17 Temmuz 2026
30.8 C
İstanbul

Ahmet Türk: Kürtler artık kardeşlerine asla silah çekmeyecek

Milliyetçi cephenin Kürtlerin nefes almaması için her yola başvurduğunu, fakat bu siyasetin ömrünün çok uzun olmadığını söyleyen Kürt siyasetçi Ahmet Türk, Mesut Barzani’ye “Kürtler artık kardeşlerine asla silah çekmeyecek” sözünü hatırlattı. 

Mezopotamya Ajansı’ndan Ömer Çelik ve Mehmet Erol’un haberine göre, hem içte hem dışta sıkışan AKP iktidarı, Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Suriye’den Mısır’a birçok konuda geri adım atarken, hepsinde de “Kürt kartını” ileri sürdü. “Kürtler konusunda ses etmeyin, ne isterseniz yaparız” noktasına gelen AKP iktidarı, tarihten bu yana birçok kez devreye konulan “Kürdü Kürde kırdırtma” politikalarına sarıldı. Federe Kürdistan Bölgesi hükümetinde belirleyici olan Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP), sınır ötesi operasyonda Türkiye ile işbirliği içerisinde olduğu yönünde verdiği görüntü ve bu yönlü attığı bazı askeri adımlar gerilimi daha da tırmandırdı. 

AKP’nin siyaset anlayışı, yürüttüğü politikalar, HDP’nin kapatılmak istenmesi, sınır ötesi operasyon, KDP’nin tutumu ve Kürtler arasında baş gösteren tehlikeye ilişkin deneyimli Kürt siyasetçi Ahmet Türk açıklamalarda bulundu. 

1973 yılından bu yana aktif siyasetin içerisinde yer alan bir isimsiniz. 50 yıla yaklaşan bir tanıklık bu. Ülkenin en gerilimli süreçlerini kapsayan bu yıllarda Türkiye’de siyaset nasıl bir seyir izledi?

Türkiye tarihine baktığımızda özellikle Kürt inkarı üzerinde oluşturulmuş bir tarih var ve cumhuriyetten günümüze kadar Kürtleri susturmaya, sindirmeye yönelik bir anlayışın egemen olduğunu görüyoruz. Bu anlayışlar zamanın ruhuna uygun olarak bazen biraz geri çekiliyor ama Kürtlerin talepleri yoğunlaştıkça veya kazanımlar elde edildiği zaman bunların yeniden devreye girdiğini görüyoruz. 1994’leri hepimiz biliyoruz, 12 Eylül dönemini biliyoruz. Kürtleri sindirmeye, susturmaya yönelik çok ağır baskılar yaşandı. Faili meçhul cinayetler, köy yakmalar… Bütün bunlar yaşandı. Kürtler demokratik bir gelecekle ilgili bir şey istediği zaman, bir hamle yaptığı zaman bunu bitirmeye, sindirmeye yönelik hemen bir eylem planı ortaya konulduğunu görüyoruz. Peki, bunu kimler yapıyor? Elbette ki bugün ayyuka çıkmış durumda. Geçmişten beri bildiğimiz şeyler bugün yavaş yavaş Türkiye gündeminde tartışılmaya başlandı. Bakın 1993-94 yıllarında faili meçhul cinayetler çete-mafya-devlet ilişkilerini ortaya koyan birçok çalışma yaptık. Hatta bunları belgeledik. 

Hatırlıyorum, o dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ile bir gün görüşme yaptığımızda şöyle bir şey demişti: ‘Kurtla kuzu bir arada yaşayacak.’ Tabii bunu faili meçhul cinayetlerle ilgili tartışmaları açtığımızda, faili meçhul cinayetler yaşanıyor dediğimizde çok sinirlendi ve ayağa kalktı. Dedi ki; ‘Asker benim cebimde değil ki onu kontrol edeyim.’ Tabii ki çeteler-kontrgerilla eliyle özellikle Kürdistan coğrafyasında birçok faili meçhul, faili belli cinayetler ve Kürtler üzerinde yoğunlaşan sindirme politikaları yoğunlaştırıldı. Bunlar bir aradaydı. 

Vedat Aydın olayında Mesut Yılmaz o dönem başbakandı, bu görüşmeyi yaptığımızda. Bu olayla ilgili ‘Ben bilgi istedim bana bilgi vermediler’ diyordu. Tabii ki devletin içinde kendisini devletin sahibi gören bir çete yapılanması var. Bir mafya, kontrgerilla ve milliyetçi kesimlerin oluşturduğu gruplar her zaman Türkiye’de Kürtlere karşı bir eylemi veyahut bir siyaseti geliştirmişler. Bugün yavaş yavaş bunlar tartışılıyor. Türkiye’de Kürtler kazanımları elde ettiği zaman veyahut demokratik mücadelesinde başarılı olduğu zaman bunun önünü kesmeye yönelik hemen bir hamle yapılır ve bu kazanımları ortaya adam kaldırmaya yönelik bir baskının ortaya çıktığını görüyoruz. 

Kürtler bunları biliyor ama Türkiye halkının bir kısmı gerçekten yaşadıklarımızı, Kürtlerin yaşadıklarını, burada yaşanan sancılı, acı dolu dönemleri çok iyi bilmeyenler de var. Ama yavaş yavaş bugün Türkiye’de bir değişim ve dönüşüm oluyor. Düne kadar Kürtleri yalnızlaştıran politikalar yerine bugün gerçekten Kürtlerin dostları da olmuştur. Farklı halklardan bir destek gelmiştir. Kürtlerin haklı mücadelesini ne kadar haklı olduğunu görmeye başladılar. Ama toplumu değiştirip, dönüştürmeye yönelik bir projenin ortaya konulması lazım. 

Geçmişle yüzleştirecek bazı çalışmaları gerçekleştirmek gerek. Çünkü geçmişini bilmeyen bir toplumun içinde yaşıyoruz. Yaşanan olayları bilmeyen belli kesimler var. Kürtlere düşmanlık yapan ırkçı-milliyetçi bir kesim var. Ama toplumun bir kesimi de apolitik ve bu apolitik kesimi elinde tutmaya yönelik bir siyaset işliyor. Kürtleri potansiyel tehlike göstererek, Kürtleri bölücü göstererek apolitik kesimi, milliyetçi kesimi elinde tutmaya çalışan bir anlayış var. Bir de Kürtlerin kazanımlarını asla kabul etmeyen, Kürtlerin haklarını, kimliksel ve dilsel haklarını kabullenmeyen ve içselleştirmeyen bir anlayışla karşı karşıyayız.

‘DEMOKRATİK TOPLUM YARATARAK SORUNLARI ÇÖZEBİLİRİZ’

Bu yıllarda siyaset yürütmek nasıldı? Kişisel tarihinizde ne gibi izler bıraktı geçen yıllar, neleri biriktirdiniz?

Hak ve özgürlükler mücadelesi, çok uzun soluklu bir mücadele oldu. Bu mücadelenin tüm olumsuzluklara rağmen baskıcı anlayışa rağmen başarıya ulaşacağına inanıyoruz. Ama tabii ki yaşadığımız süreçler baktığımızda gerçekten zor süreçler oldu. Çok iyi biliyorsunuz HEP kapandı, Demokratik Parti kuruldu, arkasından Özgür Parti kuruldu, arkasından HADEP, DEHAP, Demokratik Toplum Partisi… Bütün bunlar tek tek Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kapatılmış oldu. Şimdi o döneme baktığımızda aldığımız oy oranı yüzde 5-6 ama gittikçe demokrasiye inananlar ve Kürtler daha başarılı bir çalışma yaparak en son 7 Haziran’da yüzde 13’lere çıktı. Bütün baskılara rağmen bunun ters teptiğini artık bunların görmesi lazım. Parti kapatmakla sonuç alınmayacağı ortada ama halen bu yöntemlere başvuruyorlar. Biz geçmişteki deneyimimizden yola çıkarak diyoruz ki parti kapatmanın bir anlamı yok. Kürtlere baskı kurmanın da Türkiye halklarına ve Kürtlere bir faydası yok. Yürütülen zulüm politikasının aslında ters tepeceğini görmeleri lazım. 

Bugünkü dünyamızda artık diyalogla, ortaklaşarak, demokratik bir toplum yaratarak sorunları çözebiliriz. Bunun ötesinde bir çözüm yolu yok. Baskıcı, sindirme politikalarıyla bu meseleler çözülmüyor artık. Geçmişte yaşadıklarımız ve bugüne geldiğimizde bütün bu olumsuzluklara rağmen bugün eğer bir halk ayaktaysa bir inancı var, bir talebi var; halkın meşru bir talebi var. Haklı, meşru talebiniz olduğu zaman asla kaybetmezsiniz, asla yılmazsınız. 

Bütün baskılara rağmen şimdi bakın 8-10 tane partimiz kapatıldı, birçok yöneticimiz cezaevine girdi ve bugün de hala devam ediyor. Bugün on binlerce Kürt siyasetçi içeride. Eğer bugün iktidar partisine bile bu kadar operasyon yapılsaydı, bu kadar baskı yapılsaydı AKP diye bir parti kalmazdı veya Cumhuriyet Halk Partisi diye bir parti kalmazdı. Ama bugün bu baskılara rağmen bu mücadele devam ediyorsa, bir inancın sonucudur, haklı bir mücadelenin sonucudur, özgürlük talebinin sonucudur. 

Türkiye’deki demokrasiye inananlar, Türkiye’de hak ve özgürlükten yana olan insanların bugün Kürt siyaseti üzerinde yürütülen baskıya karşı çıkmaları gerekir. Bunun yanlış olduğunu anlatmaları gerekir. Toplumun gerçekleriyle yüzleşmesi için bazı çalışmalar ortaya koyması gerekiyor. Eğer toplum geçmişiyle yüzleşecek bir noktaya gelmemişse gelecekle ilgili doğru projeleri ortaya koymaya imkan kalmıyor. Bütün mesele burada.

Siyaset yaşamınız boyunca hata yaptığınız, eksik kaldığınızı düşündüğünüz ya da içinizde uhde olarak kalan bir şey oldu mu? Şayet geriye dönme fırsatınız olsaydı neyi değiştirmek isterdiniz?

Tabii ki hata her insanın kabullenmesi gereken bir şeydir. Bir söz vardır; hatasız kul olmaz, mümkün değil. Ama olabildiğince bir halk adına yola çıktığımız için az hata yapma gibi bir sorumluluğumuz vardı. Biz bu konuda her zaman çok duyarlı davrandık. Bu toplumun, halkın kazanımları konusunda sade ve gerçekçi politikalar yürütmeye çalıştık. Sadece şahsımla ilgili değil, bütün partililerimiz. Türkiye’de tabii ki Kürtlerin beklentileri var. Kürtlerin o beklentileri bizim için önemliydi, bir gündem maddemizdi. Ama bizim siyasetimiz sadece Kürtlere hitap eden bir siyaset değildi. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesini gören bir siyaset. Türkiye halkının demokratik geleceği için çaba gösteren bir mücadele yürüttük. Geçmişte biraz bu konuda Türkiye’deki emekçilerle, sosyalist gruplarla olabildiğince yoğun ilişki kurmaya çalıştık. Orada çok başarılı olamadık ama son zamanlarda görüyoruz ki gerçekten bugün demokrasiye inanan emekçiler, sosyalistler, aydınlar, demokratlar yavaş yavaş partimizle bütünleşmeye başladı. Bir güç olarak ortaya çıkmaya başladı. 

Belki geçmişte yapamadığımızın bugün faturasını ödüyoruz. Biz daha Türkiye’ye hitap edebilecek, Türkiye demokrasi güçlerine hitap edebilecek bir siyaseti gerçekleştirebilseydik, belki daha geniş olurdu. Ama bugün bile bakıyorsunuz bütün halklar bu siyaset içerisinde var. Süryaniler var, Ermeniler var, emekçiler var, sosyalistler var, Kürtler var ama buna rağmen baskılar azalmadı. Tam tersine arttı. Demek ki ne yaparsak yapalım Kürt kimliğini savunduğumuz için, Kürtlerin haklarını ve hukukunu savunduğumuz için bir baskıyla karşı karşıya kalıyoruz. Hatayı sadece kendimizde aramamak lazım. Eğer devlet, ülkeyi yönetenler bir halkın kazanımlarını, bir halkın varlığını içselleştirmemişlerse bunun mücadelesinin kolay olmayacağını görüyoruz. Zor oluyor ama bütün zorluklara rağmen bugün geldiğimiz nokta Türkiye gündeminde önemli yeri olan bir siyasi harekettir. Bu siyasi hareketi susturmaya çalışan bir mantıkla karşı karşıyayız.

’12 EYLÜL MAHKEMELERİNDE BASKI VARDI’

Ülkeye, siyasete baktığınızda demokrasi, hukuk, hak ve özgürlükler konusunda Türkiye geçen bu zaman zarfında ne kadar yol alabildi?

12 Eylül dönemlerini de yaşadık. 12 Eylül’de çok kaba bir şiddet vardı. O dönem cezaevinde, cezaevi dışında yürütülen şiddet gerçekten anlatılması bile çok zor. Bir günlük cezaevi yaşamını belki bir kitaba sığdırabilirsiniz. Hukuksuzluğun, o işkencenin, her şeyin… Ama bugün baktığınız zaman devletin bütün kurumları bugünkü kadar kontrol altına alınmamıştı. Evet, bugün bütün kurumların daha fazla kontrol altına alındığını ve kurumların devletin ve iktidarın yürüttüğü siyasete uygun hareket ettiğini görüyoruz. 12 Eylül mahkemelerinde baskı vardı, işkence vardı ama kararlara baktığımızda o günkü yargı daha bağımsızdı; bana göre, öyle görüyorum. Bugün tamamen her şeyi kontrol altına alan, bütün her şeyin tekçi anlayışa geldiğini, tek bir kişinin ifadesi üzerine herkesin görevini yaptığını veyahut görevi ona göre yaptığını görüyoruz. 

Dünden bugüne geldiğimizde Türkiye’de demokraside bir gelişme yok. Gittikçe daralan bir demokrasi anlayışı var. Geçmişte sadece Türkiye’deki Kürtlere baskı ve zulüm vardı ama bugün Kürt hangi coğrafyada, hangi parçada yaşıyorsa onu hedef haline getiren bir anlayışla karşı karşıyayız. Bugün baskının daha sistemli olduğunu, hukuksuzluğun daha belirgin bir şekilde ortaya çıktığı bir dönemi yaşıyoruz.

Devletin algısı ve bu yönlü pratiklerini ifade ettiğiniz Kürt sorununun kökü Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar uzanıyor. Bugüne değin izlenen yok sayma, çözümsüzlük politikaları bu sorunu hangi noktaya taşıdı?

Kürt sorunu her zaman Türkiye’nin gündeminde olmuştur. Bugün de olacak yarın da olacak ama ifade ettiğim gibi baskıyla, sindirmeyle, Kürt siyasetini yok etmeye yönelik bir anlayışla bugün Kürt meselesinin üzerine geliniyor. Özellikle bu milliyetçi cephenin oluşturulmasından sonra artık Kürtlerin nefes almaması için her türlü şey yapılıyor. Fakat bu siyasetin ömrünün çok uzun olacağını sanmıyorum. Türkiye bu yükü kaldıramaz. Kürtleri ötekileştiren, düşman gören bir anlayış asla ayakta durma şansına sahip olamaz. Kucaklayıcı bir anlayış, toplumu barıştıran bir anlayışla sorunlar çözülmeli. Öyle bir dönemin geleceğine yürekten inanıyorum. Çünkü biraz önce söylediğim, Kürtlerin taleplerinin haklı ve meşru olduğunu kabul eden çok farklı kesimler de var. Bizimle beraber veyahut bunu içselleştiren insanlar siyaset yapıyor. Siyasetin içinde bir kesim oluşturdular. Bu nedenle bu baskılar son baskılar olarak Türkiye gündeminde kalacak ve bu yapılanların hesabı gelecekte sorulacak. Hesap vermek zorunda kalacaklar.  

Bunun ömrünün ne kadar uzun olacağını kestirmek zor. Bu toplumun değişim ve dönüşümüyle ilgili olan bir durumdur. Eğer toplum değişim ve dönüşümü gerçekleştirebilirse, ortak demokratik değerler etrafında halkların buluşması talebi güncelleştirirse, güçlenirse bence bu siyasetin ömrü çok uzun olmaz.

Yıllardır süren savaş koşulları içerisinde masanın diğer tarafından yer alan iktidarın kendisi tarafından bugün unutturulmaya çalışılan bir süreç yaşandı 2013-2015 yıllarında. Kürt sorunu bugünkü iktidar için ne ifade ediyor? Dün nasıl yaklaşıldı, bugün nasıl yaklaşılıyor?

Tabii o günler çok önemli zamanlardı, bunu görmek lazım. Şunu başından beri hep savundum; Kürtlerin hak ve hukukunu, özgürlüğünü içselleştirmezseniz, o problemi çözemezsiniz. Çünkü bu ülkede ‘Evet Kürtler bir halktır. Kürtlerin bir kimliği var. Kürtlerin bir dili var ama birlikte yaşamaya kararlı. Bunu kabullendiği gün sorunlar çözülecek’ diyecek birileri hep çıkacak. Bunları içselleştirmeden, kabul etmeden bu sorunların çözülmesi zor. Şimdi geçmişte Kürt sorununun çözümü konusunda bazı adımlar atıldı ama hiçbir zaman bu görüşmelerde talepler gündeme gelirken açık bir şekilde bu taleplerin yerine getirilmesi konusunda bir açıklama yapılmadı. Şimdi başında söylediğim gibi eğer bir meseleyi çok açık bir şekilde toplumla, halkla paylaşmaz, neler yapılacağını ifade etmezseniz bundan vazgeçersiniz. Tabii böyle bir şey oldu ve seçim döneminden önceydi. İşte böyle bir projeyle Kürtleri kazanacağını zannettiler ama tam tersi oldu. Kürtler karlı çıktı. Yüzde 10’lardan yüzde 13’lere çıktı. Bu projenin kendilerine yaramadığını görünce masayı devirmiş oldu. Mesele bu kadar basit. Bu kadar basit bakmak gerekiyor. Yoksa çözüm konusunda çok ciddi bir şey göremedim. Açıkçası Kürt sorununun çözümü konusunda çok ciddi bazı gelişmelerin olacağını tahmin etmiyordum. Bu işin sonucunun alınmasının kolay olmadığını, zor olacağını ama tabii ki buna rağmen biz sürece olumlu yaklaştık.

‘KÜRTLERİ SİNDİRMEYE YÖNELİK BİR SÜREÇ BAŞLADI’

Güvensizliğiniz hep mi vardı mevcut iktidara karşı?

Vardı. Sadece benim değil, herkesin vardı ama sonuçta bir adımdır. Bazı şeylerin tartışılması bizim açımızdan önemliydi. Bunun Türkiye gündemine gelmesi önemliydi. Bunun sonuç vermeyeceği ihtimali üzerinde de tartışıyorduk. Başında söylediğim gibi bir şeyi çözmek için ona inanmak lazım. Kürtlerin hak ve özgürlüklere sahip olmaları gerektiği inancının olması gerekiyor. Bunun çözümünü talep edenlerin, bu konuda siyaset yürütenlerin, Kürtlerin bir halk olduğunu bu halkın bazı hakları olduğunu kabullenmesi gerekiyor ama bu konuda çok ciddi bir şey yoktu. Bu nedenle bunun çok sonuç alıcı olmayacağını biraz tahmin ediyorduk.

Kürt halkı sorununun çözümü konusunda ana muhatap olarak işaret ettiği isim PKK Lideri Abdullah Öcalan. Dün devlet heyetlerinin İmralı’ya gidip görüşmeler gerçekleştirdiği Öcalan, bugün ne avukatı ne de ailesiyle görüştürülüyor. Bu tecridin amacı ne?

Kürtleri sindirmeye, Kürt siyasetini yok etmeye, Kürtleri soruşturmaya yönelik bir süreç başlatıldı. Sayın Öcalan’ın bütün mesajlarında ülkede barışın kalıcı hale gelmesi için mesajlar vereceğini biliyorlardı. Bu nedenle baskının oluştuğu bu süreçte Öcalan’ın avukatlarıyla, ailesiyle görüşmesini engellediler. Çünkü Öcalan’ın mesajları açıktı. Kendim de görüştüm. Bu ülkede artık demokratik siyaset belli bir mesafe almıştır. Bu sorunun barışçıl yöntemlerle, diyalogla görüşmelerle çözülmesinin gerektiği inancını ortaya koymuştur. Halen de o inançta. Ama bu mesajların topluma ulaşması yürüttükleri siyasete ters. Bu nedenle böyle bir tecridi yürütmektedirler. 

Türkiye’deki mevcut çeşitliliğe rağmen bugün “tek devlet, tek bayrak, tek millet, tek vatan” söylemleriyle ifadesini bulan statükonun ülkeyi sürüklediği yer neresi? Bu siyasetin başarı şansı var mı?

Dünyadaki tek anlayışların muvaffak olmadığını görüyoruz. Dünyaya baktığımızda tekçiliği, tek kişinin yürüttüğü siyasetin sonuçlarının vahim olduğunu görüyoruz. İşte geçmişte Almanya’da, İspanya’da, diğer ülkelerdeki tekçi zihniyetler… Sonuçta bunlar yıkıldı. Tekçi anlayışların bu ülkede de çok uzun sürmeyeceğine inanıyorum. Bu nedenle bu son dönem daha çok baskıyla karşı karşıya olduğumuz bir dönem. Hani tavuğun yumurtlayacağı dönem zor olur diyorlar. Bu dönem de artık baskının arttığı bir dönem. Kürtleri baskı politikalarıyla sindirmeye çalışıyorlar. Ama bu politikayı ne kadar sürdürebilirler? Bir yıl-iki yıl sürdürebilirsiniz. Ne yapacaksınız ondan sonra? Bütün dünyayı işgale mi gideceksiniz? Kürtlerin yaşadığı bütün parçaları işgal edip de orada mı kalabileceksiniz? Hayır. Mutlaka bir gün geriye dönüş olacak ve farklı bir siyaset kendiliğinden gündeme gelecek. Yürütülen siyasetin yanlış olduğu toplum tarafından görülecek, gerçek ortaya çıktığı zaman o siyasetten vazgeçilecek.

İktidarları, devletin sistemini değiştirebilecek güç toplumun örgütlü gücüdür. Toplumun örgütlü gücü büyüdükçe farklı bir siyasetin gelişmesinin önü açılmış olacak. Öyle bakmak lazım. Şimdi bugün toplum yavaş yavaş bir örgütlenme özellikle kadın hareketleri çok güçlü bir hale gelmiştir. İstanbul Sözleşmesi’nden tutun kadın cinayetlerine karşı yürütülen politikalara, hukuksuzluklara bakın. Bir kadın örgütlenmesi var ama umut ediyorum ki bu örgütlenmeler sadece kadınlarla sınırlı kalmasın. Diğer kesimlerde de örgütlü bir yapının oluşması gerekir. Çünkü örgütlü yapılar, sonucu değiştiren yapılardır. 

Bir eleştirim daha var. Zaman zaman açıklamalar yapmak, iktidarı eleştirmek yetmiyor. Halka ulaşmanın formüllerini oluşturmak lazım. Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 80’i yoksullukla karşı karşıya. Peki, bu yoksul toplumun bu iktidarı niçin desteklediğini halka doğru anlatmazsanız bunu değiştiremezsiniz. İçine gireceksiniz. Bu halkla birlikte siyaset yöneteceksiniz. İstanbul’dan inip, Anadolu’ya geçip siyaset yürüteceksiniz, halkı bilinçlendireceksiniz. Toplumu gerçeklerle yüzleştireceksiniz, projeler ortaya koyacaksınız. Bugün bu dönemin geldiğine inanıyorum, kısacası artık buna inanıyorum.

Bu eleştirileriniz doğrultusunda yöneltecek olursam, Türkiye’deki mevcut durumu değiştirme konusunda muhalefet umut veriyor mu?

Tabii ki eleştirilecek çok yan var. Sonuçta Kürtler bunun muhasebesini yapmak zorunda. Bugün Türkiye siyasetinin tamamında milliyetçi damar çok güçlü. Bunun değişmesi gerekiyor ama siyasi partiler de kendisini değiştirmek zorunda. Cumhuriyet Halk Partisi sol, sosyal demokrat parti olduğunu söylüyor ama bu sol ve sosyal demokrat projeleri ortaya koyacak bir noktada değil. Halen milliyetçilerin savurduğu tehditler karşısında eğilip, bükülen bir siyaset yürütmektedirler. Bu kendileri açısından hem puan getirmeyecek hem eleştirilecek bir siyaset olarak Türkiye gündeminde ve bizim gündemimizde duruyor. 

Bakınız sonuçta demokrasi için bir yürüyüş yaptınız, gittik yolda karşıladık. Erdoğan, her gün ‘İşte bölücülerle kol kola’ diye eleştiriler yaptı, buna bile cevap vermedi. Bu eksiklikler var ama son dönemde yavaş yavaş bazı şeylere sahip çıktığını görüyoruz. İşte partinin kapatılmasıyla ilgili yaptığı açıklama. En azından öyle bir açıklama beklediğimizi tahmin etti ki böyle bir açıklama yaptı, iyi bir şey oldu. Siyasi partilerin kapatılmasıyla ilgili son dönemde yapılan açıklamalar fena değil. Burada demokrasi için ortaklaşmak lazım. Biz demokrasi için ortaklaşma deyince ‘Bölücüler’ diyorlar. Biz kimseyle yan yana gelmek için bir seçimde ittifak düşünmüyoruz. Biz demokrasi için bir ittifaka varız, diyoruz. Yoksa seçime gireriz. Kendi başımıza yüzde 10 barajını da aşıyoruz ama Türkiye’nin demokratik güç birliğini kurma ihtiyacı var. Türkiye’nin ortak demokratik değerler etrafında buluşması için projeler ortaya koymaya ihtiyacı var. Bizim söylediğimiz bu. Yoksa kimsenin şemsiyesi altında seçime girmek gibi bir talebimiz yok. Böyle bir anlayışımız da yok. Onu da çok açık söylüyoruz ama bunu suiistimal ediyorlar. 

Bizim ittifakımız demokrasi ittifakıdır. Bizim istediğimiz seçim ittifakı değildir. Biz demokrasi için varız. Demokratik gelecek için kim olumlu adım atarsa onlarla beraber bu projenin gerçekleşmesi için çaba gösteririz destek veririz. Bizim anlayışımız budur. 

Kürt sorunu bu noktada ne derece belirleyici? Eleştirdiğiniz CHP, iki yıldır bir Kürt raporunu dahi açıklamadı. Kürt sorunu mevcut muhalefet için ne anlam ifade ediyor?
 
Bu konuda çok partileri gündeme alıp, eleştirmeyi doğru bulmuyorum. Genel muhalefet Kürtlerin meşru ve makul talepleri karşısında gerçekten tutarsız. Güven verici bir politika izlenmiyor.

HANGİ DEVLET?

Biraz önce devletin değişme zamanı geldiğini söylediniz… 

Toplum bunu değiştirecek, kendiliğinden değişmez.

Evet, ama “hangi devleti” sorusu çıkıyor ortaya. Nitekim bugün derin devlet olgusu gerçekliği çokça gündemde. 93 yıllarına atıfta bulundunuz. Turgut Özal’ın şüpheli ölümünden tutalım bu zamana dek yaşananlar, ortaya çıkan-çıkmaya devam eden bilgilere baktığınızda derin devlet Türkiye’de nasıl bir konumda yer aldı?

Gerçekleri topluma taşımak lazım. Bunun için ne yapacaksınız? 1994 yılında neler yaşanmış, 95’te neler yaşanmış? Kürtler hangi dönemde baskıyla karşı karşıya kalmış. Haksız ve hukuksuz uygulamalar nelerdir? Bunları toplayıp özellikle barolarımız, hukukçularımız bunları bir iddianame haline getirmeli. Türkiye toplumuna bunu taşıyacak, toplumun bu gerçeklerle yüzleşmesini sağlayacak. Siyasete biraz böyle bakmak lazım. Yoksa ‘efendim savcı dava açmış haksız bir dava.’ O savcı zaten devletin, iktidarın getirdiği bir şeydir, bağımsızlığı kalmamış. O zaman ne bekliyorsunuz? O zaman toplumun demokratik geleceğiyle ilgili projeleri yapmak lazım ve bunu paylaşmak lazım. Eğer bugün savcılar bir iddianame hazırlıyorsa; Can Dündar’ın dediği gibi bugün hukukçularımız da karşı bir iddianame hazırlayıp, devletin bütün suçlarını mafya-siyaset-devlet ilişkilerini ortaya koyacak bir çalışmayı yapması lazım. Bu yapıldığı zaman yavaş yavaş insanlar bunun üzerinde düşünmeye başlayacak. 

Şimdi buna inanıyorum; Türkiye’de evet bir milliyetçi kesim var. Ama bunun üç katı kadar apolitik kesim var. Gerçekten dünyadan haberi olmayan yaşananlardan haberi olmayan özellikle Orta Anadolu’da böyle birçok apolitik kesim var. Bu apolitik kesimi Türkiye’deki yaşananlarla yüzleştirmek çok önemlidir. O zaman bu iktidarın ne kadar güç kaybettiğini göreceksiniz. Şimdi bu iktidarı ayakta tutan kimdir? Milliyetçi ve apolitik kesimdir. Bugün Kürtler üzerine gelerek, Kürtler üzerinde diğer partileri Kürtlerle temas kurduğunda eleştiren anlayış. O apolitik kesimi elinde tutmaya yönelik tek bir çalışma yapıyor. Ayrıca bir tarafta Kürtlerden rahatsız, bir taraftan da bizi öcü gibi gösterip, bu kesimi elinde tutan, tutmaya çalışan bir anlayışla karşı karşıyayız. Terazinin iki kefesi var burada. 

Siyasi soykırım operasyonları, kayyım atamaları ve milletvekili tutuklamalarıyla girişilen irade gaspı HDP’nin kapatılmak istenmesine kadar uzandı. 1993’tem HEP’in kapatılmasından bugüne bu politika sonuç vermediği halde neden hala bu adımda ısrar ediliyor o zaman?

Bize göre sonuç alıcı değil. Bu adımların ne Türkiye’ye ne devlete hiçbir insana yararı olmayan, sadece zarar veren eylemlerdir veyahut alınan kararlardır. Tabii ki devletin mantığı ve bu iktidarın mantığı farklı. Geçmişte devletin bir mantığı vardı. Hep sorunları baskıyla çözme anlayışı egemen olmuş. Geçmişte işte Dersim olaylarından tutalım bugüne kadar baktığımızda terbiye etme, cezalandırma mantığı egemen olmuş. Bizim söylediğimiz ise bu mantığın yanlış olduğu, bu mantığın kimseye bir yarar getirmeyeceğini söylüyoruz. Şimdi halkın iradesiyle seçilmiş yerel yönetimler, yerel iktidarlara sahip olmuş, toplumla bütünleşmiş bir sürece antidemokratik uygulamalar ile son veriyorsun. Halkın iradesine saygı göstermiyorsun. Halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine kayyım atayarak, memurlar atayarak bu halkın iradesini yok etmeye çalışıyorsun. Bize göre yanlışın ötesinde; demokrasiye, toplumun geleceğine, Türkiye’nin geleceğine ve Kürt halkının geleceğine bir darbedir. Ama kendileri nasıl bir mantıkla bunu doğru buluyor onu da anlamış değiliz. Şaşkınlıkla karşılıyoruz. Çünkü biz biliyoruz ki dünyadaki bütün sorunlar diyalogla, birbirini anlayarak, uzlaşarak çözülmüş. Uzlaşı ve diyalog mantığının dışındaki tüm anlayışlar toplumun geleceğini hep zarar vermiştir ama bunu görmekten aciz bir yaklaşımla karşı karşıyayız. 

İçte yürütülen bu siyasi baskıyla birlikte hem Kuzey ve Doğu Suriye hem de Federe Kürdistan Bölgesi’nde yönelik atılan askeri adımlar, sürdürülen operasyonlar var. Bu operasyonlarla Kürt sorununu ortadan kaldırmak mümkün mü? 

Mümkün değil. Bu 21’inci yüzyılda baskı kurarak, tehditle, sindirme, yok etme politikalarının sonuç almayacağı ortada. Günümüz dünyasında tekniğin, teknolojinin geliştiği, iletişimin geliştiği, dünyanın küçüldüğü bir dönemde güçleri yettiğince bir baskı kurarak yürütmeye çalışıyorlar. Ama bu nereye kadar devam eder. Bu politikaların bir sonucu olarak yarınımıza yürüyoruz. Öyle görüyorum. Bu kadar yoğun, Kürtlere saldırının bir son safhası olarak görüyorum. Bunun ötesinde nereye gidecekler? Bunun ötesinde daha fazla ne kadar bir baskı oluşturacaklar onu da bilemiyorum. Diyorlar ya; aydınlığa geçişin olduğu karanlık bir dönem yaşıyoruz. Karanlık dönem ne kadar sürer? Tabii ki bu biraz bizim örgütlülüğümüze, örgütlü yapınıza bağlı. Bu yürütülen siyaseti toplumu bilinçlendirerek, örgütleyerek bu dönemi uzatmama adına bizim de yapacağımız çok şeyler var. Örgütlü yapıyı daha güçlü bir hale getirmek lazım. Türkiye halkının bu konuda yaşanan gerçeklerle yüzleştirmek lazım ki, bunlar elbette ki bu karanlık dönemin kısa sürmesine vesile olur.

Öte taraftan Türkiye’nin operasyonlarına dair sergilediği tutum, AKP ile kurduğu ilişki nedeniyle KDP’ye yönelik eleştiriler var…

Bu konuda ulusal birlik, bir ulusal konferans etrafında Kürtlerin bir araya gelmesi konusunda epey çaba sarf ettik. Çalışmalar içerisinde ben de yer aldım ama maalesef gerçekleştiremedik ve bugün bir birliğini almamasından dolayı büyük acılar yaşandı. Eğer, bugün Kürt siyasetleri, bütün Kürt sivil toplum örgütleri veyahut Kürtler adına siyaset yapanlar ortak bir anlayışla bu sürecin karşısına dikilmiş olsaydı, belki bazıları rahat rahat böyle cirit atmazdı.

Kürt güçleri arasında çatışma riski söz konusu. Bu yönlü lokal örnekler de var. Bu durumun önüne geçmek için ne yapılması gerekiyor?

Dikkatle izliyoruz. Burada aslında geçmişte Mesut Barzani’nin söylediği; ‘Kürtler artık kardeşlerine asla silah çekmeyecek’ sözü var. KDP’nin ve Sayın Barzani’nin bunu unutmaması gerekiyor. Bu sıkıntıların aşılması için bir ortak komisyon oluşturulması gerekiyor. Olayların, bu son gelişmelerin nedenlerinin araştırılması gerekir ve gerekirse yanlışlık nerede ise bu yanlışlığı çok açık dile getirip, birbirimizden özür dilemeliyiz. Varsa bir yanlışlık, bunu izah etmek gibi bir sorumlulukla da karşı karşıyayız.

Bugüne kadarki siyaset sizde böylesi bir izlenimi uyandırdı mı?

Maalesef yok. Tabii ki bugün Kürt siyasetinin bir kesimi hala Türkiye devletinin farklı kesimlerin etkisi altında. Bağımsız bir politika yürütmekten adeta aciz bir durumda. Bu da sorunların çözümünü zorlaştırıyor maalesef.

Son Haberler

İran’ın saldırısında Komala üyesi 9 savaşçı hayatını kaybetti

İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu (Komele) üst düzey yetkilileri,...

İmralı heyetinin çerçeve yasa turu: AKP ve Bahçeli ziyaretlerinde neler konuşuldu?

İktidarın "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırdığı yeni çözüm sürecinin yasal...

Hizbullah’a giden dev silah sevkiyatı engellendi

Suriye İçişleri Bakanlığı, Suriye makamlarının Irak sınırı yakınlarında, aralarında insansız hava araçları ve uzun menzilli füzelerin de bulunduğu "büyük bir gelişmiş silah sevkiyatını" engellediğini duyurdu. Bakanlık, ilk işaretlerin mühimmatın Lübnan'daki İran destekli Hizbullah hareketine gönderilmek istendiğini gösterdiğini ekledi. Bakanlık açıklamasında, "Uzman birimler, Suriye-Irak sınırı boyunca devasa bir gelişmiş silah sevkiyatı girişimini boşa çıkardı" denildi ve silahların sınır bölgesinde "şüpheli bir şekilde park edilmiş" bir aracın içinde bulunduğu belirtildi. Araçta yapılan aramada "uzun menzilli füzeler, tanksavar güdümlü füzeler ve İHA'ların" yer aldığı bir cephanelik bulunduğu; ilk incelemelerin sevkiyatın Suriye üzerinden Lübnan'a, nihayetinde Hizbullah'a ulaştırılmak üzere planlandığını gösterdiği ifade edildi. Bakanlık, olayın ayrıntılarını belirlemek, sorumluları tespit etmek ve operasyonla bağlantılı şebekeleri takip etmek amacıyla soruşturmanın sürdüğünü kaydetti. Beşar Esad'ın Aralık 2024'te devrilmesine kadar İran, Lübnan'daki Hizbullah'a silah ulaştırmak üzere Suriye üzerinden geçen lojistik hattı kullanıyordu. Esad yönetimindeki Suriye; devlet altyapısını, askeri tümenlerini ve sınır kontrolünü İran tarafından sağlanan silahların geçişini kolaylaştırmak için kullanıyordu. Özellikle kara yolu, ağır silah sevkiyat hattının bel kemiği görevini görüyordu. Bu hattın ana giriş noktası, Suriye tarafında Elbu Kemal olarak bilinen ve Tahran liderliğindeki "Direniş Ekseni" ile bağlantılı Iraklı silahlı grupların tarihsel olarak nüfuz sahibi olduğu Batı Irak'taki El-Kaim sınır kapısıydı. Rotalar Esad'ın düşüşünden sonra kesintiye uğradı Silahlar, çeşitli resmi ve gayri resmi geçiş yolları üzerinden İran'dan Irak ve Suriye yoluyla Hizbullah'ın kalesi olan Lübnan'daki Bekaa Vadisi'ne aktarılıyordu. Bu rotalar Esad'ın düşüşünden sonra kesintiye uğradı. Bu operasyondan önce Suriye güvenlik güçleri, haziran ayında batıdaki Humus vilayetine bağlı Talkalakh yakınlarındaki El-Amiriye sınır köyünde bir roket kaçakçılığı girişimini engellemişti. Suriye sınır muhafızları bu yılın başlarında da büyük bir tüfek, roketatar ve tanksavar mermisi deposu ele geçirmişti. O dönemde İçişleri Bakanlığı Sözcüsü olan Nureddin el-Baba, Şam'ın "Hizbullah bağlantılı lojistik ağları tamamen çökertmekte" kararlı olduğunu belirtmişti. 2025 yılı sonlarında Suriye makamları, Humus'un el-Kusayr bölgesindeki bir depoya baskın düzenleyerek 200 roketi ele geçirmiş; İçişleri Bakanlığı bu operasyonu "eski rejimin geride bıraktığı vekil ağlarının doğrudan tasfiyesi" olarak nitelendirmişti. Dün ele geçirilen mühimmat, Esad'ın düşüşünden bu yana gerçekleştirilen en büyük operasyon olsa da, geçici Suriye yönetimi altındaki bu tür girişimlerin sonuncusu olmayacağı öngörülüyor. Suriye İçişleri Bakanlığı operasyonla ilgili bugün yaptığı açıklamada, "Suriye topraklarının silah kaçakçılığı için bir geçiş noktası veya fırlatma rampası olarak kullanılmasına” izin vermeyeceklerini bildirdi. Açıklamada, Suriye’nin ya da komşularının güvenliğini tehdit eden herhangi bir faaliyete izin vermeyecekleri de vugulandı.

Ahbap soruşturması: Haluk Levent tutuklandı

Ahbap Derneği soruşturmasında gözaltında bulunan ve savcılıktaki ifade işlemleri...

CENTCOM: İran’a yönelik 90 dakikalık yeni saldırı dalgasında savunma sistemi vuruldu

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran'a yönelik yeni hava saldırısı dalgasının tamamlandığını duyurdu. Açıklamada, saldırıların İran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçen ticari gemileri tehdit etme kapasitesini zayıflatmayı amaçladığı belirtildi. CENTCOM'un X hesabından yapılan açıklamaya göre, CENTCOM, saldırı dalgasının 15 Temmuz Doğu Amerika saatiyle (ET) 21.00'de, Erbil saatiyle ise 16 Temmuz 04.00'te tamamlandığını duyurdu. Açıklamada, ABD güçlerinin İran'a ait komuta merkezleri, hava savunma sistemleri, füze ve insansız hava aracı (İHA) kapasitesi ile kıyı gözetleme tesislerini hedef aldığı ifade edildi. Açıklamada, "ABD güçleri, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçen ticari gemilerde görev yapan masum denizcileri tehdit etme kabiliyetini daha da azaltmak amacıyla İran'ın komuta merkezlerine, hava savunma tesislerine, füze ve insansız hava aracı yeteneklerine ve kıyı gözetleme tesislerine saldırdı" denildi. CENTCOM’un açıklamasında "Bender Abbas da dahil olmak üzere birden fazla noktadaki hedefleri vurmak için hassas mühimmat kullanıldı" denildi. Komutanlık, bu sabah düzenlenen ayrı bir operasyona da değinerek, Amerikan güçlerinin 90 dakika süren bir saldırı dalgasında Büyük Tunb Adası'ndaki kıyı savunma sistemleri ile seyir füzesi mevzilerini vurduğunu bildirdi. Açıklamanın sonunda ise, "ABD ordusu, Başkomutan'ın talimatı doğrultusunda İran'ı sorumlu tutmaktadır" ifadelerine yer verildi. CENTCOM, son günlerde İran'ın askeri altyapısına yönelik peş peşe operasyonlar düzenlediğini açıklarken, Washington yönetimi saldırıların özellikle Hürmüz Boğazı'ndaki uluslararası ticari deniz trafiğine yönelik tehditleri azaltmayı hedeflediğini savunuyor. Saldırılar, ABD ve İran arasında Hürmüz Boğazı konusunda tırmanan gerilimlerin ortasında gerçekleşti; Amerikan güçleri İran'a saldırırken, Tahran da Pakistan arabuluculuğuyla kalıcı bir çözüme ulaşmayı hedefleyen çerçeve anlaşmasına rağmen bölgedeki ABD askeri üslerine saldırılarla karşılık verdi.

Haluk Levent emniyetteki ifadesinde neler söyledi?

Ahbap Derneği'ne düzenlenen operasyonda gözaltına alınan müzisyen Haluk Levent,...

YBŞ, tüm Kürt partilerin katılımıyla kongre düzenliyor

Irak'ta hükümetin güvenlik reformu kapsamında yürüttüğü silahlı grupların devlet kurumlarına entegrasyon süreci hız kazandı. Program çerçevesinde bazı gruplar silahlı kanatlarını feshederken, bazıları ise sürece katılmayı reddetti. Öte yandan YBŞ yarın bir kongre düzenleyecek. KDP de kongreye katılım için davet aldı. Irak Başbakanı Ali Zeydi hükümeti tarafından oluşturulan "Devlet Kontrolünde Silahların Toplanması ve Bağların Kesilmesi Komisyonu", silahlı grupların personel envanterini, maaş sistemini ve komuta zincirini belirleyerek bu yapıların Savunma veya İçişleri Bakanlığı bünyesine nasıl entegre edileceğini değerlendirecek. Birçok grup feshedildi Entegrasyon programının ilk aşamasında idari ve mali denetim sağlanırken, daha sonra eğitim, rütbe uyumu ve komuta birliği gibi teknik süreçlerin tamamlanması planlanıyor. Bu kapsamda 4 Haziran'da Samarra'da düzenlenen törende Seraya es-Selam'ın feshi ilan edildi. Törene Iraklı askeri yetkililer de katıldı. Parlamentoda Sadikun Hareketi aracılığıyla temsil edilen ve Haşdi Şabi bünyesindeki en büyük gruplardan Asaib Ehl el-Hak da silahlı kanadını feshederek siyasi faaliyetlerini sürdürme kararı aldı. İmam Ali Tugayları ise 2 Haziran'da Haşdi Şabi ile ilişkisini sonlandırdığını açıkladı. Grup, silah envanteri ve personel bilgilerini 10 Haziran itibarıyla hükümet komisyonuna teslim etti. Bazı gruplar silahlarını teslim etmeye yanaşmıyor Buna karşılık Irak Hizbullahı, Seyyid Şüheda Tugayları, Nuceba Hareketi, Seraya Evliya el-Dem, Eshabul Kehf ve Kerbela Tugayları, silahların teslim edilmesine yönelik programa katılmayacaklarını açıkladı. Şengal'deki güvenlik yapısı da gündemde: YBŞ kongreye gidiyor, KDP de davet edildi Entegrasyon sürecinin Şengal'deki silahlı yapıları kapsayıp kapsamayacağı da tartışma konusu oldu. Haşdi Şabi Başkanı Falih el-Feyyad, Ninova Diyalog Sempozyumu'nda yaptığı konuşmada, üç ay içerisinde Şengal'in tamamının, özellikle de Şengal Dağı'nın Irak güvenlik güçlerinin kontrolüne gireceğini söyledi. Feyyad'ın açıklamasının ardından, Şengal'de faaliyet gösteren  Şengal Direniş Bilirlikleri YBŞ ile kadın birlikleri  YJŞ'nin entegrasyon sürecine dahil edilip edilmeyeceği konusunda tartışmalar başladı. Konuya ilişkin Irak hükümeti tarafından henüz resmi bir açıklama yapılmadı. IŞİD karşıtı Uluslararası Koalisyon'un Irak'taki görev süresinin eylül ayında sona ermesinin beklendiği bir dönemde yürütülen güvenlik reformu, ülkedeki silahlı yapıların geleceği açısından önem taşıyor.

Türkiye Gündemi

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.

Irak ve Türkiye petrol konusunda anlaştı

Irak Petrol Bakanlığı, Ankara'da Türkiye ile gerçekleştirilen görüşmelerin ayrıntılarını açıkladı. Bakanlık, Irak ve Kürdistan Bölgesi petrolünün Türkiye üzerinden ihracatının devam edeceğini, kısa süre içinde ise yeni bir uygulama protokolünün imzalanacağını duyurdu.   Bakanlığın açıklamasına göre, Irak Petrol Bakanı Basim Muhammed Abadi'nin talimatıyla Petrol ve Dışişleri bakanlıklarından üst düzey yetkililerden oluşan Irak heyeti, çarşamba ve perşembe günleri Ankara'da temaslarda bulundu.Görüşmelerde, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması'nın geleceği ile ham petrol ihracatının sürdürülmesine yönelik mekanizmalar ele alındı. Irak heyetine Petrol Bakan Yardımcısı Nasir Aziz ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Hüseyin Bahrululum başkanlık etti. Heyet, Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile bir araya geldi. Toplantıya Irak Petrol Bakanlığı yetkililerinin yanı sıra Kürdistan Bölgesi Doğal Kaynaklar Bakanlığı temsilcileri de katıldı. "Petrol ihracatı kesintisiz sürecek" Irak Petrol Bakanlığı, Başbakan Ali Falih Zeydi'nin talimatları doğrultusunda tarafların teknik ve hukuki koordinasyonun sürdürülmesi konusunda önemli ölçüde mutabakata vardığını belirtti. Açıklamada, "Bir sonraki aşamada imzalanacak uygulama protokolü, Irak petrolünün, Kürdistan Bölgesi petrolü de dahil olmak üzere, ihracatının kesintisiz devam etmesini sağlayacaktır" denildi. Bakanlık, söz konusu protokolün geçiş süreci niteliği taşıyacağını, mevcut anlaşmanın sona ermesinin ardından bir yıldan kısa sürede Bağdat ile Ankara arasında yeni ve uzun vadeli bir anlaşmanın imzalanmasının hedeflendiğini bildirdi. Erbil: Bir yıllık geçiş protokolü üzerinde uzlaşı sağlandı Kürdistan Bölgesi Doğal Kaynaklar Bakanlığı da cuma günü yaptığı açıklamada, Irak Dışişleri ve Petrol bakanlıkları ile Kürdistan Bölgesi Doğal Kaynaklar Bakanlığı temsilcilerinden oluşan ortak heyetin Ankara'da Türk yetkililerle bir dizi görüşme gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklamada, enerji alanındaki iş birliğinin güçlendirilmesi ve Irak-Türkiye Petrol Boru Hattı Anlaşması'nın süresinin dolmasının ardından petrol ihracatının kesintisiz sürdürülmesine yönelik mekanizmaların ele alındığı belirtildi. Bakanlığa göre taraflar, Irak petrolünün ihracatının bir yıl daha devam etmesini sağlayacak uygulama protokolünün hazırlanması ve iş birliğinin sürdürülmesi konusunda anlaşmaya vardı. Bu süre içerisinde iki ülke arasında uzun vadeli yeni bir anlaşmanın hazırlanarak imzalanmasının planlandığı ifade edildi. Amanc Rahim: Geçici protokol imzalandı Kürdistan Bölgesi Bakanlar Kurulu Sekreteri Amanc Rahim, Irak ve Türkiye'nin hem Irak hem de Kürdistan Bölgesi petrolünün Ceyhan limanı üzerinden sevkiyatının sürdürülmesi konusunda yeni bir "geçici protokol" imzaladığını duyurdu. Amanc Rahim, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, her iki tarafın da Kürdistan-Ceyhan boru hattı üzerinden petrol sevkiyatının devamını güvence altına alan bir protokol imzaladığını belirtti. Protokol "geçici" nitelikte Amanc Rahim’in verdiği bilgilere göre imzalanan bu protokol, süreci kesintiye uğratmamak adına atılmış "geçici" bir adım olma özelliği taşıyor. Protokolün temel amacı, tarafların Ceyhan limanı üzerinden yapılacak petrol ihracatı için yeni ve uzun vadeli bir stratejik anlaşma hazırlamasına zemin oluşturmak. Rahim, kalıcı ve uzun vadeli yeni anlaşmanın hazırlanıp imzalanmasının yaklaşık bir yıl sürmesinin beklendiğini ifade etti. 53 yıllık anlaşmanın süresi doluyordu Irak ve Türkiye arasındaki ilk ham petrol boru hattı anlaşması 27 Ağustos 1973 tarihinde imzalanmıştı. Yarım asrı aşkın süredir yürürlükte olan bu tarihi anlaşma, Türkiye hükümetinin daha önceki kararı uyarınca 27 Temmuz 2026 tarihinde sona erecekti.  

Dem Parti, yeni kadrolarla kongreye gidiyor

DEM Parti, 20 Eylül’de Ankara’da gerçekleştireceği 5'inci Olağan Büyük Kongresi hazırlıklarını sürdürüyor. Kongre tarihinin netleşmesi ile birlikte yeni dönem çalışmaları da başladı. MA’nın parti kaynaklarından aktardığına göre çözüm süreci kapsamında temmuz ayında Meclis’ten geçmesi beklenen “çerçeve yasa” ile birlikte DEM Parti de yeni dönemi karşılamaya hazırlanacak. Bu kapsamda parti içi bir genelge yayınlandı. Genelgede kongrenin “Demokratik Cumhuriyet ve Üçüncü Yol” perspektifi ile değişim ve yeniden yapılanma kongresi olarak ele aldığı belirtildi. MA’nın aktardığına göre değişim ve yeniden yapılanma hem kadro hem de örgütsel yapıda yenilenme sağlanması perspektifine odaklanacak. Genelgeye göre DEM Parti,  1– 14 Temmuz tarihleri arasında genişletilmiş il toplantılarını gerçekleştirecek. Genişletilmiş il toplantılarına DEM Parti’nin yanı sıra DEM Parti’ye yakın kurumlardan da kişiler katılacak. Genişletilmiş il toplantılarının ardından DEM Parti tarafından 20-30 Temmuz tarihleri arasında bölge konferansları gerçekleştirilecek. 7 bölgede gerçekleştirilecek bölge konferanslara, genişletilmiş il toplantılarından seçilen delegeler katılacak ve büyük kongreye öneriler sunulacak. İl toplantıları ve bölge konferanslarının ardından ortaya çıkan sonuçlar 5- 12 Ağustos tarihlerinde merkezi çalıştay yapılarak, bütünlüklü olarak ele alınacak. Tartışmalar neticesinde üzerinde uzlaşılan görüşler 20 Eylül’de yapılacak 5. Olağan Büyük Kongre'ye sunulacak. “Genişleme Komisyonu yeni kişileri partiye almaya çalışacak” Ayrıca Kongre Hazırlık Komisyonu bünyesinde oluşturulacak olan Genişleme Komisyonu, farklı çevrelerden siyasetçiler, yazarlar, akademisyenler, siyasi parti veya toplumsal temsili olan kişiler ile bir araya gelerek partiye katılmaları yönünde çalışmalar yürütecek. Bunun yanı sıra DEM Parti, kongre sürecine giderken farklı kesimlerle tematik buluşmalar da gerçekleştirecek ve bu alanlara ilişkin de kendisine bir yol haritası çıkaracak.

Kurtulmuş: Süreç iyi gidiyor, bütün iç ve dış şartların olumlu olduğu bir dönemdeyiz

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, CNN Türk canlı yayınında çözüm sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Sürecin önemli ölçüde tamamlandığını belirten Kurtulmuş, çıkarılması planlanan yasal düzenlemenin af değil, infaz düzenlemesi niteliğinde olacağını söyledi. "İşin çoğunluğu bitmiştir" Sürece ilişkin konuşan Kurtulmuş, "Bana göre işin çoğunluğu bitmiştir. Yakın zamanda artık terör, Türkiye'nin tamamıyla gündeminden kalkacaktır" dedi. Bölgesel gelişmelerin de sürece katkı sağladığını belirten Kurtulmuş, "Türkiye'nin hem 'Terörsüz Türkiye'yi oluşturma kararlılığı hem de dışarıdaki gelişmelerin hepsi üst üste örtüştü. Bu Türkiye'ye çok büyük bir imkan veriyor" ifadelerini kullandı. Sürecin olumlu ilerlediğini söyleyen Kurtulmuş, "Bütün iç ve dış şartların olumlu olduğu bir süreçteyiz. Eğer bu noktada temkinli, dikkatli ve acele hareket etmezsek korkarım ki araya birtakım provokasyonlar girer" diye konuştu. "Yasa tüm partilerin desteğini almalı" TBMM’ye gelmesi beklenen düzenlemeye ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kurtulmuş, "Gönlümden geçen, bütün partilerin ittifakıyla Meclis'e bir yasa gelir ve süratle bu geçer. Ümit ederim ki her partinin gönül rahatlığıyla destek vereceği bir yasa ortaya çıkar" dedi. Hazırlanacak düzenlemenin kapsamına da değinen Kurtulmuş, "Çıkarılacak yasa müstakil ve geçicidir. Bir yasa çıkarıp ilanihaye bütün herkesi kapsayacak ve ilanihaye yürürlükte kalacak bir yasa olmayacaktır. Komisyonda kararlaştırılan şekli bu" ifadelerini kullandı. Kurtulmuş, "Çıkarılacak yasa asla af niteliğinde olmayacaktır. Öyle bir algı şeklinde olmayacaktır, olmaması gerekir. Bunun daha çok bir infaz düzenlemesi olması gerekir" diye konuştu. "CHP'nin iç kavgasının tarafı olamayız" CHP'deki kurultay tartışmalarına ilişkin de konuşan Kurtulmuş, TBMM Başkanlığının bu sürecin tarafı olmadığını söyledi. "CHP'nin iç kavgasının tarafı asla olamayız. Kendi aralarındaki sorunu çözemedikleri için başvurdukları bir mahkeme hiç değil TBMM Başkanlığı. Ne CHP'nin ne de bir başka partinin vasisiyiz" diyen Kurtulmuş, şöyle devam etti: "TBMM Başkanlığı bir mahkeme değil, herhangi bir partinin vasisi değil. TBMM Başkanlığı bir karar alacak ve partinin içerisindeki tartışma şu ya da bu şekilde sonuçlanacak diye bir durum söz konusu değil." "NATO için tarihi bir dönüm noktası" İstanbul'da düzenlenecek NATO Parlamento Başkanları Toplantısı ve Ankara'daki NATO Liderler Zirvesi'ne ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Kurtulmuş, toplantıların önemine dikkat çekti. "Dolmabahçe Sarayı'nda NATO üyesi ülkelerin meclis başkanlarını ağırlayacağız. Pazar günü gelmeye başlayacaklar. Önümüzdeki hafta da esas ağırlıklı olan toplantı, Ankara'daki Liderler Zirvesi. O toplantıda da NATO için çok tarihi bir dönüm noktasına şahit olacağımızı düşünüyorum" dedi. NATO'nun geleceğinin yalnızca askeri güvenlik ekseninde ele alınmaması gerektiğini vurgulayan Kurtulmuş, "Artık güvenlik sadece askerle, sadece silahla temin edilebilecek bir husus değil. Savaşmak kadar barışmanın da belki daha önemli olduğu ortaya çıkıyor. NATO'nun bir güvenlik şemsiyesi olduğu aşikar ama nasıl bir barış perspektifi geliştirebilir ve barışın oluşmasına nasıl katkıda bulunabilir bunların üzerinde de yoğunlaşmasının şart olduğunu düşünüyorum" ifadelerini kullandı.

Ankara kulislerinde Demirtaş söylemi

Gazeteci Fatih Atik, eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın sonbaharda tahliye edilebileceği iddiasının Ankara kulislerinde konuşulduğunu söyledi. TGRT'de katıldığı yayında konuşan Fatih Atik, “Demirtaş DEM Parti yönetimine dahil olursa süreç başka bir yere evrilir mi?'' sorusunun da Ankara'da konuşulanlar arasında yer aldığını belirtti. Atik, “Ankara’da Selahattin Demirtaş’ın sonbajar’da tahliye olabileceğine dair senaryolar üzerinde konuşuluyor. Demirtaş tahliye olursa ve DEM Parti’nin yönetimine girerse terörsüz Türkiye süreci başka bir sürece evrilir mi? Bunları konuşacağız” ifadelerini kullandı. Mahkeme tarafından CHP'ye Genel Başkan olarak atanan Kemal Kılıçdaroğlu, katıldığı canlı yayında Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasına destek verdikleri için pişman olmadığını açıklamıştı. Bu nedenle Demirtaş son günlerde yeniden gündeme geldi. Öte yadan Kemal Kılıçdaroğlu son olarak Selahattin Demirtaş’ı cezaevinde ziyaret edeceğini söylemişti. Demirtaş’ın bu ziyaret talebini kabul edip etmeyeceği henüz belli değil.