27 Temmuz 2026
25.2 C
İstanbul

Eski Adalet Bakanı Ergin: Savcı Zekeriya Öz kendisine randevu vermediğim için beni hükümete şikayet etti

Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin, firari savcı Zekeriya Öz ile ilgili olarak açıklamalarda bulundu. Ergin, “Benimle görüşmek için çok talepte bulundu. Bu taleplerini kabul etmedim. Hatta bundan dolayı beni hükümete şikayet etti. Ama 2010 senesinde 102 muvazzaf askere yakalama kararı çıkarttı, o karar üzerine bir kere görüştüm onunla” dedi.

Eski Adalet Bakanı ve DEVA Partisi Genel Sekreteri Sadullah Ergin, Karar TV’de, Ali BayramoğluElif Çakır ve Yıldıray Oğur‘un sorularını cevapladı. Ergin, bakanlığı dönemindeki gelişmeler, demokratikleşme çalışmaları, 7 Şubat MİT krizi, Ergenekon yargılamaları, FETÖ ile mücadele ile DEVA Partisi kuruluşuna dair birçok konuda ilk kez paylaştığı açıklamalarda bulundu.

“Askeri vesayet iddialarının abartılı olduğunu söyleyenler var, bunu duyduğunuzda ne hissediyorsunuz?” sorusuna Sadullah Ergin “Türkiye’de yaşanmışlıklar var. Bunlar vehim falan değil. 9 Şubat olayı 1957-58’de oldu, 27 Mayıs darbesi, 62-63’te Talat Aydemir’in darbe girişimleri var, 69’da var, 9 Mart 71’de Madanoğlu ekibinin bir denemesi var, 12 Mart’ta darbesi var, ardından 12 Eylül 1980 darbesi, peşinden 28 Şubat 1997 müdahalesi, 27 Nisan e-muhtırası geliyor arkasından 15 Temmuz hain darbe girişimi oluyor. Tüm bunlara baktığınız zaman buna vehim denebilir mi? Abartılıyor denebilir mi? Her 8-10 yılda bir “Her 8-10 yılda bir muhtıra veya darbe yaşandı buna bir vehim demek mümkün değil” diye cevap verdi.

Sadullah Ergin şöyle konuştu:

  • “AK Parti’nin 2002-2012 arası döneminde Avrupa Birliği ile müzakereleri açan, o fasılların ilerlemesi için çalışan bir AK Parti var. Ama daha sonra yerinde sayma ve geriye dönüş dönemi var ki, oralarda da geçmiş yıllarda yapılan reformların eleştirilmeye başlandığı bir dönem olarak bakıyorum. Ben 2009’da Adalet Bakanlığına geldiğimde Avrupa Birliği perspektifinde hazırlanmış bir stratejik rapor vardı. 23. 24. Fasılların açılabilmesi için yapılması gereken işlerdi.Yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını sağlayacak, fiziki alt yapısının güçlendirilmesini yargının standartlarının yükseltilmesini gerektiren dönüşümleri yapmaya dönük bir metindi. Bu Türkiye’nin eylem planıydı. Yaptığımız çalışmalar bununla ilgiliydi. Bunlar yapılırken Türkiye’de olağanüstü gelişmeler de oluyordu. O gelişmeler nedeniyle yapılan yasal ve anayasal değişiklikler yapılması gerekti.”

367 krizinde ANAP’ın rolü

Sadullah Ergin, 2007 yılında Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilme sürecinde yaşanan 367 krizinin detaylarını anlattı:

  • “27 Nisan günü Genelkurmayın internet sitesinden bir bildiri yayınlandı. ‘Sakın böyle bir şey yapmayın, yoksa karışmayız ha’ edasında parmak sallayan bir açıklama metniydi. Aynı gün birinci tur oylama yapılıyordu mecliste. İç tüzük çok açık, o gün için 184 milletvekili olursa genel kurul çalışmaya başlar. O gün AK Parti’nin 330’un üzerinde vekili var mecliste. Muhalefet partisi sadece bir grup başkan vekili soktu genel kurula. CHP sözcüsü ‘367 milletvekili olmadan oturum açılamaz’ diye itirazda bulundu. Aynı gün CHP, bu itirazını Anayasa Mahkemesine taşıdı. 4 gün sonra Anayasa Mahkemesinden ‘367 milletvekili gereklidir’ diye bugün bile mahcubiyet duyarak anlattığımız bir karar çıktı maalesef. Bunun üzerine görüşmeler başladı.
  • Anavatan Partisi’yle görüştük. Erkan Mumcu genel başkan. Grup başkanvekilleri Süleyman Sarıbaş’la görüşme yaptık. Onlar bize şartlar sundu. Şu şartları sağlarsanız biz genel kurula girer 367’yi sağlarız, oy kullanmayız. Neydi istedikleri? Anayasayı değiştireceğimizi taahhüt edeceğiz, cumhurbaşkanını halkın seçmesini taahhüt edeceğiz, milletvekilliği süresinin 5 yıldan 4 yıla indirileceğini taahhüt edeceğiz. Meclis’te bir araya gelecek partilerin oy toplamları yüzde 10’u bulursa onlar da cumhurbaşkanı adayı önerebilecekler. Böyle talepleri vardı. Biz bunları karşılayacağımızı ifade ettik.
  • Ben grup başkanvekili olarak açıklama yaptım. ‘Genel Başkanınız açıklasın’ dediler. Tayyip Bey Meclis’e geldi, aynı mahiyette beraberce bir basın açıklaması daha yaptık. Problem kalmadı dedik. Ama öğlen saati oldu, ANAP, milletvekillerini Meclis’ten genel merkezine çekti. Bu olağan dışı bir şeydi. Arada ANAP Genel Başkanı’yla birtakım görüşmeler yapılıyor. Mehmet Ağar Bey’in adı geçiyor. Birtakım şeyler söyleniyor. Kesin bir şey söylemek şu aşamada bizim açımızdan mümkün değil ama oralarda birtakım temaslar oluyor. ANAP bizimle yapmış olduğu mutabakatı bir tarafa bırakarak genel merkeze çekiyor milletvekillerini, kapıları kapatıyorlar ve milletvekillerinin genel kurula çıkmalarına müsaade etmiyorlar. Bunun üzerine erken seçim kararı alındı. Daha sonra bu mutabakat bozulmasına rağmen topluma söz verdiğimiz değişiklikleri yerine getirdik. Yani Cumhurbaşkanını halkın seçmesi ANAP vesilesiyle gerçekleşti.”

‘Yeni anayasa çalışmasında parlamenter sistemi istedik’

Bu sürecin devamında gerçekleşen anayasa çalışmasına da değinen Sadullah Ergin, “Bunun ardından biz 2007’de Ergun Özbudun‘dan yeni anayasa talep ettik. Şu çerçeveyi belirttik: Parlamenter sisteme dayalı, 12 Eylül 82 darbe anayasasının içindeki askeri müdahale izlerini silecek bir anayasa olacak, bireylerin temel haklarını güçlendirilecek, demokrasiyi güçlendirecek maddeler yer alacak. Bunun üzerine Özbudun kendi ekibini kurdu; Levent Köker, Serap Yazıcı, Fazıl Hüsnü Erdem, Zühtü Arslan, Yavuz Atar gibi çok kıymetli kuvvetli isimler vardı. O gün için bizim Ergun Özbudun’dan istediğimiz taslak parlamenter sisteme dayalı bir anayasaydı fakat biz bu çalışmaları yürütürken bir Başbakan Yardımcısı üzerinden Yargıtay’dan bize ‘Yeni anayasa çalışmasına devam ederseniz, istemesek de partinize kapatma davası açmak zorunda kalabiliriz’ mesajı geldi” dedi.

Yıldıray Oğur’un “Neden Yeni Anayasada ısrarcı olmadınız” sorusunu Ergin, “367 krizi yeni yaşanmış, Amerika ve Avrupa’da yoğun ekonomik krizler var, zorlu bir dönemden geçerken Türkiye’nin önünde yeni bir kriz oluşturacak bir hamlenin Türkiye’nin taşıyabileceği bir yük olmadığına karar verildi. O günkü şartlarda öteleme kararı aldık. Ama 14 Mart 2008’de, bu tehdidin gelişinden 6 ay sonra partiye kapatma davası açıldı” karşılığını verdi. 

Ergin 2010 referandumu ile ilgili de açıklamalar yaptı:

  • “Ben bakan olduktan sonra ilk ziyaretimi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptım. Biz Avrupa Birliği ve AİHM’le ortak çalıştık. Türkiye o dönem en çok şikâyet edilen ikinci, en çok ihlal alan birinci ülkeydi. Biz HSYK’da ilke olarak Türkiye’deki yerleşik AİHM içtihatlarına aykırı karar vermemiş olmanın hakim ve savcıların terfi şartları olarak kabul edilmesine karar vermiştik. Bunun üzerine AİHM’de 3. Dil olarak, İngilizce ve Fransızcanın ardından Türkçe yayın başladı. AİHM kararları Türkçe de yayınlandı.
  • 2010 Anayasa değişikliğine büyük haksızlık yapılıyor ve hak etmediği bir husumetle karşılaştığı kanaatindeyim. Bu 26 maddede itiraz edilebilecek ne var? Kadınlarla ilgili pozitif ayrımcılık yapılmasının anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı olmayacağına dair hüküm, kişisel verilerin korunmasını anayasal güvenceye bağlayan madde, yurtdışına çıkışların sadece hakim kararıyla engellenebileceğine dair bir düzenleme vardı, ombudsmanlık kurumu düzenlendi, memurların disiplin cezalarına karşı dava açabileceğine dair hüküm, savaş hali dışında hiçbir sivilin askeri mahkemede yargılanamayacağı hükmü, Anayasa mahkemesine bireysel başvuru düzenlemesi bu anayasal değişiklikle yapıldı.

‘Çoğulcu bir sistem oluşsun istedik’

  • Tartışma konusu HSYK maddesi ise bizim düzenlememiz değildi. Bizim HSYK maddemiz şöyleydi: O dönem HSYK yapısı 7 üyeliydi. İki üyesi Bakan ve müsteşar. Kalan 5 üyesinin 3’ü Yargıtay’dan geliyor 2’si Danıştay’dan geliyor. Öyle bir sistem kurulmuş ki Yargıtay ve Danıştay bu 5 üyeyi seçiyor, o seçilmiş üyeler de Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçiyor. Birbirini seçen bir yapı.  Kırılamayan bir kast sistemi oluşmuştu. Biz 2010’daki düzenlemeyle 22 üyelik bir HSYK istedik. İkisi yine bakan ve müsteşar, 5 üye Yargıtay ve Danıştay’dan gelecek. 10 tanesi ilk derece mahkemelerinden seçimle gelecek. Kalan 5 üyeden biri Adalet Akademisi’nden seçimle gelecek, 4’ünü de Cumhurbaşkanı seçecekti.
  • Bu modelin farklı bir vesayet oluşturmaması için de her seçmenin tek kişiye oy vereceğine (tek oy sistemi) dair hüküm koyduk. Biz blok liste olmasın istedik. Çoğulcu bir sistem oluşsun istedik. Ama ana muhalefet partisi iptal talebiyle bunu Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. O dönem basına yansıyan fotoğraflardan CHP’nin YARSAV’la birlikte çalıştığını görüyoruz. Anayasa Mahkemesi de cımbızla çekerek maddeyi iptal etti. O maddeyi biz yapmadık. Bu metni başka bir hale sokan Anayasa Mahkemesi. Onların değiştirdiği maddenin hesabı bana soruluyor; bu adil değil.”

Sadullah Ergin, “HSYK’daki yapıyı ne zaman anladınız” sorusunu ise “7 Şubat MİT krizindeki sorunu çözmek için HSYK’nın bununla ilgili bir önlem alıp almayacağına baktık. O dönem onların bu yapıyla birlikte hareket ettiğini anladık diye yanıtladı.

‘Zekeriya Öz benimle görüşmek için çok talepte bulundu’

“Ergenekon sürecinde Zekeriya Öz ile hiç görüştünüz mü” diye sorulan Sadullah Ergin “Benimle görüşmek için çok talepte bulundu. Bu taleplerini kabul etmedim. Hatta bundan dolayı beni hükümete şikâyet etti. Ama 2010 senesinde 102 muvazzaf askere yakalama kararı çıkarttı, o karar üzerine bir kere görüştüm onunla. ‘Nasıl böyle bir şey yaparsın’ dedim. Bunun üzerine Başsavcı ile görüştüm ve Başsavcı merkez komutanlığına ‘muvazzaf askerlerle ilgili gelen taleplerin Başsavcı imzasıyla gelmesi halinde işlem yapılacak, bireysel savcılardan gelen yazılarla işlem yapılmayacaktır’ diye müzekkere yazdı. O kriz de bu sayede çözüldü. Bunun dışında hiç görüşmedim, beni de defalarca hükümete şikâyet etmiş biridir Zekeriya Öz” diye cevap verdi.

‘Ahmet Şık ve Nedim Şener’le ilgili endişelerimi Başbakan’a ilettim’

“Hanefi Avcı, ODA TV davaları kafanızda soru işareti oluşturmuş muydu?” sorusu üzerine Sadullah Ergin “Elbette. Ahmet Şık ve Nedim Şener gözaltına alındığında bu tasarrufun nedenini öğrenmek istedim. Bana gönderilen bilgi notu son derece yetersizdi ve bunlarla bu gözaltı işleminin yapılamayacağı görülüyordu. Ama netice itibariyle yargısal bir faaliyet. Savcılık bir işlem yapıyor, bununla ilgili Cumhurbaşkanı Abdullah Gül beni davet etti, görüşmemde ben kendisine kendi kanaatlerimi ifade ettim. Abdullah Gül ertesi gün ‘İşleyişten endişeliyim’ diye açıklama yaptı. Maalesef o dönem yargının hareket tarzını etkilemeye yetmedi çabalarımız. O soruşturmalarda çok pervasız giden işler oldu. Ama benim bakan olarak yargısal faaliyetlere müdahale etme imkanım yoktu. Ancak idari işlerde savcıların işlemlerine müdahale etmem mümkündür. Bu hadise de maalesef yargıya olumsuz sicil olarak girmiştir Bu soruşturmanın Türkiye’de mevcut yargılama faaliyetlerinin sorgulanmasını getirecek ve bu yargılamaların itibar yitirmesine sebep olacak bir soruşturma olduğuna yönelik endişelerimizi Sayın Cumhurbaşkanı ile de Sayın Başbakan ile de paylaştık o dönem” cevabını verdi.

‘Abdullah Gül, MİT krizini çözmek için gayret gösterdi’

Ergin, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasına dair yönetilen “Abdullah Gül, ‘Hakan Fidan ifadeye gitsin dedi mi?” sorusu üzerine şunları söyledi:

“Asla böyle bir şey olmadı. Hakan Fidan telefonla benimle görüştü. Arkasından Cumhurbaşkanımızla görüştüğünü biliyorum. Cumhurbaşkanımız da en kıdemli hukukçusunu bu işe tahsis etmiştir, bu işten devletin kurumlarının zarar görmeden çıkılması için çok büyük gayretleri olmuştur. Abdullah Beyin böyle bir ifadesine ben tanık olmadım. Aksine bu meselenin çözülebilmesi için gayret sarf etmiştir. Abdullah Bey devlet kurumları arasında da temaslar kurarak uygun çözümler üretmiştir. Bunu dönemin Başbakanı da bilir, MİT Müsteşarı Hakan Fidan da bizzat yaşamıştır, içindedir. Bu iddia o günkü Cumhurbaşkanına bir töhmettir.”

7 Şubat’ın ardından bu yapıyla mücadele için ne yaptığı kendisine sorulan dönemin adalet bakanı Sadullah Ergin’in cevabı şöyle oldu:

  • “7 Şubattan sonra ben 24 kritik noktadaki birim amirini değiştirdim. Ama adliyelerdeki değişiklikler HSYK çalışması ile olabilirdi. 17/25 Aralık sürecinde adli kolluk yönetmeliğinde İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığının ortak imzasıyla bir değişiklik yapıldı. İstanbul Savcılığında absürt işler oluyor, usul hukuku ve Başsavcılık hiçe sayılıyordu. Dosyaları bile UYAP’a kaydetmeksizin bu soruşturmalar yapılmış. Bu hukuksuzluklar karşısında tedbir için adli kolluk yönetmeliğinde değişiklik yaptık. HSYK’dan bununla ilgili itirazlar geldi. Bunun üzerine bir açıklama yapmak istediklerini belirttiler. Bana da bu metni gönderdiler ve ben bu metne rıza göstermediğimi, bu açıklamanın geçmiş HSYK açıklamalarından daha kötü bir açıklama olduğunu söyledim. Sonrasında kurul toplantısında üyelerden biri bunu gündeme getirmiş, müsteşarımız da buna karşı muhalefet şerhi yazdı.”

Bugüne dek neden sessiz kaldığının sorulması üzerine Ergin, “Belki naif bir tavır gibi görünebilir ama “’Ben değil, benden önceki arkadaşlardan devraldığım bir yapıdır’ dediğim zaman bir başkasını suçlamış olacağım, ben bunu söylememek için sustum. Doğrusu 7 yıldır da, görev yapmış arkadaşlarımdan herhangi birinin ‘Bu adamın üstüne gidiyorsunuz ama bu adamın bu işlerle alakası yok, bu işler şöyle oldu’ demesini bekledim. Cemil Çiçek’i ayrı tutuyorum, hakkaniyeti teslim eden biri. Ama geldiğimiz noktada doğrusu benim için tahammül edilir sınırları aştı” ifadelerini kullandı.

‘Gönül dünyamda burukluk var’

Gazetecilerin, “Tayyip Bey’e kızgın mısınız, kırgın mısınız” sorusu üzerine Sadullah Ergin “2014 seçimlerinden bir ay sonra iktidara yakın bir platformdan benimle ilgili yayınlar yapılmaya başlandı. Bununla ilgili Sayın Başbakanla görüştüm. Benim bakan olduğum günden o güne dek olan tüm olayları tek tek masaya yatırdık. Hiçbirine itiraz etmedi. Bana saldıran kişilerle ilgili gerekli mesajları verdi Tayyip Bey. Ama süreç içerisinde baktım ki bu devam ediyor. Zımni bir rıza var gibi düşündüm. Benim gönül dünyamda bir burukluksa bu burukluk var evet. Benim görev yaptığım süre içerisinde günbegün yaptığım işleri Tayyip bey de bilir. Dışarıdan muhalif kesimlerden diğer siyasi partilerden gelen hücumları göğüslüyorum. Onlar açısından yapılabilecek eleştiriler var ama işin gerçeğini bilen sayın başbakanın arkasına saklanıp ateş edenler ise bizi yaralıyordu doğrusu. Çünkü diğer siyasi ekolden gelen eleştirilere saygı duyarım. Ama AK Partinin arkasına saklanıp ateş edenlerin bunu yapmaya hakkı yoktu” cevabını verdi.

‘DEVA Partisi bir vicdani sorumluluktur’

DEVA Partisi Kurucusu olan Sadullah Ergin’e “Ne hissettiniz de yeni bir siyasi parti içerisinde yer aldınız, siyasi kırgınlıkla mı hareket ettiniz” sorusunun sorulmasıyla ise şu cevapları verdi:

“Siyasi kırgınlıklar falan bunlar geçmişte kaldı, ben siyasi kırgınlıklar üzerine siyaset yapmam. 2001’de yola çıkarken ortaya koyulan bir hedef vardı. AK Parti’nin programında gösterilen hedefti. Bugün bile baktığınızda ufak tefek düzeltmelerle altına imza atılacak bir metindir o. Ama biz buralara gelmek için yola çıkmadık. Ortak akılla, öngörülebilir bir siyaset yapacağız ve şeffaf olacağız diye yola çıktık.

“Şimdi yıllar geçti aradan o gün bizi bu harekete sevk eden ilkeler; ortak akıl, öngörülebilir siyaset ve şeffaf siyaset talep ettiğimizde biz ayrılıkçı muamelesi görmeye başladık. Bizim arzu ettiğimiz, o kadar gayret ettiğimiz tablo bugünün Türkiye’sine gelmek için değildi. Avrupa Birliği müzakerelerini tamamlamış, Avrupa Birliği’ne tam üye olmuş, özgürlükleri tamamlamış, bireysel hakları tamamlamış, demokratik standartlarını yükseltmiş müreffeh bir Türkiye hedefiyle yola çıktık. Gele gele geldiğimiz nokta maalesef bizim açımızdan vicdani bir sorumluluktur.. Türkiye için derdi olan bir ekiple birlikte oluşturulan bir terkiptir DEVA Partisi. Özlediğimiz Türkiye ideali için bir gayret ortaya koymak için yola çıkıldı.”

‘Yargı telefonla hareket ediyor’

“Bugünkü yargıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani bugünkü yargıyı da aktivist buluyor musunuz, geçmişteki yargıyla kıyasladığınızda?” sorusuna Sadullah Ergin “Geçmişte yapılan yanlışların farklı versiyonları devam etti ve ediyor. Onun için diyorum biz bunun için yola çıkmamıştık diye. Benim görevde olduğum dönemde hakimlerle hiç temasımız olmamıştır. Ama son dönemde gördüğümüz manzara şu: Almanya Başbakanı ya da Fransa Cumhurbaşkanı veya Amerika’dan yönetim arıyor, üç gün-beş gün sonra bu rica karşılanıyor. Yani yargı telefonla hareket eden bir aparata dönüşüyor. Bugünkü görüntü bu” yanıtını verdi.

‘İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek Türkiye’ye kaybettirir’

“İstanbul Sözleşmesi imzalandığında Adalet Bakanıydınız, altında sizin de imzanız var. Bu yürütülen tartışmayla ilgili ne düşünüyorsunuz, sizce hükumet sözleşmeden çekilecek mi” sorusuna cevaben Sadullah Ergin şunları ifade etti:

  • “Hükumetin en büyük handikabı öngörülebilir olmamasıdır. Ne yapacaklarını öngöremiyoruz. Ama eğer bu sözleşmeden çekilinirse Türkiye için yazık olur. Uygulamadan kaynaklanan sorunlar varsa orada bilimsel çalışmalar yapılabilir ve düzeltilebilir ama sözleşmenin bunda bir kabahati yok. Sözleşme bir siyasi irade beyanıdır. Ben kadınlara yönelik şiddeti önleyeceğim, onları saldırılara karşı koruyacağım, saldırıda bulunanları yargılayacağım ve etkin politikalar geliştireceğim diye taahhütte bulunuyor. Sözleşme bu iradenin beyanıdır. Böyle bir sözleşmeden çekilmek Türkiye’ye kaybettirir.“

Son Haberler

‘Netanyahu, Trump’ın Suriye, Lübnan ve Gazze’den çekilme talebini reddedecek’

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail ordusunun Suriye ve Lübnan'ın güneyinin yanı sıra Gazze Şeridi'nden çekilmesi yönündeki talebi reddedeceği öne sürüldü. İsrail’de yayın yapan Kanal 13 televizyonunun haberinde, Netanyahu'nun ABD’ye hareket etmeden önce düzenlediği haftalık kabine toplantısında, Washington yönetiminin İsrail ordusunun Lübnan, Suriye ve Gazze Şeridi’nden çekilmesini talep ettiği aktarıldı. Netanyahu'nun kabine üyelerine, "Buna şiddetle karşı çıkacağım ve onlara hayır diyeceğim" dediği belirtilen haberde, Trump'ın İsrail ordusunun çekilmesini istediği Gazze Şeridi'ne Uluslararası İstikrar Gücü'nün (ISF) girişine Tel Aviv yönetimince onay verildiğine dikkati çekildi. Kanal 13'e konuşan kaynaklar, Tel Aviv yönetiminin Hamas tamamen silahsızlanana ve Gazze Şeridi’nden çıkarılıncaya kadar İsrail ordusunun "Sarı Hat" üzerindeki kontrolünü sürdüreceği ve geri çekilme olmayacağı ilkesini savunduğunu söyledi. Sadece 200 temcilci var Kaynaklar, şu aşamada ISF'de Uganda ve Fas gibi İsrail’le dost ülkelerden yalnızca yaklaşık 200 temsilci bulunduğunu ifade etti. İsrail kabinesinin ISF'ye "Uluslararası Kuruluşlar İçin Dokunulmazlıklar" yasası çerçevesinde dokunulmazlık tanınmasını onayladığına işaret eden kaynaklar, bu güçlerin İsrail ordusunun işgali dışındaki bölgelerde ve orduyla tam koordinasyon içinde faaliyet göstereceğini vurguladı. Bir yetkili, "Herhangi bir ISF unsurunun ülkeye girişi başbakan, savunma bakanı ve dışişleri bakanının ayrı ayrı onayına tabi olacaktır. İsrail, hangi ülkelerin güç gönderebileceğini yalnızca barış anlaşmamız bulunan ve uluslararası alanda ülkeye veya yetkililerine karşı faaliyet yürütmeyen devletler arasından seçecektir” ifadelerini kullandı. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun yarın Washington'da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geleceği bildirilmişti.

Şara: ‘İsrail ile anlaşmaya çalışıyoruz’

Suriye'de geçiş yönetiminin Devlet Başkanı Ahmed Şara, ülkesinin İsrail...

CENTCOM, Trump’tan İran’a yönelik bombardımanın durdurulmasını istedi: ‘Hedefler tükendi’

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM), Hürmüz Boğazı çevresindeki bombalama harekatının etkinliğinin üst sınırına ulaştığı, daha fazlasının "hedeflerin çoğunun tükendiği" gerekçesiyle durdurulmasını tavsiye ettiği öne sürüldü. Axios'a konuşan iki kaynağa göre, CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper'ın, ABD Başkanı Donald Trump'a Hürmüz çevresini daha fazla bombalamaya gerek olmadığını önerdiği, bu önerinin Başkan'ın cuma günü İran'a yönelik saldırıları durdurma kararını etkilediği iddia edildi. Kaynaklara göre Cooper, saldırıların Tahran'ın ticari gemileri hedef alma kabiliyetini "önemli ölçüde zayıflattığını" ve tam ölçekli bir çatışmaya dönüşmeden devam eden saldırıların stratejik bir amaca hizmet etmeyeceğini belirtti. Haberde, bombalamaların durdurulması tavsiyesinin Trump'a, hem askeri hem de sivil danışmanlar tarafından yapıldığı, bundan sonra özellikle havadan yapılacak saldırılarla "ek başarı elde edilecek hedefin kalmadığının" vurgulandığı iddiasına yer verildi. Trump, yaklaşık iki haftadır her gün ABD ordusunun sunduğu saldırı planlarını onaylıyor ve bu planlar Orta Doğu'daki yerel saate göre gece yarısı sularında hayata geçiriliyordu. Başkan'ın cuma günkü saldırıları durdurma talimatı, önceki 13 gün boyunca her gün gerçekleşen saldırılara ne kadar ara verildiği hakkında tam bir netlik taşımıyor. Cuma gecesi başkent Washington'da Beyaz Saray Muhabirleri Derneğinin yemeğinde konuşan Trump, İran'ın şu anda bir anlaşma yapmaya hazır olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştu. Trump'ın İran'a yönelik yeni bir saldırı emrini onaylamamasıyla, Umman heyetinin Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması konusunda görüşmeler yapmak için dün Tahran'a ulaşması yaklaşık aynı saatlere denk geliyor. Öte yandan ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Mike Waltz, İran'a saldırılara iki gündür ara veren Başkan Donald Trump'ın İran ile diplomatik görüşmelere "alan tanıdığını" söylemiş, Başkan'ın hala "tüm seçenekleri masada tuttuğunu" kaydetmişti.

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.