26 Temmuz 2026
25.2 C
İstanbul

Hediye Levent iznews’e konuştu: Türkiye’nin baskıları Suriye Kürtleri açısından olumlu sonuçlar doğuruyor

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD), Suriye sınırındaki topraklarının tamamını kaybetmek üzere. ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’deki IŞİD’in kontrol ettiği bölgelerin temizlendiğini açıkladı. İŞİD hakimiyetinin sona ermesinin bölgeye etkisi, ABD ve diğer ülkelerin Suriye politikası, Kürtlerin ABD ile olan ilişkisi ve Şam yönetimi ile olası görüşmelerine ilişkin, uzun yıllar Şam’da yaşamış olan Gazeteci Hediye Levent ile konuştuk.

                                                                       Röportaj: Ceren Bozkurt

‘IŞİD’in, Suriye ve Irak’ta topraklarını kaybetmesi her iki ülkedeki süreçler açısından bir dönüm noktası oldu’

IŞİD’in tüm topraklarını kaybetmesi Suriye’deki süreci nasıl etkiler? IŞİD dışında da çok sayıda cihatçı grup var, IŞİD’in gerilemesi bölgede sükûnetin sağlanması için yeterli olur mu?

IŞİD’in, Suriye ve Irak’ta topraklarını kaybetmesi, hilafetin başkenti olarak duyurduğu Musul ve Rakka’yı da kaybetmesi her iki ülkedeki süreçler açısından bir dönüm noktası oldu. Çünkü IŞİD’le mücadele ABD, İran ve Rusya gibi birçok ülkenin Suriye ve Irak’ta askeri ve siyasi olarak süreçlere doğrudan dâhilini gerektirmişti. Aynı zamanda da Irak’ta Peşmerge ve Haşdi Şabi güçleri, Suriye’de ise YPG güçlerinin toprak kazanmasını sağlamıştı.

Haliyle IŞİD ile mücadelede sona erdiğinde birincisi, “Bu sürece IŞİD gerekçesi ile dâhil olan ülkelerin yeni bir gerekçesi olacak mı, olmayacak mı? Bu ülkeler çekilecek mi? Çekilmeyecek mi?” gibi tartışmalar başladı. İkinci bir tartışma da IŞİD ile mücadele döneminde alanını genişleten Irak’ta Peşmerge güçleri, Suriye’de ise YPG gibi güçlerde ellerindeki toprakları tutmak istediler. Fakat Irak’ta İran destekli bir operasyon gerçekleşti ve Peşmerge güçleri elindeki topraklardan çekilerek buraları Haşdi Şabi’ye bırakmak zorunda kaldı. Keza Suriye’de bu süreç hala devam ediyor.

Korkunç suçlara sebep olan IŞİD’in, örgüt olarak çökertilmiş olması bu topraklarda ciddi bir huzur sağlayacaktır. Ancak IŞİD’in örgütsel olarak çökertilmiş olması tamamen bittiği anlamına gelmiyor, öncelikle bunu belirtelim. Çünkü Irak ve Suriye’de dağınık halde bulunan on binlerce IŞİD militanı var. Ayrıca çok küçük hücre tipi yapılanmalara gittiklerini de biliyoruz. Irak’ta hala aktif olduklarını da biliyoruz, zaman zaman saldırılar gerçekleştiriyorlar. Genel anlamda evet, IŞİD’in toprak kaybetmesi ciddi bir huzura sebep olmuş olsa da IŞİD ile mücadele bittikten sonraki dönemde ise yeni bir siyasi çekişme sürecini tetiklemiş oldu.

Ayrıca IŞİD zihniyetinin ve radikalizmin beslendiği motiflerle mücadele edilmesi gibi bir durum henüz söz konusu değil. Dağınık şekilde on binlerce IŞİD militanı bulunuyor. Bunların da önümüzdeki yıllarda ortaya çıkması olası bir durum.

‘Suriye’deki süreç birçok ülkenin taraf olduğu bir vekâlet savaşı’

IŞİD’in bölgedeki toprak hâkimiyetinin kaybolması, Kürtleri destekleyen ABD’nin pozisyonunda nasıl bir değişiklik yaratır?

IŞİD ile mücadele artık önceki yıllara göre çok alt düzeyde gerçekleştiğinden dolayı en başta ABD veya Koalisyon güçlerinin Suriye’de bulunması için artık sağlam bir gerekçe ortada yok. Ancak Suriye’deki süreç birçok ülkenin taraf olduğu “vekâlet savaşı” olduğu için sadece IŞİD gerekçesi ile orada bulunmuyorlardı. Yani ülkeler arası ciddi bir çekişme de söz konusuydu.

Mesela şimdilerde her ne kadar yüksek sesle dile getiriliyor olmasa da ABD’nin Suriye’deki varlığı biraz daha genişleyen İran etkisine karşı ön hat tutma politikası üzerine yoğunlaşıyor. Ayrıca ABD ile Rusya’nın Suriye sahasında başlayan bir çekişmesi de var. Nihayetinde Suriye’deki vekâlet savaşına dâhil olan ülkelerin IŞİD gerekçesi ortadan kalktıktan sonra bu bölgeden çekilmesi farklı pazarlıklara sebep oluyor. Yani bölgeden çekilmeleri çok da kolay olmayacak.

ABD yeni dönemde “Suriye’den çekileceğiz” dedi, daha sonra azaltma kararı aldığını açıkladı. ABD’nin yeni bir pozisyonu söz konusu ve sonuçta ABD büyük bir güç, varlığı da sadece Suriye ile sınırlı değil. Mesela geçtiğimiz aylarda ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Ürdün’den başlayarak Mısır da dâhil olmak üzere birçok ülkeyi kapsayan bir Ortadoğu turu vardı. ABD Ortadoğu’da çeşitli ülkelerde bulunan askeri varlıklarını arttırmasını ve yine çeşitli Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerini askeri ve diplomatik açıdan daha da güçlendirmesini destekleyen adımlar atıyor.

Genel olarak toparlayacak olursak, ABD’nin önümüzdeki yıllarda Suriye dâhil olmak üzere Ortadoğu’da askeri ve siyasi varlığını daha derli toplu hale getirmek istediğini ya da yeniden yapılandırmak istediğini söyleyebiliriz. Bu nedenle ABD, IŞİD ile mücadele sonrası da Suriye’de ve bölgede kalıcı müttefikler edinmek istiyor. Yine IŞİD ile mücadele döneminde gelişen ABD-Suriye Kürtleri ilişkisinin her zaman aynı yoğunlukta olmasa da IŞİD sonrası yeni dönemde de devam edeceği söylenebilir.

‘Türkiye’nin baskıları Suriye Kürtleri ya da YPG açısından olumlu sonuçlar doğuruyor’

Türkiye’nin ABD ve YPG ilişkisine dair baskı ve diplomatik girişimleri var, bununla ilgili ne söyleyebilirsiniz?

Hem ABD hem Rusya hem de İran gibi ülkelerin Suriye’deki sürece dâhil olmasının tek sebebi tabi ki Suriye’deki durumla sınırlı değildi. Nihayetinde bütün bölgeyi hedef alan ya da içeren bir takım programlar çerçevesine dâhil oldular. Dolayısıyla Suriye’deki süreçler farklı eşiklere atlarken bu ülkeler de programlarını buna uydurarak devam ediyorlar.

ABD’nin Suriye’den tamamen çekilmesi gibi bir durumun söz konusu olmayacağını belirtmiştik. Öncelikle şu sorular ortaya çıkıyor, “ABD açısından Kürtler ve YPG ilişkileri neden önemli ve Kürtler ABD açısından vazgeçilir bir partner mi?” Mevcut şartlarda ABD nezdinde YPG güçleri ya da Kürt siyasi oluşumları vazgeçilir bir partner gibi durmuyor.

ABD Suriye’deki kendi güçlerini azalttıktan sonra doğacak boşluğu doldurmak üzere Kürtler de dâhil olmak üzere bir kaç tane oluşum ortaya çıkarmaya çalışıyor, bu çerçevede müttefiklik ilişkilerinin olduğu bazı güçlerin sahada bulunmasını istiyor. Çünkü Suriye içinde yeni bir siyasi yapının dizaynı söz konusu, yeni bir anayasanın yazım süreci var. Suriye’nin idari yapısının da yeniden oluşturulması gerekiyor. Dolayısıyla ABD, Türkiye ve sürece dâhil olan bütün ülkeler kendilerine yakın grupların da bu siyasi süreçte yer almasını istiyorlar. ABD, YPG ya da Kürtler üzerinden böylesi bir programı gerçekleştirmeye çalışıyor.

Diğer taraftan Suriye Kürtlerinin, Irak da dâhil olmak üzere bir kaç ülkenin bulunduğu bölgede en laik, dışarıya açık ve aynı zamanda politik akla sahip grup olduğunu biliyoruz. Bu açıdan baktığımızda da Kürtlerin, ABD için şuanda en uygun, en nitelikli ve vazgeçilmesi de çok kolay olmayan bir ortak olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye ise geçtiğimiz aylarda bu konudaki baskısını arttırdı. Bunun sebebi Suriye Kürtlerini kendi varlığına tehdit olarak görmesi. Aynı zamanda YPG’yi de PKK’nin uzantısı olarak değerlendiriyor. Fakat şuana kadar Türkiye’nin bu tezleri çerçevesinde ABD’yi ikna edemediğini söyleyebiliriz. Ayrıca son Soçi görüşmesinde İran lideri Ruhani’nin de Kürtler ile ilgili bir çıkışı vardı. Bu da Türkiye’nin İran’ı dahi ikna edemediğini gösteriyor. Türkiye çeşitli ülkelere YPG ve Suriye Kürtleri konusunda baskı yapsa da İran, ABD, Rusya ve hatta Şam yönetimi bile Türkiye ile aynı çizgide değil.

Diğer taraftan Türkiye’nin bu baskılarının Suriye Kürtleri ya da YPG açısından olumlu sonuçlar doğurduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü uluslararası camiada Türkiye’nin bu tezleri ve baskıları her an Kürtlere saldırmaya hazır olduğunu ve dolayısıyla Kürtlerin Türkiye’ye karşı korunması gerektiği şeklinde bir algıyı pekiştiriyor.

Kısacası ABD’nin Kürtlerle ilişkisini tamamen kesebileceğini zannetmiyorum. Ancak ABD belirttiğimiz gibi büyük güç ve bütün yumurtaları amiyane tabirle tek sepete toplamak istemeyecektir. Mutlaka Suriye içinde kendisine yakın yeni oluşumları da meydana getirmek isteyecektir. Önümüzdeki dönemde yeni şartlar ortaya çıkabilir ve bu şartlar çerçevesinde ABD ile Kürtlerin ilişkisi yeniden şekillenebilir. Ancak asgari düzeyde de olsa devam edeceğini düşünüyorum.

Yalnız şunu da belirtmek gerekiyor, ABD ve Türkiye arasında çok boyutlu ve derin ilişkiler var. ABD, Türkiye’nin Suriye Kürtleri ile ilgili taleplerine kolay kolay yeşil ışık yakmasa da Türkiye’nin hassasiyetleri ile en azından Suriye sahasında kendi ajandasını dengelemeye çalışacaktır.

‘ABD’nin Suriye’den tamamen bir çekilme gerçekleştiremeyeceği ortada.’

Trump’ın Suriye’den çekiliyoruz açıklamasının ardından, Pentagon’un bir direnç gösterdiğini görüyoruz. Akabinde çelişkili açıklamalar gelmeye başladı. Çekilecek- çekilmeyecek gibi… Çekilme fikri sadece Trump’a mı ait?  Pentagon veya bazı senatörlerin direncinin gerçek sebebi Kürtleri korumak mı, yoksa İran tehdidi mi?

ABD Suriye’den çekiliyoruz açıklamasını ilk kez dile getirmiyor. Daha önce de benzer açıklamalar yaptılar. Hatta Barack Obama döneminde de bu tartışılıyordu. ABD nezdinde de gelecekte, Suriye’deki varlığı çok net değildi. Çünkü sahada Rusya, İran ve diğer ülkeler de var. ABD’nin kalıcı olmak istemesi bu ülkelerle ilişkilerini doğrudan etkileyen, sahada da tansiyonu yükselten bir adım olacaktı.

Trump çekilme açıklaması yaptığı günden beri ben de “ABD Suriye’den tamamen çekilmeyecektir” şeklinde görüşü olan insanlardan biriyim. Nitekim son olarak yapılan açıklamalarda ABD Suriye’deki askerlerini hem tamamen çekmiyor hem de çektiği askerleri de Erbil ve Ürdün gibi Suriye’nin sınırındaki bölgelere kaydıracağını söylüyor. Dolayısıyla ABD’nin Suriye’den tamamen bir çekilme gerçekleştiremeyeceği ortada.

Bu çekilip çekilmeme konusundaki tedirginlik sadece Kürtlerle ilgili değil. Evet şu anda Kürtler, ABD için en uygun partner. Bununla birlikte ABD ile müttefiklik ilişkisi yürütmekte Kürtler açısından bir takım kazanımlar sağlıyor. Bu kazanımlardan biri sağlanan uluslararası destek,  bir diğeri ise silah ve finansman desteği. Diğer yandan Suriye’de yeniden siyasal yapının dizayn edilmesi gerekiyor. Bu aşamada Kürtlerin uluslararası gücü ne kadar fazla olursa Şam ile yürütülecek müzakerelerde masaya o kadar güçlü oturur. Dolayısıyla Kürtler ile Amerika arasındaki ilişkileri bir kazan-kazan ilişkisi olarak değerlendirmek daha doğru olur. Bazı çevrelerde ABD-Kürtler ilişkisi bir çeşit kader ilişkisiymiş gibi ve biraz da duygusal ağırlıklı olarak değerlendiriliyor. Ancak böyle değerlendirmek yanıltıcı olabilir diye düşünüyorum.

ABD’nin Suriye’den çekilmesi meselesine gösterilen dirençlerde ise birincisi; ABD ve Kürtler arasındaki müttefiklik ilişkisinin ABD’ye sağladığı kazançlar açısından önemli. İkinci nokta da İran faktörü; İran’ın özellikle Arap ayaklanması döneminde kazananlar kampında olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla ABD’nin şuan ki önceliğinin İran olduğunu söyleyebiliriz. Aslında Kürtlerle ABD arasındaki ilişkiler İran ajandasını da doğrudan etkiliyor çünkü Suriye Kürtlerinin bulunduğu noktalar, İran’a karşı bir hat çekilmesi çerçevesinde de oldukça işlevsel olabilir. Yani bu direnç gösterilirken birçok faktörün bir arada olduğunu söyleyebiliriz.

‘Şam yönetimi ile Kürtler arasında yapılacak görüşmeler Suriye’deki sürece taraf olan diğer ülkelerin tavrına da bağlı’

Şam yönetimi ile Kürtler arasındaki görüşmeler ne yönde seyrediyor? Kürtler, Suriye’de Irak modeli federatif bir yapı veya genişletilmiş özerklikten söz ediyor. Şam yönetimi bunu kabul eder mi?

Şam yönetimi ile Kürtler arasındaki görüşmelerin ağırlıklı olarak Suriye’deki sürece taraf olan diğer ülkelerin tavrına da bağlı olduğunu söyleyebiliriz. ABD’nin desteği maksimum düzeyde devam ettiği sürece Kürtler elbette Şam ile yapılan görüşmeler de masaya çok daha güçlü oturacaklardır.

Tabi ABD’nin Kürtlere desteği ne kadar sürer ya da Kürtlere sizin belirttiğiniz taleplerini ısrarla dile getirmelerini sağlayacak kadar bir destek söz konusu olur mu bunlar henüz kesin değil. Bu dönemi bir çeşit bilek güreşi ya da tarafların birbirlerini yokladıkları bir süreç olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Diğer taraftan Kürtlerin bir takım talepleri söz konusu ancak henüz tam olarak “biz kesinlikle şu modeli istiyoruz, içeriği de şöyle olmalı” şeklinde çok detaylandırılmış bir taleplerinin olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü dediğimiz gibi pazarlık süreci devam ediyor.

Zaten Şam yönetimi ile Kürtler arasındaki ilişkiler inişli çıkışlı bir biçimde bölgedeki siyasi gelişmelere ve sahada bulunan güçler arasındaki gelişmelere göre şekilleniyor.

Şam yönetimi hiçbir şekilde bir federatif yapı ya da genişletilmiş özerklik gibi bir talebi kabul etmeyeceğini daha önce duyurmuştu. Şam, birçok kez Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve üniter yapısını bozacak herhangi bir modeli kabul etmeyeceğini açıkladı ve bu çerçevede de ilerleyecektir. Rusya ve İran’ın da Şam yönetiminin görüşüne paralel bir politika benimsediğini biliyoruz.

Suriye sahasında sadece ABD yok. Bölgede Rusya, İran ve Türkiye gibi ülkeler de var. Kürtlerin her ne kadar ABD ilişkilerinden dolayı edindikleri bir güç ve bu çerçevede masada dile getirdikleri bir takım talepleri olsa da sahadaki diğer güçlerin varlığı ve ayrıca ABD’nin önümüzdeki aylarda ne yapacağının çok belirsiz olması sebebi ile bu görüşmelerin çok kısa sürede sonuçlanmayacağını söylemek mümkün. Bu gibi tartışmaların en azından bir kaç ay daha kolay kolay şekillenmeyeceğini düşünüyorum.

‘Şam yönetimi, Türkiye’nin görüşme taleplerine olumlu yaklaşacaktır’

Soçi’de Adana mutabakatı gündeme getirildi. Türkiye’nin yeniden Şam yönetimiyle ilişki kurmasının gündemde olduğu konuşuluyor. Suriye hükümeti, bu çabalara nasıl bakar?

Soçi görüşmesinde Türkiye, İdlib konusu, Suriye’deki Kürt oluşumlar ve aynı zamanda Fırat’ın doğusuna operasyon vs. gibi birçok konuda destek arayışındaydı. Putin’de Adana Mutabakatını gündeme getirdi ve Türkiye’ye artık “Şam ile görüşmen lazım bu sorunları da git onunla çöz” şeklinde bir mesaj vermiş oldu.

Şimdi Türkiye ile Suriye arasında görüşmelerin artık başlaması gerektiğine dâhil bir takım yorumlar yapılıyor. Aslında bunun yıllar önce gerçekleşmiş olması gerekiyordu çünkü Türkiye başından beri çok yanlış bir Suriye politikası güdüyor.

Suriye’deki vekâlet savaşına taraf olan ülkeler sahadaki askeri ve siyasi değişimlere göre kendi politikalarını değiştirdiler ya da güncellediler. Şuan Türkiye ısrarla 2011 yılındaki politikasını güden tek ülke. ÖSO’yu desteklemesi, Fırat’ın doğusuna operasyon yapmaya niyetlenmesi ya da Suriye Kürtlerini kendisine tamamen tehdit sayıp o bölgede bir etki alanı oluşturmak istemesi gibi politikaları söz konusu.

Türkiye’nin İdlib’e yönelik bir askeri operasyona şiddetle karşı çıkması, Suriye’nin bir taraftan toprak bütünlüğünü tanıdığını beyan edip diğer taraftan aslında toprak bütünlüğüne tamamen zıt adımlar atması gibi birçok eylemi var. Dolayısıyla Türkiye’nin artık Suriye ile görüşmesinin gerekli olduğu çok açık bir şekilde ortada. Nihayetinde Suriye sahasında en büyük güçlerden biri olan Rusya da bu mutabakata atıf yaparak bunu Türkiye’ye doğrudan hatırlatmış oldu.

Suriye hükümeti bu çabalara nasıl bakar? Şahsi kanaatim Şam yönetimin bu çabalara olumsuz bakmayacağı şeklinde. Ancak iki ülke arasında çok fazla dosya biriktiğini söyleyebiliriz. Muhtemelen görüşmeler başladığında Şam’ın masada Türkiye’nin önüne koyacağı bir kaç dosya olacaktır.

Tabi Türkiye’nin, Suriye ile görüşmelerini niçin ve hangi amaçla başlatacağı da önemli bir soru. Mesela Kürtlere karşı Şam yönetimi ile birlikte hareket etme amacı mı taşıyacak? Yoksa artık 2011 yılından beri güdülen yanlış politikanın düzeltilmesi ve komşu ülke olarak Suriye’nin tanınması çerçevesinde mi görüşmelerini başlatacak, bunlar da önem taşıyan başlıklar.

Varsayalım ki Türkiye, Suriye ile komşu ülke çerçevesinde ilişkilerini başlattı. Bu noktada muhtemelen Şam’ın ilk gündeme getireceği konulardan biri Kürt meselesi değil Türkiye’nin hala desteklemekte olduğu ÖSO grupları olacaktır. Diğer taraftan yine İdlib’deki Türkiye varlığı, Türkiye’nin topyekûn Suriye’deki varlığı gibi konular Türkiye’nin önüne gelecektir.

Diğer bir noktada; Türkiye, Suriye ile Kürtlere karşı destek almak üzere görüşmeye niyetli ise bunun istediği gibi gelişmeyeceğini söyleyebiliriz.

Mevcut şartlara göre Şam’ın görüşme kanallarını açalım şeklinde olumlu yaklaşacağını düşünüyor olsam da görüşmeler çok kolay ilerlemeyecektir.

‘ABD ve Rusya, Türkiye’nin güvenlik koridoru meselesine çok sıcak yaklaşmıyor’

Türkiye’nin talep ettiği güvenlik koridoru/tampon bölge meselesi var. 30 km kadar genişliğinde ve inisiyatifin kendisinde olmasını talep ediyor. Rusya ve ABD Türkiye’nin bu talebini nasıl karşılıyor?

Türkiye, ABD’nin çekilme kararını açıklamasının ardından Suriye’de bir boşluk olacağını fark eden ülkelerden biri oldu. Bu güvenlik koridoru meselesinde biraz da bu boşluğu doldurmak niyetiyle hızlı davranmak amacı taşıyordu. Muhtemelen Türkiye bu çerçevede “Bir güvenlik koridoru oluşturulur, bu koridor tek benim kontrolümde olur. Aynı zamanda birlikte hareket ettiğim ÖSO gruplarının da rahat hareket etmesini sağlar. Fırat’ın doğusunda da bir askeri harekâta gerek kalmadan operasyon yapılmış gibi çeşitli düzenlemeleri sahada yapabilirim” şeklinde çıkarımlar yaptı. Yapılan açıklamalardan bunu anlıyoruz fakat Suriye’de yıllarca çok kanlı bir vekâlet savaşı yaşandı. Birçok ülke buna çok ciddi finansman akıttı, siyasi destek verdi, silah desteği verdi. Bütün bu akıtılan kaynaklardan sonra ne Rusya’nın ne de ABD’nin Türkiye’ye neredeyse bu denli büyük, paketlenmiş bir hediye şeklinde Suriye’yi vermesi çok olası görünmüyordu zaten.

Velhasıl ABD ve Rusya’nın Türkiye’nin tek başına bir tampon bölge oluşturması meselesini onaylamayacağını en azından mevcut şartlar çerçevesinde söyleyebiliriz.

Hem ABD’nin hem de Rusya’nın buna sıcak bakmamasının kendilerine göre sebepleri var. Rusya Suriye’nin üniter yapısını, toprak bütünlüğünü düşünüyor. Ayrıca zaten Türkiye’nin Suriye’deki varlığından da çok hoşnut değil. Zaman zaman Rusya’dan da “Artık Türkiye bölgedeki varlığına son vermeli, askerlerini çekmeli” şeklinde açıklamalar geliyordu. Soçi’deki son görüşmelerde de artık göze batacak kadar fazla toprak bütünlüğü vurgusu vardı. ABD nezdinde ise yine farklı sebepler söz konusu. Burada ABD’nin şu anki müttefiki Kürtler ve “Türkiye bu tampon bölgeyi Kürtlere karşı oluşturmak istiyor” şeklinde bir görüşe sahip.

Toparlayacak olursak, ABD ve Rusya Türkiye’nin güvenlik koridoru meselesine çok sıcak yaklaşmıyor. Zaten Şam yönetimi şiddetle karşı çıkıyor. İran’da karşı çıkanlar arasında. Dolayısıyla aslında tampon bölge meselesinde, Türkiye’nin son haftalarda yoğunlaştırmış olduğu diplomatik çabalarının sonuç vermediğini söyleyebiliriz.

Ayrıca Suriye-İsrail ve Lübnan-İsrail sınırları başta olmak üzere bölgede tampon bölgeler var. Ancak bölgedeki tampon bölge pratiklerinde tarafların çatışmalarının engellenmesi veya bir tarafın diğerinden korunması amaçları öne çıkıyor. Suriye sahasında, tampon bölge oluşturulmasını gerektirecek yoğun çatışma yaşanmıyor.

ABD’nin “AB ve BM nezdinde bir koridorun oluşturulması” açıklaması çok ayakları sağlam yere basan bir hamle gibi durmuyor

ABD’nin oluşacak güvenlik koridorda “SDG ve Türkiye yer alamayacak” şeklinde bir açıklaması oldu. AB ve BM nezdinde bir koridorun oluşması mümkün mü?

Başlı başına bir koridorun oluşup oluşmayacağı oldukça belirsiz. Fakat ABD kendisinden sonra oluşacak boşluğa kendi çıkarlarını koruyacak şekilde bir takım alternatifler yaratmaya çalışıyor. Tabi Türkiye ile Kürtler arasında bölgede bir çatışma riskini de göze almak istemiyor.

Ancak diğer taraftan Suriye sahasında diğer ülkelerde var. Suriye ile farklı Arap ülkeleri arasında çeşitli ilişkiler de başladı. 2011’de üyeliği askıya alınan Suriye’nin Arap liginde yeniden üyeliğinin aktive edilmesi gibi bir durum söz konusu. Haliyle ABD’nin tampon bölge çabaları var ama bu da henüz kesin değil. ABD, son bir kaç haftadır BM ve çeşitli AB ülkelerinin katılımı ile böyle bir koridor oluşur şeklinde açıklamalar yapıyor olsa da AB ülkelerinden buna tamamen yeşil ışık yakan çok fazla ülke çıkmadı. Onlarda muhtemelen kendi aralarında bunun gerekli olup olmadığını ya da hangi çerçevede yapılabileceğini tartışıyorlar. Ayrıca böylesi bir koridorun, BM devrede olacağı için onun onayının çerçevesinde oluşturulması, en azından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde onaylanması gerekebilir. Böylesi bir hamlede Rusya, Çin’in BMGK’da veto yetkisinin olduğunu biliyoruz. Velhasıl mevcut şartlara göre ABD’nin bu hamlesi de çok ayakları sağlam yere basan bir hamle gibi durmuyor.

Suriye’de IŞİD dışında çok sayıda cihatçı grup daha bulunmakta. Savaşı kaybetmiş durumdalar. Bu grupların bundan sonra Şam yönetiminden talepleri ne olabilir?

Suriye’deki cihatçı gruplar İdlib’e toplanmış durumdalar. Şu anda Şam’ın İdlib’e bir operasyon yapma konusunda oldukça istekli olduğunu biliyoruz. Rusya bu konuda biraz daha uluslararası diplomatik süreçleri göz önüne alıyor, operasyonun ertelenmesi gibi bir takım taleplere yeşil ışık yakabiliyor. Ancak Şam yönetimi askeri operasyona oldukça istekli çünkü Şam’a göre İdlib’de toplanmış radikal gruplarla iş birliği yapılması ya da bir anlaşma sağlanması olası değil.

İdlib’e yönelik operasyonu istemeyen ülkelerin başında Türkiye geliyor. Ayrıca AB ülkeleri de böyle bir operasyon olursa buradaki cihatçı grupların bütün dünyaya yayılmasından korkuyorlar ve yeni bir mülteci akınından daha da kötüsü radikallerden oluşan bir mülteci akınından dolayı tedirginler. Dolayısıyla onlar da  “İdlib olduğu gibi kalsın” şeklinde bir görüşü savunuyorlar.

Türkiye’nin ise farklı gerekçeleri var. Türkiye’nin İdlib’de gözlem noktaları bulunuyor. Eğer İdlib’e operasyon yapılırsa Türkiye oradaki gözlem noktalarını kaybedecek, garantörlük sıfatını kaybedecek ve muhtemelen Rusya ve Şam operasyon sonrasında Türkiye’ye “Afrin’den ve El-Bab operasyonu ile girdiğin yerlerden de çekil” şeklindeki taleplerini yüksek sesle dile getirecekler gibi görünüyor.

Oradaki radikal grupların Şam yönetiminden herhangi bir istekte bulunmaları şuanda söz konusu değil. Şam açısından tek çözüm askeri operasyon ancak İdlib’deki radikal gruplar yakın zamana kadar ‘muhalif’ gibi ‘silahlı muhalefet’ gibi isimlerle adlandırılıyorlardı. Türkiye’de dâhil birçok ülke tarafından bu grupların radikal oldukları dile getirilmiyordu. Bu yeni kabullenmeye başlanan bir durum. Şu anda bu grupları önceki yıllar gibi açıktan ve açıkça savunacak herhangi bir ülkede yok gibi görünüyor. Dolayısıyla bu gruplar çok kötü sıkışmış durumdalar.

Nitekim bu grupların nereye gideceği nereye tahliye edileceği yani operasyon olmazsa bu gruplara ne yapılacağı nasıl bir çözüm bulunacağı da henüz belirsiz. İdlib’deki radikal gruplar için durumun oldukça karışık olduğunu söyleyebiliriz.

‘Suriye’deki iç gidişatı da doğrudan şekillendiren temel faktör Suriye’deki vekâlet savaşına taraf olan ülkelerin attıkları adımlar’

Son olarak Suriye’deki çözüm süreci nasıl ilerliyor?

Suriye’deki çözüm süreci iki boyutta ilerliyor. İlki Suriye’nin kendi iç süreci, birde Suriye’de vekâlet savaşı sebebi ile oluşan bir dış süreç söz konusu.

Suriye içindeki savaş sahada büyük ölçüde bitti. Şehirlerin nispeten toparlanma aşaması, yeniden imar süreci, ülke dışındaki mülteci olan Suriyelilerin geri dönüşü, ekonominin toparlanması vs. gibi süreçler son iki yıldır başlamıştı. 2018’de de hız kazandı. Bir anayasanın hazırlanması, Suriye içindeki siyasi hareketlerin toparlanması, çok partili hayata geçiş ile birlikte bir program hazırlanması, yeniden bir iç siyasi yapının dizayn edilmesi gibi bir takım çabalar, tartışmalar devam ediyor.

Bir de dış süreç söz konusu. Bu sürece önceki sorularda aslında genel olarak bir açıklama getirmiştik. Bununla birlikte ABD, İran, Türkiye ve Rusya dâhil çeşitli AB ülkelerinin söz söyleyeceği bir takım şartlarda söz konusu. Sonuçta Suriye’deki vekâlet savaşının ardından her ülke Suriye’de bir etki alanı oluşturmak istiyor ve oluşturduğu etki alanını aynı zamanda korumak istiyor.

Nihayetinde iç şartlar itibari ile Suriye yavaş yavaş kendini toparladıkça iç tartışmalarla birlikte yeni bir düzen kuracak gibi görünüyor. Ancak bu da dış şartlara bağlı olarak gelişiyor. Suriye’deki süreç çok da Suriyelilerin kendi başlarına karar verecekleri bir süreç değil.

Şu dönemde Suriye’deki iç gidişatı da doğrudan şekillendiren temel faktör Suriye’deki vekâlet savaşına taraf olan ülkelerin beklentileri, attıkları adımlar ve hamleler.

Yani ABD, çekildikten sonra nereye gidecek, nasıl bir politika güdecek, mesela askerlerini Suriye sınırındaki bir noktaya çektiği zaman bu bölgedeki askerlerinin yeni yetkileri, görevleri amaçları neler olacak?  Rusya, Suriye’deki savaş durulduktan sonra ne tarz bir politik ajanda güdecek? İran’ın da Suriye içinde bir varlığı var, peki İran ne yapacak? İran’ın hamlelerine ABD nasıl karşılık verecek? Bütün bu soruların benzeri birçok sorun ortaya çıkıyor. Nitekim Suriye’de bir toparlanma süreci yeniden bir anayasal süreç başladı. Ancak bu da Suriyelilerin kendi başlarına halledecekleri, kendi kendilerine kaldıkları bir dönem değil. Bu süreç dış etkenlerle paralel ilerleyecek gibi görünüyor.

Kesin olarak sadece şunu söyleyebiliriz, Suriye’deki savaş ve çatışma süreci büyük ölçüde bitti.

@iznewsagency

Son Haberler

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.