23 Eylül 2026
17.9 C
İstanbul

HDP Eş Başkanı Sancar: Partimizi dışlamak Kürtleri dışlamak demektir, bunu tehlikeli buluyoruz

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Başkanı Mithat Sancar, çok sayıda partili belediye başkanının görevden alınmasına ve milletvekilliklerinin düşürülmesine karşın, demokratik siyasette ısrar edeceklerini söyledi.

“Seçmenimiz, siyasete ısrar etmemizi istiyor” diyen Sancar, bir dönem parti içinde tartışılan “sine-i millet” konusunda ise “Parlamentodan çekilme, bizim için kapanmış bir tartışma” değerlendirmesi yaptı.

HDP’nin bütün ittifaklar açısından “kilit parti” olduğunu belirten Sancar, partisi ile yan yana görünmek istemeyenlerin, “iktidar politikalarına güç kattığı” görüşünde:

“HDP’yi dışlamak aslında Kürtleri dışlamak demektir ve bunu tehlikeli buluyoruz. Bunu iktidar zaten yapıyor.”

HDP Eş Başkanı Mithat Sancar, partisinin 15 Haziran’da başlatılıp, 20 Haziran’da Ankara’da sona eren “darbeye karşı demokrasi yürüyüşünden”, seçim Yasası, ittifak tartışmaları, HDP’nin kapatılması çağrılarına kadar, güncel siyasete ilişkin BBC Türkçe’nin sorularını yanıtladı

  • 3 ismin milletvekilliğinin düşürülmesinin ardından Hakkari ve Edirne’den Ankara’ya yaptığınız “darbeye karşı demokrasi yürüyüşünün”devamının da geleceğini söylediniz. Devamı nasıl gelecek?

Bizim bu yürüyüşümüz aslında 1 Haziran’da, Eş Başkanımız Pervin Buldan’la birlikte İstanbul’da açıkladığımız tutum belgesi ile bağlantılı bir programın parçasıydı.

Bu tutum belgesinin hazırlık aşaması 3 hafta sürmüştü. Yani biz 1 Haziran’a gelirken, çalışmalarımızın önemli bir kısmını yeni döneme yönelik yapmıştık.

Bu tutum belgesine bağlı bir demokratik mücadele programı da hazırlamıştık. O dönemde milletvekilliklerinin düşürülmesi henüz gündemde değildi.

Demokratik mücadele programımız 15 Haziran’da başlayacaktı, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde bu programı bütünlüklü olarak tamamlayacaktık.

1 Haziran’dan 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne kadar sürecek 3 aylık bir demokratik mücadele programı hazırladık ve yürüyüşümüz de bu programın ilk etabıydı; dolayısıyla milletvekilliklerinin düşürülmesi üzerine ansızın karar verilerek planlanmış bir çalışma değildi.

Tutum belgemizle amacımız, iktidarın her gün yenileriyle karşılaştığımız antidemokratik uygulamalarına karşı genel bir demokrasi mücadelesi çağrısı yapmaktı.

Biz buna “demokrasi ittifakı” da diyoruz ve ilk etabına “darbeye karşı demokrasi yürüyüşü” adını verdik. Çünkü iktidar bir halk iradesini yok sayıyor, çoğulculuğu ortadan kaldırmaya çalışıyor; sistem içindeki denge-fren mekanizmalarını işlevsiz hale getiriyor. Bize göre toplumu nefessiz bırakacak pek çok şey yapıyor. Bu uygulamaların temelindeki zihniyetin darbeci olduğu düşüncesindeyiz.

Darbeler sadece askeri hiyerarşi içinde veya askeriyeden bir cuntanın girişimiyle tankla, topla, tüfekle yapılmaz. Eğer siz demokrasiyi askıya alan uygulamalar yapıyorsanız, yargıyı bütünüyle kontrolünüze geçirip onu muhaliflere karşı kullanıyorsanız, kayyım atamalarıyla halk iradesini yok sayıyorsanız, milletvekilliklerini düşürerek o iradeyi çiğniyorsanız, darbecilerle aynı zihniyeti paylaşıyorsunuz demektir.

Askeri darbeden farkını biraz daha göstermek için buna siyasi darbe diyoruz biz. 15 Haziran’da iki koldan başlattığımız yürüyüş de sesimizi ve çağrılarımızı Türkiye’nin bütününe yayma amacına yönelikti.

Pandemi şartlarında kitlesel buluşmaların doğru olmayacağını elbette biliyoruz.

Şehirler arası yollarda yaya yürüme şeklinde bir eylem programı da belirlemedik. Onun da farklı provokasyonlar için kullanılabileceğini elbette biz de görebiliyoruz. Amacımız bu tür kargaşalara yol açmak asla değil, tam tersine anayasal demokratik haklarımızı kullanmak, demokrasi mücadelemizi yaymak, genişletmekti. O nedenle iki temel ilke belirledik bu yürüyüş çerçevesinde, birisi siyasi kararlılık, diğeri demokratik olgunluktu.

SANCAR

“Amaç muhalefeti demokrasi mücadelesinde ortaklığa davet etmek”

  • Demokrasi ittifakı çağrısı yaptınız ama bu mekanizmayı yaşama geçirmek için ne gibi adımlar atacaksınız? Örneğin siyasi partilerle görüşmeler olacak mı?

Tabii, bu yürüyüşteki işlerden biri de buydu. Mesela ben, yürüyüşün Hakkari kolunda bulundum. Ama bir hafta öncesinde MYK üyelerimiz ile milletvekillerimizi bölgeye göndermiştik. Onlar söz konusu güzergâh boyunca çalışma yaptılar. Çeşitli kuruluşlarla görüşmeler gerçekleştirildi ve onların da önerilerini alıp, ortak bir mekanizma kurma imkanını değerlendirdik.

Mesela ben Van’da baroyla görüştüm, arkadaşlarımız da diğer kuruluşlara ziyaretler gerçekleştirdi. Aynı şey, Edirne’den başlayan yürüyüşün İstanbul ayağında da yapıldı, 2-3 gün boyunca bu görüşmeler sürdü.

Bileşenlerimizle, ittifak içinde olduğumuz partilerle ve ittifak yapmadığımız ya da bileşenimiz olmayan partilerle de görüştük.

Bunların büyük bölümü tahmin edersiniz ki sol, sosyalist partilerdi.

Ayrıca çok sayıda kuruluşla görüşmeler gerçekleşti ve bu konuda merkezi koordinasyonumuza raporlar iletildi. Bunlar üzerine çalışmalarımız devam ediyor.

Sonraki aşamalarda benzer görüşmeleri daha üst düzeyde de gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Yani eş başkanlar düzeyi de dahil olmak üzere diğer kuruluşların başkanları ve yönetimleriyle görüşeceğiz.

Bu görüşmelere elbette Meclis’te grubu bulunan veya temsil edilen partileri de katacağız. Ama bu partilerden kastımız esas olarak muhalefet partileridir.

Bizim amacımız, muhalefeti, bir bütün olarak demokrasi zemininde bir mücadele ortaklığına davet etmektir. Bu aşamalar geçtikten sonra, sözünü ettiğim partilerle nasıl temas kurulacağı da ayrıca koordinasyonumuzda tartışılacak ve şartlara göre plan yapılacak.

  • Demokrasi ittifakı çağrısı, aynı zamanda bir seçim ittifakının ileriye dönük altyapısını oluşturabilir mi?

Biz bu çağrıyı sadece seçim odaklı yapmıyoruz. Demokrasi mücadelesi çok güncel ve çok yakıcı bir ihtiyaçtır. Çünkü her gün yeni hak ihlalleriyle ve demokrasiyi daha da gerileten uygulamalarla karşılaşıyoruz.

Mesela Meclis’e barolarla ilgili bir düzenleme geliyor; barolar bunu protesto etmek için yürüyüşe başladılar. Biz yarın öbür gün seçimlere gideceğimizde ortada bir demokrasi zeminin kalmaması yönünde bir endişe taşıyoruz.

Önce bu demokratik mücadele zeminini canlı tutmalıyız. Seçimler gündeme geldiğinde bu çalışmalar geniş bir demokrasi ittifakına da ciddi katkılar sunacaktır kanaatindeyiz. Ama kim kiminle, nasıl ittifak yapacak tartışması şu an için bizim gündemimizde yok açıkçası.

Hedefimiz temel noktalarda ortaklaşmış bir demokrasi birlikteliğidir ve programımız sözünü ettiğim birlikteliğe katkı sunarsa, bunu önemli bir kazanım olarak görürüz.

SANCAR

Dar bölge bölünmüşlüğe mecbur eder

  • MHP lideri Devlet Bahçeli’nin milletvekili transferinin önlenmesi, seçim, siyasi partiler kanunu değişikliği çağrısının ardından, iktidar kanadında bir seçim yasası çalışması açıklaması oldu. İttifaklara baraj getirilmesi, dar bölge, daraltılmış bölge seçenekler tartışılıyor. Siz bu tartışmaları ve hazırlıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktidar ortakları bir panik içindeler. Kamuoyu araştırmalarının ortak noktalarından bir tanesi, iktidar blokunun oy kaybettiğidir. Oy kaybeden bir iktidar güvenini de kaybeder.

Bize göre iktidar bloku şu anda bir özgüven bunalımı yaşamaktadır; o nedenle halktan alamayacağı desteği, teknik manevralarla telafi edebilmenin telaşına kapılmıştır.

Bu kadar hızla bir seçim kanunu ve siyasi partiler kanunu değişikliği tartışmasını başlatmalarının nedeni budur. Şu an ortada somut bir çalışma görünmüyor.

Türkiye’nin son 37 yıllık geçmişine, yani 12 Eylül’den sonraki ilk seçimlerden itibaren yaşadıklarımıza bakarsak, bu tür manevraların Turgut Özal başkanlığındaki ANAP döneminde sıkça yaşandığını görürüz.

O nedenle seçim kanununda değişikliği gündeme getiren iktidarlar, aslında kaybettiklerini görüyor ve bir bakıma bunu itiraf ediyorlar. Bu tartışmanın başlatılmasını biz iktidar bloğunun oy kaybı, oy kaybına bağlı olarak özgüven kaybı, buna bağlı olarak telaş ve panik hali şeklinde yorumluyoruz. Hiçbir iktidar, seçimlerin sonucunu sadece seçim kanunları ile oynayarak değiştiremez.

Böyle bir seçim kanunu değişikliği çok zor görünüyor. Şu açıdan: Hem AKP’yi tatmin edecek hem MHP’nin isteklerini karşılayacak bir seçim kanunu değişikliği zordur. Çünkü iki partinin bu konudaki menfaatleri ve hedefleri belli yerlerde çelişiyor.

Dar bölge geldiğinde muhtemelen MHP, İç Anadolu’da, iç Karadeniz’de, iç Ege’de birkaç ile sıkışacaktır. Yani bu değişiklikler MHP’nin çok dar bir alana hapsolması sonucu doğurabilir.

Bize etkilerine gelince şunu söyleyebilirim: Biz dar bölge sisteminin partileri belli bölgelere sıkıştırma sonucunu doğuracağını düşünüyoruz, evet. Öncelikle dar bölge barajının, ulusal bölge barajının kaç olacağını görmek lazım.

Fakat her parti en güçlü olduğu yerde milletvekili çıkaracağı için bu, Türkiye’yi siyasi açıdan çok bölünmüş, parçalanmış bir manzaraya mecbur edecektir. AKP, her yerden oy aldığı varsayımına dayanarak böyle bir sistemi kendisi için faydalı bulabilir ama böyle bir değişim, kurdukları bir tuzağa da dönüşebilir. Şimdi daha da ayrıntıya girmek doğru değil, fazla spekülatif olur. Daha somut öneriler gelince onlara bakmamız lazım.

HDP'nin Ankara'da sonlanan yürüyüşünden bir kare

Baraj kutuplaştırmanın kolaylaştırıcısı

  • Size göre seçim kanununda acil yapılması gereken nedir?

İlk önce bu barajın kaldırılması gerekir, bundan acil bir şey olamaz. Çünkü bugüne kadar gelmiş geçmiş partilerin hepsi oy kaybettiğinde veya muhalefetteyken seçim barajından şikâyet etmişlerdir; iktidara geldiklerinde ise bu şikâyeti askıya almışlardır. Yüzde 10 barajının artık çoktan gündemden çıkması gerekiyor. Böyle bir barajın hala devam ediyor olması akıl alır gibi değil.

Sistem değişmesine karşın iktidar bunu değiştirmeyi tercih etmedi. Aksine, seçim barajını işlevsizleştirecek bir başka formül buldular, ittifakları mümkün kılan yasa değişikliği yaptılar. Yani şu anda yapılan her şey aslında sahtedir, yapaydır, zorlamadır.

Biz bu hükümet sistemine karşıyız. Daha önce de ilan ettiğimiz gibi yerel demokrasiyle güçlendirilmiş, kendi içinde de işleyen çoğulcu bir parlamenter sistem istiyoruz. Böyle bir sistem için de en elverişli seçim sisteminin barajsız nispi temsil olduğunu düşünüyoruz. Eğer baraj konusunda bizim dışımızdaki herkes ısrarcı olacaksa, bunun düşük bir baraj olması gerekir.

Yüzde 10 barajı aynı zamanda kutuplaştırma yöntemlerinin bir bakıma kolaylaştırıcısı da oluyor. Biz çoğulcu bir sistem istiyoruz. Bu çoğulcu sistemde de nispi temsilin barajsız halinin en uygun seçenek olduğunu düşünüyoruz.

  • Son dönemde bir de ittifak tartışması yaşanıyor. Örneğin sizin, “Doğrudan muhatap alınmadığımız bir ittifakın içinde olmayız” açıklamanız oldu. Bunu biraz açar mısınız, sizin ittifak koşulunuz nedir?

Bizim parlamento seçimleri için parti olarak bir ittifaka ihtiyacımız yok. Çağrımız, genel demokrasi mücadelesi içindir. Seçimler elbette bunun bir parçasıdır, seçimlerde ittifak da yapılabilir. Fakat bizim kimseden “Bizi illa ittifaka alın” gibi bir talebimiz, bir beklentimiz yok.

Ciddi kamuoyu yoklamalarının gösterdiği bir gerçek var: Şimdi seçim olsa HDP barajı aştığı gibi parlamentoda kilit parti durumundadır.

Bizim dışımızda hangi ittifak yapılırsa yapılsın, bizim kilit parti olmamıza ilişkin gerçek değişmiyor. Sanki biz zordaymışız gibi, sanki biz birilerinden ittifaka alınma lütfu bekliyormuşuz gibi yansıtılan tartışmaların hiç bir değeri, hiçbir zemini yoktur.

HDP’nin derdi, 3-5 milletvekili fazla çıkarmak değildir. Şayet olsaydı, 31 Mart seçimleri stratejisini böyle belirmez, 3-5 belediye meclisi üyesi için pazarlık yapar, Batı’da bir iki ilçede belediye başkanlığı isterdik.

Bunlara hiç tevessül etmedik. Asıl mesele, demokrasi güçlerine alan açmak ve bu baskıcı despotik gidişatı durdurmaktır. Biz Türkiye’de demokrasi, barış, özgürlük istiyoruz ve buna katkı sunacak politikalar belirliyoruz.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, görevden alınan Diyarbakır Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı'yı ziyaret etmişti

HDP’yi dışlamak Kürtleri dışlamaktır

Seçimin iki boyutu var. Eğer cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet ortak aday tartışmasına girecekse, bizimle ittifak yapmak isteyen herkesle bunu, açık ve net bir biçimde yapmak istiyoruz.

Burada perde arkasında konuşacak bir şey yok. HDP ile yan yana görünmekten çekinenlerin Türkiye’de bir demokratik dönüşüm konusunda ciddi kuşkular yarattıklarını görmeleri gerekiyor.

HDP ile yan yana görünmemek ya da HDP’yi dışlamak, sadece bir partiyle yan yana görünmeme meselesi değildir. Partiler eğer bugünkü kutuplaşma, gerilim politikalarından rahatsızsa, HDP’yi dışlayan her yaklaşım, iktidarın bu politikalarına daha fazla güç vermiş oluyor.

HDP iki nedenle çok önemlidir: Birincisi, temsil ettiğimiz sosyolojidir; çünkü seçmenimizin çok büyük bölümü Kürtlerden oluşuyor.

Burada HDP’yi dışlamak aslında Kürtleri dışlamak demektir ve bunu tehlikeli buluyoruz. Bunu iktidar zaten yapıyor.

Muhalefet de benzer bir şeyi yaparsa iktidarla arasındaki temel farkın ne olduğunu anlatmakta zorlanır.

İkincisi, HDP oy gücü yüksek bir partidir. Bizim oylarımızla bir dönüşüm isteniyorsa, herkesin bu oy gücüne saygı duyması gerekir.

Diğer bütün tartışmalar yapaydır, iktidarın dayattığı manipülasyonlara alet olmaktır.

Biz Parlamento seçimlerinde çok iddialı bir partiyiz ve Türkiye’nin siyasi dengelerini belirleme hedefine sahibiz. Ayrıca cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de temsil ettiğimiz büyük çoğunluk olan Kürt halkı adına da iddialıyız.

Biz Türkiye yönetiminde pay sahibi olmak istiyoruz. Demokratik dönüşüm ancak böyle sağlanabilir.

İktidardaki özgüven kaybı 31 Mart stratejimizin sonucu’

  • HDP ile yan yana görünmek istemeyen partiler derken kimi kastediyorsunuz? Yerel seçimlerde bazı yerlerde adaylarına destek verdiğiniz CHP’ye dönük bir kırgınlık söz konusu mu örneğin?

Herkesi kastediyoruz. Bizim CHP’den özel bir beklentimiz olmadı ki kırgın olalım. Yani biz CHP’ye o desteği verirken şartlar ileri sürmedik ki.

Biz şunu söyledik: Kazanabilecek muhalefet adaylarının önünü açarız, onlara aday çıkarmadan oy veririz. Ama kayıtsız şartsız bir destek sunmadık.

Mesela İYİ Parti, o dönemde bizim kazanabileceğimiz yerlerde Cumhur İttifakı’na destek verebileceğini söylediği için, Millet İttifakı içerisinde İYİ Parti’ye ayrılan şehirlerde aday çıkardık. Bize böyle yaklaşan bir partiye sınırsız bir hoşgörüyle alan açacak halimiz yok.

Bizim derdimiz demokrasiye alan açmaktır. Aksi biçimde davranmanın demokrasiye bir katkısı da olmazdı.

Iğdır’da, Kars’ta bize kaybettirmek için hareket ettiğini açıkça söyleyen ve bu konuda da politika geliştiren bir partinin adaylarının kazanmasına katkı sunmamız söz konusu olamaz.

31 Mart stratejimizin çok net bir ilkesi vardı: Demokrasi güçlerine alan açmak. Biz orada muhalefetin kazanmasının Türkiye’yi birdenbire değiştireceği gibi bir hayale de kapılmadık.

Ama stratejimizin bu iktidarı durduracağını biliyorduk ve durdurduk.

Bugün iktidar bloku, bu özgüven bunalımını, bu panik ve telaşı yaşıyorsa, 31 Mart stratejimizin hedefine ulaşmasından kaynaklanıyor. Ayrıca tabanımızın böyle bir politikaya gerçekten destek verip vermeyeceğini de görmek istedik ve tam destek aldık.

Bu da tabanımızın, seçmenimizin bize verdiği güven oyuydu. Biz 31 Mart’ı bu açıdan çok önemli bir demokratik hamle ve kazanım sayıyoruz; hem kendi stratejimiz açısından hem de yarattığı sonuçlar açısından.

İttifak tartışmaları erken hatta zararlı

  • Ali Babacan’ın DEVA Partisi, ya da Gelecek Partisi gibi yeni siyasi aktörler de siyasette. İleriye dönük bir ittifak arayışı olabilir mi bu partilerle?

Biz bu tür somut ittifak senaryoları ile ilgili hiçbir tartışmaya girmiyoruz, bunu çok erken buluyoruz ve hatta bunun zararlı da olabileceğini düşünüyoruz.

Öncelikle herkes kendisini anlatmalı, politikalarını netleştirmelidir. Şimdi girişilecek bir ittifak tartışması, hayırlı, faydalı bir tartışma olmaz.

Parlamentodan çekilme kapanmış bir bir tartışma

  • Belediye başkanlarınızın görevden alınması, milletvekilliklerinin düşürülmesi nedeniyle partinizde bir dönem “sine-i millet” tartışması yaşandı. Görevden almaların, milletvekilliklerinin düşürülmesinin seçmeninizde bir bıkkınlık, umutsuzluk yaratacağından endişe ediyor musunuz?

Birincisi, Parlamento’dan çekilme gündemimizde yok ve yeniden gündeme gelmeyecek. Bu bizim için kapanmış bir tartışmadır.

İkincisi, seçmenimizde iktidarın bu politikalarına karşı bir bıkkınlık değil, bir kızgınlık var. Bıkkınlığın aksine, kendi iradesine sahip çıkma kararlılığı var.

Zaten 7 Haziran’dan (2015) bu yana girdiğimiz seçimlerde aldığımız oylar da bunu ortaya koyuyor. Şu andaki ciddi kamuoyu yoklamalarının ortalamasını alırsanız, oyumuz yüzde 12’nin biraz üstünde görünüyor.

Bizim özel olarak yaptırdığımız bir araştırma yok ama bu oranı kamuoyuna yansıyan araştırmaları esas alarak söylüyorum. Seçmenimiz, bizim siyasette ısrar etmemizi istiyor. HDP, demokratik siyasette ısrarcıdır. Çünkü Türkiye’de başta Kürt sorunu olmak üzere, demokrasi sorunu ve diğer sorunların ancak demokratik siyaset zemininde çözülebileceğine tam ve kesin bir inanç taşıyoruz.

HDP’yi var eden de bu inanç ve bu görev tanımıdır. O nedenle iktidarın bize bu şekilde saldırmasının inancımızı kırma gibi bir hedefi olduğunu düşünüyoruz. Bizim Meclis’ten çekilmemiz, siyasetin dışına çıkmamız, demokratik siyaset alanını boşaltmamız, muhtemelen iktidarın da istediği bir şeydir. Bunu kesinlikle yapmayacağız, çok açık ve net.

İhtimalleri masaya koyup, hazırlıklarımızı yapıyoruz

  • Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek HDP’nin kapatılması çağrısı yaptı. Kapatılma endişeniz var mı?

Doğrusu Vatan Partisi’nin yaptığı çağrıyı ciddiye almamızı kimse beklemesin bizden. Vatan Partisi bizim muhatabımız olamaz. Bizim muhatabımız Türkiye toplumudur.

Girdiği bütün seçimlerden binde iki oy alan bir partinin çıkıp da 6 milyon seçmeni olan bir partinin kapatılması için kampanya yürütmesi herhangi bir ciddi demokratik ülkede sanırım sadece mizah dergilerini ilgilendirirdi.

Ama bizde siyasi ortam maalesef o kadar kaotik, entelektüel ve akademik düzey o kadar çok tahrip edildi ki, şimdi bunları kendilerine meşgale ediniyorlar. Parti kapatmanın bu ülkeye neye mal olduğunu ve bu yöntemi harekete geçiren iktidarların nasıl bir siyasi fatura ödediklerini de hatırlatalım.

Biz işimize bakıyoruz, kendi yolumuzda yürüyoruz. Bu tartışma bizim dışımızdadır. İktidar bütün yargı organlarını kontrol ediyor; böyle bir politika gerçekleştirirse kendi tercihleridir ama biz halkımızla ve teşkilatlarımızla birlikte çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu ihtimallerin hepsini de masamıza koyup, hazırlıklarımızı yapıyoruz.

  • İktidarın barolarla ilgili yasa değişikliği gündemde. Siz bu değişikliğin gündeme geliş şekli ve muhalefet partilerinin de görüşüne sunduğu çoklu baro önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ankara Barosu’nun Diyanet’le ilgili açıklaması sadece bahanedir. Hatırlarsanız, adli yıl açılışı Saray’da yapılınca baroların bazıları buna tepki göstermişlerdi. O zaman da Cumhurbaşkanı ve AKP sözcüleri barolardan ne kadar rahatsız olduklarını açıkça dile getirmişti.

Bu iktidar 18 yıldır birçok yeri kontrol altına aldı ama hala kontrol edemediği yerler var. Bunların başında HDP geliyor.

Fakat bununla birlikte güçlü geleneklere sahip meslek kuruluşları da iktidarın kontrol etmeyi başaramadığı alanlarladır: Türk Tabipleri Birliği, TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği), barolar gibi. Bu kuruluşlar çok güçlü bir demokratik muhalefet birikimini de temsil ediyorlar. İktidarlara boyun eğmeme, biat etmeme gibi geleneklere sahipler, yerleşmiş düzenleriyle hukuk dahilinde faaliyetlerini yürütüyorlar.

Bu kuruluşların seçim sistemlerinde antidemokratik olarak nitelendirilebilecek bir unsur da yok. Amaç burayı demokratik muhalefet gücü olmaktan çıkarmak ve kendi kontrolüne almak. İktidar amaçladığı bu politikalarla darbeci anlayışını sürdürüyor; yani çoğulculuğu ve demokratik mücadele dinamiklerini denetimi altına alıyor.

Barolar tam da buna direniyorlar, çok da doğru yapıyorlar. Ankara girişinde bekletilmeleri de açık bir anayasa ihlalidir. Anayasa’nın 34. maddesi çok açıktır, iktidar Anayasa’yı yok saymıştır. Hukuk tanımayan bir anlayışa karşı savunma mesleğinin temsilcileri en meşru demokratik haklarını kullanarak tepki gösteriyorlar. Doğru yapıyorlar, haklılar. Biz de onları sonuna kadar destekliyoruz.

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”