28 Temmuz 2026
25.9 C
İstanbul

Mithat Sancar: Barış için tecrit bitmeli!

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar “Biz artık, hükümetle bizden bir heyetin oturup müzakere edeceği formatta bir çözüm sürecinin başarılı olmayacağını düşünüyoruz. O zaman da süreç, Kürt tarafı ile hükümet arasında bir mesele olarak daraltıldı ve bu durum toplumsallaşmayı da zorlaştırdı. Yani barış talebinin toplumsallaşması zorlaştı” dedi. Mithat Sancar çözüm süreci için İmralı’da Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit sürecinin de bitmesi gerektiğini söyledi.

23 Şubat’ta yapılan HDP 4. Büyük Olağan Kongresi’nde HDP’nin Eş Genel Başkanlığı’na seçilen Mithat Sancar yeni dönemle ilgili görüşlerini anlattı. Mezopotamya Ajansı’ndan Deniz Nazlım ve Berivan Altan’ın sorularını yanıtlayan Mithat Sancar yeni dönemde HDP’siz bir yönetim alternatifi oluşturulamayacağını belirterek, “Öncelikle bir onarım, tamir süreci öneriyoruz. Muhalefet partileri bu konuda uzlaşılabilir” dedi. Sancar, Ortadoğu için de “Barış ve Halkların Eşitliği Hareketi” önerdi.

Sancar’ın sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Sizi ilk önce akademisyen Mithat Sancar olarak tanıdık. Sonrasında siyasetçi Mithat Sancar’ı gördük, konuşmalarınızı dinledik, çalışmalarınızı izledik. Daha sonra Meclis Başkanvekili oldunuz ve farklı bir ağırlık koydunuz. Şimdi de HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar var karşımızda. Önümüzdeki dönem nasıl bir Mithat Sancar göreceğiz, nasıl bir profil çizeceksiniz?

Burada bir kader var gibi görünüyor. Kaderi nasıl tanımlarsanız tanımlayın fark etmez. İster bunu ilahiyattan hareketle tanımlayın, ister başka alanlardan hareketle; sonuçta şöyle bir mutabakata varırsınız: Bir şeyler sizi taşıyor. Bu ilahi yazgı olarak görülebilir veya bunu, sizin hikayenizin akışı olarak da değerlendirilebilirsiniz. Siz bir yolda yürüyorsunuz, hikâye oluşuyor. Bu hikâyenin çok kritik dönüm noktaları, düğümleri var. O düğümler yeni düğümler oluşturuyor. Düğümlerden kastım kördüğüm değil. Oya, kanaviçe gibi işlemelerde atılan güzel düğümlerden söz ediyorum. Onlar birikiyor ve sizi bir yerlere taşıyor. Aslında bir noktaya geldiğinizde çok da tercih hakkınız olmuyor. Hikâye sizi oraya taşımış oluyor. Milletvekilliğim böyleydi. Milletvekilliğinden sonra yaptığımız çalışmalar var. Anayasa Komisyonu’nda önemli tartışmaların içinde bulduk kendimizi ve aslında bunlar benim mesleki geçmişimin birikimleriydi. Anayasa Komisyonu’nda tarihi tartışmaların içinde yer aldık ve doğal olarak parti adına tartışmaların tarafı olduk. Ardından Meclis Başkanvekilliği söz konusu oldu. Bu da apayrı bir tecrübeydi. Şimdi asıl büyük kader galiba eş genel başkanlık. Bu büyük bir sorumluluk ama onurlu bir görev. Bu bir görev olarak önüme geldi tabi ve ben bu görevi sorumluluk olarak gördüm, üstlenmeyi kabul ettim. Kongremiz de bu görevi bana verdi. Onur sayıyorum. Demek ki hikâye kendini öyle bir örmüş ki bu noktaya geldiğimizde bir seçenek kalmamıştı. Partinin Mutabakat Komisyonu “Hocam eş genel başkanlık öneriyoruz, ne dersiniz” diye sorduğunda, 35-40 yıllık geçmişe bakarak vereceğiniz cevap belirsiz olmuyor. Yani cevap aslında 40 yıldır devam eden hayat hikâyesinin içinde vardı. Ben de “Evet” dedim. Şimdi göreceğiniz, Mithat Sancar’ın bu 40 yıllık hikâyesinin bütün unsurlarını, izlerini, sözlerini taşıyan bir Mithat Sancar olması da herhalde yine kaderdir. Yani farklı bir Mithat Sancar ortaya çıkmasını da beklemek gerçekçi değil.

Birçok gazeteci gibi biz de kongrenizi yakından takip ettik. Kongrenizde en fazla öne çıkan, “Türkiye’nin yönetimine talip olma” hamleniz idi. Bunu biraz açmak istiyoruz. Eğer bir parti yönetime talip ise tersinden “iktidar boşluğu oluşacak” ya da “AKP artık gidiyor” tespitine tekabül eder. Böyle bir gelişme mi bekliyorsunuz? AKP’nin gidişatı ile HDP’nin yönetime talip olması iç içe mi?

Biz, iktidarın içindeki yıkıcı dinamikleri kendimizden uzak tutmalıyız. “Yönetmek” ayrı bir ifadedir ve her ifade içeriği de etkiler. Yani kullandığın kavram kastettiğin şeyin anlamını da belirler. Biz yönetime talibiz, doğru. Türkiye’nin gidişatıyla bizim söylemimiz iç içe, bu doğru. Ayrıca “iktidara talip olma” değil de “yönetime talip olma” sözünü, ifadesini kullandığınız için de teşekkür ederim. Ben ısrarla ve özenle “iktidar” kelimesini kullanmıyorum. Biz iktidar kavramıyla siyasal ve ideolojik sorun yaşayan bir geleneğin temsilcileriyiz. Ben iktidar kelimesini hayatımdan uzak tutmaya çalışırım. Bu durum iktidar gerçekliğini inkâr etmek anlamına gelmiyor. Fakat biz, iktidarın içindeki yıkıcı dinamikleri kendimizden uzak tutmalıyız. “Yönetmek” ayrı bir ifadedir ve her ifade içeriği de etkiler. Yani kullandığın kavram kastettiğin şeyin anlamını da belirler. Biz yönetime talibiz, doğru.

 Bunu neden söylüyorsunuz?

Biliyoruz ki yeni dönem özellikle anayasa değişikliği, yani Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi dedikleri ucube rejim değişikliğinden beri artık ittifaklar bu ülkede kaçınılmazdır. Siyasi hayat ittifaklar üzerinden yürüyecektir. AKP’nin büyük oy kaybettiğini görüyoruz, ülkeyi çok büyük krizlere soktuğu da ortada ve daha büyük krizlere doğru yol alıyor. Hatta büyük krizin de ötesinde, felaketlere doğru yol alıyor. Biz diyoruz ki bu ülkenin çoğunluğu, bu felaket yönetimini benimsemiyor. Bunu aslında şeklen birkaç kere gösterdi. Anayasa değişikliği referandumu çok tartışmalı ve şaibeli bir süreçten geçti. Sonuçta çok az bir farkla “Evet” olarak tescillendi. Tabi ki oradaki propaganda ve referandum çalışmalarının aşırı adaletsiz olmasını da bir yana koyarsak, tüm eşitsiz şartlara, şaibelere rağmen ancak bu anayasa değişikliği kıl payı geçebildi. Sonra ortada 24 Haziran seçimleri var. Orada da keza aynı durum. Belki muhalefetin beceriksizliği söz konusu oldu. O süreci muhalefet iyi yönetemediği için AKP-MHP ittifakı Cumhurbaşkanlığı seçimini ve parlamentoda çoğunluğu kazandı. Ama orada da fark azdı ve seçim yine hiç adil değildi. Yine pek çok şaibe vardı. Toplum aslında kendini hissettiriyor. Çoğunluk diyor ki “Burada bir sorun var.” Fakat AKP-MHP iktidarı bütün eşitsiz şartlardan faydalanarak ve bunları teşvik ederek, üstelik bütün devlet imkanlarını medya dahil kullanarak, bu büyük itirazı sayısal olarak engelleyebildi.

YEREL SEÇİM’DE HER ŞEY NETLEŞTİ

Nereye kadar, 31 Mart yerel seçimlerine kadar. Yerel seçimlerde ağır bir yenilgi aldılar. Onlar her ne kadar bunu böyle sunmak istemiyorlarsa da yenilginin ağır olduğunu çok iyi biliyorlar. Yenilgiyi hazmedemedikleri için İstanbul seçimlerinin iptali söz konusu oldu ve daha büyük yenilgiyle karşılaştılar. Biz diyoruz ki bu iktidar aslında meşruiyetini de kaybetmiştir. Yani burada çok sorunlu aşamalardan geçerek, kurduğu hükümeti ve cumhurbaşkanlığı yönetimini hak etmiyor. Toplum bunu en son açık bir şekilde 31 Mart ve 23 Haziran’da gösterdi. Tüm söylediklerimden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Önümüzde çok gecikmeden bir seçim var. Eğer iktidar buna yanaşmazsa muhalefet bunu zorlamalıdır. Biz erken seçim istiyoruz. Erken seçimin bu ülkede önemli bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Yapılacak seçimde de biz her türlü demokratik ittifaka açığız.

Grup konuşmasında da söyledim. Temel ilkeleri belirleyecek çalışmalar, muhalefetteki her parti tarafından yapılmalıdır. Hangi temel ilkeler ve değerler etrafında bir demokrasi bloku ortaya çıkabilir, buna bakmak lazım. Biz diyoruz ki HDP olmadan yönetim alternatifi oluşturulamaz. Bu ne siyasal ne de sayısal olarak mümkündür. O halde HDP yeni dönemde yönetimde olmalıdır. İttifaklarımızın açık ve şeffaf olduğunu söylerken, kastettiklerimizden biri de budur.

“Demokrasi İttifakı” çağrınız aslında her kesimin gündeminde ve yakından da takip ediliyor. Ancak herkesin kendinden yana bir söylemi de var. Sizin hali hazırda “Demokrasi İttifakı”nın kurulmasına dair ilkeleriniz var mı? Şayet yoksa bu ilkeler ilk masa kurulduğunda mı netleştirilmeli?

Şüphesiz var. Biz bunları aslında metin haline de getirdik. Biz yerel seçimlerden hemen sonra bir çalışma başlatmıştık. Bu çalışmaları siyasal partilerle, sivil toplum örgütleriyle paylaşmıştık. Ama ardından kayyım darbesi geldi, bu çalışmalar aksadı. Tabi sonra savaşlar başladı. Yani Kuzey-Doğu Suriye’ye işgal girişimi, ayrıca daha sonra İdlib savaşı derken gündem biraz dağıldı. Ama bizim söyleyeceğimiz şey şudur: Çok temel ilkeler vardır. Bu ilkeler, hukuk devletini, yargı bağımsızlığını içerecek şekilde mutlaka tesis edilmelidir. Geçmiş dönemde, yani özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ve OHAL ilanından itibaren yaratılan çok büyük haksızlıklar var. Bunları tamir ve telafi edecek ortak bir mekanizma üzerinde çalışılmalıdır. Buna kayyım darbelerinin sonuçlarını gidermek de dahil. Bunun dışında mevcut yönetim sisteminden vazgeçilmelidir. Tek adam yönetimi reddedilmelidir. Tek adam yönetimi reddedilince güçlendirilmiş bir parlamenter sistem oluşturulmalıdır. Fakat biz yerel demokrasi ayağını da kuralım istiyoruz. Yerel demokrasi ayağını, boyutunu, çapını, kapsamını, şayet ittifak çerçevesinde bir görüşme olacaksa oturur belirleriz. Yani bunun aşamalarını, gereklerini tartışırız. Yerel demokrasinin Türkiye’de çok büyük ve vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu da görmek gerektiğini düşünüyoruz. Bütün bunları tartışabiliriz. Elbette temel insan hakları meseleleri var; bu konuda yaşatılmış acılar var. Çok ağır mahkûmiyet ve tutuklamalar var. Hukuk ayaklar altında. Bu hukuksuzluğu giderecek bir tamir süreci üzerinde uzlaşmak gerekiyor. Daha da sayabilirim ama bunlar çok aşikar. Zaten biz öncelikle bir onarım, tamir süreci öneriyoruz. Bu yaraları sarmak, haksızlıkları onarmak gibi bir hedef gözetilmeli. Bence muhalefet partileri bunu yapabilirler, bu konuda uzlaşılabilir. Diğer meseleler de bu iktidar gittikten sonra daha özgür, nispeten daha serbest bir ortamda tartışılabilir.

Kongrenizden sonra bazı çevrelerde bir tartışma başladı, “HDP, Kürt sorununu mu yoksa demokrasi sorununu mu önceleyecek?” diye. İlk bakışta anlamsız bir tartışma gibi gelse de alıcısı çok oldu. HDP, ısrarla Kürt sorunu ile demokrasi sorununu birbiriyle bağlantısını tarif ediyor. Bu konudaki çözüm önerileriniz nelerdir?

Ben bu tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum. Oldukça net bir tablo içinde görmek mümkün bu soruları; ki bu sorunların cevapları o kadar karmaşık da değil. Tavuk-yumurta hikayesine benziyor bu sorular. Biz diyoruz ki Kürt sorunu ve demokrasi sorunu iç içedir. Kürt sorunu çözülmeden demokrasi olamaz, Türkiye demokratikleşmeden de Kürt sorunu çözülemez. O halde Kürt sorununun çözümünü, demokrasi programının içinde ele almak gerekiyor. Yönetim meselesi dedik, parlamenter demokrasi ve güçlendirilmiş yerel demokrasiden bahsettik. Güçlendirilmiş yerel demokrasi aslında Kürt sorununa da bir çözüm önerisidir. Fakat sadece Kürt sorununa bir çözüm önerisi olarak da algılanmamalı. Bu, Türkiye’nin bütünü için bir demokrasi projesidir. Yani İstanbul’un, İzmir’in kendini yönetmesini savunmak, Karadeniz’in kendini yönetmesini, kendi kaynaklarına ve kendi iradesine sahip bir yönetim kurabilmesini ve bunun genel sistem içine yerleşebilmesini kastediyoruz. Şimdi özellikle 31 Mart seçimlerinden sonra gördük ki İstanbul gibi bir şehre de kayyım atanabilir. Hatta kayyım atanmadan da yetkiler kısıtlanabilir; yani İstanbul halkının iradesi büyük ölçüde sınırlanabilir. Buna karşı çıkmak ancak yerel demokrasi talep etmekle mümkündür. Dolayısıyla Kürt sorunu ile demokrasi sorunu iç içedir. Temel hak ve özgürlükler geliştirilmelidir. Anadilde eğitim hakkı bir insan hakkıdır. Bu bağlamda demokrasi programı, geniş bir özgürlükler listesi içermelidir. Bu olmadan gerçekten demokrasi kurulamaz. Ama anadilde eğitimi güvence altına alabilmek, keyfi tasarruflardan korumak için de gerçekten demokratik bir yönetime ihtiyaç var. Hepsi birbiriyle iç içe ve biz gerçekten Kürt sorununu, demokrasi sorunundan ayrı düşünmüyoruz. Geniş bir demokrasi programının pek çok unsuru, aynı zamanda Kürt sorununun çözümünün de parçası olacaktır.

 İmralı’da 3 Mart’ta aile görüşmesi gerçekleşti. Avukatlarının açıklamasında, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın ülkedeki sorunların çözümü noktasında pozisyonunu koruduğuna dikkat çekildi. Bu açıdan yeni yapılan görüşmeyi ve Öcalan üzerindeki tecridi nasıl ele almak gerekir?

Tecridin başlangıcına bakmak lazım. Kürt sorununun çözümünde bugüne kadar yaşanmış en önemli deneyim, 2013-15 arasındaki çözüm süreciydi. Çözüm sürecinin ilerlemesini sağlama konusunda Sayın Öcalan’ın katkısını da herkes biliyor. Bugün nefret dili kullanan medya bile o dönem hakkını çok açık teslim ediyordu. Ben Akil İnsanlar Heyetindeydim, İzleme Kurulu’nda ismim geçiyordu, hükümetle de görüşüyorduk. Öcalan’ın avukat ve diğer görüşmelerinin imkanları ortadan kaldırıldı. İmralı’yı ülkeye kapatmak, ülkeyi İmralı’ya kapatmaktır. Ne zaman başladı bu, 5 Nisan 2015. Peki, 5 Nisan 2015’e hangi görüşmelerden sonra gelindi. O dönem Dolmabahçe Mutabakatı ve ondan sonra beklenen önemli bir gelişme olarak İzleme Kurulu’nun oluşturulması söz konusuydu. İzleme Kurulu oluşturulsaydı, o zaman bu Kurul, İmralı Heyeti ile İmralı’ya gidecekti; orada Sayın Öcalan’ın bir çağrı yapacaktı. O çağrı, KCK ve PKK’ye silah bırakma kongresini toplama çağrısıydı. Fakat 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nın açıklanmasından sonra beklenen diğer adımlar, hükümet tarafından atılmadı, İzleme Kurulu oluşturulmadı ve İmralı’ya gidilmedi. Oradan gelecek olan açıklama yaptırılmadı ve tecrit başladı. Tecridin başlaması, sürecin bitmesi demektir. Tecridin başlaması aslında yeni savaş sürecinin de başlaması demektir.

HDP olarak topluma hitap ediyoruz, toplumla müzakereyi yürütmeye talibiz, siyasal program oluşturma konusunda da üzerimize düşen her türlü sorumluluğu üstlenmeye hazırız. Biz HDP olarak bir aktörüz ama bu mesele sadece HDP ile sınırlı bir mesele olarak görülemez. Çünkü işin içinde ayrıca PKK faktörü var, 36 yıldır devam eden bir savaş var ve PKK’nin “Önderim” dediği bir Öcalan var. Kendisi de, geçmiş tecrübelerden gördüğümüz kadarıyla çözüm konusunda çok büyük bir kararlılık göstermiştir. İrade koymuştur, çalışma yapmış ve emek harcamıştır.

Çözüm süreci dediğimizde hep yanlış anlaşılıyor. Sanki hükümetle yeniden masa kurulacak; hayır öyle değil. Eğer yeni bir çözüm yolu açılacaksa İmralı’da görüşmelerin düzenli ve güvenli bir şekilde başlaması gerekir. Avukatlar ile görüşebilmesi gerekiyor. Sonraki aşamalar konuşulur ama en azından aile ve avukat görüşünün güvenceli ve düzenli bir şekilde yapılması sağlanmalıdır.

Peki, tecridi nasıl anlamak gerekiyor, salt hak ve hukuk ihlali içinde değerlendirilebilir mi?

Biz tecride itiraz ettiğimizde bunun hak ve hukuk boyutu olduğunu biliyoruz; ancak daha fazlası olduğunu söylüyoruz. Tecrit, hak, hukuk meselesinden fazladır. Tecrit Türkiye’de Kürt sorununda barış ve çözüm arayışlarının çok önemli bir parçasıdır. Dolayısıyla tecride itiraz ettiğimizde ve Öcalan ile görüşmelerin başlaması gerektiğini söylediğimizde barış projelerinin de güçlenmesini talep etmiş oluyoruz. Bu nedenle tecrit, sadece Kürtlerin ya da belli bir kesimin meselesi olarak görülmemelidir. Türkiye’de barış ve çözüm arayışlarının, çabalarının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Tecride karşı itiraz sadece bir kesimin tepkisi olarak algılandı, dolayısıyla Türkiye’nin batısından çok fazla katılım ve katkı gelmedi. Biz şimdi diyoruz ki bu mesele sadece bir şahıs, sadece bir örgüt meselesi değildir. Tam tersine geçmiş tecrübelerin de bize gösterdiği üzere, barış ve çözüm arayışlarında ve çabalarında çok çok önemli bir unsur, tecride karşı tepki vermek, tecride itiraz etmektir.

Bu noktada çözüm çağrılarınızın mevcut siyasi iktidara yönelik olmadığını anlıyoruz…

Biz artık, hükümetle bizden bir heyetin oturup müzakere edeceği formatta bir çözüm sürecinin başarılı olmayacağını düşünüyoruz. Çünkü böyle bir yöntem denendi ve önemli kazanımlar elde edilmesine rağmen başarısızlıkla sonuçlandı. Başarısızlıkla sonuçlanınca orayı sorgulamak gerekir; “Acaba ters giden ne vardı, neden başarısız oldu?” diye. Benim o zaman da cevabım açıktı; süreç toplumsallaşamadı. Hükümet o süreci kendi tekelinde tutmak istedi, Kürt tarafı da toplumsallaşma konusunda yeterli beceriyi gösteremedi. O zaman da süreç, Kürt tarafı ile hükümet arasında bir mesele olarak daraltıldı ve bu durum toplumsallaşmayı da zorlaştırdı. Yani barış talebinin toplumsallaşması zorlaştı. Biz diyoruz ki barış talebi önce geniş toplumsal kesimlerin sahiplendiği bir mesele haline gelmelidir. Bunun öncelikle toplumun muhatap alınarak, çalışılması lazım. Esas olan toplumdur. Sonra kurumsal yollar açılacaksa ve buna ihtiyaç doğacaksa, bir irade ortaya çıkması halinde o da olur. Orada da tüm kesimleri katan bir süreç olmalı, şeffaf olmalı, Meclis’te grubu bulunan tüm partiler olmalı. Yani daha önceki dönemde bu denendi ama çok çok zayıf bir biçimde yapıldı. Ana muhalefet partisi dışarıda bırakıldı. Biz bütün tarafları prensip olarak kapsayan, şeffaf yürüyecek, kurumsal bir sürecin doğru olduğunu düşünüyoruz. O nedenle çağrımız muhalefetedir, toplumadır. Şüphesiz hükümete de görev düşüyor. Onlar sorumluluklarını yerine getirsin, diyoruz. Hükümete sözümüz şudur: Türkiye’yi ateşe atıyorsunuz, vazgeçin bu politikalardan. Gelin Türkiye’de tüm demokrasi güçleriyle birlikte söylediğim tarzda ortak bir sürecin başlatılmasını kabul edin, aksi takdirde ateşle oynuyorsunuz. Elbette hükümetin gelmeyeceğini, politikalarından dolayı anlıyoruz. O yüzden Türkiye toplumuna bir kez daha sesleniyoruz: Böyle bir barış ve çözüm yoluna direnen partileri siz zorlayın veya onlara oy vermeyerek cezalandırın. Yeni bir çözüm iradesi ortaya çıkarın. Esas çözüm iradesini ortaya çıkaracak adres, toplumdur. Bu toplumda yeni bir barış ve çözüm iradesine onay veren bir çoğunluk olduğuna inanıyoruz, şimdi bunu ortaya çıkarmak lazım. Bunun için de HDP üzerine düşen bütün çalışmaları yapacaktır. Ama sadece bizimle olmaz. Kim ki bu ülkede kanın durmasını, refah ve huzurun gelmesini istiyor, bu konuda muhataptır ve sorumludur.

 İdlib’den asker cenazeleri gelmeye devam ediyor. Savaş karşıtı olanlar ise “ülkeye ihanet” ile suçlanıyor. Grup toplantınızda bir “barış hareketi” oluşturulması önerisi yaptınız. Bu konuyu açar mısınız?

Halkların eşitliğine ve eşit haklara dayalı bir barış, enternasyonal Ortadoğu’dan başlayabilir. Biz hükümetlere çağrı yapmıyoruz. Biz Ortadoğu’da demokrasi güçlerine, çeşitli örgüt ve kuruluşlara, siyasi partilere, tek tek aydınlara çağrı yapıyoruz. “Ortadoğu Barış ve Halkların Eşitliği Hareketi’” oluşturulabilir.

Bu savaş politikalarına net bir şekilde karşı çıkmak gerektiğini söylüyoruz ve öyle yapıyoruz. Bu savaş politikası çok yönlü, ideolojik ve siyasal bir projedir. 30 yıl savaşları gibi ciddi yıkım projesidir (1618-1648). Yani AKP ve müttefikleri Ortadoğu’yu sürekli ateş içinde tutmak istiyor. Böylece kendi iktidarlarını sürdürebilecekler; ayrıca savaş sonunda ya da arasında ülkelerin inşasından başka alanlara kadar yeni rant imkânları açılacak. Rant ve siyaset AKP ve müttefiklerinin zihniyetinde iç içedir. Libya’da ve Suriye’de denedikleri şey de siyaseten açıktır. Bir İhvan, yani Müslüman Kardeşler aksını, eksenini oluşturma hırsından vazgeçmiyorlar ve o nedenle bu kadar cihatçı örgütle iş birliği yapıyorlar. Şimdi bizim çağrımız nettir. Türkiye’de savaşa karşı çıkmak gerekiyor ve güçlü bir “Savaşa hayır” kampanyasına ihtiyaç var. Bu kampanya sadece imza ile sözle değil her yerde bir araya gelerek, yapılmalıdır.

İkincisi, bu kampanyanın Türkiye ile sınırlı kalması yetmez. Biz bütün Ortadoğu için bu çağrıyı yapıyoruz, çünkü bu potansiyel mevcut. Halkların eşitliğine ve eşit haklara dayalı bir barış, enternasyonal Ortadoğu’dan başlayabilir. Burada muhataplar hükümetler değildir, biz hükümetlere çağrı yapmıyoruz. Biz Ortadoğu’da demokrasi güçlerine, çeşitli örgüt ve kuruluşlara, siyasi partilere, tek tek aydınlara çağrı yapıyoruz. “Ortadoğu Barış ve Halkların Eşitliği Hareketi’” oluşturulabilir. Ortadoğu’nun üç güzel coğrafyası var: Mezopotamya, Kürdistan ve Anadolu; bunlar iç içe geçmiş topraklardır. Ortadoğu’nun her yerine uzanacak bir barış hareketini, demokrasi ve halkların eşitliği temelinde bir dayanışma hareketini oluşturabiliriz. Bunun için ciddi çalışma yapmamız gerekiyor. HDP olarak da Türkiye’de kendini sorumlu hisseden aydınlar, sivil toplum kuruluşları da bu çağrıya kulak vermeli, bu çalışmalara katkı sunmalıdır. Ortadoğu’daki mevcut ilişkilerimizi daha da genişleterek bu konuda yeni imkanlar ve alanlar yaratmalıyız.

Bir dönemin “Biz Ensarız” diyenler, şimdi sınıra mültecileri yığmaya başladı. Sınırda insanlık krizi yaşanıyor. HDP bu konuda ne diyor?

Ortadoğu merkezli, Barış ve Halkların Eşitliği Hareketine ihtiyaç var. Mülteci meselesi esas buradan çözülür. Türkiye’nin yaptığı, mültecileri bir şantaj unsuru olarak kullanmaktır, Avrupa’nın yaptığı da mültecileri pazarlık meselesi haline getirmektir. İkisinin de yaptığı insanlık dışıdır ve utanç vericidir. Esas mesele insanları, insan onuruna sahip varlıklar olarak görmek ve özellikle göçmenlerin, sığınmacıların, savaşların en büyük mağdurları arasında yer aldığını göstermektir. Gerçek çözüm, herkesin kendini insan hissettiği, kendi geçmişini, hikayesini ördüğü yerde yaşamasını sağlamaktır. Bunun için de savaşları bitirmek gerekiyor. Mültecilerin, sığınmacıların sorunu gerçek bir barış ve halkların eşitliği hareketiyle çözülebilir. Bu sorun, devletlerin insafsız, vicdansız hesaplarıyla asla çözülemez; tam tersine bir insanlık dramı haline gelir. Nitekim şu anda geldiğimiz noktada bu sorun, gerçek anlamda bir insanlık dramı haline gelmiştir. 

Son Haberler

‘Netanyahu, Trump’ın Suriye, Lübnan ve Gazze’den çekilme talebini reddedecek’

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail ordusunun Suriye ve Lübnan'ın güneyinin yanı sıra Gazze Şeridi'nden çekilmesi yönündeki talebi reddedeceği öne sürüldü. İsrail’de yayın yapan Kanal 13 televizyonunun haberinde, Netanyahu'nun ABD’ye hareket etmeden önce düzenlediği haftalık kabine toplantısında, Washington yönetiminin İsrail ordusunun Lübnan, Suriye ve Gazze Şeridi’nden çekilmesini talep ettiği aktarıldı. Netanyahu'nun kabine üyelerine, "Buna şiddetle karşı çıkacağım ve onlara hayır diyeceğim" dediği belirtilen haberde, Trump'ın İsrail ordusunun çekilmesini istediği Gazze Şeridi'ne Uluslararası İstikrar Gücü'nün (ISF) girişine Tel Aviv yönetimince onay verildiğine dikkati çekildi. Kanal 13'e konuşan kaynaklar, Tel Aviv yönetiminin Hamas tamamen silahsızlanana ve Gazze Şeridi’nden çıkarılıncaya kadar İsrail ordusunun "Sarı Hat" üzerindeki kontrolünü sürdüreceği ve geri çekilme olmayacağı ilkesini savunduğunu söyledi. Sadece 200 temcilci var Kaynaklar, şu aşamada ISF'de Uganda ve Fas gibi İsrail’le dost ülkelerden yalnızca yaklaşık 200 temsilci bulunduğunu ifade etti. İsrail kabinesinin ISF'ye "Uluslararası Kuruluşlar İçin Dokunulmazlıklar" yasası çerçevesinde dokunulmazlık tanınmasını onayladığına işaret eden kaynaklar, bu güçlerin İsrail ordusunun işgali dışındaki bölgelerde ve orduyla tam koordinasyon içinde faaliyet göstereceğini vurguladı. Bir yetkili, "Herhangi bir ISF unsurunun ülkeye girişi başbakan, savunma bakanı ve dışişleri bakanının ayrı ayrı onayına tabi olacaktır. İsrail, hangi ülkelerin güç gönderebileceğini yalnızca barış anlaşmamız bulunan ve uluslararası alanda ülkeye veya yetkililerine karşı faaliyet yürütmeyen devletler arasından seçecektir” ifadelerini kullandı. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun yarın Washington'da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geleceği bildirilmişti.

Şara: ‘İsrail ile anlaşmaya çalışıyoruz’

Suriye'de geçiş yönetiminin Devlet Başkanı Ahmed Şara, ülkesinin İsrail...

CENTCOM, Trump’tan İran’a yönelik bombardımanın durdurulmasını istedi: ‘Hedefler tükendi’

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM), Hürmüz Boğazı çevresindeki bombalama harekatının etkinliğinin üst sınırına ulaştığı, daha fazlasının "hedeflerin çoğunun tükendiği" gerekçesiyle durdurulmasını tavsiye ettiği öne sürüldü. Axios'a konuşan iki kaynağa göre, CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper'ın, ABD Başkanı Donald Trump'a Hürmüz çevresini daha fazla bombalamaya gerek olmadığını önerdiği, bu önerinin Başkan'ın cuma günü İran'a yönelik saldırıları durdurma kararını etkilediği iddia edildi. Kaynaklara göre Cooper, saldırıların Tahran'ın ticari gemileri hedef alma kabiliyetini "önemli ölçüde zayıflattığını" ve tam ölçekli bir çatışmaya dönüşmeden devam eden saldırıların stratejik bir amaca hizmet etmeyeceğini belirtti. Haberde, bombalamaların durdurulması tavsiyesinin Trump'a, hem askeri hem de sivil danışmanlar tarafından yapıldığı, bundan sonra özellikle havadan yapılacak saldırılarla "ek başarı elde edilecek hedefin kalmadığının" vurgulandığı iddiasına yer verildi. Trump, yaklaşık iki haftadır her gün ABD ordusunun sunduğu saldırı planlarını onaylıyor ve bu planlar Orta Doğu'daki yerel saate göre gece yarısı sularında hayata geçiriliyordu. Başkan'ın cuma günkü saldırıları durdurma talimatı, önceki 13 gün boyunca her gün gerçekleşen saldırılara ne kadar ara verildiği hakkında tam bir netlik taşımıyor. Cuma gecesi başkent Washington'da Beyaz Saray Muhabirleri Derneğinin yemeğinde konuşan Trump, İran'ın şu anda bir anlaşma yapmaya hazır olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştu. Trump'ın İran'a yönelik yeni bir saldırı emrini onaylamamasıyla, Umman heyetinin Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması konusunda görüşmeler yapmak için dün Tahran'a ulaşması yaklaşık aynı saatlere denk geliyor. Öte yandan ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Mike Waltz, İran'a saldırılara iki gündür ara veren Başkan Donald Trump'ın İran ile diplomatik görüşmelere "alan tanıdığını" söylemiş, Başkan'ın hala "tüm seçenekleri masada tuttuğunu" kaydetmişti.

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.