27 Temmuz 2026
25.1 C
İstanbul

Mazlum Kobani: IŞİD Lideri’ne yönelik operasyon ABD ile koordineli yapıldı

Irak Kürdistan’ında yayın yapan Rûdaw televizyonuna konuşan Suriye Demokratik Güçleri Komutanı Mazlum Kobani, IŞİD Lideri Ebubekkir El Bağdadi’ye yönelik yapılan operasyonun, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte yapılan ortak bir operasyon olduğunu söyledi. Kobani, “Bu ortak bir operasyondu, ne biz ne de ABD tek başımıza yapabilirdik. Operasyonun başarısı için ortak çalışmamız gerekiyordu” şeklinde ifade etti.

Basit bir sorudan başlamak istiyorum. Çalışmalarınız süresince Mazlum Abdi, Mazlum Kobani gibi farklı isimler kullanmışsınız. Size Mazlum Abdi diye mi hiteb edelim Mazlum Kobani diye mi?

Ben Mazlum Abdi ismini kullanıyorum ama siz hangisi ile hitap ederseniz edin.

Geçtiğimiz hafta Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad Rojava’dan bahsetti. Esed’in açıklamaları hakkında sizin görünüşüz nedir? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğrusu biz Suriye hükümetinin tavrının daha iyi olmasını bekliyorduk. Daha olumlu olması gerekiyordu ama maalesef Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’in konuşmalarının içeriği olumlu değildi. Bu yüzden eleştireceğimiz yönleri var. Elbette olumlu değerlendirebileceğimiz yönleri de vardı ki o da güçlerimizle, Kürt halkı ile diyalog yollarını açık tutmasıydı. Kürtlerle müzakere etmek, anlaşmak, Türk işgalciliğine karşı birlikte durmak istediklerini söyledi. Bunlar olumlu yönleriydi. Fakat Kürt sorunu ve bir bütün olarak kuzeydoğu Suriye bölgesindeki meselenin çözümü için tavrı yetersizdi. Suriye hükümetinin Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) denetimi altındaki bütün bölgeler için tavrı daha olumlu olmalı ve diyaloğa daha fazla açık olmalı, daha güçlü ve cesur adımlar atmalıdır.

Esed’in konuşmalarında dikkat çeken bir ayrıntı da şu an itibariyle tamamıyla bölgeye dönmeyeceklerini söylemesiydi. Ancak durumun yavaş yavaş 2011 öncesine dönmesi gerektiğini ifade etti. Sizin bu açıklama yada bu fikre karşı tavrınız nedir?

Bizim bu konudaki tavrımız açıktır ve her zaman dile getirdiğimiz gibidir. Suriye hükümeti ile anlaşmak için iki temel şartımız var. Birincisi bu bölgenin Suriye Anayasası’nda idari bölgelerden biri olarak kabul edilmesi, ikincisi ise Suriye Demokratik Güçleri’nin kurumsal olarak genel Suriye savunma sistemi içerisinde özerk bir statüye sahip olmasıdır. Biz Suriye savunma sisteminin bir parçası olmaya karşı değiliz ama Demokratik SDG kendi özgünlüğünü korumalıdır. Elbette Kürt sorunu en temel sorundur, Kürt halkının tüm meşru hakları Suriye Anayasası’nda muhafaza edilmelidir.

Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması meselesi üzerine Beşar Esad Suriye topraklarında “Kürdistan” ismini kabul etmeyeceklerini söyledi. Siz “Suriye Kürdistanı” ismi üzerinde ısrar ediyor musunuz?

Asıl olan Kürt halkının varlığı ve üzerinde yaşadıkları topraklardır. Kürt bölgeleri vardır ve Suriye hükümeti bunu kabul etmelidir. Kürt halkı var ama toprağı yoktur diyemezler. Kürtlerin yoğunlukta hatta yüzde 90 oranında çoğunlukta yaşadıkları bölgeler var ve buranın ismi de Kürdistan’dır.

Rusya’nın SDG’nin Suriye savunma siteminin bir parçası olmasını desteklediği belirtiliyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Daha önce de izah ettiğim gibi; bizim bu konuda tavrımız nettir. SDG’nin askeri örgütsel yapısını koruması gerektiğini söylüyoruz. Görevi Kuzeydoğu Suriye topraklarının bütününü korumak olmalı. Ama aynı zamanda Suriye ordusunun resmi bir parçası olmalı. Bizim yaklaşımımız böyle. Fakat Suriye hükümetinin yaklaşımı daha farklı. Onlar Suriye Demokratik Güçleri’nin Suriye ordusunun bir parçası olmasını ama özgün, örgütsel yapısı olmamasını savunuyor. Kurumsal olarak değil, kişisel olarak Suriye ordusuna katılmamızı istiyorlar ki bu da bizim açımızdan asla kabul edilebilir değil.

Suriye ordusuna 5’inci  kolordu olarak katılmanızı istedikleri ifade ediliyorlar. Bu konuda sizin görüşünüz nedir? Ama aynı zamanda Rusların bu konudaki görüşü nedir, onlar ne diyor?

Suriye ordusunda zaten 5’inci Kolordu var ve onlar özel bir güçtür. Ama eğer SDG farklı bir güç olarak örgütlemek istiyorsak o zaman belki başka bir kolordu olur. Hatta iki farklı kolordu olur. SDG’nin diğer güvenlik güçleri ile birlikte sayısı 100 bini geçiyor ve büyük bir güçtür. Suriye ordusu içerisinde kendisini iki farklı kolordu şeklinde örgütleyebilir. Sanırım Ruslar bu konuda çok net bir görüşe sahip değiller. Suriye hükümeti gibi de düşünmüyorlar, askeri ve güvenlik durumunun bozulmasını ve kargaşa yaşanmasını istemiyorlar. Fakat yine de net bir görüşleri de yok. Onlarla görüşmelerimiz sürüyor ve henüz nihai bir çözüme varmış değiliz.

Suriye hükümeti ile Esad yönetiminden yetkililerle ciddi bir diyaloğunuz oldu mu?

Elbette Suriye hükümeti ile diyaloğumuz ilk günden beri ciddidir. Bu görüşmelerin her iki tarafın çıkarına olduğuna inanıyorum. Suriye krizinin başladığı 2011’den beri Suriye hükümeti ile olan diyaloğumuzda kimi zaman çelişkiler de olsa, her iki tarafın da, yani hem Suriye hükümetinin ve hem de Kürt halkının çıkarlarına hizmet ettiğini söyleyebilirim. Suriye hükümeti şu ana kadar yıkılmamışsa ve kurumları hala kalmışsa bunun bir sebebi de bizim kendileri ile olan diyaloğumuzdan kaynaklanıyor. Suriye hükümeti bunu görmeli. Yani SDG’nin varlığı, Rojava’da ve Suriye genelinde Kürt özgürlük hareketinin varlığı, Suriye’nin bugüne gelmesinde önemli rol oynadı. Bu sayede teröristler ve dışa bağlı güçler amaçlarına ulaşamadı. Suriye hükümetinin bunu çok iyi görmesi gerekiyor. Şuna inanıyoruz ki SDG ve Rojava’da Kürt özgürlük hareketinin varlığı önümüzdeki süreçte Suriye hükümeti ile anlaşabilmemiz için güçlü bir zemin oluşturmuştur.

Ruslarla diyaloğunuz olduğu söylediniz. Şu ana kadar Rusya’ya belli bir proje sundunuz mu? Üzerinde tartıştığınız somut bir proje var mı?

Şu anda biz askeri proje üzerinde çalışıyoruz. Bildiğiniz gibi Amerika güçlerini bazı yerlerden çektikten sonra bir boşluk doğdu. Türk devleti bu bölgeleri işgal etmek istedi. Bu boşluğu doldurmak için Ruslarla görüşmelerimiz oldu ve hala devam ediyor. Bazı askeri konularda anlaşma sağladık. Bilindiği gibi Rusya ile Türkiye arasında bir mutabakat imzalandı. Bizim bu mutabakat hakkında bazı görüşlerimiz vardı, birçok maddesini doğru bulmadık. Ruslarla bu konuda uzun uzun tartıştık, görüşlerimizi onlara aktardık. Onlar da bu görüşlerimizi değerlendirdi. Belli bazı konular netlik kazandı. Birlikte nasıl hareket edeceğiz, Türk develtinin işgalciliğine karşı nasıl birlikte duracağız, Rus askeri güçler bu bölgede nasıl konumlanacak, güçlerimizle nasıl koordine halinde hareket edecekler, tüm bu konular netleşti. Siyasi konularda hala bir netlik yok fakat Rusya hükümeti Suriye yönetimi ile aramızda yeni bir diyalog sürecinin başlaması konusunda çok ciddi. İki taraf arasında bir anlaşma sağlanması için ağırlığını koyma konusunda da ciddi davranıyor.

Rusya ile Türkiye arasında Soçi’de varılan mutabakatın hangi bendi veya maddesini kabul etmiyorsunuz. Bunu Rus tarafına ilettiğinizde onların tavrı ne oldu?

Temelde görüşümüz Rojava’da halkımızın savunmasız bırakılması konusuydu. Mutabakatın halkımızı savunmasız bırakma gibi bir tehlikesi vardı. Yada halkımızın yaşadığı toprakların güvenliğini halkımızı korumayan güçlerin insafına bırakılması,halkımızın kendisini koruyan güçler olarak görmediği kimselere bırakılması konusuydu. Biz bu konudaki görüşlerimizi, endişelerimizi Rus tarafına ilettik. Halkımızın güvenliğini yabancılara, güvenmediğimiz kimselere bırakamayacağımızı ve bu sorunu çözmemiz gerektiğini söyledik. Pratik olarak bu konuyu çözdüğümüzü söyleyebilirim.

Biraz saçaklı olan bir soru soracağım. Mutabakata göre SDG’nin sınırdan 32 kilometre içeri çekilmesi gerekiyor. Bu çekilme gerçekleşti mi? Çünkü Türkiye hala güçlerinizin bazı bölgede bulunduğunu iddia ediyor. Geri çekilme olan bölgelerde 10 kilometrelik bir sınırda ortak Rus-Türk devriyeleri olacak. Peki bu bölgelerde Rojava Özerk Yönetimi kurumları kalacak mı? Rusya’nın bu konudaki yaklaşımı nedir, razı oluyorlar mı? Bu meseleyi Rusya ile nasıl ele aldınız?

Türkiye ile Rusya’nın anlaşması daha çok askeri konuları kapsıyordu. Resmi olarak DSG’nin bu bölgeden çekilmesi konusundaydı. Şu anda DSG’nin tamamen çekildiğini söyleyebilirim. Ama ifade ettiğim gibi, halkımızı, Kürt halkını hiçbir yerde savunmasız bırakmayacağız, özsavunmasız kalmaycaklar. Resmi olarak Demokratik Suriye Güçleri bu 32 kilometrelik hattın dışında konuşlanmış durumda. Bunu da şu kadar söyleyebilirim; halkımızın savunmasız kalmaması için Ruslarla da anlaşma sağladık. Özerk Yönetim tartışmaların dışında tutuluyor, kurumlar çalışmalarını eskisi gibi sürdürecekler.

Türkiye hala SDG’nin güçlerini Til Rifat ve Resulayn gibi bölgelerden çekmediğini ve böyle olursa operasyonu sürdüreceğini söylüyor. Güçleriniz Til Rifat ve Resulayn’dan çekildi mi?

Hayır öyle değil, o bölgelerde Suriye Demokratik Güçleri yok, hatta YPG ve YPJ de yok. Türklerin bahsettiği güçler orada yok. Efrin’in işgalinin ardından o bölgede yeni bir süreç başladı. Yeni askeri güçler oluşturuldu. O askeri güçlerin Ruslarla ve bölgedeki güçlerle bağlantısı var. Ama şunu kessinlikle söyleyebilirim ki onlar SDG değil, YPG ve YPJ de değiller. Onlar farklı güçler ve orada faliyet yürütüyorlar.

Başka güçlerden kastiniz?

Efrin Direniş Güçleri ve başka isimler altında örgütlenen güçler var. Kessinlikle Demokratik Suriye Güçleri değiller.

ABD konusuna gelelim. Burada çıkan kasırga Amerikan güçlerinin bölgeden çekilmesiyle başladı. ABD Başkanı Doland Trump Suriye’de ateşkesin başarıyla uygulandığını söylüyor ama burada hala çatışmalar sürüyor. Geçen gün Til Temir’deydim ve o bölgede çatışmalar yaşandığına şahit oldum. Siz ne diyorsunuz, ateşkes başarıya ulaştı mı? Burada olanları Amerikalılara nasıl anlattınız?

Hayır, ateşkes gerçekleşmiş değil. Türk devleti bir saatliğine bile ateşkese saygı duymadı ve hala saldırılarına devam ediyor. Dün akşam da bu sabah da saldırılarını sürdürüdüler. Hava saldırıları, bombardımanlar devam ediyor. Hatta bazı bölgelerde Suriye hükümet güçleri bizimle onlar arasındaki temas hattında kaldı, Suriye askerlerini de vurdular, esir aldılar, öldürdüler. Türk devleti saldırılarına devam ediyor ve bunu gizlemiyor da. Açıkça bu kadar ilerledik, bu kadar köy ve yerleşim yeri kontrol ettik diyorlar. Bu nedenle ABD’nin elindeki bilgiler dakik ve teyid değil. ABD ile aramızda koordine sağlayan Ortak Harekat Merkezi de söylediklerimin doğru olduğunu biliyor, görüyorlar. Üstlerine verikleri raporlarda Türkiye’nin ateşkese saygı duymadığı, ihlal ettiği, sivilleri hedef aldığı bilgileri yer alıyor. Bu açık bir konu. Bu yüzden biz ABD’den resmen garantörü oldukları ateşkes anlaşmasını gözden geçirmelerini ve bu konuda üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmelerini istedik. Ateşkesi uygulaması için Türkiye’ye baskı kurmalarını, buna uymadığı için de anlaşmada öngörülen ekonomik yaptırımları uygulanmaları gerektiğini belirttik. ABD’nin şu an yapması gereken de budur. Türkiye’yi zorla durdurmaları gerekiyor.

Suriye ordusunun Til Temir’de yarleştiği karakollarını gözlemleyebildik. Askerlerin ellerindeki silahlar bölgeyi olası bir saldırıya karşı koruyabilecek nitelikte değildi. Suriye ordusunun bu şekilde bölgenin güvenliğini sağlayabileceğini düşünüyor musunuz?

Esasen Suriye hükümetinin görevi Türkiye’yi zor kullanarak durdurmak değil. Silahları ve hazırlıkları da bu kapsamda değil. Bu bölgelere yerleşmesi siyasi bir anlam taşıyor, askeri değil, semboliktir. Rusya’nın garantisi altında gelmişler. Türkler DSG’nin varlığını gerekçe göstererek bu bölgelere saldırıyorlar. Biz de tüm sınırlarımızın boydan boya korunması için Suriye ordusunun burada yerleşmesi konusunda Rusya ile anlaştık. Sınırda onlar Türklerle karşı karşıya olsun. Türkler Rusya ile yaptıkları anlaşmaya sadıklarsa o zaman Suriye askerlerine saldırmamaları gerekiyordu. Elbette bölgeye gelen Suriye askeri birlikleri bu yapısı ile Türkiye’nin tank ve toplarına karşı duramaz. Kaldı ki amacı da bu değil, buraya Türk devleti ile karşı karşıya kalmak için yerleşmediler. Bunun diplomatik ve siyasi boyutları var. Eğer böyle olmazsa o zaman sorumluluk Ruslara kalır.

Til Temir’deki çatışmalar hala devam ediyor. Burası güvenli bölge sınırları içerisine düşüyor. Neden bu denli girift olmuş durumda?

Türk devletinin hedefi Til Temir’i kontrol etmektir. Til Temir stratejik bir yerdir. Tüm yollar Til Temir’den geçiyor. Til Temir adeta küçük bir Suriye gibidir. İçinde Kürtler, Araplar ve Hristiyanlar yaşyor. Bir Hristiyan kenti olarak tanınıyor ama diğer bileşenler de burada yaşıyorlar. Bu yüzden bizim için de çok önemli bir yer ve üzerine titriyoruz. Türkler burayı kontrol etmek istiyor ama Til Temir Türk-Amerikan, Türk-Rus ittifakının dışında kalıyor. İttifaklara göre Türklerin bu bölgeye uzak durmaları gerekiyor. Ama onlar ısrarla burayı hakimiyetleri altına almak istiyor ve bu nedenle uzun bir süredir saldırılarına devam ediyorlar. Güçlerimiz de burayı savunmak zorunda. Şimdi Suriye ordu birlikleri de orada ama onlar bu haliyle Türkiye’nin saldırılarını engelleyebilecek kapasitede değiller. Bu nedenle bizler ve oradaki Asuri-Hristiyan güçler birlikte Suriye ordusuna yardımcı oluyor ve Türklerin ilerleyişini durdurmaya çalışıyoruz.

Peki bu nasıl bir anlaşma oluyor? ABD ve Rusya ile anlaşma olduğu halde çatışmalar devam ediyor. Gördüğüm kadarıyla siz sorumluluğunuzu yerine getirerek güçlerinizi belirlenen hattın dışına çektiniz. Ama Türkiye saldırılarına devam ediyor. Bu konuda ABD ve Rusya’ya ne anlatıyorsunuz?

Bu ABD ve Rusya’nın tavrının zayıf olmasından kaynaklanıyor. ABD ile Türkiye arasında varılan anlaşma uyarınca 120 saat boyunca ateşkes sağlanmalıydı, biz de bu süreçte güçlerimizi Sere Kaniye’den geri çektik. Ateşkese göre güçlerimizin M4 karayoluna çekilmesi gerekiyordu. Ama Gire Spi’nin batısında ve Sere Kaniye’nin doğusunda cephe hattı neredeyse güçlerimizin orada konuşlanması gerekiyordu. ABD ve diğer tüm taraflara bu şekilde bir harita sunuldu ve böyle kabul edildi. Fakat Türk devleti buna da uymadı ve saldırılarına devam etti. ABD de Türkiye’nin bu ateşkesi ihlal ettiğini biliyor. Bu onların zayıflığından, Türkile ile yaptıkları anlaşmalarına sadık kalmamalarından kaynaklanıyor. Biz bunu kendilerine de söylüyoruz ve onlar da bunu kabul ediyor. Fakat ABD’nin savaşı durdurmak için farklı yöntem ve seçenekleri de bulunuyor. Onlar bunu ekonomik yaptırım ve cezalarla uygulayacaklarını belirtiyorlar. Bu savaşı durdurabilmek için de bu cezaları uygulamaları gerekiyor.

Siz bu savaşta hala sivillerin hedef alındığını söylüyorsunuz. Bunu ABD’lilere anlattığınızda karşılığı ne oluyor, nasıl cevap veriyorlar?

Yanıtları da bu zayıf tavırlarını yansıtıyor. Evet biz de olanları görüyoruz diyolarlar, buradaki askerleri de durumu gözlemliyor. Bunu Türkiye’ye de anlattıklarını, baskı kurduklarını söylüyorlar. Durmamaları halinde ekonomik yaptırımları pratiğe geçireceklerini belirtiyorlar. İçerik olarak tavırları zayıftır ve eğer isterse ABD bu saldırıyı durdurabilir.   

Ekonomik yaptırımların Türkiye üzerinde tavrını değiştirmeye yönelik bir etkisi olabileceğini düşünüyor musunuz?

Bizce ABD’nin bu saldırıya karşı tavrı salt ekonomik yaptırımlarla karşılık verme şeklinde olmamalıydı, ağırlığını kullanarak engellemeliydi. Türkiye’ye açıkça, siz saldıramazsınız demeleri gerekiyordu. ABD Başkanı Trump tek bir kelime ile “saldırmayın” deseydi Türkiye saldıramazdı. Fakat ABD Türkiye ile arasını bozmak istemedi, çıkarlarının zarar görmesini istemedi. Kürt halkı ve Türkiye ile olan çıkarlarını karşılaştırdı ve Türkiye’yi seçti, Kürt halkını seçmedi. Bu nedenle ekonomik yaptırım seçeneğini esas aldılar. Elbette ekonomik yaptırımların da bir etkisi var. Türkiye ekonomisi zaten çok zayıf, ABD Temsilciler Meclisi’nin kararlaştırdığı cezalar da pratikte uygulanırsa Türkler saldırılarını durdurmak zorunda kalır. ABD açısından bu da bir eleştiri konusudur. Amerikalılar, “Türkiye daha büyük bir saldırıya kalkışırsa biz bu cezaları uygularız” diyorlar. Ama Türkler de bir taraftan adım adım saldırılarını sürdürüyorlar, ilerlemeye çalışıyorlar. Biz bu eleştiriyi ABD’ye devamlı iletiyoruz. Madem bir anlaşma imzaladınız, Türkiye bu anlaşmayı ihlal ediyor ve saldırılarını sürdürüyor. O halde sisin cezaları hayata geçirmeniz gerekiyor. Ekonomik cezalar da Türkiye’yi buludukları yerde durdurmaya yeter.  

ABD şimdi de petrol kuyularını korumak için Rojava’ya geri dönüyor ama bu defa tanklarını da getiriyor. ABD sadece petrol kuyularını korumak için mi Rojava’ya geri dönüyor? Amaç petrol kuyularıysa neden tank getiriyor? Kaldı ki IŞİD’in petrol bölgelerini kontrol edecek gücü de yok. Nedir durum?

Özü itibariyle ABD geri çekilme kararı aldı ve bu üçüncü defadır böyle bir karar alıyor. Başkan Trump çekilmekte kararlydı ve bu çerçevede güçlerini Kobani, Minbic, Tabka ve diğer bazı bölgelerden çektiler. Fakat daha sonra Trump’ın bu kararına karşı güçlü bir muhalefet oluştu, Kongre ve diğer güç merkezleri karşı çıktı. Gerek askeri ve gerekse de siyasi dostlarımız Trum yönetiminin bu kararına karşı çıktılar. Trump’ın makamı tehlikeye girdi. Fransa, Almanya, İngiltere ve diğer devletler karşı çıktı. En önemlisi de güçlerimiz çok güçlü bir direniş sergiledi. Öyle tahmin ettikleri gibi Türkler gelecek ve bu bölgeyi kolayca alacak şeklinde olmadı. Büyük bir savaş yaşanacağını ve bu meselenin daha çok uzun süreceğini, bunun da sorumluluğunun sonuçta ABD’nin boynunda kalacağını gördüler. Özellikle de Kürt halkını bitirme tehlikesi mevcutken. Sadece demografik yapının değiştirilmesi değil, Kürt halkının tümden kendi topraklarından sürülmesi ve ilhak gibi büyük bir tehlike durumu varken. Tüm bunlar çok önemli konular olarak öne çıktı ve ABD kamuoyu ve siyasetinin Trump’a kararını gözden geçirmesi için baskı yapmasına yol açtı. Bu yüzden ABD yönetimi geri adım attı ve yeni bir proje hazırladılar. Bu proje Suriye’nin doğusunda konuşlanma şeklinde oldu. asıl sebep elbette petrol değil. Hepimiz de ABD’nin bu bölgedeki petrole ihtiyacı olmadığını iyi biliyoruz. Onlar, “amacımız bu petrolün IŞİD ve Suriye rejiminin kontrolüne girmemesidir” diyor. Ama herkes de biliyor ki burada kalmaları gerekiyordu ve şimdi de bunu gerekçe gösteriyorlar. Kararın gözden geçirilmesi için böyle bir gerekçe yaratıldı. ABD’nin buradaki varlık sebebi petrol değil, petrol de olmayacak. Burada yeni bir denge kurulmuş durumda ve ABD de bu dengenin bir yerinde yer almak için bölgede kalması gerektiğini biliyor. Yine ABD yönetimi üzerindeki baskıların hafifletilmesi için böyle bir karar alındı. ABD güçlerinin bu şekilde ne kadar burada kalacağı belli değil. Bizim için önemli olan şu; biz hiçbir zaman ABD güçleri sonuna kadar burada kalsın ve bizi korusun demedik. Böyle bir talebimiz ne ABD ne de başka güçler için olmadı. Biz sadece ABD öncülüğündeki uluslararası güçlerin Suriye sorununa bir çözüm bulununcaya kadar burada kalmaları gerektiğini savunuyoruz. Suriye’de yeni anayasa yazılınca ve yeni bir siyasi sistem kurulunca uluslararası güçlerin görevi de bitmiş oluyor ve o zaman çekilebilirler. Tekrar söylüyorum; en doğrusu şu, tekrar tekrar çekilme kararı alınacaklarına “Suriye krizi çözülene kadar, Suriye’de yaşayan tüm hakların haklarını garanti altına alan bir anayasa yazılana ve tüm kesimleri kapsayan bir siyasi sistem oluşturuluncaya kadar burada kalacağız. O zaman görevimiz de bitecek ve geri döneceğiz” deseler daha iyi olur. Bizim de talebimiz bu çerçevededir.

Mevcut durumda ABD’nin kaç üssü bulunuyor. Rojavalı yöneticiler de ABD güçlerinin bölgedeki varlığı konusundaki tavrını netleştirmesi gerektiğini belirtti. Bu defa gelişlerinde geri dönmelerinin sebebini onlara da sordunuz mu? Şöyle sorayım, ilerde tekrar aniden çekilmeyeceklerine dair herhangi bir garanti var mı?

Bu sabah ABD’lilerle bir toplantımız oldu, bu konuyu konuştuk, tek gündem buydu. ABD güçlerinin burada bulunmasının sebebini 8 madde şeklinde sıralıyor, şimdi ben tek tek bu maddelerden bahsetmek istemiyorum. Biz neden burada kalacaklarını, kaç yerde ve nasıl konuşlanacaklarını açıkladılar. Güçlerimizle ittifak halinde bölgede kalacaklar. Minbic ve Tabka gibi kontrolümüz altındaki bölgelerin batısından çekildiler. Kobani’de bir güçleri kalmış. Suriye’nin doğusunda ise Deyrezor’dan Semelka’ya kadar daha önce konuşlandıkları bölgelerde kalacak ve Derik gibi bazı yerlerde yeni üssler de kuracaklar. ABD güçlerinin bulunduğu yerler yeniden değerlendirilecek ve yeni amaç doğrultusunda yerleşecekler. Askeri amaçlarının çerçevesi belli zaten, bağımsız hareket etmeyecek güçlerimizle koordine halinde olacaklar. IŞİD’lilerin tutuklu bulunduğu hapishaneleri güçlerimizle birlikte koruma gibi eski görevlerini de sürdürecekler. Bölge halkına yardım kapsamında hazırladıkları programları hayata geçirecekler. Demokratik Suriye Güçleri’nin eğitimi ve desteklenmesi konusundaki çalışmalar sürecek. IŞİD’e karşı ortak mücadele sürecek. Bu bölgelerin havadan kontrolünü ve denetlenmesini sağlayacaklar. Tabi bir de petrol kuyularının korunması gibi yeni bir hedefleri de olacak.

Bunların dışında ABD’nin size verdiği siyasi vaatler de var mı. Sanırım İlham Ahmed birkaç gün önce ABD’den Rojava hava sahasını Türk uçaklarına kapatmasını istemişti. Böyle bir talebiniz var mı?

Hayır, siyasi konularda biz ABD’nin tavrını eleştiriyoruz. ABD güçleri 5 yıldır burada ve biz aynı eleştirilerimizi tekrar ediyoruz. Amerikalılar şu ana kadar askeri görevlerini yerine getiriyor henüz siyasi görevlerine sahip çıkmış değiller. Bildiğiniz gibi Cenevre’de görüşmeler var ve uluslararası alanda Suriye’ki sorunların çözümü için sürdürülen çabalar var. Biz onlardan kuzeydoğu Suriye temsilcilerinin de siyasi çözüm sürecinde yer almalarını sağlamaları için destek ve baskı uygulamalarını talep ettik. Bu konuda söz verdiler ancak pratikte bu sözlerini şu ana kadar yerine getirmiş değiller. Bunlar siyasi konulardaki eleştirilerimizdir ve onlar görevlerini yerine getirene kadar da bu eleştirileri yöneltmeye devam edeceğiz.

Suriye krizinin çözülmesi konusunda uluslararası görüşmelere değindiniz. ABD bundan sonraki görüşmelerde SDG’nin temsilcilerinin bulunması konusunda size herhangi bir vaadde bulundu mu?

Uluslararası toplantıları mı kastediyorsunuz?

Evet.

Kuzeydoğu Suriye temsilcilerinin Cenevre’deki Anayasa Komitesi toplantılarında yer alması konusunda bazı sözler verdiler. Fakat hala bu sözü yerine yetirmiş değiller. Biz de sözlerini yerine getirmeleri için baskı uyguluyoruz.

Bu tür uluslararası görüşmelerde ve yine sizin Şam ile görüşmelerinizde diğer Kürt partilerle görüştünüz mü onların rolü ne oldu?     

Şöyle bir durum var, biz bu konuları tüm taraflarla görüşüyor ve tartışıyoruz. Şu ana kadar bazı ittifaklar sağladık, askeri ittifağımız da oldu. SDG olarak ABD ile, Rusya ile, Şam merkezi hükümeti ve diğer taraflarla gerçekleştirdiğimiz görüşmelere Rojava’daki Kürt partilerin de katılmasını istiyoruz. Onların da bu sürecin bri parçası olmasını istiyoruz. Bunun için de özellikle bu son süreçte hemen hemen tüm Kürt partileri ile görüştük. Hem görüşlerini aldık hem de birlik olmalarını istedik. SDG ile birlikte hareket edebilmeleri için olanak sağladık. Bugün Rojava’da tarihi ve hassas bir süreçten geçiyoruz. Kalıcı bir çözüme doğru gitme olanağı olduğu gibi devrim kazanımlarının ortadan kalkması gibi bir durumla da karşı karşıyayız. Bu hassas süreçte Suriye’deki bütün Kürt partilerine çağrımız birlik olmaları, SDG’nin yanında yer almalarıdır ki bu süreçten halkımızın çıkarlarını koruyarak zaferle çıkalım. Tüm partilerin tavrı olumluydu. Pratik adım atmaları konusunda umutluyuz. Bu konuda Kürdistan Bölgesi için de birkaç şey söylemek istiyorum, çünkü onların da burada rolü bulunuyor. Gerçekten de Güney Kürdistan’daki halkımızın bu süreçte oynadığı rol çok olumlu ve iyiydi. Güney Kürdistan’daki tüm kentlerde halkımız SDG’nin direnişine destek verdi. Türk devletinin işgaline karşı sokağa çıkıp tavır aldılar. Türk mallarını boykot ettiler. Bu vesileyle hepsini selamlıyoruz. Orada destek için gösterilen tüm çabalar bizim için onur ve gurur vericidir. Yine Kürdistan Bölgesi hükümetinin de tavrı olumluydu, DSG ve Rojava genelinde gösterilen direnişine güçlü destek verdiler, kendilerine teşekkür ediyoruz. Rojava üzerindeki tehdit ve tehlike henüz son bulmuş değil. Türk devleti sadece Rojava devriminin kazanımlarını ortadan kaldırmayı hedeflemiyor açıkça Kürt halkını ortadan kaldırmak istediğini beyan ediyor. Bu bölgede Kürt halkının varlığını bitirmek istediğini söylüyor. Bu nedenle desteğin daha güçlü şekilde devam etmesi gerekiyor. Rojava’nın zayıflaması Güney Kürdistan’ın da zayıflaması anlamına geliyor. Bu durum Güney Kürdistan’ı da etkileyecektir. Rojava’nın güçlü olması Güney Kürdistan’ın da güçlü olması anlamına geliyor. Rojava devriminin kazanımlarını koruyabilmemiz ve önümüzü görebilmemiz için bu destek sürmeli. Rojava’daki siyasi hareketlerin güç birliği yapması konusunda da Kürdistan Bölgesi’nin özellikle de Başkan Mesud Barzani’nin rolü var. Umud ediyoruz ki bu doğrultuda Kürdistan Bölgesi yönetimi ve özellikle de Başkan Barzani rollerine sahip çıkar ve Rojava’daki Kürt partilerin birliğini desteklerler. Birlikte hem bu konuyu ele alıp hem de direnişi güçlendirebiliriz. Hem Rojava’da halkımız üzerindeki tehlikelerin kalkması ve hem de haklarımızı garanti altına alabilmemiz için bu gereklidir.

Savaşın durması ve Rojava’dkai partilerin birliği konusunda Kürdistan Bölgesi yönetimi ve siyasileri yapabilecekleri neyi yapmadılar, kendilerinden beklentiniz nedir?

Halk kendi cephesinden çok şey yaptı, kendilerine teşekkür ediyoruz. Elbette bu destek daha da güçlü olmalı. Dünya Kürtlerin bir olduğunu görmeli. Rojava’daki sorun sadece bir tarafın veya sadece tek bir gücün sorunu değil, tüm Kürtlerin ortak sorunudur. Bu nedenle Kürdistan’ın tüm parçalarındaki Kürtlerin ve özellikle de Güney Kürdistan’ın tavrı çok önemlidir. Kürdistan Bölgesi yönetiminin hem dünya ve hem de bölgedeki diplomaside belli bir yeri ve konumu var, geniş ilişkilere sahipler. Bu süreçte belli bazı görevler üstlendiler, Rojava halkını desteklediler. Bizce bu destek daha güçlü olmalı, devam etmeli. Rojava güçlerinin birliği konusunda ise bazı taraflar Kürdistan Bölgesi yönetiminin sözünü dinliyor. Dolayısıyla Rojava’daki siyasi partilerin birliği konusunda kendilerine önemli görevler düşüyor.    

IŞİD’le mücadelenizden de bahsetmek istiyorum. Siz Ebubekir Bağdadi’nin yerinin tespit edilmesinde ve öldürülmesinde öneli bir rol üstlendiniz. Eğer ABD güçlerini çekmiş olsaydı siz sadece elinizdeki bilgilere dayanarak neler yapabilirdiniz? Yani mesela sizin aklınızda Bağdadi hakkındaki plan neydi?

Bu ortak bir operasyondu, ne biz ne de ABD tek başımıza yapabilirdik. Operasyonun başarısı için ortak çalışmamız gerekiyordu. Gerçeği söylemek gerekirse Ebubekir Bağdadi’nin nerede olduğunu biliyorduk, yerini ve içinde yaşadığı evi tespit etmiştik ve uzun süreydi takip ediyorduk. Ama böyle bir operasyonun neticelendirilebilmesi için de daha güçlü askeri bir teknik ve güç gerekiyordu. Kısaca Amerikalılarınki gibi bir güç gerekiyordu. Dolayısıyla eğer Amerikalılar çekilmiş olsa veya bu operasyonu yapmamış olsa böyle bir sonuç alınamazdı, operasyon yapılamazdı.

ABD Başkanı Trump’ın çekilme kararı nedeniyle operasyonun geciktiği iddia edildi. Bu iddia ne kadar doğru? Veya tutuklanması mümkünken öldürüldü, bu doğru mu?

Hayır, bu çekilme kararı Türklerle savaşmamızın başlamasına neden oldu. Bu durum da operasyonun gecikmesine neden oldu. Çünkü Bağdadi meselesiyle ilgilenen arkadaşlarımızın çoğu Türklerle savaşımıza odaklanmak zorunda kaldı. Bu da operasyonun gecikmesine neden oldu. Bu operasyon için ABD güçlerinin bazı yerlerden çekilmemesi gerekiyordu, bu da operasyonun bir parçasıydı. Yani çekilme kararı Bağdadi operasyonunu da etkiledi.

Son sorum şu; böyle bir kişinin yerini nasıl bulabildiniz. Yine IŞİD gibi radikal gruplar vardı çevrede, operasyon esnasında onlar nasıl Bağdadi’nin imdadına gelmediler?

Bunlar istihbarat konularıdır, belki herşeyi açıklayamayabiliriz fakat unsurlarımızı Ebubekir Bağdadi’nin izini bulabilecek ve yanına yerleştirebilecek kadar da büyük bir başarıydı. Başka bir bilgi daha da paylaşayım, daha önce de Bağdadi’nin başka bir yerde yerini keşfetmiştik. Orada olduğunu biliyorduk. İç çamaşırlarını getirttiğimizde bu ödlürülen yerde değildi, o diğer yerdeydi. İdlib’e gitmeden önce başka bir yerdeydi ve o olduğundan kessin emin olmak için biz orada onun bazı eşyalarını getirttik. O olduğundan emin olduktan sonra da İdlib’te yanına sızan elemanımız kan örneğini getirmeyi başardı. Bu şekilde ikinci bir defa Ebubekir Bağdadi olduğunu kesinleştirdik. Bu büyük bir istihbari başarıdır. ABD istihbaratı da en üst düzeyde bu çalışma ile ilgilenen arkadaşlarımıza teşekkür ettiler.

Neden ilk yerinde operasyon yapılmadı?

Bağdadi yer değiştirdiği için orada operasyon yapabilmek için gerekli zaman yoktu. Tespit ettiğimiz ilk yerden de ABD’nin haberi yoktu, yani bu bizim kendi istihbaratımıza ait bir bilgiydi, paylaşmamıştık. Ki zaten o olduğundan emin olduğumuzda da Bağdadi yer değiştirdi ve İdlib’e gitti, daha sonra Amerikalılarla birlikte bu konu üzerinde çalıştık.    

Son Haberler

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.