdaroğlu’nun çevresindeki bazı isimler, Kılıçdaroğlu’nu bu işe ikna etmeye çalıştılar. Saadet Partisi bu işe çok angaje oldu. Dolayısıyla muhafazakâr bir kesim artı Kılıçdaroğlu ve Abdullah Gül’ün kurduğu temaslar ilk an da ortaya böyle bir ihtimal çıkardı. Kürtlerden sıcak haberler geldi. En azından ikinci turda hatta belki birinci turda dorudan Gül ittifakını destekleme eğilimi, bütün bunlar bir anda bu koşullarda yani baskın seçim koşullarında bir umut ışığı olarak çıktı ama dediğim gibi bu çok müşkül bir işti. Cumhuriyet Halk Partisi içinde sorunlar çıkabilirdi, çıktı. Cumhuriyet Halk Partisi çok parçalı bir makina, Kılıçdaroğlu bunu çok iyi idare etmesine rağmen ama asıl problemi İyi Parti yarattı. Benim kanaatim odur, İyi Parti buna hiçbir şekilde yanaşmayınca, Abdullah Gül de zaten hafif titrekti, o da CHP, SP koalisyonuna sıcak yaklaşmadı. CHP’liler de sıcak yaklaşmadılar ve aniden başlayan şey bir fırtına gibi ortaya çıktı ve aniden düştü. Tabi Abdullah Gül formülünün üstünde çok durduk, duruyoruz. Niye, o zaman imkansızlıklardan bahsettiğimiz için bu böyleydi. Kim herkesi bir araya getirir? Tayyip Erdoğan’a karşı nasıl bir seferberlik olabilir. İşte muhafazakâr biri olsun ki, muhafazakarlardan da oy alsın. Ama öyle bir muhafazakâr olsun ki Kürtler ve Solcuları da dışa itmesin. Abdullah Gül, açıkçası AK Partinin bir döneminin reformcu dönemimin simgelerinden bir tanesi. Kısmen daha “özgürlükçü” tavırları olmuş, sağcı bir siyasetçi olmakla beraber, bunu bir anda mümkün kılan bir aktördü. Bu koşullarda aniden çıktı ve aniden de söndü. Belki çıkışı da sönüşü de biraz tabiiydi. Çünkü problem orda, Abdullah Gül’ün siyasi sahneye çıkmamasıydı. Çıkıp, talep edip, koparan, yarışan bir adam olmaktan çok, siz anlaşın, bana gelin, benim üstünden hareket edelim tavrını ortaya koydu. Ama işte o mücadeleyi vermeyince başka siyasi partiler de daha kolay kaçıyorlar. Mesela Akşener, daha kolay kaçınca CHP de hemen onu takip etti. Ben o koşullarda bunun böyle oluştuğunu düşünüyorum. Bu çok daha ileriye bunu götürebilirsin. Amerika da bunu severdi, Avrupa Birliği de onu isterdi. Ve maalesef hayatımız da çok fazla komplo teorileriyle dolu olmakla birlikte o teoriler kolay şekillenmiyor. Yani, tabi Avrupa Tayyip beyi istemiyor. Amerika hiç istemiyor. Kürtler de istemiyor, muhalifler de istemiyor. Dolayısıyla baktığın zaman gitmesi çok kolay gibi gözüküyor ama öyle olmuyor. Bu iş öyle olmuyor çünkü onu destekleyen başka kesimler de var. Bu biraz onların sosyolojisiyle ilgili bir şey. Sosyolojik yapıyla ilgili bir şeydi o, Abdullah Gülle ilgili bir şeydi o. Abdullah Gül’le ilgili dönemde, o evrede diye düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı sözcüsü Kalın ve Genelkurmay Başkanı Akar, Gül’le ne konuştu? Bu konu hakkında bilginiz var mı?

Önce ben Genelkurmay Başkanı’nın oraya gidip gitmediğinden emin değildim. Sonra ortaya çıktı. Çok kibar bir şekilde, “sen bu işe girmesen, Türkiye’de istikrar önemli”, Ortadoğu’daki durumlarla ilgili telkinlerde bulundular sanırım. Ama bunları nasıl yaptılar, hiçbir fikre sahip değilim, hiçbir bilgim de yok.

Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül’ün adaylığından korkmamıştır sanırım…

Olabilir, göndermiş olabilir. Yani bunun tersini de söyleyebiliriz. Korkmuş da olabilir. Yani, çünkü Abdullah Gül’ün adaylığı demek, Tayyip Erdoğan’ın çok güvendiği muhafazakâr kesimin tekelinin kırılması demek. Oradan %5 veya %10 bile kopsa, Abdullah Gül’e gitse, bu Tayyip Erdoğan için en vahim şeydir. Yani, Tayyip Erdoğan’ın AK Partiden ve HDP’den endişe edeceğini sanmıyorum. Zaten Güneydoğu’da İslami gelenekten gelen oylarla daha çok HDP ya da daha seküler milliyetçi çizgi etrafındaki oyların bölünmesi sabittir. Aralarındaki değişim %3-%5 olur. Seçimden seçime bundan daha fazla değişmiyor. Solcular açısından da durum böyle. Dolayısıyla, risk ne Tayyip Erdoğan için? Risk; muhafazakarların bölünmesi. Muhafazakârların bir kısmının başka partiye oy vermesi.

“Saadet Partisi’nin taşıyıcı olmaktan çok sembolik olarak büyük önem taşıdığını düşünüyorum”

Bu durumda, bunu Saadet Partisi yapabilir mi?

Yapamaz bence. Saadet yapabilir mi? Saadet çok yeniyi, umudu temsil eden bir siyasi gelenek değil. Her ne kadar, Karamolaoğlu çok sempatik, çok özgürlükçü bir dille sahalarda dolaşsa da, yani muhafazakârlar zannedersem o siyasi partiyi tanıyorlardır artık. Arkasında Oğuzhan Asiltürk’ün olduğunu, daha Erbakancı, daha ağır bir kriz devleti siyasetinin egemen olduğu bir yapı orası. Şöyle düşünmek lazım bakın: Mesele sadece siyasi değil. Şimdi muhafazakarların içinde, sınıfsal parçalanmalar ve dokular var. Zaten, Fazilet ve AK Parti’nin ortaya çıkmasını bunlar sağlamıştı. Yani, yeni bir burjuvazi oluşuyordu, yeni bir entegrasyon talebi vardı. Avrupa’yla ve Avrupa değerleriyle… Bu bir tür, önce Fazilet’i sonra AK Parti’yi doğurdu. Erbakan böyle yenildi. Şimdi bugün de böyle bir talep var mı? Kısmen var. Kısmen bir sınıfsal farklılaşma var, ok memnun değiller elitler ve sınıfsal olarak üstte olan gruplar, muhafazakârlar içerisinde de, Tayyip Erdoğan’ın izlediği bu tutucu politikalardan. Entegrasyonu engelleyen bu politikalardan. Bir de çok şahıslaşmış bir siyaset izlemesinden. Peki bunların yeni partisi, yani daha yeni bu sınıfsal hareketin itirazın zıplayıcı partisi Saadet Partisi olabilir mi? Laik kesim için; evet. Laik kesim için muhafazâkar, muhafazakârdır. Ama ben bu hassasiyetleri temsil eden bir siyasi parti olduğunu sanmıyorum.

Saadet Partisi’nin CHP ile ittifak içinde olması, muhafazakârlardan oy alır mı?

Çok fazla değil. Saadet’in orada bir cazibe olup olmayacağından emin değilim ama eğer %3 alacaksa toplam seçimlerde o oranları göreceğiz. O kadar alacak. Ama şu var; İYİ Parti oyunu yükseltebilir. HDP Güneydoğu’da oylarını yükseltebilir. O söylediğim küçük marjlar dediğim geçişler yaşanabilir. Her yerde yaşanabilir. Ve AK Parti, 2015 Haziran’ında gördüğü %40’ı karşısında görebilir. Bu müthiş bir şey. Burada daha önce MHP’ye oyları vermişti. Bu sefer biraz İYİ Parti’ye ve HDP’ye karşı kaybedebilir. Az miktarda Liberal’in verdiği oylar artık ona gitmez. Dolayısıyla, orada Saadet Partisi’nin taşıyıcı olmaktan çok sembolik olarak büyük önem taşıdığını düşünüyorum. Varlığı, o pozisyonda olması muhafazakârları oradan etkilemese bile bir miktar faydası olacaktır diye düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim vaatlerinde özellikle güçlü lider vurgusu ön plana çıkıyor. Daha önce, siz de Erdoğan’ın tabiatında demokrat biri olmadığını söylemiştiniz…

Bunun Türkçesi; daha kavramsal olarak “istikrar” demek istiyor. Güçlü Lider önce birkaç şey demek. Muhafazakârlar açısından istikrar, siyasi istikrar, koalisyonlar olmayacak, kavgalar ve kaos olmayacak. Tek elden verilen kararlar yürütülecek. İkincisi, “bazı kuvvetli adımların muhafazakârlar açısından attım bundan sonra da atabilirim” mesajları veriyor. Bunu Kürt Meselesi’nde yaptı. Bunu İsrail’e karşı yaptı. Dış politik alanda kişiye bağlı riskler aldı. Muhtemelen bunun altını çiziyor. Bir başka altını çizdiği şey de Güçlü Liderle; Güçlü Devlet demek. Güçlü Devletten anlaşılan da siyaset karşısında bir tür asayişin ve devletin güçlü temsili demek. Bence vermiş olduğu mesajlar bunlar. Klasik sağ mesajları bunlar. Ve bu sağ mesajların karşılığı muhafazakârlarda var mı? Var. Olmasa zaten bu adam bu günlere gelmez. Bugün, Afrin olaylarında AK Parti’nin, MHP’nin oyları bir miktar yükseliyorsa, Türk milliyetçiliğinin hastalıklı boyutları bu meseleyi başka türlü görüp bunu destek haline çevirebiliyor. Benim anladığım, güçlü adam, güçlü lider, güçlü taşıyıcı…Bir de şunu hiçbir zaman unutmamak lazım. AK Parti muhafazakârlar için Tayyip Erdoğan demek. Niye? Onların alanlarını o açtı. Onları sistemin içine o soktu. Üniversitede öğrenciler okuyamıyordu bugün okuyorlar… Basın önemli ölçüde onların eline geçti ya da onlara boyun eğmek zorunda kaldı. Şimdi bu bir iktidar kavgası. Bu iktidar kavgasında, muhafazakarların bir kısmı açısından Tayyip Erdoğan onlara yol açan ve onları sistemin içine sokan bir adam…

“PKK’sız Kürt Sorunu’dan Kürtsüz Kürt Sorunu’na geldi”

Kürt Sorunu rafa mı kaldırıldı, çözüldü mü? Bitti mi, ne oldu? Erdoğan meydanlarda Kürt Sorunu’nun bittiğini dile getiriyor…

Geleneksel devlet dili vardır. Oraya bir geri dönüş yaptı AK Parti. AK Parti’nin hikayesini hatırla; Kürt Meselesinde 2002-2003 sonunda iktidara geldiği zaman, zaten tek taraflı ateşkesin olduğu, Öcalan’ın hapishanede iyice tecrit olduğu bir dönem. O dönemde herkesin umudu, Kürtlerin de umudu yükseldi. Fakat 2004, Avrupa Birliği kapısında gelindiğinde, Kürtlerin adının hiç zikredilmemesi yeniden çatışmaları başlattı. Tayyip Erdoğan hemen reaksiyon verdi 2005’te. Açılım, Kürt meselesi vs. O dönemde ilk defa “Kürt Sorunu yoktur ya da geri kalmışlık sorunundan başka bir şey değildir”in bir adım ötesine gitmeye çalıştı. “Hizmet ve siyasetle entegre edebilirim Kürtleri… Ben onları entegre edersem zaten PKK’nın da varlık nedeni ortadan kalkar” diye bir dönem geçti. Yine olmadı. 2009’dan sonra bu kez PKK ve Öcalan’la masaya oturarak Kürt Meselesi’ni tartışmak için değil de, silahı bıraktırmak için yol almak istedi. Kısmen becerebildi. 2013’ten sonrasını biliyorsun. Ama 2013’te özellikle Rojava’nın infilakı Kürt Meselesi’nin çapının, tanımının coğrafi olarak bir kere büyümesi ve genişlemesi, Türkiye içerisinde başlayan çok kuvvetli bir iktidar mücadelesi; Örgüt ve Devlet arasında Kobani olaylarıyla başlayan ve sonra devam eden… Bütün bunlar Tayyip Erdoğan’ı inisyal (asli) projeye geri çevirdi: PKK’sız Kürt Sorunu. Oradan Kürtsüz Kürt Sorunu’na geldi. “Yani Kürt Sorunu diye bir şey yoktur… Nedir Kürt Sorunu? Kimlik haklarıysa; bireysel hakta kullanma imkanları verdik. Bizim limitimiz budur, bu limitle ilgili her şeyi verdik. Bundan daha fazlasını yapmayız. Yapmaya kalktık, kaybettik. 2015 seçimlerini bu yüzden kaybettik. Yapmaya kalktık, kamu otoritesini kaybettik.” Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın şu an için kafasında Kürt Sorunu’nu böyle gördüğünü düşünüyorum. Yani tamamen dış politik yayılma, büyük güçler mücadelesi sorunu ve terör ve şiddetin alanının daraltılması sorunu. Ama bu şu anlama gelmiyor. Tekrar eski günlere geri dönülmez değil, Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde bile… Bir taraftan da görüşmeleri sürdürüyor. Yani sürdürüyor derken masada değil de haberleşiyor…

Kiminle haberleşiyor?

Yani Kürt tarafıyla haberleşiyor. Aslını bilmiyorum. Öcalan’ın bütün konuşmalarının kaydedildiği, mahkumlarla konuşmalarının kaydedildiği kesin. Öcalan’la devletin bazı unsurlarının görüştüğü, görüşmediğini varsayabilir misin? Görüşüyorlardır. Hep görüştüler, yine görüşüyorlar. Belki Hakan Fidan gitmiyordur. Başkaları gidiyor, bunlar kaydediliyor. Bu kayıtlar Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın önüne geliyor. Yani burası Türk devleti… Hapishanedeki Öcalan’ı her zaman izledi, takip etti. Yine aynı şeyi yapıyordur. Ama diğer taraftan, muhtemelen istihbarat örgütlerinin ben bazı aracılarla görüştüğünü düşünüyor. Dağın aracıları mı diyelim, Avrupa’daki adamların aracıları mı diyelim… Bunlar da Tayyip Erdoğan’a raporlar olarak giderler. Kapılar hiçbir zaman kapanmaz. Bu kullanılır, kullanılmaz başka bir tartışma. Varsayarak söylüyorum bunu… Yarın öbür gün Türkiye sıkışıp masaya oturmak zorunda kalabilir. Bunun hiç şakası yok. Bu bölgede ne tür dengeler evirilecek, Amerika-İran ilişkileri nereye savrulacak…

Olası ikinci tur ihtimalinde, muhtemelen oradaki kilit oy Kürtlerin oyudur. Tekrar Kürt Sorunu gündeme gelebilir mi?

Yok, o söz konusu olamaz. Bu durumu ne muhafazakârlar sindirirler, ne de Kürtler inanırlar. Bir de MHP’nin oylarını iyice kaybederler… Şu anda zaten uluslararası dengeler, Türkiye’nin angajmanları müsaade etmez. Birinci turda geçemezse, belki ikinci turda Kürt Meselesinde daha yumuşak bir söylem kullanabilir ama o kadar. Bir taahhütte gireceğini sanmıyorum. Kürt Meselesiyle ilgili asıl mesele, Ortadoğu. Ortadoğu’da Türkiye’nin derdi ne? Kürtler ilerlemesin. Kürtler özerk bir alan oluşturmasın. Çünkü orası hem bizim için risk. Yani Türkiye’nin Kürtleri, hem de PKK’nın yerleştiği, kökleştiği bir alan. Burada engelleyelim diye bakıyorlar. Bazı hamleler yaptılar. Çok ağır bedellerle bazı alanları kopardılar. Yani o koridorun oluşmasını engelledir. O kendileri açısından bir başarıdır. Ama bundan sonraki hedefi nedir: Bir tanesi Menbiç’tir. Menbiç’te böyle olacağını biliyorduk. Çünkü ABD ne Türkiye’den ne de Kürtlerden vazgeçebilecek durumda.

Dengeliyor mu?

Tabi ki, bu çocuk oyuncağı bir şey değil. Herkes ilkelere göre hareket etmiyor, çıkarlara göre hareket ediyor. ABD bölgeye yerleşmek zorunda, çünkü İran meselesi var. Kürtler de her anlamda en yakın müttefikleri. Ama Türkiye de koca bir NATO ülkesi ve yanı başında Türkiye’yle kavga etmek istemiyor. Dolayısıyla, hatta Türkler ve Kürtleri uzlaştıracak bir hamleler bile bekleyebiliriz Amerika’dan. Ama bugün itibariyle, “Münbiç’i Türklere vermiyorum ama Türklerin rahatsız olduğu YPG’yi de oradan Doğu tarafına çekiyorum.” Yani dolayısıyla, Türkiye alabileceklerini aldı. Daha fazla alabileceği bir şey yok. Kandil’e gitmek falan bir masal. Öyle konuşmak… “Vuruyoruz,” kaç yıldır vuruyor. O başka bir şey. Kandil’e gitmek demek; büyük kara operasyonu demek. Büyük kara operasyonu; İran’la, Irak’la, Amerika’yla pek çok açıdan anlaşmak demek. Ve çok da kolay değil. Çok ağır bedeller demek bu. Sincar (Şengal) PKK’nın Suriye-Irak bağlantısının en güçlü olduğu koridor. Orada da ancak Irak’la hareket ederse bir şeyler yapabileceğini biliyor. Dolayısıyla orada da gidip tek başına hareket edemez.

Dolayısıyla milliyetçilere yönelik söylemler…

Tabi, yani dediği şu: Ben Kürtleri tehlike görüyorum. Kürtlerin yayılma alanlarını kesmeye çalışıyorum. Bir tarafını kestim. Suriye’nin doğusuna bir şey yapamam, Fırat’ın doğusuna… Biraz Irak biraz İran’la ilişkileri düzelterek doğrudan PKK alanlarına müdahale de edemeden konuşuyor. Dolayısıyla şimdi buradan ne çıkar? sorusu kadar önemli olan bu tablonun ağırlığı nedir? Bu tablo ağır ve ciddi bir tablo. Türkiye’nin bütün angajmanları, Türkiye’deki Anti-Kürt ittifakı, oluşmuş olan MHP, BBP, AK Parti, ulusalcı ittifakının ana yapıştırıcısı bu. Bölgede Kürt devleti, tehlike ve bölünme vs… Şimdi bunun üstüne kurulan büyük bir paradigma ve büyük bir politika var.

“Muharrem İnce’nin “barışacağız” sözünü ben değerli buluyorum”

CHP bu seçimde farklı bir refleks gösteriyor. Özellikle CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin Kürtlere yönelik yumuşak mesajı ve yine Kürt Sorunu’nun çözümüne ilişkin 3B’sini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Söylem, söylemdir. Küfür edeceğine, sertleşeceğine, militan sayısının ölümünün çetelesini tutacağına, “barışacağız” sözünü ben değerli buluyorum. Bu dönemde değerli buluyorum. Ama şimdi konuşmanın zamanı mı değil mi, bunları bilmiyorum ama Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi soktuğu kurumsal anayasal durum o kadar vahim ki, Tayyip Erdoğan’dan uzaklaşabilmek, ondan kurtulmak için karşımıza birtakım kişileri çıkardı. Muharrem İnce bir kişi, bir parti ve bir program değil. Muharrem İnce’nin bir geçmişi yok. Benim bildiğim bir performansı yok. Ben bir gazeteci olarak şimdi araştırsam Muharrem İnce’nin nelerini bulurum sana. İktidar ve muhafazakârlarla ilgili söylediği ters sözler, Kürtler hakkında ettiği ters sözlerden tut İslamcılara ettiği ters sözlere kadar… Ama bunlar çok ahlaklı işler değil. Bunları yapmanın anlamı yok. Hayat devam ediyor. O da belki değişmiştir, önüne bakıyordur. Ama şöyle bir durumla karşı karşıyayız biz: Tayyip Erdoğan gitsin diye onu kim götürebilecekse ona destek verme halindeyiz. Bu çok apolitik bir şey. Niye apolitik? Dediğim gibi program yok, toplum-siyasetçi bağı yok, angajmanlar yok, ne yapılacağını bilmiyorum. Senin söylediğin 3B’yi biliyorum. 3B’yi ben de söylerim sen de söylersin.

Muharrem İnce’nin 3B’si Erdoğan’ın daha önceki Kürt Sorunu’nun çözümündeki tutumundan daha mı geri bir tutum?

Olabilir. Ben bunları çok ciddiye de aldığımı da söylemiyorum, söyleyemem. Çünkü seçim döneminde böyle çok büyük laflar edilir. Ama dediğim gibi CHP adayının “barış” demesi bile, terör yerine barış demesi bile bir şeydir. Kazanırsa zaten bir tek Muharrem İnce’yle o iş olmaz. Kazanırsa, muhtemelen partisi devreye girecektir, meclisteki ittifak devreye girecektir. Orada yeniden böyle bir koalisyon tarzı bir şey oluşturulmaya çalışılacaktır. Hemen böyle barış masasını kuracak gibi bir şey beklemeyin. Yani iktidarı kazanan önce devletle karşılaşır, devletin gerçekleriyle karşılaşır. Onun gereklerini idrak eder ondan sonra o güzel ve değişimci siyaset devreye girer. Kaldı ki burada değişimci bir model de yok ortada, olsa modelimiz o modeli biz devlete de dayatırız diyeceğiz ama öyle bir model de yok. Onun için apolitik diyorum. Moral bozmayalım, umarım Tayyip Erdoğan’ı biri yener.

İZNEWS | Ercan Ekinci

Son Haberler

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.