27 Temmuz 2026
25.1 C
İstanbul

HDP Eş Başkanı Sancar: Partimizi dışlamak Kürtleri dışlamak demektir, bunu tehlikeli buluyoruz

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Başkanı Mithat Sancar, çok sayıda partili belediye başkanının görevden alınmasına ve milletvekilliklerinin düşürülmesine karşın, demokratik siyasette ısrar edeceklerini söyledi.

“Seçmenimiz, siyasete ısrar etmemizi istiyor” diyen Sancar, bir dönem parti içinde tartışılan “sine-i millet” konusunda ise “Parlamentodan çekilme, bizim için kapanmış bir tartışma” değerlendirmesi yaptı.

HDP’nin bütün ittifaklar açısından “kilit parti” olduğunu belirten Sancar, partisi ile yan yana görünmek istemeyenlerin, “iktidar politikalarına güç kattığı” görüşünde:

“HDP’yi dışlamak aslında Kürtleri dışlamak demektir ve bunu tehlikeli buluyoruz. Bunu iktidar zaten yapıyor.”

HDP Eş Başkanı Mithat Sancar, partisinin 15 Haziran’da başlatılıp, 20 Haziran’da Ankara’da sona eren “darbeye karşı demokrasi yürüyüşünden”, seçim Yasası, ittifak tartışmaları, HDP’nin kapatılması çağrılarına kadar, güncel siyasete ilişkin BBC Türkçe’nin sorularını yanıtladı

  • 3 ismin milletvekilliğinin düşürülmesinin ardından Hakkari ve Edirne’den Ankara’ya yaptığınız “darbeye karşı demokrasi yürüyüşünün”devamının da geleceğini söylediniz. Devamı nasıl gelecek?

Bizim bu yürüyüşümüz aslında 1 Haziran’da, Eş Başkanımız Pervin Buldan’la birlikte İstanbul’da açıkladığımız tutum belgesi ile bağlantılı bir programın parçasıydı.

Bu tutum belgesinin hazırlık aşaması 3 hafta sürmüştü. Yani biz 1 Haziran’a gelirken, çalışmalarımızın önemli bir kısmını yeni döneme yönelik yapmıştık.

Bu tutum belgesine bağlı bir demokratik mücadele programı da hazırlamıştık. O dönemde milletvekilliklerinin düşürülmesi henüz gündemde değildi.

Demokratik mücadele programımız 15 Haziran’da başlayacaktı, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde bu programı bütünlüklü olarak tamamlayacaktık.

1 Haziran’dan 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne kadar sürecek 3 aylık bir demokratik mücadele programı hazırladık ve yürüyüşümüz de bu programın ilk etabıydı; dolayısıyla milletvekilliklerinin düşürülmesi üzerine ansızın karar verilerek planlanmış bir çalışma değildi.

Tutum belgemizle amacımız, iktidarın her gün yenileriyle karşılaştığımız antidemokratik uygulamalarına karşı genel bir demokrasi mücadelesi çağrısı yapmaktı.

Biz buna “demokrasi ittifakı” da diyoruz ve ilk etabına “darbeye karşı demokrasi yürüyüşü” adını verdik. Çünkü iktidar bir halk iradesini yok sayıyor, çoğulculuğu ortadan kaldırmaya çalışıyor; sistem içindeki denge-fren mekanizmalarını işlevsiz hale getiriyor. Bize göre toplumu nefessiz bırakacak pek çok şey yapıyor. Bu uygulamaların temelindeki zihniyetin darbeci olduğu düşüncesindeyiz.

Darbeler sadece askeri hiyerarşi içinde veya askeriyeden bir cuntanın girişimiyle tankla, topla, tüfekle yapılmaz. Eğer siz demokrasiyi askıya alan uygulamalar yapıyorsanız, yargıyı bütünüyle kontrolünüze geçirip onu muhaliflere karşı kullanıyorsanız, kayyım atamalarıyla halk iradesini yok sayıyorsanız, milletvekilliklerini düşürerek o iradeyi çiğniyorsanız, darbecilerle aynı zihniyeti paylaşıyorsunuz demektir.

Askeri darbeden farkını biraz daha göstermek için buna siyasi darbe diyoruz biz. 15 Haziran’da iki koldan başlattığımız yürüyüş de sesimizi ve çağrılarımızı Türkiye’nin bütününe yayma amacına yönelikti.

Pandemi şartlarında kitlesel buluşmaların doğru olmayacağını elbette biliyoruz.

Şehirler arası yollarda yaya yürüme şeklinde bir eylem programı da belirlemedik. Onun da farklı provokasyonlar için kullanılabileceğini elbette biz de görebiliyoruz. Amacımız bu tür kargaşalara yol açmak asla değil, tam tersine anayasal demokratik haklarımızı kullanmak, demokrasi mücadelemizi yaymak, genişletmekti. O nedenle iki temel ilke belirledik bu yürüyüş çerçevesinde, birisi siyasi kararlılık, diğeri demokratik olgunluktu.

SANCAR

“Amaç muhalefeti demokrasi mücadelesinde ortaklığa davet etmek”

  • Demokrasi ittifakı çağrısı yaptınız ama bu mekanizmayı yaşama geçirmek için ne gibi adımlar atacaksınız? Örneğin siyasi partilerle görüşmeler olacak mı?

Tabii, bu yürüyüşteki işlerden biri de buydu. Mesela ben, yürüyüşün Hakkari kolunda bulundum. Ama bir hafta öncesinde MYK üyelerimiz ile milletvekillerimizi bölgeye göndermiştik. Onlar söz konusu güzergâh boyunca çalışma yaptılar. Çeşitli kuruluşlarla görüşmeler gerçekleştirildi ve onların da önerilerini alıp, ortak bir mekanizma kurma imkanını değerlendirdik.

Mesela ben Van’da baroyla görüştüm, arkadaşlarımız da diğer kuruluşlara ziyaretler gerçekleştirdi. Aynı şey, Edirne’den başlayan yürüyüşün İstanbul ayağında da yapıldı, 2-3 gün boyunca bu görüşmeler sürdü.

Bileşenlerimizle, ittifak içinde olduğumuz partilerle ve ittifak yapmadığımız ya da bileşenimiz olmayan partilerle de görüştük.

Bunların büyük bölümü tahmin edersiniz ki sol, sosyalist partilerdi.

Ayrıca çok sayıda kuruluşla görüşmeler gerçekleşti ve bu konuda merkezi koordinasyonumuza raporlar iletildi. Bunlar üzerine çalışmalarımız devam ediyor.

Sonraki aşamalarda benzer görüşmeleri daha üst düzeyde de gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Yani eş başkanlar düzeyi de dahil olmak üzere diğer kuruluşların başkanları ve yönetimleriyle görüşeceğiz.

Bu görüşmelere elbette Meclis’te grubu bulunan veya temsil edilen partileri de katacağız. Ama bu partilerden kastımız esas olarak muhalefet partileridir.

Bizim amacımız, muhalefeti, bir bütün olarak demokrasi zemininde bir mücadele ortaklığına davet etmektir. Bu aşamalar geçtikten sonra, sözünü ettiğim partilerle nasıl temas kurulacağı da ayrıca koordinasyonumuzda tartışılacak ve şartlara göre plan yapılacak.

  • Demokrasi ittifakı çağrısı, aynı zamanda bir seçim ittifakının ileriye dönük altyapısını oluşturabilir mi?

Biz bu çağrıyı sadece seçim odaklı yapmıyoruz. Demokrasi mücadelesi çok güncel ve çok yakıcı bir ihtiyaçtır. Çünkü her gün yeni hak ihlalleriyle ve demokrasiyi daha da gerileten uygulamalarla karşılaşıyoruz.

Mesela Meclis’e barolarla ilgili bir düzenleme geliyor; barolar bunu protesto etmek için yürüyüşe başladılar. Biz yarın öbür gün seçimlere gideceğimizde ortada bir demokrasi zeminin kalmaması yönünde bir endişe taşıyoruz.

Önce bu demokratik mücadele zeminini canlı tutmalıyız. Seçimler gündeme geldiğinde bu çalışmalar geniş bir demokrasi ittifakına da ciddi katkılar sunacaktır kanaatindeyiz. Ama kim kiminle, nasıl ittifak yapacak tartışması şu an için bizim gündemimizde yok açıkçası.

Hedefimiz temel noktalarda ortaklaşmış bir demokrasi birlikteliğidir ve programımız sözünü ettiğim birlikteliğe katkı sunarsa, bunu önemli bir kazanım olarak görürüz.

SANCAR

Dar bölge bölünmüşlüğe mecbur eder

  • MHP lideri Devlet Bahçeli’nin milletvekili transferinin önlenmesi, seçim, siyasi partiler kanunu değişikliği çağrısının ardından, iktidar kanadında bir seçim yasası çalışması açıklaması oldu. İttifaklara baraj getirilmesi, dar bölge, daraltılmış bölge seçenekler tartışılıyor. Siz bu tartışmaları ve hazırlıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktidar ortakları bir panik içindeler. Kamuoyu araştırmalarının ortak noktalarından bir tanesi, iktidar blokunun oy kaybettiğidir. Oy kaybeden bir iktidar güvenini de kaybeder.

Bize göre iktidar bloku şu anda bir özgüven bunalımı yaşamaktadır; o nedenle halktan alamayacağı desteği, teknik manevralarla telafi edebilmenin telaşına kapılmıştır.

Bu kadar hızla bir seçim kanunu ve siyasi partiler kanunu değişikliği tartışmasını başlatmalarının nedeni budur. Şu an ortada somut bir çalışma görünmüyor.

Türkiye’nin son 37 yıllık geçmişine, yani 12 Eylül’den sonraki ilk seçimlerden itibaren yaşadıklarımıza bakarsak, bu tür manevraların Turgut Özal başkanlığındaki ANAP döneminde sıkça yaşandığını görürüz.

O nedenle seçim kanununda değişikliği gündeme getiren iktidarlar, aslında kaybettiklerini görüyor ve bir bakıma bunu itiraf ediyorlar. Bu tartışmanın başlatılmasını biz iktidar bloğunun oy kaybı, oy kaybına bağlı olarak özgüven kaybı, buna bağlı olarak telaş ve panik hali şeklinde yorumluyoruz. Hiçbir iktidar, seçimlerin sonucunu sadece seçim kanunları ile oynayarak değiştiremez.

Böyle bir seçim kanunu değişikliği çok zor görünüyor. Şu açıdan: Hem AKP’yi tatmin edecek hem MHP’nin isteklerini karşılayacak bir seçim kanunu değişikliği zordur. Çünkü iki partinin bu konudaki menfaatleri ve hedefleri belli yerlerde çelişiyor.

Dar bölge geldiğinde muhtemelen MHP, İç Anadolu’da, iç Karadeniz’de, iç Ege’de birkaç ile sıkışacaktır. Yani bu değişiklikler MHP’nin çok dar bir alana hapsolması sonucu doğurabilir.

Bize etkilerine gelince şunu söyleyebilirim: Biz dar bölge sisteminin partileri belli bölgelere sıkıştırma sonucunu doğuracağını düşünüyoruz, evet. Öncelikle dar bölge barajının, ulusal bölge barajının kaç olacağını görmek lazım.

Fakat her parti en güçlü olduğu yerde milletvekili çıkaracağı için bu, Türkiye’yi siyasi açıdan çok bölünmüş, parçalanmış bir manzaraya mecbur edecektir. AKP, her yerden oy aldığı varsayımına dayanarak böyle bir sistemi kendisi için faydalı bulabilir ama böyle bir değişim, kurdukları bir tuzağa da dönüşebilir. Şimdi daha da ayrıntıya girmek doğru değil, fazla spekülatif olur. Daha somut öneriler gelince onlara bakmamız lazım.

HDP'nin Ankara'da sonlanan yürüyüşünden bir kare

Baraj kutuplaştırmanın kolaylaştırıcısı

  • Size göre seçim kanununda acil yapılması gereken nedir?

İlk önce bu barajın kaldırılması gerekir, bundan acil bir şey olamaz. Çünkü bugüne kadar gelmiş geçmiş partilerin hepsi oy kaybettiğinde veya muhalefetteyken seçim barajından şikâyet etmişlerdir; iktidara geldiklerinde ise bu şikâyeti askıya almışlardır. Yüzde 10 barajının artık çoktan gündemden çıkması gerekiyor. Böyle bir barajın hala devam ediyor olması akıl alır gibi değil.

Sistem değişmesine karşın iktidar bunu değiştirmeyi tercih etmedi. Aksine, seçim barajını işlevsizleştirecek bir başka formül buldular, ittifakları mümkün kılan yasa değişikliği yaptılar. Yani şu anda yapılan her şey aslında sahtedir, yapaydır, zorlamadır.

Biz bu hükümet sistemine karşıyız. Daha önce de ilan ettiğimiz gibi yerel demokrasiyle güçlendirilmiş, kendi içinde de işleyen çoğulcu bir parlamenter sistem istiyoruz. Böyle bir sistem için de en elverişli seçim sisteminin barajsız nispi temsil olduğunu düşünüyoruz. Eğer baraj konusunda bizim dışımızdaki herkes ısrarcı olacaksa, bunun düşük bir baraj olması gerekir.

Yüzde 10 barajı aynı zamanda kutuplaştırma yöntemlerinin bir bakıma kolaylaştırıcısı da oluyor. Biz çoğulcu bir sistem istiyoruz. Bu çoğulcu sistemde de nispi temsilin barajsız halinin en uygun seçenek olduğunu düşünüyoruz.

  • Son dönemde bir de ittifak tartışması yaşanıyor. Örneğin sizin, “Doğrudan muhatap alınmadığımız bir ittifakın içinde olmayız” açıklamanız oldu. Bunu biraz açar mısınız, sizin ittifak koşulunuz nedir?

Bizim parlamento seçimleri için parti olarak bir ittifaka ihtiyacımız yok. Çağrımız, genel demokrasi mücadelesi içindir. Seçimler elbette bunun bir parçasıdır, seçimlerde ittifak da yapılabilir. Fakat bizim kimseden “Bizi illa ittifaka alın” gibi bir talebimiz, bir beklentimiz yok.

Ciddi kamuoyu yoklamalarının gösterdiği bir gerçek var: Şimdi seçim olsa HDP barajı aştığı gibi parlamentoda kilit parti durumundadır.

Bizim dışımızda hangi ittifak yapılırsa yapılsın, bizim kilit parti olmamıza ilişkin gerçek değişmiyor. Sanki biz zordaymışız gibi, sanki biz birilerinden ittifaka alınma lütfu bekliyormuşuz gibi yansıtılan tartışmaların hiç bir değeri, hiçbir zemini yoktur.

HDP’nin derdi, 3-5 milletvekili fazla çıkarmak değildir. Şayet olsaydı, 31 Mart seçimleri stratejisini böyle belirmez, 3-5 belediye meclisi üyesi için pazarlık yapar, Batı’da bir iki ilçede belediye başkanlığı isterdik.

Bunlara hiç tevessül etmedik. Asıl mesele, demokrasi güçlerine alan açmak ve bu baskıcı despotik gidişatı durdurmaktır. Biz Türkiye’de demokrasi, barış, özgürlük istiyoruz ve buna katkı sunacak politikalar belirliyoruz.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, görevden alınan Diyarbakır Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı'yı ziyaret etmişti

HDP’yi dışlamak Kürtleri dışlamaktır

Seçimin iki boyutu var. Eğer cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet ortak aday tartışmasına girecekse, bizimle ittifak yapmak isteyen herkesle bunu, açık ve net bir biçimde yapmak istiyoruz.

Burada perde arkasında konuşacak bir şey yok. HDP ile yan yana görünmekten çekinenlerin Türkiye’de bir demokratik dönüşüm konusunda ciddi kuşkular yarattıklarını görmeleri gerekiyor.

HDP ile yan yana görünmemek ya da HDP’yi dışlamak, sadece bir partiyle yan yana görünmeme meselesi değildir. Partiler eğer bugünkü kutuplaşma, gerilim politikalarından rahatsızsa, HDP’yi dışlayan her yaklaşım, iktidarın bu politikalarına daha fazla güç vermiş oluyor.

HDP iki nedenle çok önemlidir: Birincisi, temsil ettiğimiz sosyolojidir; çünkü seçmenimizin çok büyük bölümü Kürtlerden oluşuyor.

Burada HDP’yi dışlamak aslında Kürtleri dışlamak demektir ve bunu tehlikeli buluyoruz. Bunu iktidar zaten yapıyor.

Muhalefet de benzer bir şeyi yaparsa iktidarla arasındaki temel farkın ne olduğunu anlatmakta zorlanır.

İkincisi, HDP oy gücü yüksek bir partidir. Bizim oylarımızla bir dönüşüm isteniyorsa, herkesin bu oy gücüne saygı duyması gerekir.

Diğer bütün tartışmalar yapaydır, iktidarın dayattığı manipülasyonlara alet olmaktır.

Biz Parlamento seçimlerinde çok iddialı bir partiyiz ve Türkiye’nin siyasi dengelerini belirleme hedefine sahibiz. Ayrıca cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de temsil ettiğimiz büyük çoğunluk olan Kürt halkı adına da iddialıyız.

Biz Türkiye yönetiminde pay sahibi olmak istiyoruz. Demokratik dönüşüm ancak böyle sağlanabilir.

İktidardaki özgüven kaybı 31 Mart stratejimizin sonucu’

  • HDP ile yan yana görünmek istemeyen partiler derken kimi kastediyorsunuz? Yerel seçimlerde bazı yerlerde adaylarına destek verdiğiniz CHP’ye dönük bir kırgınlık söz konusu mu örneğin?

Herkesi kastediyoruz. Bizim CHP’den özel bir beklentimiz olmadı ki kırgın olalım. Yani biz CHP’ye o desteği verirken şartlar ileri sürmedik ki.

Biz şunu söyledik: Kazanabilecek muhalefet adaylarının önünü açarız, onlara aday çıkarmadan oy veririz. Ama kayıtsız şartsız bir destek sunmadık.

Mesela İYİ Parti, o dönemde bizim kazanabileceğimiz yerlerde Cumhur İttifakı’na destek verebileceğini söylediği için, Millet İttifakı içerisinde İYİ Parti’ye ayrılan şehirlerde aday çıkardık. Bize böyle yaklaşan bir partiye sınırsız bir hoşgörüyle alan açacak halimiz yok.

Bizim derdimiz demokrasiye alan açmaktır. Aksi biçimde davranmanın demokrasiye bir katkısı da olmazdı.

Iğdır’da, Kars’ta bize kaybettirmek için hareket ettiğini açıkça söyleyen ve bu konuda da politika geliştiren bir partinin adaylarının kazanmasına katkı sunmamız söz konusu olamaz.

31 Mart stratejimizin çok net bir ilkesi vardı: Demokrasi güçlerine alan açmak. Biz orada muhalefetin kazanmasının Türkiye’yi birdenbire değiştireceği gibi bir hayale de kapılmadık.

Ama stratejimizin bu iktidarı durduracağını biliyorduk ve durdurduk.

Bugün iktidar bloku, bu özgüven bunalımını, bu panik ve telaşı yaşıyorsa, 31 Mart stratejimizin hedefine ulaşmasından kaynaklanıyor. Ayrıca tabanımızın böyle bir politikaya gerçekten destek verip vermeyeceğini de görmek istedik ve tam destek aldık.

Bu da tabanımızın, seçmenimizin bize verdiği güven oyuydu. Biz 31 Mart’ı bu açıdan çok önemli bir demokratik hamle ve kazanım sayıyoruz; hem kendi stratejimiz açısından hem de yarattığı sonuçlar açısından.

İttifak tartışmaları erken hatta zararlı

  • Ali Babacan’ın DEVA Partisi, ya da Gelecek Partisi gibi yeni siyasi aktörler de siyasette. İleriye dönük bir ittifak arayışı olabilir mi bu partilerle?

Biz bu tür somut ittifak senaryoları ile ilgili hiçbir tartışmaya girmiyoruz, bunu çok erken buluyoruz ve hatta bunun zararlı da olabileceğini düşünüyoruz.

Öncelikle herkes kendisini anlatmalı, politikalarını netleştirmelidir. Şimdi girişilecek bir ittifak tartışması, hayırlı, faydalı bir tartışma olmaz.

Parlamentodan çekilme kapanmış bir bir tartışma

  • Belediye başkanlarınızın görevden alınması, milletvekilliklerinin düşürülmesi nedeniyle partinizde bir dönem “sine-i millet” tartışması yaşandı. Görevden almaların, milletvekilliklerinin düşürülmesinin seçmeninizde bir bıkkınlık, umutsuzluk yaratacağından endişe ediyor musunuz?

Birincisi, Parlamento’dan çekilme gündemimizde yok ve yeniden gündeme gelmeyecek. Bu bizim için kapanmış bir tartışmadır.

İkincisi, seçmenimizde iktidarın bu politikalarına karşı bir bıkkınlık değil, bir kızgınlık var. Bıkkınlığın aksine, kendi iradesine sahip çıkma kararlılığı var.

Zaten 7 Haziran’dan (2015) bu yana girdiğimiz seçimlerde aldığımız oylar da bunu ortaya koyuyor. Şu andaki ciddi kamuoyu yoklamalarının ortalamasını alırsanız, oyumuz yüzde 12’nin biraz üstünde görünüyor.

Bizim özel olarak yaptırdığımız bir araştırma yok ama bu oranı kamuoyuna yansıyan araştırmaları esas alarak söylüyorum. Seçmenimiz, bizim siyasette ısrar etmemizi istiyor. HDP, demokratik siyasette ısrarcıdır. Çünkü Türkiye’de başta Kürt sorunu olmak üzere, demokrasi sorunu ve diğer sorunların ancak demokratik siyaset zemininde çözülebileceğine tam ve kesin bir inanç taşıyoruz.

HDP’yi var eden de bu inanç ve bu görev tanımıdır. O nedenle iktidarın bize bu şekilde saldırmasının inancımızı kırma gibi bir hedefi olduğunu düşünüyoruz. Bizim Meclis’ten çekilmemiz, siyasetin dışına çıkmamız, demokratik siyaset alanını boşaltmamız, muhtemelen iktidarın da istediği bir şeydir. Bunu kesinlikle yapmayacağız, çok açık ve net.

İhtimalleri masaya koyup, hazırlıklarımızı yapıyoruz

  • Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek HDP’nin kapatılması çağrısı yaptı. Kapatılma endişeniz var mı?

Doğrusu Vatan Partisi’nin yaptığı çağrıyı ciddiye almamızı kimse beklemesin bizden. Vatan Partisi bizim muhatabımız olamaz. Bizim muhatabımız Türkiye toplumudur.

Girdiği bütün seçimlerden binde iki oy alan bir partinin çıkıp da 6 milyon seçmeni olan bir partinin kapatılması için kampanya yürütmesi herhangi bir ciddi demokratik ülkede sanırım sadece mizah dergilerini ilgilendirirdi.

Ama bizde siyasi ortam maalesef o kadar kaotik, entelektüel ve akademik düzey o kadar çok tahrip edildi ki, şimdi bunları kendilerine meşgale ediniyorlar. Parti kapatmanın bu ülkeye neye mal olduğunu ve bu yöntemi harekete geçiren iktidarların nasıl bir siyasi fatura ödediklerini de hatırlatalım.

Biz işimize bakıyoruz, kendi yolumuzda yürüyoruz. Bu tartışma bizim dışımızdadır. İktidar bütün yargı organlarını kontrol ediyor; böyle bir politika gerçekleştirirse kendi tercihleridir ama biz halkımızla ve teşkilatlarımızla birlikte çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu ihtimallerin hepsini de masamıza koyup, hazırlıklarımızı yapıyoruz.

  • İktidarın barolarla ilgili yasa değişikliği gündemde. Siz bu değişikliğin gündeme geliş şekli ve muhalefet partilerinin de görüşüne sunduğu çoklu baro önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ankara Barosu’nun Diyanet’le ilgili açıklaması sadece bahanedir. Hatırlarsanız, adli yıl açılışı Saray’da yapılınca baroların bazıları buna tepki göstermişlerdi. O zaman da Cumhurbaşkanı ve AKP sözcüleri barolardan ne kadar rahatsız olduklarını açıkça dile getirmişti.

Bu iktidar 18 yıldır birçok yeri kontrol altına aldı ama hala kontrol edemediği yerler var. Bunların başında HDP geliyor.

Fakat bununla birlikte güçlü geleneklere sahip meslek kuruluşları da iktidarın kontrol etmeyi başaramadığı alanlarladır: Türk Tabipleri Birliği, TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği), barolar gibi. Bu kuruluşlar çok güçlü bir demokratik muhalefet birikimini de temsil ediyorlar. İktidarlara boyun eğmeme, biat etmeme gibi geleneklere sahipler, yerleşmiş düzenleriyle hukuk dahilinde faaliyetlerini yürütüyorlar.

Bu kuruluşların seçim sistemlerinde antidemokratik olarak nitelendirilebilecek bir unsur da yok. Amaç burayı demokratik muhalefet gücü olmaktan çıkarmak ve kendi kontrolüne almak. İktidar amaçladığı bu politikalarla darbeci anlayışını sürdürüyor; yani çoğulculuğu ve demokratik mücadele dinamiklerini denetimi altına alıyor.

Barolar tam da buna direniyorlar, çok da doğru yapıyorlar. Ankara girişinde bekletilmeleri de açık bir anayasa ihlalidir. Anayasa’nın 34. maddesi çok açıktır, iktidar Anayasa’yı yok saymıştır. Hukuk tanımayan bir anlayışa karşı savunma mesleğinin temsilcileri en meşru demokratik haklarını kullanarak tepki gösteriyorlar. Doğru yapıyorlar, haklılar. Biz de onları sonuna kadar destekliyoruz.

Son Haberler

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.