Mecburiyet ne idi, insanın düşünsel gerçekliğindeki hangi duygu buna boyun eğdirebilirdi? Makineleşmenin kıyısında zihinlerimiz bizi ne kadar, hangi sınırları aşabilecek boyutta istemediğimiz olgulara mecbur bırakabilirdi? Stefan Zweig karmaşık duyguları “Mecburiyet” adlı romanıyla yeniden soframıza seriyor ve bize ancak bu karmaşık duyguların içerisinde kendimizi bulduğumuz her cümlede, düşüncelere dalarak zamanın ötesinde bir kapsülde soruların cevaplarını aramak kalıyor.
Stefan Zweig alışılanın aksine, kadın erkek arasındaki duygusal ilişkiye bir boyut daha kazandırıyor. Aşkı mecburiyet kelimesiyle özellikle gölgeleyip herkesin bildiği savaş karşıtı görüşlerinin ardına sığındırıyor.
Tüm romanlarında olduğu gibi güçlü karakterli bir kadın ancak bu kez gel gitleri olmayan, yalın bir kararlılığa sahip, özgürlükçü, eşinin sanatına ve savaş karşıtı, insan hayatına değer veren düşüncelerini özümseyen, özellikle bu nedenlerden dolayı seven bir kadın ile karşı karşıyayız.
Savaşa çağırılan Ferdinand, kendini tuhaf sayılabilecek bir mecburiyet içerisinde bulur. Hani bazen başımıza gelecekleri bilir, sonsuz sayılabilecek bir devinim ile kaçar ama tökezlediğimiz ilk anda yakalanırız, ilk kez karşılaşıyormuş hissine kapılır şaşkınlık sarmaşıklarının vücudumuzu sarmasına engel olamayız, işte öyle böyle bir şeydi Ferdinand’ın yaşadığı. Postacının yaklaştığını gördüğü o ilk anda günlerdir süre gelen iç sıkıntısının, uykusuzluğunun, huzursuzluğunun nedeni açığa çıkmıştı. Bir kağıt parçası, nasıl fırtınalara sürükler insanı. Stefan Zweig, işgüzar bir memurun mektubunu, adı anıldıkça akla özgürlük getiren İsviçre topraklarında bir adamın özgürlük kaygısını, kafasında kurduğu, ilmek ilmek dokuduğu, yerli yerine oturttuğu hiçbir kelimeyi dudaklarından azat edemeyişini, ayaklarına ve diline zihninin hükmedemeyişini anlatır.
Askerlik, her toplum için farklı şeyler çağrıştır, vatan, toprak, özgürlük, aidiyet ve daha fazlası… Ne var ki Zweig, “Vatan için ona inananlar ölsün.” der. Kimsenin katil olmak için zorlanamayacağını, zorlanmaması gerektiğini ifade eder.
Paula, güçlü bir kadın olmasına karşın kendinde kocasından vazgeçebilecek gücü bulamamaktadır. Onu nasıl suçlayabiliriz ki. Hangimiz savaşa, ölüme giden eşlerimizin arkasından su dökebiliriz ki, hangimiz o uzun ecel yolunda onlara yoldaş olabiliriz ki. Elimizden ancak Paula’nın yaptığı gibi engel olmak, duvar olmak, en çok da “Gitme” adında çığlık olmak gelir.
Ferdinand, korkuya sarılmış aceleci bir halle İsviçre sınırını aşmaya gider, Paula’nın çığlığına kulağı sağırdır ve ancak kalbi sağır adamlara acırım. Sevgi, sevgili hangi koşulda hissedilmez, ne olursa duyulmaz?, “Mecburiyet”. Mecburiyet ne idi mesafesi ne ederdi. Mecburiyet zihinlerde bir humma, bir vazgeçiş, bir kayboluş, unutuluş hali idi. Ve öyle bir son ile Stefan Zweig bize mecburiyetten sıyrılma halini gösteriyor ki, özgürlüğe hiçbir mecburiyetin zincir vuramayacağına tanık oluyorsunuz. Ve yine şu son nokta da bazı şeylerin çözümsüzlüğü olabileceği gibi, umudunun da olabileceğine inanıyorsunuz.
“Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve siz korkak olduğunuz sürece onların gücü hep olacaktır. Tüm bunlar, yani insanlığın bugün korkunç dediği şey, yeryüzündeki on insanın iradesinden ibaret ve on insan bunu yeniden yıkıp yok edebilir. Fakat sizler boyun eğdiğiniz, belki paçamı kurtarırım dediğiniz müddetçe, sizler sadece birer kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir. Erkek dediğin çaresizce boyun eğmez, ‘hayır’ demek zorundadır, bugün yerine getirmek zorunda olduğunuz tek görev budur.”
Bırakın iradeniz, insanların yasalarından kurtulmuş sonsuz özgürlüğün içinde uçsun.
İnceleme: Büşra Abacı
Kitabın Adı: Mecburiyet
Kitabın Yazarı: Stefan Zweig
Çeviren: Gülperi Sert
Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım yılı: 4. Basım Ocak 2018
Sayfa Sayısı: 50
Isbn: 97860529514606

