26 Temmuz 2026
18.8 C
İstanbul

Gazeteci Mutlu Çiviroğlu: Washington’da Kürtlere karşı bir sempati var!

Suriye’de son düzlüğe girilirken, bölgede bulunan uluslararası güçlerin  rekabeti ve kendileriyle birlikte hareket eden yerel güçlerin durumu merak konusu olmaya devam ediyor.

IŞİD cephe savaşında sona doğru yaklaşıyor, ABD’nin yerel de desteklediği Kürt, Arap ve Süryani Koalisyonunda oluşan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ilişki düzeyinin IŞİD sonrası süreçte ne aşamaya geçileceği konusu belirsizliğini koruyor.

Son dönemlerde Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye (Rojava) yönelik saldırıları, buna karşı ABD’nin tutumu ve nasıl bir politika izleyeceğini ve Türkiye’ye karşı politikalarında daha sert veya yumuşak bir hat izleyeceği konusu da bilinmiyor.

Şam yönetimi ile Kürtler arasında yapılan müzakere görüşmelerine Washington’da nasıl karşılandığı tam kestirilemiyor.

Amerika’nın Suriye politikası, Türkiye’nin Suriye’de varlığı, Kürtlerin Amerika ile olan ilişkisi Kuzey Suriye’ye yönelik Türkiye’nin saldırıları, ABD ve Kürtlerin bu duruma nasıl baktıkları ve bundan sonra ne yapacaklarına dair Amerika’da yaşayan deneyimli gazeteci Mutlu Çiviroğlu ile konuştuk

Röportaj | İhsan Kaçar – Ercan Ekinci

“Biz PKK ve YPG’yi kesinlikle ayrı görüyoruz mesajı”

ABD’nin üst düzey 3 PKK’li yetkiliye dair aldığı karar ne anlama geliyor?

Bu kararı Türkiye’nin duymak istediği, Türkiye’yi memnun etmeyi amaçlayan bir karar olarak görüyorum. Pratik değerinin olup olmayacağı konusunda pek emin değilim. Olacağını sanmıyorum, ama Türkiye’yi tamamen memnun etme amacı taşıyan ve ABD Dışişleri Bakanı yardımcısı Matthew Palmer’in Ankara ziyaretinin hemen akabinde böyle bir kararın alınması, bu düşünceyi güçlendiriyor.

Bir diğeri mesaj da Türkiye’ye Rojava üzerinden verilmek istenen bir mesaj. ‘YPG ayrı bir yapı, sizin YPG’ye baktığınız gözle biz, bakmıyoruz. Biz buradayız. Suriye’deyiz, Rojava’dayız. Sen de buraya atmak istediğin adımları atma’, mesajı taşıyor. Bu adım ile ABD, hem Türkiye’yi kamuoyu önünde memnun edecek bir açıklama yapıyor, öte yandan da Suriye politikası ile Rojava üzerinden Türkiye’ye bu saldırılarını durdur mesajı veriyor. Burada biz varız, YPG de bizim ortağımız. Biz PKK ve YPG’yi kesinlikle ayrı görüyoruz mesajı…

ABD’nin İran’a yaptırım uygulandığı bir dönemde bu kararla bir bağlantısı var mı?

ABD’nin bu kararı İran’la bağlantılı olduğunu sanmıyorum. İran’a karşı son dönemlerde gelişmekte olan bir ABD siyaseti göze çarpıyor. Özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’nun başını çektiği İran karşıtı sert bir politika var. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun da bu yönlü düşündüğü biliniyor. Ama İran siyaseti daha farklı, kendi başına bir siyaset. İran’a yönelik devam ettirilen siyaset ileriki dönemde Türkiye’yi zor bir duruma sokabilir.

Her ne kadar İran’a yapılan yaptırım kararının dışında Türkiye muafiyet gösterilen 9 ülke arasında gösterilse de, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İran’a karşı yaptırımlar konusundaki çıkışları, buradan dikkatlice izleniyor. Önümüzdeki dönem Türkiye için sorun yaratabilir. Çünkü bu yönetim İran’a karşı siyaseti sertleştirmekte oldukça kararlı görünüyor. Türkiye’nin bulunduğu konum; hem ABD ile ilişkisini sürdürmek istiyor, hem İran ile, bu zor. İleride yansımalarını göreceğiz. Ama …. üç üst düzey yönetici hakkında verilen kararın İran’a yapılan yaptırımla bir bağlantısı olduğunu sanmıyorum.

“YPG ile bağlantılı siyasi yapıların Cenevre gibi platformlarda yer alması gerektiğini açıkça söylüyor”

Bu karar Rojava ( Kuzey Suriye) siyaseti üzerinde bir etkisi olur mu?

Bu kararın Rojava’da nasıl bir etkisi olabilir. Dediğim gibi, bu kararın diğer bir boyutu da Rojava üzerinden Türkiye’ye. Öte yandan Rojava’ya da şöyle bir mesaj veriliyor; ‘Biz seni ayrı görüyoruz. Seninle ilişkilerimiz var. Biz seni koruyoruz, ama sen de ona göre pozisyonunu almak ve PKK ile arana mesafe koymak zorundasın. Yani bu konuda dikkatli olmalısın’. Rojava üzerinden verilen mesajın bir boyuttu da bu…

Elbette Rojava açısından önemli bir mesaj da vardı aynı zamanda. Çünkü Amerika Hükümeti, son dönemlerde YPG ile bağlantılı siyasi yapıların Cenevre gibi platformlarda yer alması gerektiğini açıkça söylüyor. En son birkaç hafta önce ABD Dışişleri Bakanı Pompeo açıkça söyledi. Bütün Suriyeliler gibi Kürtlerin de çözüm süreçlerinin platformlarında yer almaları gerektiğini “Kürtler katılmadan kendilerinin katılmayacağını” ifade etti. Bu çok çok önemli bir açıklamaydı, Bu durum Amerika’nın çabalarının bu doğrultuda devam edeceğini gösteriyor.

Türkiye’nin baskı ve tehditlerine rağmen, Suriye’deki ilişkisini hem YPG ve SDG askeri ilişkisini, hem de Demokratik Suriye Meclisi ve onların müttefiki Arap, Süryani, Ezidi ve azınlıklarla sürdürdüğü siyasi ilişkilerini bırakmayacağını gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında; önemli bir karar, Rojava ve Kuzey Suriye’nin diplomatik açıdan da destek göreceğini okuyabiliriz.

ABD, Suriye politikasında Kürtleri nerede ve nasıl konumlandırıyor. Politika bütüncül mü?

ABD’nin henüz oturmuş, net bir dış siyasetinin varlığından söz etmek güç. Örneğin Kuzey Kore diyoruz, önemli bir zirve yapıldı, ama bir siyasi açıdan kamuoyunun anlayabildiği net bir politika yok. Washington’a bakıldığında bir kararsızlık var. Mesela İran konusunu konuştuk. Her ne kadar son birkaç aydır İran’a karşı bir sertleşme tutum görülse de bütünlüklü bir İran politikası görülmüyor ve Amerika yönetiminin İran konusunda tam olarak ne istediği okunamıyor. Keza, Suriye politikası da net değil. Öyle olduğu için de neyin olabileceğini kestirmek çok güç. Ama Suriye politikası veya var olan politika daha çok Pentagon’un öncülük ettiği Kobani’den başlayarak Cizre, Tabka, Menbiç, Rakka’da devam eden, oldukça başarılı sonuçlar alınan bir ilişki. Daha çok Pentagon üzerinden yürüttüğü bir ilişki, bu da Kürtler ve Kürtlerin müttefikleri üzerinden yürüyor.

Ama siyasi kanatta bir belirsizlik var. Bu yılın başlarında ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklaması olmuştu: “Suriye’den çekileceğiz” diye ve var olan karışıklığı iyice derinleştirmişti, o açıklama. Ama sonradan Pentagon’un kararlı tutumu, devleti yöneten diğer kurumların çabalarıyla Trump’ın çıkışı nötrleştirildi. Daha sonra Amerika yönetimi tarafından askeri ve siyasi yetkililerin yapmış olduğu açıklamalarda “Suriye’de uzun süre kalınacağını” açıkladı. Tabii bu Kürtler için Kürtlerin müttefikleri için, iyi bir karar; Amerika’nın Suriye’den çıkmıyor olmaması hem IŞİD’den kurtarılan bölgelerin istikrara kavuşturulması, IŞİD’in geri dönüşünü önlenmesi, hem de son dönemlerde İran’ın Suriye’deki etkisinin azaltılmasında da bir adım olarak görüp çok yönlü boyut kazanıyor. Kürtleri de biraz kaygılandırmıştı o açıklama ve bir takım alternatif arayışlara itmişti. Ama Washington’un ‘oluşmuş bir siyaset var mıdır’, diye sorulduğunda, ben oluşmuş bir siyaset olduğunu görmüyorum ve ABD’nin Suriye politikası daha yapım aşamasında olduğuna inanıyorum.

‘’Böyle olmayınca da ABD’nin Suriye ve Kürt politikası topal yürüyor’’

ABD’nin Suriye politikasındaki ‘oluşmamış siyaseti’ Kürtlere yansıması ne olabilir?

Kürtlere yansıması şöyle olacak: ABD’nin bir Suriye politikası olmadığı için Kürtlere yönelik ne istenildiği belli değil, Kürtlerle olan ilişki askeri düzeyde sınırlı. Kobani’den başlayarak devam eden ilişki askeri düzeyde. Bunun politik, ekonomik sosyal boyutu yok. Böyle olmayınca da ABD’nin Suriye ve Kürt politikası topal yürüyor. Bu nedenle bu ilişki her zaman Türkiye’nin baskılarına ve tehditlerine maruz kalıyor. Biraz da bunun etkisiyle ABD’nin Kürtler ile olan ortaklığı İŞİD ve benzeri yapılara karşı sınırlı bir ortaklık. Ama bu yerel ortaklar,( yani Kürtlerin) Suriye’de bugüne kadar, adeta diri diri gömüldükleri, yaşayan ölü konumuna düşürülmeleri, en temel haklarından mahrum bırakıldığı ve bu mağduriyetin nasıl giderileceği konusunda somut bir adımı yok. Her ne kadar – biraz önce belirttiğim gibi-, son dönemde söylemsel düzeyde Amerikan  Hükümeti Kürtlerin temsil edilmesi gerektiğini söylese de. Ama şu güne kadar somut bir adım atılmamış. Örneğin ABD’nin yatırımları daha çok Rakka, Menbiç gibi bölgeler yapıyor. Yani Kürt nüfusunun çok olmadığı, Arap nüfusunun yoğun olduğu bölgeler. Aynı şekilde Kobani her ne kadar dünyada sembol olmuşsa da Kobani’ye ABD ve müttefiklerin yardımları, diğer bölgelere yapılan yardımlardan kıyaslanamayacak kadar az. Bir de ABD’nin Kürt politikasının olmayışı biraz da bölgesel güçlerin politikası ve tavrına bağlı. Mesela Türkiye’nin bölge politikası ve tavrı Kürtlerin varlığına karşı bir politika. Bunu Cenevre görüşmelerinde gördük. ABD Cenevre görüşmelerinde Kürtlerin temsil edilmesi gerektiğini söylese de, bu konuda ciddi bir eğilim göstermedi.

Çünkü ABD Türkiye ile müttefik. Türkiye’nin hassasiyetleri önemli diyor Amerika, bu anlaşılır bir durum. Müttefik ülkeler birbirlerinin hassasiyetlerini anlayabilirler. Öte yandan dünya adına büyük bedeller vermiş, IŞİD’i durduran toplumdan bahsediyoruz,. Ama kimse onların hassasiyetlerinden bahsetmiyor, oradaki tarihsel hassasiyetlerinden bahsetmiyor.

Kürtler bu durumun farkında mı?

Kürtler bunun farkında, zaten Kürtlerin rejimle görüşmeleri, Kürtlerin alternatif aramaya çalışmaları bundan dolayı. Çünkü Washington’da Suriye politikası gel-git’ler üzerinden yürüyor. Bazı siyasetçiler, ABD’nin kendileriyle güçlü bir ilişki geliştirdiği için uzun vadede kalıcı olduğunu düşünüyorlar. Ama Afrin olayından başlayan süreçte bir şok yaşandı. Ben o dönemde de katıldığım programlarda Amerika’nın Afrin’e yönelik bir müdahalesinin olmayacağı -Türkiye’nin yaptıklarını desteklediğinden dolayı değil- ama Kürtler için de kendi müttefiki ile bir savaşa girmeyeceği, Afrin’in Amerika için stratejik bir değerinin olmadığını belirtmiştim. Kürtlerdeki beklenti şuydu: “Amerika bu işe izin vermez” düşüncesi vardı. Türkiye operasyona geçtikten sonra “ihanete uğradık, satıldık, Amerika destek verdi bu operasyona” bu da doğru olmayan bir değerlendirme, Amerika Türkiye’nin Afrin operasyonuna karşıydı. Bu operasyonun Kürt kamuoyunu rahatsız ettiğini, IŞİD’e karşı savaşanların motivasyonunu bozduğunu, IŞİD’in bu tür durumlarda toparlandığını ve güç kazandığını, çünkü hatırlarsınız Afrin’den dolayı SDG güçlerini önemli oranda Rakka’da çekmişti. IŞİD’e karşı operasyon uzadı, IŞİD toparlama fırsatı buldu. Amerika’nın karşı olması, Amerika’nın savaşa girip Türkiye’yi durduracağı anlamına gelmez. Kürtler o dönem süreci siyah ve beyaz olarak düşündüler. Hatırlıyorum, Kürt yöneticileri “Türkiye bunu yapıyorsa Amerika destek vermiştir.” gibi ifadelerde bulundular. Ben buna katılmıyorum. Amerika destek vermedi, ama Amerika Türkiye’yi durdurmak için de savaşı göze almazdı, almadı da. O nedenle bu bakış açısı önemli. Ama Türkiye Hükümeti attığı her adımı sanki Amerika ile beraber atmış gibi göstermekte başarılı ve özellikle bu imajı vermeye çalışıyorlar.

Son dönemlerde Amerika kamuoyunda ve siyasetinde Kürtlerin varlığı hissediliyor mu?

Kürtlerin Wansington’daki varlığını güçlendirmeleri çok önemli. Amerika sistemini anlamaları çok önemli, ona göre araçlar geliştirmeliler. Dışarda Amerika’yı anlamak çok güç. Her ne kadar herkes Amerika’yı iyi anlamaya çalıştığını tahlil ettiğini düşünse de, yani durum öyle değil. Amerika’yı anlamak için Amerika’da yaşamak ve sistemini anlamak lazım. Hem işleyiş sistemini hem de Washington işleyiş sistemini anlamak lazım. Irak Federal Kürtleri saymazsak, diğer Kürtlerin buradaki varlığı çok zayıf ve temsili durumdalar. Bu durumda Amerika kongresinde, senatosunda ve temsilciler meclisinde etkili olma durumları zayıf. Bu nedenle Kürtlerin mutlaka Washington’daki mevcudiyetlerini güçlendirmeleri lazım. Bu think tank olur, lobi kuruluşları ile olur. Bu tür araçlarla güçlendirmeleri lazım. Potansiyel var. Washington’da Kürtlere karşı bir sempati var. Özellikle Kobani sürecinden sonra Kürtlere karşı duyulan bir sevgi, saygı var. Ama bunu politik ve diplomatik kazanımlara dönüşmesinde güçlü araçların olmayışından dolayı bu potansiyel kullanılamamakta…

Bu nedenle çoğu zaman Kürt Sorununu, Kürt olmayan taraflar tarafından tartışılmakta, raporlar bu kişiler tarafından yazılmakta ve Kürt Sorunu daha çok Türkiye’nin bakış açısıyla değerlendirmekte…

“4’lü zirve Amerika’ya karşı olmasa da Amerika’nın çok da içinde yer almadığı bir oluşum”

Türkiye’de yapılan 4’lü zirveye gelelim. 4’lü zirve Amerika’ya rağmen mi yapıldı?

Amerika’ya haber verilmiş olması ya da Amerika’nın haberdar olması, Amerika’nın süreçte yer aldığı anlamına gelmiyor. Ama ABD ile Türkiye ilişkileri oldukça kötü. Her ne kadar Rahip Brunson olayında biraz yumuşamış görünse de aslında çelişkiler derin. Yine Amerika’nın yani Trump yönetiminin Avrupa ile ilişkileri belli. Rusya ile yaptırımdan dolayı bir gerginliği devam ediyor. 4’lü zirvedeki katılımcılara bakıldığında ABD’nin o zirvede ilişkilerinin çok da istenilen düzeyde olmadığı görülüyor. Yani 4’lü zirve Amerika’ya karşı olmasa da Amerika’nın çok da içinde yer almadığı bir oluşum. Elbette sonuçta Fransa ve Almanya, ABD’nin ezelden beri müttefikleri. Türkiye’de dönemsel olarak kesintiler yaşasa da ABD’nin müttefiki. Yani Amerika 4’lü zirvenin içeriği ile haberdar olmuştur elbette, ama Amerika’nın yer almayışı önemli, bunun son dönemde uygulanan politik- ekonomik etkisi var. Özellikle Washington’un İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi birçok müttefikinin tepkisine yok açtı. Bir bütün olarak bakıldığında, Avrupa ile ilişkilerinde zaten bir gerginlik var. En son bu seçimlerde AB’nin açıklamaları çok netti “ Amerika halka umut verdi” diye. Trump’ın ara seçimlerde alt kanadı, Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kaybetmesi Avrupa’da büyük oranda memnuniyet yaratmış durumda. Böyle bir gerginlik de var. Bunu da görmek lazım.

Zirve sonrası Kürt bölgesine saldırı oldu, Kürt tarafı saldırının 4’lü zirveden bağımsız olmadığını dile getirdiler, sizde öyle mi okuyorsunuz.

Ben bu saldırıların 4’lü zirve ile direk bir ilgisinin olduğunu sanmıyorum. Fransa örneğin uluslararası arenada Kürtlere en olumlu yaklaşan devletlerden birisi. Almanya da ne kadar Türkiye ile ekonomik, askeri ve sanayi ticari ilişkileri çok çok iyi olsa da- en büyük kaygılardan biri mültecilerin Avrupa’ya özellikle Almanya’ya gelişini önlemeye yönelik olsa da- Türkiye’nin saldırıları 4’lü zirve ile bağlantılı olduğunu sanmıyorum. Ya da en azında böyle bir kararın bu zirvede alındığı ve katılımcı devletlerin sessiz kaldığı veya onayladığı kanısında değilim. Maalesef Kürtlerde her şey gizemli ve perde arkasında yapılan görüşmelere bağlayan bir bakış açısı var. Benim gördüğüm rahip Brunson olayında ABD’nin memnun edilmesi, Kaşıkçı olayında Türkiye’nin gazetecilerin hamisi konumuna kendini getirmeye çalışması, Avrupa’ya yani batı dünyasına sizin en iyi müttefikiniz gene benim, Ortadoğu’da, bu coğrafyada en iyi müttefikiniz benim mesajı vermesi. Bu yolla batı medyasında, batı kamuoyunda imaj düzeltmeye çalıştığı bir dönemde Kobani’ye, Girê Spi’ye (Tel Abyad) saldırının gelmesi, zamanlama olarak ilginç buluyorum. Yine, yerel seçim takviminin açıklandığı bir gündemde, artık yerel seçimlerin gündeme girildiği bir dönemde de olması enteresan, yani ben biraz bu şekilde okuyorum. 4’lü zirve ile direk bağlantılı olarak görmüyorum.

Rusya Türkiye’yi Afrin dâhil, Türkiye’yi bu kadar öne çıkartan ve öne çıkmasını sağlayan etken Rusya. Moskova’nın Türkiye’ye yaktığı yeşil ışık ve verdiği desteği ayrı tutmak gerek. Türkiye, Suriye’de Rusya’sız bir şey yapamıyor. Rusya’nın da Kürtlere vermek istediği mesaj çok açık; “Avucunuzdaki kuşu tutmak yerine, siz gökte ulaşamayacağınız kuşları tutmayı hedeflediniz”, diyor, ABD’yi kastederek. Ama Rusya’nın orada olması Almanya, Fransa’nın da bu durumu desteklemiş olması anlamına gelmez. Dediğim gibi Rusya’nın özel bir yeri var. Türkiye, Suriye’deki adımlarını Rusya’nın onayıyla atıyor. Ama ben bu toplantının öyle bir saldırının karar mekanizması olduğuna inanmıyorum.

Türkiye’nin saldırıları ne anlama geliyor?

Türkiye’nin yapmak istediği biraz nabız ölçmek, nabız yoklamak. Gelecek tepkilere göre adım belirlemek, Afrin’de yaptığı gibi geniş bir operasyon düzenlemek ve Menbiç ve diğer bazı başka konularda taviz alabilmek. Ama saldırılara karşı Amerika’nın da verdiği sert tepki ortada. Kendi güçlerini sınıra göndererek, Koalisyon ve Pentagonun üzerinden verdiği mesajlarla duruşunu belli göstermiş oldu. Muhtemelen Türkiye mesajı almış durumda. Türkiye’de olası bir saldırının kamuoyu nezdinde tepkisiz kalmayacağını görmüş oldu diye düşünebiliriz. Türkiye’nin şu an kontrolü altında tuttuğu Afrin ile Kürtlerin onların müttefiklerinin kontrolündeki Kobani, Cizre, Menbiç’teki durum farklı. Bu bölgeler YPG’nin başını çektiği Suriye Demokratik Güçleri’nin ve ABD’nin başını çektiği koalisyonun ortaklaşa özgürleştirdiği bölgeler. O nedenle Amerikan hükümeti Menbiç, Kobani, Tabka ve Rakka bölgeleri kendi başarısı olarak da görüyor. Yani yerel güçlerle kurulan ittifakın, nasıl da bu bölgelerin IŞİD’den temizlediği, alt yapı ve istikrarı sağlayarak geri dönüşleri gerçekleştirdiği, şimdi de iç ve dış tedbirleri alarak da bir istikrarsızlığın doğmasının önüne geçiliyor. Aynı zaman da bu bölgelerdeki istikrarı ve yaşanan gelişmeleri bir başarı öyküsü olarak görüyor. Onun için Türkiye dahil herhangi bir gücün saldırmasına izin vermeyeceği görülüyor.

“ABD’nin genel olarak bir Kürt politikası da yok”

Pentagon veya Beyaz Saray kulis bilgilerinde, Suriye’nin geleceği, Kürler, ÖSO, El Nusra, Şam veya Türkiye’nin girdiği bölgeler hakkında ne konuşuluyor?

Dediğim gibi Amerika’nın belli bir politikası olmadığı için kestirmek güç, açıkçası biraz Pentagon’un inisiyatifi ile Pentagon’un IŞİD’e savaş endeksli siyaseti, biraz da son dönemlerde İran karşıtı bir siyasetle yürütülüyor. Genel olarak bir Kürt politikası da yok. Öyle olduğu için de genelde dış gelişmelere bağlı olarak devam ediyor. O yüzden Suriye’de ne olacağını kestirmek çok güç, ama Pentagon’un dediği, ya da yönetimin içerisinde bazı yetkili isimlerin söylediği geri çekilmenin olmaması gerektiğini Amerika’nın Suriye’de kalması ile ilgili, bunun da İran’ın öncülük ettiği Şii nüfus bölgesini engellemek gibi bir yaklaşım var. Ama dediğim gibi; Suriye politikası olmadığı gibi bir Kürt politikası da yok. O nedenle ilerde neler olabileceğini kestirmek çok zor. Ama şunu da belirteyim ki Amerikalı siyasi ve askeri yetkililer IŞİD’le savaşın yakın zamanda bitmeyeceğini belirtiyorlar. Deir-Ez Zour’da devam eden şiddetli çatışmalarda bu durum iyice görülüyor. Özellikle ABD’nin askeri raporlarında Türkiye’nin Afrin’e yönelik saldırısı YPG ve SDG’nin IŞİD’e karşı mücadelesine büyük zarar verdiğini ve IŞİD’in o esnada tekrar toparlandığını belirtiliyorlar. Şuanda da Suriye Demokratik Güçleri’nin kontrolü altındaki bölgelere yönelik olası bir saldırı söylemi bile devam eden operasyonları etkilediğini söyleyebilirim. Bunu belirtmekte fayda var.

.”Amerika, Cenevre gibi platformda Kürtlerin ve müttefiklerin güçlü olmasını istiyor”

Bir süre önce. Şam Yönetimi ile Kuzey Suriye heyetleri arasında Federasyon maddeleri üzerine müzakereler yapıldı. Şuan ne aşamada ve ABD’nin bakışı neydi?

Amerika’nın Kürt yetkililere ve Kuzey Suriye’deki oluşuma Rejimle görüşün dediğini veya görüşmeye yeşil ışık yaktığını ve herhangi bir itirazları olmadığı biliniyor. Çünkü Amerika’da da Beşar Esad’ın iktidarda kalacağı görülüyor. Esad’ın gidilmesine yönelik eskisi gibi güçlü bir istem de yok. Her ne kadar yönetimin içerisinde bazı sesler bazen ‘Esad gitmeli’ dese de Amerika politikası olarak Esad’ın kalacağı görülüyor zaten. Ama bunun yanında ABD hükümeti kendisiyle çalışabileceği grupların inisiyatifli olmasını istiyor. Bunların başında gelen Kürtler var. Kürtlerle birlikte hareket eden Araplar ve Süryaniler var. Rejimin de birlikte hareket ettiği Rusya ve İran var. Amerika, Cenevre gibi platformda Kürtlerin ve müttefiklerin güçlü olmasını istiyor. O nedenle Kürtlerin Şam’la görüşmesini cesaretlendirmişti. Ama Esad Hükümetine karşı bir alerji her zaman var burada. Şam ile olan görüşmelerde biraz da ‘size uygun olanı yapabilirsiniz’ denilmişti Kürtlere. Görüşmeye ilişkin Washington’dan herhangi bir tepki de gelmedi. Beyaz Saray da Kürtlerin durumunu biliyor, Esad realitesini de görüyor. Sonuçta Suriye yönetimi hâlâ Esad’ın elinde ve kendisi devlet başkanı. Bu da herkes tarafından bilinen bir durum.

Türkiye ile Rusya arasında İdlib’de “çatışmasızlık” anlaşması ne anlama geliyor! Süreli devam eder mi? Veya nihai sonuca ulaşır mı?

İdlib’deki durum; Rusya’nın inisiyatifi, Avrupa da mülteci sorunundan dolayı baya hevesli, böyle bir çözümün işlemesinde çok hevesli. Çünkü başta Almanya olmak üzere, Avrupa’nın kaygısı, yeni bir durum karşısında orada bulunan binlerce sivilin Türkiye üzerinden Avrupa’ya akın edebileceği, bunun da zaten var olan mülteci karşıtlığını daha da güçlendireceğini, Avrupa hükümetlerini ekonomi ve siyasi yönde çok zor duruma sokacağını göz önünde bulundurursak Suriye içerisinde böyle bir bölgenin olması onların da işine geliyor. Hem sivillerin korunması veya öldürülmemesi. Öte yandan da bu durumun işlenmesi için herkes destek verdi İdlib’deki anlaşmaya.

İdlib’de son durum nedir. “ Çatışmasızlık” durumu işliyor mu?

Şam yönetimi tarafından radikal grupların varlığından dolayı bazı şikâyetler var. Şam yönetimine muhalefet eden grupların da rejimin saldırısından dolayı şikâyetleri var. Yani her iki taraftan da çeşitli konularda rahatsızlık var. Ama görünen o ki, şu ana kadar ciddi sorunların olmadığı, biraz Rusya’nın inisiyatifiyle- Rusya bazı şeyleri tolere ederek veya görmemezlikten gelerek- bu çatışmasızlık sürecini devam ettirdiği görülüyor. Suriye’deki gelişmelerde ana aktör Rusya. Türiye orada inisiyatif aldı. Rusya’nın onayıyla Afrin’e girildi. Rusya’nın desteği ile Türkiye Afrin’i elinde tutuyor. Mevcut durumlar biraz Rusya’nın tutumuna bağlı. Rusya’nın politikasını biraz kestirmek güç. Öncellikle kendi çıkarları, ikinci olarak da Esad rejiminin çıkarları. Görünen şey İdlib’dekidurumun Rusya’nın çıkarlarına hizmet ettiği. Ama bu durumda değişiklik olduğunda veya ilerde bazı şartların değiştiği gördüğünde, Rusya’nın tutumu da değişebilir, daha sert bir tutum da alabilir. Askeri opsiyonları devreye sokabilir. Ama şuanda görünen şu ki çatışmasızlık sürecinin birçok çevrenin rahatsızlığına rağmen işliyor olması… | @iznews agency

 

Son Haberler

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

ABD Savunma Bakanı: ‘İran savaşı şu ana kadar ABD’ye 37,5 milyar dolara mal oldu’

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, İran ile savaşın şu...

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.